8.4 C
İstanbul
Cumartesi, Ocak 31, 2026

Ona İhtiyacımız Var – Filistin

Son dönemlerde yaşanan gelişmeler uzun bir aradan sonra ‘Ona İhtiyacımız Var’ serisine bir yazı eklemeye itti beni. Yazımın başlığı ‘Ona İhtiyacımız Var- Kudüs’ mü yoksa ‘Ona İhtiyacımız Var-Filistin’ mi olmalı diye uzun süre düşündüm. Mesele Kudüs’ün hürriyeti meselesi miydi yoksa Filistin’in mi? Kutsalımız olan Mescid-i Aksâ’nın içinde bulunduğu Kudüs özgür olsa ama Tel Aviv’de Aşkelon’da Aşdod’da işgaller devam etse yine de her şey sona erer mi? Yahut sözde Filistin hakimiyetinde abluka altındaki Gazze tam anlamıyla özgür bir Gazze mi? Yine sözde Filistin hakimiyeti altındaki Batı Şeria’da yaşananlar Kudüs’ün özgürlüğü için mi yoksa Filistin’in özgürlüğü için mi?.. Bana kalırsa Kudüs son kale.

İman

Filistin halkı bir insanın kaybedebileceği her şeyi senelerdir bilfiil kaybediyor. Aile, evlat, özgürce ibadet, özgürce gezip dolaşmak hatta kendi evinde yaşayabilme hakkını. Ama insanların içinden inançlarını söküp atamazsınız. İbadeti engellemek inancı yok etmez, zulüm inancı yok etmez, işgal inancı yok etmez. İnanç kişinin ancak kendiyle ve inandığı Allah’la/tanrıyla arasında olan bir sırdan ibarettir. Ve dışarıdan yapılan her müdahale bu sırrı zayıflatır ya da kuvvetlendirir. İşte Filistin’in özgürlük mücadelesinde bilhassa Kudüs/ Mescid-i Aksâ müdafaasında canlarını ortaya koyuşlarının özü inançlarına insafsızca yapılan saldırının bu sırrı büyütmesinden gelir. Bu sırra diğer dinler ne diyor bilmiyorum, biz iman diyoruz.

Ümmet

Meseleye birçok açıdan bakılabilir. Arapların İngilizler dolayısıyla Osmanlı’ya tutumlarına, Arapların İngilizler dolayısıyla Yahudi’lere tutumuna, toprak satma meselelerine vs. girmeyeceğim. Öte yandan içi yanan bir Müslüman olarak objektif davranabileceğim vaadini de veremem, yine de bunun için çabaladığımı bilmenizi isterim. Kendi adıma ben meseleye önce insani açıdan sonra dini açıdan sonrasında ise mevzu bahis tarihte yaşanan gelişmeler açısından bakıyorum. Ortada işlenen bariz bir insanlık suçu olduğundan ve İslam terminolojisinde toplumun karşılık bulduğu ümmetin ferdi olarak baktığımdan sebep, tarihte yaşanan gelişmeleri en azından şimdilik ötelemeyi yeğliyorum. Sırası gelmişken burada bir parantez açmak isterim ümmet hakkında.

Ümmetin kökenine indiğimizde üm kökünün 2 anlamı olduğunu görürüz. Üm, anne demektir; ümmet ise anneden çıkma, anneden türeme. Öte yandan üm, lider demektir; ümmet ise liderlik yani yol göstericilik demektir. Yani ümmet kardeşlik bilinci ve hissiyatı içinde yaşayan öncü bir toplum olmalıdır fakat bunu ne kadar başarabildiğimizi Doğu Türkistan’da, Arakan’da, Kırım’da, Yemen’de, Keşmir’de, Çeçenistan’da, Kudüs’te ve daha nice coğrafyada görmek mümkün. Habil’le Kabil’de başlayan kardeşlik kavgamıza son veremediğimiz gibi Peygamber Efendimiz’in bıraktığı öncülük tohumlarına da can suyu veremedik. Bunların sebeplerini birçok yere dayandırabiliriz fakat ben bu serinin temeli olan ve sadece bahsi geçen değil yaşanan tüm sorunların sebebi olan asıl hatanın Kur’an’ı anlayamamak olduğuna kaniyim.

Bununla beraber teknoloji çağı, milenyum çağı, o çağı, bu çağı söylemleri de bana oldukça hakikatsiz gelmekte. Zira zamanında çocuğunu toprağa gömen babalar şimdi hayatın sığdırılmaya çalışıldığı bir alete gömüyor, zamanında yaşanan nefsi münakaşalar daha şiddetli biçimde devam ediyor, zamanında yaşayan Ebu Süfyan da Ebu Ubeyde de bugün hala hayatta, Kabe’nin içindeki 360 put şimdi kalbimizde 3600 tane oldu, Lât para, Uzzâ makam, Menât saygınlık… Yani hala Cahiliyye devrindeyiz, değişen tek şey riyada ustalaşmamız ve tüm bunları içimizde başarıyla saklayışımız. Konudan uzaklaşmayayım, ortada olan ve hedefe konan şey Kur’an’ı anlamak olmalıdır. Kur’an’ı anlamaya başladığımızda ümmet tohumu da içimizde filizlenecek, öncülük tohumları da. Ve çarklar ümmet için dönmeye başlayacaktır.

