27.9 C
İstanbul
Cuma, Temmuz 3, 2026

Okuyana Bir Demeç

 Dünyadaki buzlar eridikçe insanların kalbi buz tutuyor. Kimse iyi değil! Herkes kendi çıkarlarının, kendi mutluluğunun peşinde. “Bu iyi birisine benziyor,” desek; algı yanılsamasının verdiği kalp kırıklığıyla nefret ediyoruz hayattan. İnsanlara sırt çevirip tek başına da yaşanmıyor ki. İlla kırılacak kalbin, illa dökülecek o yaş.     

Yok… Yok. Yok! Mutlu bir ömür yok. Kime sorsan yorgun, kime sorsan mutsuz. Kış güneşi gibi yorgunlukların arasına mutluluk sıkıştırmaya çalışıyoruz. Oysa yaz yağmuru gibi yaşasak ya. En ufak bir şeyden mutlu olsak, hayata hep dolu tarafından baksak. Mutsuzluğumuz da o yağmur gibi gelip gitse ya keşke. Ama “keşke” işte. O kadar çıkmazda ve o kadar dolu ki beynimiz, bunun bir yolunu bile bulamayacak haldeyiz. Ne yapsak? Umursamasak mı? O zaman “O çok umursuz, böyle insan mı olur?” derler. Takmasak mı söylenenleri? O zaman da “Onun burnu havada!” derler. “Size ne benden,” desek “Burnundan kıl aldırmıyor,” diyecekler. “Ben sizin istediğinizi değil canımın istediğini yapıyorum,” desek “Burnunun dikine gidiyor,” diyecekler değil mi? Yani anlayacağınız; o burunlarını gelip hayatımıza sokacak burun severlerimiz. Sonra ne olacak? Milletçe burnumuz pislikten çıkmayacak.     

Hayat; milleti, el alemi, insanları dinleyemeyecek kadar kısa. Gelin şarkı dinleyelim, şiir dinleyelim, denizi, hayvanların sesini, hatta parktaki çocuk sesini dinleyelim. Ya da silin hepsini! E biraz kafa dinleyelim…

’12 Punto TRT Senaryo Günleri’ Başladı

Bu yıl ikincisi düzenlenen 12 Punto TRT Senaryo Günleri 12 Temmuz’da başladı. Bir hafta sürecek olan organizasyon 18 Temmuz’da sona erecek. Dünyayı etkisi altına alan Covid-19 pandemisi nedeniyle etkinlik bu yıl çevrimiçi gerçekleştirilecek.
TRT 2 ekranlarından her gün saat 19.30’da ekranlara gelecek olan ’12 Punto Özel’ programı ile etkinliğe dair her şeyden haberdar olabileceksiniz. Özel röportajlar ve yayınlar ile ikincisi düzenlenen 12 Punto TRT Senaryo Günleri‘ni doyasıya yaşayacaksınız.

Finale kalan proje sahipleri, uluslararası çapta önemli isimler ile senaryoları üzerine derinlemesine düşünme ve tartışma fırsatı yakalayacak. Yoğun temponun ardından uluslararası jürinin önüne çıkacak olan 12 isim arasından dördüne TRT Ortak Yapım Ödülü, dördüne TRT Ön Alım Ödülü verilecek.
Bu yıl ilk kez 12 Punto TRT Senaryo Günleri‘nde senaryo aşamasındaki kısa filmler de kabul edildi. Seçilen 12 film TRT 2’nin verdiği “TRT 2 Kısa Film Yapım Ödülü”nü almaya hak kazandı. Bu filmler çekildikten sonra TRT 2 ekranlarından yayınlanacak.

Bu yıl ülke sınırları dışına çıkan 12 Punto TRT Senaryo Günleri Türk ortak yapımı filmlere de kucak açtı. Bu yıl Türk Ortak Yapımı kategorisine 14 film başvurdu. Kendi aralarında yarışacak olan projeler arasında kazanan yapımlara “TRT Uluslararası Ortak Yapım Ödülü” verilecek. 
Geçen yıl TRT Senaryo Günlerine 119 uzun metrajlı proje başvurmuştu. Bu yıl ikincisi düzenlenen 12 Punto TRT Senaryo Günlerine 148 uzun metrajlı, 396 kısa metrajlı proje başvurdu. Uzun değerlendirmeler sonucu finale 12 uzun metrajlı, 12 de kısa metrajlı film kalmayı başardı.

Etkinliğe bu yıl eklenen “Ustaya Saygı TRT Ortak Yapım Ödülü”, “Kuru Otlar Üzerine” projesi ile Nuri Bilge Ceylan’a verilecek.