Tarih

Yukarıda da söylediğim gibi bu toprakların tarihinde yaşanmış olaylara girmeyeceğim fakat çok gerilere gitmeden olaylara biraz göz atalım. Biliyoruz ki İngilizler kendi emelleri için bu topraklardan ellerini çektiklerinin hemen sonrasında 15 Mayıs 1948’te İsrail kuruluşunu ilan etti, bugün kayıtlarda El Nakba yani felaket günü olarak da geçer. Ve aynı gün 1948’te Mısır, Ürdün, Lübnan, Suriye, Irak ve Suudi Arabistan; Filistin topraklarına girip İsrail’e savaş açtı fakat plansız ve sistemsiz olan bu savaşı, İsrail’i 3 tarafından çevirdikleri halde aylar sonra kaybettiler ve İsrail-Arap savaşlarının ilki tarihe yazılmış oldu. Araplar bu sefer Mısır, Ürdün ve İsrail arasındaki toprak paylaşımıyla önceleri kabul etmedikleri Birleşmiş Milletler paylaşımından daha fazla toprak kaybettiler. Ve Kudüs İsrail yönetimindeki Batı Kudüs ve Ürdün yönetimideki Doğu Kudüs olmak üzere bölündü. Mısır ve Ürdün ellerine geçen topraklar karşısında farklı tutumlar belirlerken İsrail her zaman yaptığını yaptı ve güçlendi.

Nasır, Arapları İsrail karşısında yekvücut birleştirse de İsrail hazırlığını ciddi manada tamamlamıştı. 5 Haziran 1967’de erken davranıp Mısır ve Suriye’ye karşı Altı Gün Savaşları’nı başlattı ve sınırlarını 5 katına çıkardı, Kudüs’ün tamamını ele geçirdi. Enver Sedat kaybettiği Sina Yarımada’sını geri almak için İsraille masaya oturdu, ilerleyen zamanlarda ticari ilişkilerini güçlendirdi ve İsrail’e petrol sattı. Bu hamleleriyle topraklarını ve ekonomisini kurtarsa da Arap Devletlerini karşısına aldı. 1980 senesine geldiğimizde ise Kudüs İsrail’in başkenti ilan edildi. 15 Kasım 1988’de Cezayir’de, Filistin Ulusal Konseyi bağımsızlığını ilan etti ve başkentini Doğu Kudüs ilan etti. Filistin’in kuruluşunun ilanıyla Arap halkı ile İsrail arasında çatışmalar baş gösterdi.

13 Eylül 1993’te Norveç’te İsrail başbakanı ile Filistin Kurtuluş Örgütü lideri el sıkıştı, Oslo Anlaşması yapıldı. Barış süreci ise iki tarafta çıkan anlaşmazlıklarla hedefine ulaşamadı. İsrail, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden askerlerini çekse de Gazze abluka altına alındı. Mavi Marmara olayından sonra İsrail Türkiye arası anlaşmazlıklar başladı. Netanyahu Türkiye’ye tazminat ödedi, olayın üstü kapandı. Trump’ın tarihi açıklaması da Kudüs’ü İsrail’in resmi başkenti kabul ettiği yönündeydi ve ABD elçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı. Olaylar sürüp giderken İsrail uluslararası yasaları çiğneyip işgal ettiği topraklarda yerleşim yerleri inşa etti ve halkını yerleştirdi. Bu sırada Filistin halkı sürgüne uğradı ve evlerini terk etmek zorunda bırakıldı.

Zulüm

İsrail seneler önce geldiği ve bir parçasına sahip olduğu bu topraklarda gücünü ve sınırını genişletirken yerli halk tarih boyu zulme uğradı. Evlerini boşalttılar, darp edildiler, öldürüldüler. Günümüzde de yaşananlar bilfiil devam etmekte. Yahudi halkı Nazilerin kendilerine yaptıklarını Filistin halkına yapıyor. Günlerdir medyaya düşen görüntüler oldukça sarsıcı ve insanlık dışı. Arabasıyla Filistin’li genci ezen ve bu sırada İsrail savunma güçleri tarafından korunan işgalci Siyonist ise sözde masum halk. Genellemeler her zaman tehlikelidir, dün New York’ta yaşananları protesto eden Yahudi halk Filistin topraklarında da yaşıyor olabilir. Ancak Hamas komutanlarının saldırılar durmadığı takdirde füzeler de durmayacak çağrısına rağmen saldırılara devam eden İsrail güçleri, sivil halktan kayıplar vereceğini de biliyordur muhakkak. Ki unutmamak lazım Gazze’den atılan füzeler Demir Kubbe’ye takılabilirken İsrail güçlerinin Mescid-i Aksâ bahçesinde 1 metre uzağındaki halka açtığı ateşi, attığı bombayı ya da Gazze’ye attığı füzeyi engelleyecek bir savunma mekanizması bulunmamakta.

Gazze/12.05.2021

Görülebilecek ahlak mertebelerinin hepsini aşmış bir Peygamberin ümmetine O’nun tutumlarını benimsemek yakışır ve dileriz masumlar ölmesin. Fakat barış ortamı sağlanıncaya dek bu topraklarda kan dökülmeye devam edilecek. Gözünü kırpmadan şehadete koşan kardeşlerimizin acıları yüreğimizde harlanırken gelin Kur’an’a sarılalım..

Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan(henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.

Aynı sûrenin devamndaki ayetlerde şöyle der: Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, “İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun” dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler. Filistinli gençlerin günlerdir süren direnişi bize bu ayetleri hatırlatmalı. Evet biz Allah yolunda ölmeye de gerekirse düğüne gider gibi giden bir ümmetiz. Fakat biz aynı zamanda diriliş meşalesini yakan Peygamberin ümmetiyiz. Biz bir taraftan şehadete koşarken bir taraftan dirilişe koşmadığımız sürece tarihin sayfalarına isimlerimiz kanla yazılacak. Bugün kınadığımız Yahudiler güçlerini askeri ordularından değil üretim ve diplomasiden almakta. Dünyanın dört bir yanında zulme uğrayan milletlerin çoğunluğu Müslüman’sa ve kemale eren din İslam’sa bu denklem mutlak tek sonuç doğurur, o da İslam’ı, Kur’an’ı ve siyeri anlamadığımızdır.