12 Punto TRT Senaryo Günleri Finalistleri (Uzun Metraj)

  • Hayat, Yön: Zeki Demirkubuz, Yap: Zeki Demirkubuz, Rüya Özaltın
  • Neandria, Yön: Reha Erdem, Yap: Gizem Başaran
  • İdea, Yön: Hamdi Tayfun Pirselimoğlu, Yap: Hamdi Tayfun Pirselimoğlu, Vildan Erşen
  • Karine, Yön: Bilal Petek, Yap: Mustafa Tarık Ötgen
  • Kamış, Yön: Cemil Ağacıkoğlu, Yap: Sezgi Üstün San
  • Turagay, Yön: Atalay Taşdiken, Yap: Atalay Taşdiken
  • Köpekle Kurt Arasında, Yön: Murat Düzgünoğlu, Yap: Murat Düzgünoğlu
  • Geceden Fecre Kadar, Yön: Tarık Aktaş, Yap: Güneş Şekeroğlu Aktaş
  • Zeynep ve Musa (Tenden Tine), Yön: Mehmet Eryılmaz, Yap: Barış Ekiz, Mehmet Eryılmaz
  • Kara, Yön: Ragıp Ergün, Yap: Gamze Akyıl, Ragıp Ergün
  • Aralık, Yön: Selman Nacar, Yap: Selman Nacar
  • Şimdi Orası, Yön: Bünyamin Musullu, Yap: Necmettin Sancak

Gök’Yüzün’ü Seviyorum

Bir gece vakti aklıma gelişini seveyim. 

Seni sevmek için bahane aramıyorum

Seni sevmek için yol aramıyorum

Seni sevmek için fırsat kollamıyorum…

Bazı durumlar olur insan yerini ve zamanını bekler,

Ben seni yersiz zamansız 

Hiçbir şeye bağlı kalmadan

Kendimi bir şeye koşullandırmadan

Öylece, durduk yere seviyorum. 

Ben seni dalındaki çiçekten

Gökyüzündeki buluttan, yıldızdan

Raftaki en güzel kitaptan

Radyodaki müzikten

Pencerenin önündeki saksıdan esinlenerek değil

Başlı başına sen olduğun için seviyorum 

Seni severken; gökyüzündeki bulutu

dalındaki çiçeği, radyodaki müziği, pencerenin önündeki saksıyı

Ve daha bir çok güzelliği seviyorum. 

Ben seni severken; 

Saksıdaki çiçeğin nezaketine 

Çiçekteki rengin güzelliğine

Şarkıdaki müziğin sesine

Kitaptaki şiirin anlamına

Hayatının hayatıma anlam oluşuna 

Ve gökyüzünün güzelliğine 

Senin Yüzün ile güzellik katıyorum. 

Ben Seni Seviyorum ama öyle böyle değil…

Yaşamak Zorunlu

Hayat acımasızca yaşamaya zorluyor bedenimi,
Kabristanlar sessizce ayrıldığını işaret ediyor,
Şehr-i İstanbul altında üstünde birer hayat,
Üsttekiler alttakiler sayesinde hayattalar.

Hayat acı ve soğuk bir fısıltıyla geçiyor,
Gidenler kurtulduğunu bilmeden giderler,
Gök kubbede süzülüyor hayat dolu kelebekler.

Ve hayat zehirle pişmiş bir aş,
Ayrılık âma bir şekilde yolculukta var.

Ben mi?

En güzel yaşımda vurulmuşum gibi,

Tomurcuklanmaya başladığım anda koparmışlar beni,

İçimdeki çocuğa sıcak bir tebessüm edecekken,

Tam o anda, o çocuğu öldürmüşler orada,

İki dudağımın arasında kalmış o sıcaklık.

O sıcaklık ki yakmış beni,

Yana yana biteceğim sanmışım, bitmemişim.

Hep orada kalmışım, ne ileriye gidebilmişim ne de geriye.

O sıcaklıkta sadece yanmışım…

Türk Dil Kurumu’nun 88. Yıl Dönümü

 

 Atatürk’ün talimatıyla 12 Temmuz 1932’de kurulan Türk Dil Kurumu 88. yaşını kutluyor.


    “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” gayesiyle kurulan Türk Dil Kurumu, 88 yıllık köklü birikimiyle millî servetimiz Türkçenin geliştirilip korunmasına yönelik hizmetlerini sürdürmektedir. Kuruluş ilke ve amaçlarından taviz vermeden Türk dili üzerindeki çalışmalarına titizlikle devam eden Türk Dil Kurumu, yürüttüğü bilimsel çalışmalar, geniş bir yelpazede sunduğu 1.300’den fazla kitap, okurlarıyla buluşan 3 süreli yayın ve zengin ihtisas kütüphanesiyle ülkemizin en köklü kültür kurumlarındandır. Son yıllarda sözlük çalışmalarının sanal ortama aktarılması hususunda da önemli adımlar atan Türk Dil Kurumu, 2020 yılının başında taşınabilir cihazlar için Türkçe Sözlük uygulamasını da hizmete sunmuştur.
    Kurumumuzun 88. kuruluş yıl dönümü vesilesiyle başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Türkçe için emek veren herkesi saygı ve minnetle anıyor, tüm çalışma arkadaşlarımıza teşekkürlerimizi sunuyoruz.”

Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Gürer GÜLSEVİN, TDK’nın kendi web sitesinden bu sözleri ile günün anlam ve önemini bizlere duyurdu.

12 Temmuz 1932 Türk Dil Kurumu’nun Kuruluşu

 “Toplulukları millet yapan en etkili araç dildir. Dil ortak hissiyatın, düşüncenin ve yaşam tarzının geliştirilmesini sağlar. Toplumda huzur ve istikrarın sağlanması, insanların birbirlerini daha iyi anlaması, işbirliği ve yardımlaşmanın geliştirilmesi kullanılan dilin gücüne ve zenginliğine bağlıdır.

Bu zenginlik ve çeşitliliğin bozulmadan gelecek nesillere taşınması amacıyla 88 yıl önce Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan Türk Dil Kurumu, Türkçenin eğitim, bilim, felsefe, siyaset ve sanat dili haline gelmesi için önemli çalışmalar yapmaktadır.

Hepimizin ortak değeri olan dilimizin zenginleştirilmesi, yabancı kelimelerden arındırılması, korunması ve yaygınlaştırılması için Türk Dil Kurumunun gösterdiği çabayı takdirle karşılıyoruz.

Bu düşüncelerle, Türk Dil Kurumunun 88. kuruluş yıl dönümünü kutluyor, tüm mensuplarına sevgi ve selamlarımızı iletiyorum.”

Sensiz Her Hücrem Gibi

Sabahın beşi, doğan güneşi

Seyre daldım, sen gibi.

Gülen yüzünün yürekte eşi

Bu ömürde dem gibi.

Derdi ayrı dert sevdası ayrı,

Aynı bu ülkem gibi.

Sensizliğin yok bana bir hayrı,

Yokluğun elem gibi.

Gamzene el pençe divan durdum,

Gözlerin buğlem gibi.

Uçamayan atmacayım, öldüm,

Sensiz her hücrem gibi.

Unutulmayanlar: Srebrenitsa

Savaşta büyük zulme uğradınız. Zalimleri affedip affetmemekte serbestsiniz. Ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.

Aliya İzzetbegoviç

İnsanlık tarihinin en büyük katliamlarından biri olan Srebrenitsa Soykırımı’nın unutulmamasını bu sözleri ile istemişti rahmetli Aliya İzzetbegoviç. Dört yıl süren savaşın en kanlı sahnelerinden biri 11 Temmuz 1995’te Bosna-Hersek’in doğusunda yer alan ve nüfusunun çoğunluğu Boşnaklardan oluşan Srebrenitsa’da yaşandı. 

Ne zaman 11 Temmuz yaklaşsa, konuşulması gereken bir konu var: Srebrenitsa’da yaşananlar…

Srebrenitsa Katliamı

“İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’daki en büyük katliam” olarak nitelendirilen Srebrenitsa Katliamı’nın üzerinden 25 yıl geçti. Sadece birkaç gün içinde en az 8 bin 372 Boşnak’ın şehit edildiği Srebrenitsa’da şu ana kadar 6 bin 500’den fazla kurbanın kimlikleri tespit edilebildi.

Srebrenitsa’da neler yaşandı?

Yugoslavya İç Savaşı sırasında Bosna Hersek’in Srebrenitsa kasabasında 13-18 Temmuz 1995 tarihleri arasında 8 bin genç ve yetişkin Müslüman erkek, Sırp güçler tarafından şehit edildi.

Birleşmiş Milletler (BM) 1993 yılında Srebrenitsa’yı Boşnaklar için “güvenli bölge” ilan etmişti. Sırpların iki yıl süren kuşatması sonrası Temmuz 1995’de Srebrenitsa düştü. Binlerce Boşnak erkek, kadın ve çocuk, Srebrenitsa’nın hemen dışındaki Potocari’de bulunan Hollandalı askerlerin denetimindeki BM barışgücü karargahına sığındı. Hollandalı askerler karargaha sığınanlara burada güvende olacaklarını söyledi. Ancak askerler, Sırp güçlerin kampı kuşatması üzerine binlerce Boşnak’ı Sırplara teslim etti.

Sırp güçler karargaha sığınanlar arasından ayırdıkları 300 erkeği kamyonlarla götürüp şehit etti. Kadın ve çocuklar da Bosna’nın diğer kesimlerine götürüldü. Kasabada 8 binden fazla Müslüman şehit edildi. Srebrenitsa’da hayatını kaybedenlerin büyük kısmı halen Bosna Hersek’in doğusundaki toplu mezarlarda yatıyor. Olaylar öncesinde BM tarafından güvenli bölge ilan edilen kasabada, civardaki çatışmalardan kaçan çok sayıda sivil bulunuyordu.

Srebrenitsa’da yaşananlar, “2. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’daki en büyük katliam” olarak nitelendiriliyor. BM’nin yargı organı Uluslararası Adalet Divanı 2007’de, kasabada yaşananları “Soykırım” olarak nitelendirmiş ancak sorumlusunun Sırbistan olmadığına hükmetmişti.

Ölmek istiyordum, masum insanları koruma sözü verdiğimiz halde bize sığınan insanları koruyamadığımız için kendimi affetmiyorum.”

Bosna’daki İnsanları Korumakla Görevlendirilmiş

Hollandalı Bir Asker

Rusya ise 2015’te BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan ve kasabada yaşananları “Soykırım” olarak nitelendiren bir karar tasarısını veto etmişti. Hollanda’nın Lahey kentinde eski Yugoslavya için kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi, katliamdan sorumlu tutulan Bosnalı Sırp General Ratko Mladiç’i soykırımdan, insanlığa karşı suç işlemekten ve Srebrenitsa katliamından suçlu buldu. Mladiç müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Umudun ve acının sembolü Srebrenitsa Çiçeği

Bosnalı şehit anneleri ve Graçanica’daki kadınlar tarafından yapılan Srebrenitsa Çiçeği, insanlık dramının, katliamın ve soykırımın yaşandığı acı dolu günün sembolü oldu. Srebrenitsa anneleri ile sıradan vatandaşlar Potoçari’de yakalarında beyaz-yeşil çiçek taşıyordu. Bu çiçek, soykırım kurbanlarının aziz hatırası olarak Strasburg’daki Avrupa Parlamentosu’na da yakalarda taşındı. Çiçeğin 11 yaprağı, 11 Temmuz 1995 katliam gününü; beyaz renk masumiyeti; yeşil renk ise yeniden doğuşu, umudu ve İslamiyet’i sembolize ediyor.