Sorun – Çözüm

Seneler boyu süren 6666 ayetin nüzülü “Oku!” ile başlar. Dilinde her daim bir hoşgörü barındıran Kur’an’ın ilk ayetinin bir emir olmasında ben farklı anlamlar arıyorum ve aramak zorundayım. Zira emir ya güçlü bir kimsenin güçsüze baskısını ya da sevdiği kişiyi korumak için onu ikaz edenin şefkatini ifade eder. Allah’ın bize olan sevgisinde zerre kadar şüphemiz olmadığına göre bu emir kesinlikle ikinci durumu kapsar. İnsanlık okumadığı takdirde hüsrana uğrar, okumadığı ölçüde geride kalır ve okumadığı ölçüde zulme uğrar. Burada okumak diye bahsi geçen kişinin kendinden başlayarak kainatı okuması ve Allah’ı bulması. 

Bu okuma süreci içinde büyük bir çalışmayı ve emeği kapsar. Bu okuma süreci bir fedakarlık ve cefa sürecidir. İnsan bu yola koyulmadığı takdirde her şeyden önce kendini bulamaz. Kendini bulamayan var olamaz. Var olmayan meydan okuyamaz. Bugün Kudüs meselesini kutsal boyutundan sıyırıp ele alacak olursak karşımıza net bir şey çıkar: Yahudi toplumunun irade ve çalışması, gücü ve üretimi. Zira Allah vaadini vermiştir, “İnsan çabasının sonucunu elde eder.” Müslüman alemi körü körüne, bağnazca dine bağlanmayı bırakıp bilime yöneldiğinde ve ürettiğinde, zulmü uygulayabilme gücü Müslümanlara geçecek ve bizim ahlakımız da bunu kat’i surette reddedecektir.

Mescid-i Aksâ Müslüman aleminin ilk kıblesidir. Mescid-i Aksâ miracın şahididir. Mescid-i Aksâ Filistin’in değil ümmetin meselesidir. Bu yazıyı yazarken Beyt Lahya’da aynı evden 7 kişinin şehadet haberini okumaya devam ediyorsam, Gazze Şeridi’nden her gün şehadet haberleri düşüyorsa ve İslam alemi oturduğu tahtlardan Ebabil’leri bekliyorsa Müslüman’ların Yahudi’lere söyledikleri kuru laf kalabalığından ibarettir. Temennim Müslüman ülke ve halklarının diriliş ilacı Kur’an’a sarılması ve dünyaya adaleti, huzuru ve ahlakı göstermesinden yana. Zira Kudüs yıl boyu yanmaya devam eden ve Ramazan’da şiddetlenen bir yangındır. Bu yangın bir bakıma saman alevidir, medyada parlar, kahroluruz ve sonra unutulur gider. Bu yangında yanıp tutuşan Filistin halkı olur. Medya zaman zaman Arakan’ı öne sürer zaman zaman Doğu Türkistan’ı. Bu; sahada silahla bedene, medyada haberle ruha yapılan bir saldırıdır. Bir diğer temennim saldırgan Siyonist zihniyetin barışa yönelmesi ve kutsal kitapları Tevrat’ın ilk emrini yerine getirip, insanları ‘Yaşat!’masıdır.

Kudüs benim için sözcükler ve paragraflara sığdırılmayacak yüce bir arzudur. Allah onun müdafaası için canla başla direnen kardeşlerimizden razı olsun. Üzerinde çalıştığım Kudüs temalı eserim meydana gelinceye dek bunlar Kudüs için söylediğim son sözler olacak:

Umut baki, vuslat ne kadar geç
Kudüs sen hep benimsin, benim olacaksın er ya da geç!

Tramvay Durağı 1. Bölüm

Çift şeritli yolda muhtelif hızlarla gelip geçen araçlar… Yanımdaki bankta oturan sıska çocuğun kol saatinde gürültüyle akan zaman trafiği… Saniye yelkovanı solladı, akrep; sarı ışıkta hazır, yeşil ışıkta tam vaktine vasıl… Kırmızı ışığın bu taraklarda tek bezi -sözde- kazadan yaralanışlar ve ölüşler. Söyleyeyim size, hiçbiri tesadüf değil.

Derince bir nefes içiyorum egzoz dumanlı havadan. Ne kötü kokuyor! Her defasında öksürtüyor. Sağ elimin tersiyle sinek kovalarcasına sağa sola sallayarak savuşturuyorum.

“Hep durgun, hep an gibi kısa mı vermelisin nefesi, bu kadar cimri olma!” diye söyleniyorum kendime. Ne saçma bir kızgınlık bu? Hava aynı hava, duman aynı duman, nefes aynı… Verilmiş olan nimetten faydalanmayı bilmeyen benim. Kokuyorsa kokuyor, ne olmuş?! Can aşımı ayakta tutan katığım değil mi bu? İçimin her köşesine sinercesine çektim derince bir…

Öyle ya, ya bir sigara bağımlısı olsaydım ve iflas etmiş ciğerlerim soluk aldırmamacasına iki eliyle sıksaydı boğazımı! Nasıl kurtulabilirdim? İstesem de değil nefes almak, düşünemez, hissedemezdim bile! Saçmalık. Cümlede mantıken hayati olana vurgu yapmak gerekir. Belki de hazır -öksürükle de olsa- nefes alabiliyorken benim için “yaşamak” denen şey; düşünmek, hissetmek… Sol elimi sımsıkı yapıştırıyor kapatıyorum gözlerimi, yoldan geçen motosikletin patlak sesini dinliyorum sonra kalbimin atışlarını… İyi ki… İyi ki yaşıyorum.

Nereden geldim buralara? Hep şu sıska çocuğun metal saati yüzünden! Bu saatin ustasına ne demeli bilmiyorum. Tıkır tıkır, tıkır tıkır… Tam üç dakikadır; gün boyu insanın diline dolanan reklam şarkısı gibi başımın içinde çınlayıp duruyor sesi. Hayat filmimin çekimleri devam ederken bu reklam şarkısı, zaten günlerce kez duyduğum lakırdılar gibi. Belki değil; yaşadığım her saniyede, her defasında aynı zannettiğim senaryoda, önceden kestiremediğim bir finalin son sözleridir.