Ve her şey bittiğinde, hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.

Aliya İzzetbegoviç

Bugün Srebrenista Katliamı’nın yıl dönümünde tüm içtenliğimizle, Bosna’nın bütün acılarını kendi milli acılarımız olarak kabul ediyoruz. Bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz. Bosna’da yaşanan trajedilerin gün yüzüne çıkarılması için gayret sarf edenleri, destek verenleri tebrik ediyor, teşekkür ediyoruz. Srebrenitsa anneleri başta olmak üzere bir kez daha bütün Srebrenitsa kurbanlarının, şehitlerinin ailelerine başsağlığı diliyoruz, acılarını paylaşıyoruz. Bosna Hersek’in unutulmaz lideri Aliya İzzetbegoviç’in manevi hatırası önünde de bir kere daha saygıyla eğiliyor, Bosna’nın özgür bir millet olarak içindeki farklı bütün unsurlarıyla birlikte kıyamete kadar başı dik, özgür ve bağımsız bir ülke olarak yaşaması için dua ve temennilerde bulunuyoruz.

Srebrenitsa sadece 11 Temmuz değildir. 11 Temmuz, unutmamız gereken bir tarihtir, ancak Srebrenitsa her gün hatırlamamız gereken bir soykırımdır! Hatırlayalım, hatırlatalım, unutmayalım, unutturmayalım!

Ayasofya İbadete Açıldı!

Danıştay’ın Ayasofya ile ilgili aldığı kararın ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bugün Twitter hesabından Ayasofya’nın resmen ibadete açıldığını ve tekrardan camii olduğunu duyurdu. Kararı Twitter’da “Hayırlı olsun” mesajı ile veren Erdoğan, Ayasofya’nın devrini Diyanet İşleri Başkanlığına verdi. Ayasofya için 1934 yılında verilen müze statüsü kararı ise Danıştay tarafından Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı mülkiyetinde olduğu gerekçesiyle iptal edilmişti.

Ara Güler Yeniden “Merhaba İzmir” Diyor

Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük fotoğraf sanatçılarından Ara Güler’in çektiği fotoğraf ve portrelerden oluşan sergi İzmir Arkas Sanat Merkezi’nde, Temmuz’un başında yeniden sevenleriyle buluştu.

Kültür, sanat etkinlikleri ve sergileri ile İzmirli sanatseverlerin uğrak yeri olan Arkas Sanat Merkezi ziyaretçisi çok olacak bir sergiyi daha İzmir’e getirdi.

Yakın zamanda, Picasso sergisi ile ziyaretçi akınına uğrayan Arkas Sanat Merkezi 2018’de kaybettiğimiz usta fotoğrafçı Ara Güler’in çektiği fotoğraflar ve portrelerden oluşan bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Aslında bu sergi 22 Şubat’ta fotoğraf severler ile buluştu ancak pandemi önlemleri kapsamında kısa süre sonra kapanmak zorunda kaldı. Normalleşme sürecine girdiğimiz bu günlerde koronavirüs ile mücadele için gerekli önlemler alınan Arkas Sanat Merkezi, Temmuz başında, Ara Güler ile tekrar “Merhaba İzmir” dedi.

Sergide Ara Güler’in daha önce görülmemiş İzmir fotoğrafları, ikonik İstanbul fotoğrafları ve dünyaca ünlü isimlerin portreleri bulunuyor. Sanatseverler bu sergide 700’den fazla eseri görme fırsatı yakalayacaklar. 700 parça fotoğrafın içinde yer alan portrelerde ilgi çekici birçok isim bulunmakta. Türkiye’den Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Oğuz Atay gibi Türk Edebiyatı’nın önemli isimleri yer alırken, dünyanın farklı ülkelerinden Bertrand Russel, Tennessee Williams, louis Aragon, William Saroyan, Marc Chagall, Salvador Dali ve Pablo Picasso gibi alanında çok ünlü isimler yer almaktadır.

Arkas Sanat Merkezi, Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi (AGAVAM) ve Ara Güler Müzesi iş birliğinde düzenlenen sergi karantina sürecinde evlerinde uzun vakit geçiren sanatseverlerin bir nebze keyifli vakit geçirmeleri için 3 boyutlu olarak sanal âleme aktarıldı ve burada ziyaretçileri ile buluştu. Yeniden canlı ziyaretçilerini karşılamaya başlayan sergiye gelmeden önce ziyaretçilerin rezarvasyon yaptırması gerekmektedir. Arkas Sanat Merkezi, misafirlerinin sağlığını riske atmamak adına ziyaret kontenjanını belirli sayılarla sınırlamak durumunda kaldı. Sergiyi görmek isteyenlerin (0232) 464 66 00 numaralı telefondan rezervasyon yaptırıp sanat merkezine öyle gitmeleri gerekiyor. Ayrıca Sanat Merkezi, binaya eldivensiz ve maskesiz girelemeyeceğini önemle vurguluyor.

Bu önlemler kapsamında sergiyi ziyaret etmek isteyenler Salı – Pazar günleri arasında 11:00 – 17:00 saatlerinde ücretsiz bir şekilde Ara Güler’in fotoğrafları ile buluşabilirler.