Bütün bu hercümerci anlatarak sizleri de yormuş olmuyorumdur umarım. Zira bu durakta bir kimse ile muhabbet etmeden vakit geçmiyor. Siz de olmasanız, şu tramvayı bekle ki gelsin! İyi ki varsınız; sesler, kokular, hava, duman, nefes, zaman trafiği, ömür, ölüm…

Gençlerin Melodileri “Buğra Yündem” İle Röportaj

Merhaba, bugün genç bir başarıyı tanıyacağız. Bize güzel bir örnek daha…

Sizi tanımak isteriz. Buğra Yündem’i üç cümle ile anlatmanız mümkün mü?

Tabii ki. 18 yaşındayım. Aslen Samsunluyum. Aileme, sevdiklerime ve iş arkadaşlarıma çok değer veren biriyimdir.

Kendi işinizi kurma aşamasında aile ve çevrenizdeki insanların size karşı tutumu nasıldı? Bu noktada sizinle aynı hayalleri paylaşan kişilere tavsiyeniz ne olur?

Aslında ben bu sektöre tamamen yabancı biriydim. Değerli bir abimin sahne aldığı etkinliğe beni davet etmesiyle başladı serüvenim. Beni o konserde en çok etkileyen şey, insanların eğlenip mutlu olmasıydı. Benim de aklıma insanları eğlendirme fikri geldi.

Bu sektörde en çok zorlandığım şeylerden birisi ise çalışma arkadaşlarımı seçmem oldu çünkü insanlara güvenmek gerçekten zor. Bu sektöre girecek kişilere tek tavsiyem de çalışma arkadaşlarını dikkatli seçmeleri olacaktır. Hataya yer verilmeyen bir sektördeyiz.

Aile konusuna gelecek olursak da benim en büyük destekçim abimdi. Her annenin olduğu gibi benim annemin de bazı endişeleri vardı. Oğlum yapamazsın edemezsin gibi cümleler kurmuştu bana. Fakat gün geçtikçe ben kendimi daha da geliştirince, annem de bana güvenmeye, beni desteklemeye başladı abim gibi.

Bildiğiniz üzere yaklaşık iki yıldır tüm dünyayı etkisi altına almış bir salgın (Covid-19) var. Bu sizi ne ölçüde etkiledi?

Sadece bizi değil, tüm insanları etkiledi aslında bu. Konserlerimizi, partilerimizi Instagram canlı yayını üzerinden yapmak zorunda kaldık. Birçok arkadaşım virüs sebebiyle bu sektöre ara verdi mesela. Ama biz ekibimiz olarak yeni projelerle devam etmeyi planlıyoruz.

Önümüzdeki günlerde hangi etkinliklerle insanların yüreğine dokunmayı düşünüyorsunuz?

Şu anda hem SMA hastalığına farkındalık yaratmak hem de ülkemizdeki amatör seslere, abilerime destek çıkmak amacıyla düzenleyeceğimiz bir canlı yayın konseri var. O da şöyle olacak: 3 ünlü ve 15 amatör sesle gerçekleştireceğimiz bir Instagram canlı yayın konseri…

Rol model olarak gördüğünüz bir kimse var mı? O kişinin hangi yönü size çekici geliyor?

Aslında ben kendimi bildim bileli abim Tunahan Yündem’i, onun başarısını idol ediniyorum.

Sözlerime son olarak şunları ekleyebilirim: Kimse yaptığı iş ne olursa olsun, ondan yılmasın, pes etmesin. Eninde sonunda maddi ve manevi olarak bir şeyler kazanıyor insan.

Bazen konser alanı tutarken yaşımdan dolayı sıkıntılar oluyor. Buradan etkinlik alan sahiplerine sesleniyorum: Ben konser yapıyorum, dolandırıcı değilim!  

* * *

Bugünlere gelmemde büyük bir etkisi olan Red Yapım’ın sahibi Adil Tolungüç’e de çok teşekkür ederim.

Adil Tolungüç Abimin çok sevdiğim bir sözü vardır: “Nefesin kesilene kadar hayallerinin peşinden koş!”

Ben de ondan aldığım ilhamla hayallerimin peşinden koşmaya devam edeceğim.

Buğra Yündem

Bu hoş röportaj için 24Okur adına da çok teşekkür ederim. Çok güzel başarılara imza atacağınıza inanıyorum…

Memleketimin Kadını

Tarlada çapa, ekinde orak, ayçiçeği dövmede sap olmak. Oysa biz istemez miydik iş sahibi, memur olmak? Kadın olmak ne zordu bu memlekette, acıyla şiddetle anılan kadın olmak ne zordu. Gece dışarda dolaşırken hesap vermek ne zordu. Zorlaştırdılar…

Kadını en kuytuya, en köşeye sıkıştırdılar. Kadın kısmı şöyle, kadın kısmı böyle diye meşrulaştırdılar. Sadece bir günde onlarca kadın ölüyordu, biz buna alışmak istemiyorduk. Alıştırdılar…

O kadınların aileleri vardı, dinmeyen ağrıları, silmeye çalıştıkça daha çok akan gözyaşları. Hiç saydılar ama sayamayacaklar. Bitti demeyeceğiz. Bitmeyecek. Bu cinayetlerin sonu gelesiye kadar ses olacağız. Biz susmayacağız. Kadınlarımızın o acıya katlanmasına göz yummayacağız. Bu şiddeti normalleştiren algıyı kıracağız.

Cahit Sıtkı; memleket ister gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun. Ben de memleket isterim; eşitliği, adaleti aramanın suç olmadığı koyu bir memleket!

Merhaba Ben

Merhaba Ben.
Nasılsın?
Ağzın kulaklarındadır umarım, sağlığın yerinde, aklın başında, dişlerin ağzındadır. 🙂
Uğramayınca buralara merak ettim seni.
Alıp başını göç ettin sandım.
Çünkü insan göçer bazen kendinden.
Fikrinden, aklına…
Mantığından, duygularına…
Çaydan , kahveye göçer.
Kalabalıktan, yanlızlığa…
Öyle işte, göçtün sandım be canım!
Dağlar aşıp, engebelere takıldın sandım.
Bir daha yazmayacaksın, küseceksin sandım kaleme.
Bilirim sen kimseye gönül koymazsın, hayatın telaşınadır bu hüznün.
Geçer be gülüm.
Biter elbet bu hengameler.
Sen hep uğra ama buralara. İstersen karala geç, istersen dök içini.
Kızmam öyle ‘ vay göz yaşı döküldü ıslandı hep buralar’ diye.
En vefalı yâr kalemdir bana göre.
Sarar, sarmalar, hatta öper koklar bile.
Göçersen de eğer bir gün, satırlara göç, şiirlere, mısralara…

Ey Kudüs! ☝️

  • Yüreğim nasıl da Filistin’e benziyor
  • Bir kahpe yürek vuruyor Kudüs’ü
  • Ölmek yitip gitmek hükümsüz
  • Bir kayıp ilanı gibi hayattan
  • Tarifsiz acılar içinde yaşamak
  • İşte böyle bir şeydir Filistin’de
  • Kutsal bir şehir yaşıyor bu zulümleri
  • Nedensiz ve sebepsiz
  • İçimiz kanıyor…
  • Filistin’de bitmez feryat.
  • Ey Kudüs;
  • Ey peygamberler kokusu..
  • Ey yüreği kendisinden büyük çocuk.
  • Zulüm var ey insanoğlu
  • Sessiz kalma..
  • Filistin’de bir feryat yağıyor.
  • Ey İsrail!
  • Kime karşı bu öfken
  • Masum insanlara mı?
  • Çocuklara mı?
  • Nedensiz olan bu öfkeniz kime…
  • Elleri silah tutmayan mazlumlara mı?
  • Yüreğim nasıl da Filistin’e benziyor.
  • Bir zamanlar,
  • İşgal edilmeye başlandığımda
  • Umutluydum.
  • Çünkü arkamda âlemi İslam vardı.
  • Bugün nerde arkamı yasladığım
  • Müslümanlar,
  • Nerde kardeş bildiğim insanlar…
  • Yıkılmışlığın, vurulmuşluğun, mazlumların
  • Şehri Kudüs.
  • Bombalarla kaplı şimdi gökyüzün.
  • Ey Ümmet-i Muhammed
  • Kalkın gaflet uykusundan…
  • Yüreğim nasıl da Filistin’e benziyor.
  • Ey günlerdir esir kalan Kudüs!
  • Ey mazlumlara mezar olan Kudüs!
  • Hala uyuyan kesimler,
  • Duymuyormusunuz feryatları.
  • Ey insanoğlu sessiz kalma…
  • Bu zulme.

Ben İsrail’e karşı, Bu çocuğun safındayım ☝️

Karantina

Örseli havalara yazdan kalma günler uğrayınca bir güne dört mevsim sığdırmayı öğrendi bahçeler.
Çayırların türküsüne dayanamayan tarla kuşları ritim tutmayı keşfetti kanatlarıyla.
Sokak kedicikleri uykusunu almaya başladı caddeler boşaldıkça.
Ağaçlar kimselere görünmeden dünyayı gezdiler kökleriyle.
Gökyüzü ayağına dolanan olmadan badanasını yaptı tek gecede.
Aylar önce alınan kitap küflenmekten kurtulup bir çift gözle buluştu haftanın son gününde…
Meğer insandan, insanlıktan başka nice özgür kalmayı bekleyen tutsaklar da varmış dünyada.
Bir çatı altında sıkışıp kaldığımız şu günlerde ne çok esirden haberdar olmakta bunca zaman geç kalmışız.
Hayatı bulduğu şekilde bırakanlardan, önüne çıktığı gibi yaşayanlardan olmak mıydı onca vakit tutsak edilmiş raftaki solan kitapların, sesinin nakaratını unutan kuşların, uykusuz kediciklerin, köklerine sıkışıp kalan ağaçların sorumlusu ?
Bulmak istediğimizi fark edememek bizi dört duvara hapsederken kaybettiklerimiz hangi enkazlara sebebiyet verir düşündük mü bir kez ?
Oysaki bizler bir mayıs akşamı tutsağında, dört duvar arasında kalan milyonlardan birileri olmanın mahkûmluğunu yaşıyoruz gecenin bir saatinde. Olur da sabaha özgür çıkarsak dilerim güneşin sıcağından şikayet etmeyip ona sarılmak için kuş olup kanatlanma hayalleri kurabilenlerden oluruz. Zira dört duvarlar çoktan çürümeye başladı…

Yalnızlığı Anla

Ilık esen yaz rüzgarı okşarken tenimi
Dalgasında bin hatıra bulduğum denizin suyu çoktan ıslatmıştı eteğimi.
Yakamoz ile ay sevişiyordu uzaktan uzağa,
Tüm imkansız denen aşklara nispet yapar gibi
Dokunmadan da sevişilir der gibi.

Bir saatin çeyreği kadar sürede
Bir destenin yarısı kadar doldu boşaldı kadehler.
Göz kırpıyordu deniz feneri uzaktan
‘Çıkmaz sandığın her karanlıkta bir yol gösterici vardır, pes etme!’ der gibi.
Gelip kuyruğunu bacağıma doladı küçük kedi
Kayıklar kıyıya yanaştı iyiden iyiye.

Birbirine benzeyen ne çok şey yaşadığımı düşündüm bir süre.
Hep başladığı yerde bitirdiğim yolcuklarımı anımsadım.
Aşklarımı hatırladım hiç bir etkisi kalmayan
Dostlarım sandığım düşmanlarımı.
Her hatasında yanında olduğum bocalayan insanların kendilerini toplarladığında bana vermiş oldukları ahlak derslerine gülümsedim.
İnsanlara nereden geldiklerini hatırlatmak gerekiyor diye tekrarlarken içimden, bir yıldız kaydı.
‘Uğradığın haksızlıkları Yaradan’a bırak’ der gibiydi gökyüzü.