Kültür, sanat etkinliklerine hız kesmeden devam eden Arkas Sanat Merkezi’ne tüm sanatseverler adına teşekkür ederiz.

17. TUDEM Edebiyat Ödülleri Sahiplerini Buldu

Çağdaş ve özgün eserleri edebiyatımıza kazandırmak, yazma hevesindeki kalemlerin hakkını verebilmek amacıyla 2003 yılından beri düzenlenen TUDEM Edebiyat Ödülleri’nde ödül almaya hak kazananlar belli oldu.

35 yıldır eğitim ve kültür yayıncılığının her alanında faaliyet gösteren TUDEM grubu, barındırdığı birçok marka ile yayıncılık sektörünün önde gelenlerinden oldu. “Hayallerimizdeki dünyaya ancak iyi eğitim ve iyi edebiyat ile ulaşabileceğimize; yayınladığımız her kitabın bu dünyayı inşa eden tuğlalardan biri olduğuna inanıyoruz.” parolası ile çalışan TUDEM grubu eğitim yayıncılığının yanı sıra 18 yıldır kültür yayıncılığında da başarılarını kanıtladı.

Yetişkin ve çocuk edebiyatı alanlarındaki eserler bu yıl 17. kere TUDEM edebiyat ödüllerinin seçkin jürisinin karşısına çıktı.

Bu yıl, yetişkin edebiyatı alanında roman türündeki eserleri kabul eden yarışmada 65 dosya incelenmeye hak kazandı. Yetişkin edebiyatı alanında gelen 65 dosyayı inceleyen isimler ise şöyle:  Asuman Kafaoğlu-Büke, Beliz Güçbilmez, Ceyhan Usanmaz, Hüseyin Kıran ve Oylum Yılmaz.

Çocuk edebiyatı alanında ise katılım daha yoğundu. 97 dosyanın katıldığı kategoride dereceye girecek eserleri, Ayfer Gürdal Ünal, Can Göknil, Deniz Üçbaşaran, M. Banu Aksoy ve Sedat Sever’den oluşan kurul belirledi.

Seçici kurulların kararı sonucunda dereceye giren isimlere İzmirli heykeltıraş Ozan Ünal’ın ödül heykelleri ile birinciye 10.000 TL, ikinciye 7.500 TL, üçüncüye ise 5.000 TL para ödülü verildi.

Tüm elemeleri geçerek yetişkin edebiyatı alanında roman türündeki eserleri ile ödül almaya hak kazanan isimler ve eserleri:

  • Birinci: Bay Erdal’ın Tehlikeli Alakaları – Cem Aydoğan
  • İkinci: Miras – Canan Özdek
  • Üçüncü: Tanrı Küçük Tahta Parçalarını Sevmezdi – Pınar Seyhun

 Çocuk edebiyatı alanında resimli kitapları ile dereceye girenler ve eserleri:

  • Birinci: Düş Kurdu – Serap Deliorman / Mehtap Temiz
  • İkinci: Evden Çıktığımda – Burcu Yılmaz
  • Üçüncü: Gece Parlayan – Ahmet Uzun / Tuba Kumaş

TUDEM edebiyat ödüllerinin düzenlenecek 18. Yarışmasına katılmak isteyenler yarışma bilgilerine aşağıdaki afişten, başvuru şartnamesine ise buradan ulaşabilirler.

Eğitimde ‘Salgın Taahhütnamesi’

Bakan Selçuk geçtiğimiz haftalarda yeni dönemin 31 Ağustos tarihinde başlayıp 18 Haziran tarihinde sonlanacağı hakkında açıklamalarda bulunmuştu.

Son dakika ‘Salgın Taahhütnamesi’

Okullarda Koronavirüs Tedbirleri Alınıyor !

Bakan Selçuk’un yeni eğitim-öğretim dönemi başlangıç tarihini 31 Ağustos olarak duyurmasının ardından öğretmen ve velilerde tedbirlere yönelik soru işaretleri oluşmaya başladı. Günden güne değişiklik gösteren vaka sayılarına yönelik alınacak tedbirler merak konusu oldu.

Okullar 31 Ağustos’ta Açılmayabilir

31 Ağustos’ta açılması planlanan okullarda, koronavirüs kapsamında alınacak önlemlere yönelik açıklamalarda bulunan Ziya Selçuk “Okulların belirlediğimiz tarihte açılabilmesi için sokaklardaki duruma bakmamız gerekiyor. Okulların açılış tarihine kadar öğrencilerin gerekli tedbirlere uyacak hale gelmesi şart. Programımızın aksamadan gitmesi buna bağlı. şeklinde konuştu.

İşte 31 Ağustos’tan İtibaren Alınacak Tedbirler!