Derin bir nefes aldım.
‘Muhsin Abi! Benim şarkımı açar mısın?’ diye rica ettim.
Tüm sahil o eşsiz müzikle boyanıyordu.
Kum taneleri, deniz kabukları ve kayıklar hep bir ağızdan başladık söylemeye.

‘Bir boşluk ki nasıl insanla dolsun
Yalnızlığı anla’

Gecenin sonunda yanaklara akacağından habersiz itinayla çekilmiş bir sürme gibi hissediyordu kadın kendini. Boşa uğraşılmış ve son hali ilk haline hiç benzemeyen…

Çarmıhta Bir İsa

Çarmıhta bir İsa

Yalnız

Ve dünyanın bambaşka yerlerinde

Tutuyorken

Çoktan vakti geçmiş gösterişli bir yası,

Zamanın farklı yerlerinde

Sahip olduğu küflü düşüncelerle

Kaçmaya hazırlanıyor ulaşmak istediği yerden.

Yalnız bir İsa

Çarmıhta

Karşısında gördüğü insanlar

Tarafından görüldüğünü sanmakta.

Oysa daha baskın değil

Görüşün iki yanlılığı,

Konuşmanın iki yanlılığından.

Şimdi kal ve unut

Bu bir yanılsama!

İsa

Yalnız

Bir çarmıhta

Akşam güneşi alan

Pencereler hatırına

Dönen dünyada.

Kudüs

Kudüs yüreğimde yangın yeri
Yüzümde acı, ruhumda bilenen bıçak
Gözlerimde çığlık, sesimde yalnızlık

Kudüs çocuklarda, ellerinden kayıp giden bir uçurtma
Analarda, dağılan bir yuva
Babalarda, çaresizliğin getirdiği çöküş

Ve Kudüs hepimizde kapanmayan bir yara

Ey Kudüs!
Eğme başını, dik dur
Gücünü al kutsallığından
Yeniden doğ küllerinden
Ve yüzünü dön bizlere,
Doğsun güneş

Geleceğim

Beklediğimi düşünme…
kitaplarda, sayfa sayfa arıyorum seni…
rastlaşırsak öpeceğim kurumuş dudaklarından.
Bir zaman yok,
bir mekan yok…
Belki Nazım Hikmet‘in bağrımı delen,
hasret kokan bir mısrasında.
Belki Ahmed’in Leyla’sına yazdığı mektuplarda,
kim bilir,
Belki de Sanço’nun sadakatinde.
Bir anne, rahminden bir yaşam doğururken,
bir şair ölürken yazdığı mısralarda
gelirim sana
altını çizdiğim cümleleri birleştirip,
yüreğine uzanan bir yol yaparak…
kirpiklerinden düşen her teli,
demet demet toplayıp şiirlerime asarak,
başımı alıp ayaklarımın götürdüğü yerlerde,
karşılaştığım her çocuğun gözlerinden topladığım
masumiyeti ve berrak sevinçleri yaralarıma sarıp;
geleceğim sana…
Yokluğun üşütürse,
gözlerimde yakıp ısınacağım bakışlarını…
geleceğim sana;
Nefes almaktan vazgeçerse ciğerlerim,
göğün mavisine küserse gözlerim
yaşamın son demlerinde,
kalemime asıp öldüreceğim duygularımı,
şiir akacak gırtlağından,
kanımı vücuduma bölüştüren kalbim;
gürültü yapmaktan vazgeçip,
sığınırsa sessizliğin gölgesine
Geleceğim sana;
ellerimde solup kuruyan, paramparça olmaya yüz tutmuş,
kokusunu kaybetmiş çirkin çiçeklerle…

FATMA HAVİN KELEKÇİER

Bu Yol Ayrı

Bu yol ayrı
Her adımda daha da güçleniyor inancım
Sarmalıyor ayrılığın öksüz çocukları     
Yoktan çoğunluğa bütün oluyor inançlarım   
          
Soyut deliller somut hasretler yüklüyor sırtıma
Ayrılığın en titrek telinden çalıyor şarkılar
ben bir bankta oturmuş cigara yakarken
Gökyüzünden kurşun gibi dökülürdü yağmurlar.

Bu yol ayrı
Dillerde kati bir sessizlik hakim
Bir yalnızlığın bütünlüğü bu
Sanki tüm kelimeler suskunluğa teslim

Yutkunurken kursağıma takılan yalanlar var
Sıcak dudaklardan çıkan, nemli yalanlar
Ayrılık hiç bu kadar zor olmadı
Dedim ya sana, bu yol ayrı…

Kudüs’e Ağıt


Sana kurşunlar atılıyor, elinde taşın
Bu dava haktır;  göğsünde miracın
Gözyaşının aktığı yerde güçlensin imanın,
Dayan, ey nazlı Aksa! Müjdecindir miracın.

Sen Yusufsun, zindan sana cennet.
Ruhlara urbalar vurulmuş, miltanlar kasvet
Siyonistler leş olmuş, size var şehadet
Bir hal olmuş bize, ümmeti affet.

Parmaklıklar arasında Yusuflar, Mursiler
Gülerek şehit olmuş nice müminler…
Taş, sopa Allahu Ekber
Gölgesinde ümmet.Niçin bu keder?

Çocuklar ana der, analar Aksa
Ne olur Aksa da zulüm dursa
Siyonist İsrail azaba dursa
Ne olur Aksa da bu zulüm dursa

Yağmalanmış Kudüs
Müminler “vazgeçmem” diyor.
Secdesinde ümmetin sesi,
Kudüs İslam’ındır, miraçtan geliyor.