  • Koronavirüsten Sorumlu Müdür: Okullarda olası bir salgın durumunda karar verme ve müdahale etme yetkisine sahip bir müdür bulundurulacak.
  • Zorunlu Maske: Öğrenci, öğretmen, idari ve hizmetli kadrosunun hepsine maske takma zorunluluğu getirilecek. Bu kurala uymayanlar uyarılacak.
  • M²  Sınırlaması: Okullarda 4 m²’ye en fazla ‘1’ öğrenci düşecek şekilde düzenleme yapılacak. Bu sebeple okulların fiziki koşullarında düzenlemeler yapılacak.
  • 1 metre Mesafe: Öğrencilerin yoğun olarak bulunduğu yemekhane ve kantin bölgelerinde her öğrenci arasında en az 1 metre boşluk olacak şekilde düzenlemeler yapılacak. Düzene uymayan öğrenciler idari yetkililer tarafından uyarılacak.
  • Sınıf Gruplandırması: Özellikle bahçe, spor salonu gibi ortak kullanım alanlarında öğrenciler gruplara ayrılacak ve m²’ye göre belirlenmiş sayıların üzerine çıkılması engellenecek. Teneffüs esnasında bahçe kullanımı için sınıflar gruplar halinde ve sıra ile bahçeyi kullanabilecek.
  • Yüksek Ses Kısıtlaması: Damlacık oluşumunun önüne geçmek için yüksek sesle konuşmak yasaklanacak.
  • Koronavirüs Dersi: Okullarda görevli öğretmenler tarafından koronavirüs dersleri verilecek. Hastalığa karşı alınacak tedbirler konusunda okulun ilk haftalarında bilgilendirilecek öğrenclerin, Covid-19 ile ilgili bilinçlenmesi sağlanacak.
  • Salgın Taahhütnamesi: Salgın belirtisi bulunan öğrenciler okullara gönderilmeyecek. Veli, salgın belirtisi bulunan öğrenciyi okula göndermeyip durumu yönetime bildirmekle sorumlu olacak. Okulların başladığı tarihte veliler belirtilen kurallara uyacağına dair salgın taahhütnamesi imzalayacak.

Beyin Karantinası

Uzun bir süredir tüm dünya olarak ‘’Covid-19’’, halk arasında korona virüsü hastalığı olarak bilinen salgın yüzünden evlerimizde karantina altında kaldık. Bu süreç hepimize çok zor geldi. Çünkü hiç alışkın olmadığımız bir durum yaşadık. Hatta bu karantina sürecinde kendimizle ilgili yetenekleri (yemek yapmak vb.), yeni hobileri ve huylarımızı keşfettik. Kimilerimiz pek çok şeyin değerini çok daha iyi anladı. Önlemler hafifledikçe kendimizi, yapmaktan alıkoyamadığımız şeyleri yaparken bulduk ve o kadar kendimizi kaptırdık ki bazen tamamen her şey bitti zannettik. Neden bu denli kendimizi kaptırdık? Sebebi çok açık “yaşamayı özledik”.

Beyin Karantinası

Peki ya senelerdir beynin de gizli karantina altındaysa ve sen bunu fark etmemişsen?

Beynin bangır bangır bağırıyorsa içeride “ben de artık yaşamak istiyorum” diye ve sen onu duymuyorsan. Bak ne kadar iyi niyetliyim, ‘duymuyorsan’ diyorum. Belki de duymazdan geliyorsundur. Bu kulağa çok daha ürpertici geliyor. Kim ister ki düşüncelerini, fikirlerini, planlarını, isteklerini, hedeflerini, arzularını, hayallerini vb. yaşamanı sağlayan şeyleri karantina altına almak? Fark etmeden aldıysa, bunca senedir onu bu işkenceden kurtarmak kim istemez ki?

Ona ördüğün ilmek ilmek düşünceler ve yaşadıklarının karşısında şekillendirdiğin davranış biçimleri ile beyninin hareket alanlarını yavaş yavaş kısıtlıyor, aslında onu bir nevi karantina altına almaya başlıyorsun. Belki, ailece yemek yediğin bir akşam vakti, sofrada söylediğin bir şey yüzünden, babanın sana kızarak dönüp “Sus artık!” diye bağırması sonucu senelerce toplum içinde fikirlerini özgürce ifade edememenin acısını çekmiş olabilirsin. Belki de aile içinde yaşadığın şiddet, uğradığın tecavüz, gördüğün baskı yüzünden tıpkı koronada olduğu gibi dış etmenler yüzünden beynini karantinaya zorla aldırmış olabilirsin. Bunu fark edip zamanında müdahale etmek çok önemlidir. Yarayı başkası açar ama doktor tedavi eder işte burada “doktor sensin”.

İnsan saygı, sevgi, ahlak, empati gibi bir çok davranışı öncelikle karşısındakinden bekler çoğu zaman. Oysa ki “ilk adım” hep korkutucu gelmiştir bize. İlk iş günü, ilk okul günü, ilk seni seviyorum, ilk ben yaparım gibi şeyleri düşündükçe midemiz bulanır, stres yaparız. Elbette ki başkalarının sana iyi gelmesi hiçe sayılacak bir konu değil. Fakat seni tamamen bu durumdan kurtaramaz. Hasta olmamak için karantinaya aldığımız, yani bir savunma mekanizması oluşturan beynimiz (Ön yargı, sinir, stres, öfke) hiç olmak istemediğimiz kişilerin hareketlerini yaparken kendimizi bulmamıza sebep oluyor. Hayatı zindan etmeye hatta bütün sorunların sadece ve sadece bizi bulduğuna, bütün aksiliklerin bizden başkasına bu denli üst üste gelmeyeceğine inanıyoruz.

Nasıl fark edeceksin beynini karantinaya alıp almadığını? Aldıysan nasıl kurtulacaksın?