İçimizdeki Fırtınaya Karşı

Küçük bir balığın karnında neler yapabilirdi dersiniz insanoğlu.
Nefes almak mı? Yoksa yüzmek mi? Veya o karnı delip özgürlüğe koşması mı hayal edilirdi?
Yem olmuş olmasından başka her şey hayal edilirdi ve biz de aslında o an destenin düzgünce dağıtıldığını sanırdık.
Ama yanılmak kadar gözle görünene inanır insan. İnsan, hayalin ötesinde bir yaşama tutunur. Kollarında göçüp giden zaman, gözlerinde hatıraların vermiş olduğu acı dolu anlar.
Ama yine de kimseye tutunamamış, kan çanağı gözlerinde gözü yaşlı çocuklar var.
Gecenin karanlığı üstünde bir karanlık daha var; o da denizin karanlığıdır.
Bir karından diğerine, sürekli deveran eden olay doğup ve ölmek, doğup ve ölmek!
Ama bir türlü baharın getirdiği saadete ve huzura erişememek.
Bu akıllara ters değil mi? Bence öyle olması lazım; çünkü aynı taşın düştüğü toprak sabit kalmaz, kalamaz.
Gel gelelim ‘unutana’ unutan olmak, nerede olduğunun farkına varamamak, ay ışığında coşup coşup da karanlığı görememek.
Peki bu hizada gözler kime hizmet eder, gözler kimin odağı ve aslında odak kimedir?!
Bilinmezliğin ortasında olmak yetmezmiş gibi, peki bilinmezliğe fiske dahi vuramamak insan olmanın verdiği zayıflık mıdır?
Bu soruyu cevaplamak için önce balığın karnına dönmek lazım.
Yüzüyor muyuz? Yoksa ölüyor muyuz? Orada bu kimin umurunda ki!
Orada ay ışığı nedir, kim olanak sağlıyor ve nasıl kanıyoruz? Tek soru bu.
Gerçeklikten hayaller ülkesine geçiş yaptığımız şu günlerde biliyoruz ki hayaller içi hayale kimse dayanamaz.
Ama neyse ki bunu ilaçlar ve haplar sayesinde yapabiliyoruz.
Dört duvarın verdiği hizmeti herhalde bana kimse veremezdi şu an.
Hem bir kere gözlerden ırak olmamı sağlıyor ve lambasız kaldığımız zaman karanlığı gösterebiliyor.
Kul olmak, olduğumuz kişi olmak adına serzenişler yapıyor, arada pencereden dünyaya bakarak gerçekliği kutluyor ve varlığımıza şükredip, hamdediyorum.
Çünkü varlık yokluktan evladır, çünkü var olmak ve var olanı bulmak, var edeni tanımaktır.
Tanımak ve tanımlanmak ise muhabbettir.
Muhabbet aşkı, aşk gönül sahibi olanı arar.
Aramak varken karanlığa başımızı gömüp yalana aldanmak ve o yalana davet eden olmak.
Balığın karnına yem olmaktan başka nedir?!
Denizi dünya olarak tasavvur edersek eminim hepimiz birer yemizdir.
Çünkü müslüman olmak bizi kul hakkına girmekten nehyetmiş, dünya uğruna ahireti satan olmaktan da uzaklaştırmıştır.
Bu durumda bunların hiçbiri olmuyorsak bizi kesesine sığdırmak isteyenler çok olacaktır.
Bu koca denizde karanlıktan ve ay ışığından bahsettik, eğer ki bu zikrettiğimiz ‘’denizdeki ölü balığı oynamak’’ serüvenine düşersek bizi yem zannederek yutanlar olacak ve hatta mideye indirmek için kavga dahi edenler olacaktır.
Sonra bir balığın karnında kim ve ne olduğumuzu unuttuktan sonra sömürülmeye başlanacak belki de orada unutup, unutulacağız.
Ondan sonra da dünyanın sahte göz alıcılığına aldanıp nerede kan kokusu varsa biz de orada olacağız.
Denizde yüzmek belki kurtarmaz insanı ama eminim ki inancı ve aklı yerinde olan kurtulacak.
Kalp ve aşk hazinesinden nasiplenen ruh aklanacak.
Kokuşmuşluk, rastgele sözlerine denk gelecek kadar da aşağı kimseler olamayız.
Bu sahteliği sezip gün sayarak güneşi ardımıza almalıyız.
Öyle ki gölgelerimiz şeytanı alt eden şahsiyetlerin portrelerini yansıtmalı.
Güneş o vakit arkamızda olur ve yakıcılığı o vakit tenimizde tesir etmez.
Ayaklarımız bu yorucu yolculuğa o vakit katlanır ve gözler o vakit ufukta renk değiştirir.
Gözler bir dünyayı yıkarken bir dünyanın yeniden var edilişine tanıklık eder.
Yıkılan dünya senin saflığına şahitlik eder.