Yukarıda anlattığım gibi, biraz otur ve düşün. Hatta bayağı bir otur, düşün. Çevresel ilişkilerini gözden geçir. Eline kağıt kalem al, ortadan çizgi çek ve son bir haftanı baz alarak sol tarafa olumlu, sağ tarafa olumsuz hissettiğin duyguları yaz.

Örnek;
Olumlu: Mutluluk, eğlence, huzur…
Olumsuz: Sinir, öfke, üzüntü…

Bak bakalım hangi taraf daha çok. Anlamanın en kısa yollardan biri budur. Endişe ederiz, her şeyden kaygı duyarız, mutlaka yolunda gitmeyecek bir şeyler ararız. Ararsan elbet bir şeyler bulursun. Artık, odağını olumlu şeylere doğru çevirmenin vakti geldi. Çünkü beynin, bu karantinadan çıkmak istiyor, insanları intihara kadar götüren bu düşüncelerden uzak durmak ve nefes aldığı günlere yeniden kavuşmak istiyor. Bu senin elinde. Sakin kalmayı öğrenmen lazım.

Yaşadığın olumsuzluklar elbet seni deli edebilir. Bunlara çok ciddi tepkiler vermek isteyebilirsin bu çok doğal. Bununla birlikte ne kadar uzak kalırsan bağımlılık yapan o sinir ve öfkeden (çünkü bunlar birleşince ‘’kin’’ denilen şey oluşur) senin için o kadar iyi olacak. Hem gününü mahvedip yaşadığın olumsuzlukları kafana takmayacaksın hem de kestirip attığın konulardan kârlı bile çıktığın zamanlar olacak. Kaşların çatık değil, yanakların kalkık vaziyette gülerken bulacaksın kendini. Elbette ki başlarda bu kolay olmayacak. Bu sebepten en güzeli, seni senden daha iyi tanıyan olmadığı için, içindeki sorunları bulacak ve onları çözmek için yöntemler geliştirecek olan tek etkili kişi sen olacaksın.

Sevdiğim bir örnek var bu konu hakkında. Bizler bozuk ya da hasta değiliz. Bir araba düşünün en sevdiğiniz model olsun. Gidiyor fakat asıl beklediğiniz performansı vermiyor. Yol tutuşu kötü, hızı istediğiniz gibi değil, fren yaptığınız zaman geç duruyor. Bu sorunları fark edecek kişi nasıl ki şoförse işte o sorunları bulup tamir edip istediği performansa geçip yola devam etmek yine o şoförün elinde. Yoksa her gittiğiniz yol sonrası daha büyük problemle baş başa kalıp keyifsiz bir şekilde “Bitse de şu yolculuk kurtulsam!” diyeceksiniz.

Hayatta çıktığınız yoldan keyif alın.

Keyif alacağınıza inandığınız şeylere yönelin. Bir ömür sadece bir evlilik, bir ev, bir araba ve iyi bir iş için beyninizi ölene kadar karantina altında bırakmayın. Mutlu olmadığınız evliliği, işi, arkadaşı, evi ya da arabayı, ne olursa olsun önce sorunlarını çözmeye çalışın, baktınız olmuyor mutlu ve huzurlu olacağınıza inandığınız adımları atın, hayatı yaşayın. Tabi ki kimsenin özgürlük alanına ve haklarına karşı zarar vermeden.

Son olarak, anlattıklarıma ben de inanmıyor, ön yargılarımı yıkamıyordum. Çok sayıda insan uzun zaman uğraştı benimle. Eğer ben istemesem ve izin vermeseydim bu böyle kim bilir kaç sene daha giderdi ya da gitmezdi. Şimdi her şeyin isteyince ve çabalayınca mümkün olduğuna inandım. İstemek ve pes etmeden sürekli çabalamak gerekiyor. Hiçbir şeyden korkma, hiçbir şeyden çekinme, hiçbir şeyden pişman olma ve kendine güven. Sen bunu yapabilecek güçtesin, inan buna. Ben bile yapabildiysem, bunu herkes yapabilir. Sen yine önemlerini al ve beynini çıkar karantinadan… Götür onu yeşilliklere, götür maviliklere… Nefes alsın, eminim ki o da çok sıkıldı.

Unutma insan yaşamak için hisseder, hissettikçe de yaşar.

Haz+Mutluluk=Başarı

Eğitim sürecinin yolunda olup olmadığını anlamada ki en büyük ölçüt sürece aktif katılım sağlayan çocuğun mutluluğudur. Çünkü, yerinde bir gelişim sürecinin anahtar kelimesi mutluluktur. Sürekli gelişen bir organizma için en büyük mutluluk kaynağı ise büyüyor olmaktır.

Büyüyorum !

Gelişimin doğası gereği ‘hareket’ mutluluğa giden yolun başlangıç noktasıdır. Hareket ile ateşlenen beden, başarıya doğru yılmadan devam edecektir.

Doğası gereği durağanlık, eylemsizlik veya ara vermek çocuklara uygun bir davranış değildir. Çocuk devamlı etkinlik ve gelişim halindedir. Peki etkinlik ve gelişimi pozitif yönde tetikleyen unsur nedir? “Merak.”

Başarının Kaynağı : Haz

Çocuk ilk doğduğu yıllarda sahip olduğu içsel motivasyon sayesinde merak güdüsüne sahip olur. Hareketlenmeye başladıktan sonra sıralı eylemler gerektiren bir işi başardığında büyük bir haz duyar. İşte bu durum çocuğun tattığı ilk başarı kaynaklı hazdır.