Ağaçlar, kuşlar ve dilsizler akranların olarak sana şahitlik ederler.
‘’Evet o aldanmayan, evet o dünyanın eğlencesine kapılmayan, evet o buranın hasretini çeken nazlı kullarından Allah’ım’’ diyerek sana arka çıkarlar.
Ve işte yalnızlaşırsın dünyada, odanda dört duvara kapılıp gün sayarsın, niyazda bulunursun.
Takılan bu çelmelere karşı Rabbimizden nusrette bulunur, sabredersin.
İşte koca denizde bir gemi, hem de mürettebatı olan bir gemi.
Ufuklar görmüş, fırtınalar atlatmış, geminin yanları köpek balığının ısırıkları ile doludur.
Gözcünün elinde bir dürbün ve bana odaklı.
Etrafımda yırtıcılar, her yerimde oluşan yaradan ötürü kanın kokusuna üşüşmüşler ve beni kendi aralarında pay ediyorlar.
Geminin en üstündeki gözcü ‘’onu buldum, onu buldum’’ sevinçleri atıyor.
Ama denizde bir kargaşa, köpükler suyun yüzeyine çıkıyor ve bir kargaşa kan yayılıyor, yırtıcılar bedenimi parçalıyor.
Ama ben o kargaşanın altından yüzerek gemiye yaklaşıyorum.
Onlar faniliğimi kemirirken ben bakiliğe yüzüyor ve coşuyorum.
Lakin yine onlar iki saat sonra aynı açlığı hissedecekken ben artık o fanilikten kalan acıkmayı hissetmeyeceğim.
Çünkü artık ana vatanımda saadetime vardım, hasret son buldu.
Belli ki vardım dememiz için, varmamız için bir yerlere parçalanmamız lazım, bedeller ödenmesi lazım.
Bu davaya göğüs germek için sahaya çıkmak yara almak lazım, düşmanın seni sezsin ve burada olduğunun farkına varsın!
Ben varım dememiz için bizlerin olması lazım.
Hep ‘lazımlar’ vardı ve var olmaya devam ediyorlar, aynı şekilde biz de bir balığın karnında ne ölü ne diri saadet evrenimizi unutmuş uyuyoruz.
Eeee ne desem uyanırız, nasıl kalkarız ayağa? Affola bu üstümüze çöken gecenin ardına herhalde şöyle demem lazımdı: Buon sonno a tutti noi!..

Kumru ile Kumru – Tahsin Yücel- İnceleme

Tahsin YÜCEL, 1933-2016 yılları arasında yaşamış Kahramanmaraşlı öykü, roman yazarlarımızdandır. Başaralı çevirileri ile de bilinmektedir. Fransız dili ve edebiyatı bölümünden mezun olan yazar, bitirdiği bölümde akademik çalışmalarını sürdürerek daha sonra profesör unvanı almıştır. 2000 yılında görev yaptığı İstanbul Üniversitesinden emekli olmuştur.

Tahsin YÜCEL, edebiyat alanına kitapları ve çalışmalarıyla pek çok değer kazandırmıştır. Kumru ile Kumru adlı eseri de edebiyat alanına kazandırdığı önemli romanlarından biridir.  Roman 2005 yılında Can Yayınlarından çıkmıştır.

Eserde, dil yönünden okuru zorlamayacak, akıcı, yalın bir dil kullanılmıştır. Yalın dili kitabın kurgusu ile bütünleştiğinde okurda muhteşem bir lezzet uyandırmaktadır. Ustaca düşünülmüş kurgusu ile Kumru ile Kumru, bireyin tüketim çılgınlığı ile metalaştırdığı nesneleri ele almaktadır. Çok sıradan gibi görünen bu konuyu işleyiş tarzı ile yazar, topluma ayna tutarak ağır eleştirilerde bulunmaktadır. Kitapta bilinçlice seçilmiş olaylar, nesneler ve karakterler mevcuttur. Kitabı değerlendirebilmek adına kısaca özetlemek gerekirse; Ana karakterimiz kitaba ismini veren Kumru, köyde başlık parası karşılığında kentte kapıcılık işi ile meşgul Pehlivan ile evlendirilir. Kente göçüyle beraber görmediği bir dünya ile karşı karşıya kalır. Uzun süre evlere temizliğe giderek modern hayatla kendi hayatı arasında mekik dokur. Keşfettiği bu dünyaya büyük bir hayranlık ve tutku duymaya başlar. Bu tutku kendisini basit bir buzdolabı alma istediği gibi gösterse de Kumru’nun esas isteği, ihtiyacını gidermek olmadığından sınıf atlama çabası ile özüne yabancılaşmaya başlar. Kitapta manen ve fiilen bir kayboluş hikayesi anlatılır.

Modern hayata öykünen ana karakterimiz Kumru, televizyon, buzdolabı, çamaşır makinesi gibi teknolojik aletlere yabancıdır. Onun bu yabancılığı, içine doğduğumuz ve sorgulamaya imkan bulamadığımız modern yaşantının köylü bir Kumru şahsında, onun duygu ve düşünceleri aracılığıyla sorgulamamıza sebep oluyor. Onun sonradan tanıdığı ve öykündüğü hayata dışardan bakma şansımızla beraber şahit olamadığımız köyden kente göçüş zamanlarının insanlar üzerindeki etkisini görmemizi sağlıyor. Böylece uzak kaldığımız, uzak kalmak yetmez, hiç tanımadığımız özümüzle baş başa kalıyoruz. Kendimizi modern dönemin çocukları olarak görsek de şehre göçümüzün birkaç nesil öncesine dayandığı ve ihtiyaç olarak algılayıp yaptığımız hayatımızı onun etrafında çevirdiğimiz çoğu şeyin sınıf atlama endişesi ile yaptığımız bilincine varıyoruz.

Kitabın başlangıç bölümlerinde Kumru’nun eşi Pehlivan bir yüzüğü göstererek Kumru’ya bu yüzüğün çok değerli olduğunu söylemiştir. Sonuna doğru ise Pehlivan bu yüzüğü satmak istediğinde değer etmediğini öğrenmiştir. Bu yüzden yüzüğü ayakları altına alıp çiğnemiştir. Kitapta eşler arasında hatta kumru ve çocukları arasında dahi görünür bir sevgi bağı yoktur. Yalnızca ulaşılan tutkular ve ulaşılan ilk an beraber sevinme sahneleri vardır. Bu yüzük benim gözümde modern toplumlarda ayaklar altına alınıp çiğnenmiş sevgi, bağlılık gibi elle tutulmaz gözle görülmez duyguları simgelemektedir. Materyalist bu toplumda sevginin maddi karşılığı olmadığında ayaklar altına alınıp çiğnenmekten başka şansı yoktur. Kumru ile Kumru yaşadığımız döneme dışardan bir gözle bakmak isteyenler için eşsiz bir eser. Kayboluşumuzun, eve dönemeyişimizin resmedilmiş hali. Bu değerli romanı okuyarak Kumru’ya, onun bir nesne etrafında yitirdiği ömrüne, topluma ve kendinize bakmanızı öneririm.