Haz, çocuklarda sıralı eylemlere devam etme ve yeni işler başarmada onları yüksek oranda motive eder. Motivasyon kaynağı olarak nitelendirilebilecek olan haz, sıralı etkinlikler sırasında karşılaşılan sorunları ekarte eder. Çocuk öyle yoğun bir motivasyon içindedir ki aynı eylemi defalarca kez tekrar eder. Haz, haza bağlı motivasyon, motivasyona bağlı konsantrasyon ve başarı ile sonuçlanan bu süreci somutlaştırarak örneklendirelim.

3 aylık bir bebek etrafında gördüğü nesneleri keşfetmeye, onları kavramaya  ve tutup ağzına götürmeye başlar. Sevdiği bir nesneyi ağzına götüren çocuğun o an beden dili, mimikleri tam olarak hissettiği mutluluğu anlamamıza yeter.

Aynı şekilde 10 aylık bir bebek düşünelim. Etraftan yardım alarak ayaklanmaya, yürümeye çalışır. Ancak öyle bir motive olmuştur ki yürüyene kadar ne kadar çok düşerse düşsün ya da canı yanarsa yansın yürümekten vazgeçmez asla pes etmez. Ve bir gün elbet yürür. Yürüdüğü anda yüzünde beliren gülümseme tam anlamıyla başarmanın hazzıdır. O artık istediğini yapmış ve tek başına başarmıştır. Tasarladığı eylemi başarıya dönüştürmenin verdiği haz onu bir sonraki gelişim sürecine hazırlar ve bu döngü hiç durmadan devam eder.

Haz Gelişimin Besinidir

Başarı gelişimin vazgeçilmez bir unsurudur. Haz ise gelişimin besinidir.

Kendi boyundan büyük bir kutuyu taşımaya çalışan 3 yaşında bir çocuk hayal edelim. Bu kutuyu odasına götürmek istiyor olsun. Ancak kutuyu kucağına aldığında kutu tüm bedenini kaplıyor. Çocuk tüm bedeniyle kutuya sarılıyor ve minik adımlar atarak odasına götürmeye çalışıyor. Böyle bir ana tanık olsanız nasıl davranırsınız? Muhtemelen kutuyu ona ve çevreye zarar gelmemesi adına siz taşır, odasına götürüp bırakırsınız. Bu sayede çocuğun ateşlediği bir gelişim süreci daha başlamadan biter. Peki nasıl bir tutum izlemeliyiz? O kutuyu taşımasına izin vermeliyiz. Ona bu eylem sürecinde yapacağınız en büyük yardım, kutuyu taşırken önüne çıkabilecek ve takılma ihtimali olan objeleri kaldırmak olmalıdır. Böylece çocuk odasına kadar o kutuyu taşıyacak ve sonunda size kocaman bir “başardım” bakışı atacaktır. Bu aşama tamamlanır tamamlanmaz çocuk artık bir üst gelişim etkinliğine hazır hale gelir. Haz ve motivasyonu en üst düzeydedir. Başarıya odaklıdır.

Anlaşılacağı üzere eğer izin verilirse, motivasyon ve haz doğal, içsel süreçlerdir. Bir çocuğun başarmasına izin vermek onu mutlu bir birey yapabilmenin vazgeçilmez koşuludur.

Muhteşem Fitzgerald

Varlıklı bir ailenin yakışıklı çocuğu F. S. Fitzgerald’ın en bilinen eserindeki ana karakter Muhteşem Gatsby ile ortak kaderi ve bilinmeyen yaşamı üzerine…

Varlıklı bir ailenin yakışıklı çocuğu F. S. Fitzgerald, en bilinen eseri Muhteşem Gatsby ile aslında ortak bir kaderi paylaşır. ABD ordusuna ölmek için katılmış ancak hiç çatışma görmemiş olan Fitzgerald, aradığı heyecanı Zelda Sayre ile tanıştıktan sonra bulacaktır.
Yirmi yıl hayat arkadaşı olacak Zelda – Fitzgerald çifti dönemin davet ve partilerinin aranan yüzüdür.
Sarhoşluklar, sıradışı davranışlar, kıyafetsiz danslar, çift için olağan olsa da konuklar için ise bulunmaz bir gösteridir.

Bu çılgınlıklardan en bileneni, çiftin davet edilmedikleri bir partinin düzenlendiği evin kapısında dört ayak üzerinde havlayıp daha sonra partiye katılmalarıdır. Aynı partide Zelda ev sahibinin banyosunda yıkanmayı da ihmal etmemiştir.
Bir başka davete gecelikle katılmışlar ve sonrasında Zelda sarhoşlukla geceliklerini çıkarıp dans etmiştir.
Bütün ihtişamlarına, dikkat çekici yaşamlarına ve enerjilerine rağmen aslında ümitsiz ve meteliksizdirler.

Zelda’nın orijinal olarak tanımlanan kişiliginin altında şizofreni yattığı anlaşılır, hayatı akıl hastanesinde sonlanır.

Son zamanlarını yaşayan Fitzgerald ise başarısız olan bir dizi çalışma girişiminden sonra -tüm kitaplarının satış adedi 40’tır- son romanını yarım bırakır, okuma yaptıktan sonra çikolata yerken kalp krizi geçirir ve hayata veda eder.
Ölümü adeta yaşamını taçlandırır vaziyettedir.