27.9 C
İstanbul
Cuma, Temmuz 3, 2026

Hasbihal

Bir kapı aralanır, kalbimden içeriye.

İçinde sen.

Yağmurlar yağdırıyorsun sokaklarıma,

Tepemde gökkuşağı,

Gökyüzüm sen. 

Çiçekler mavili beyazlı,

Tüm renkler sen.

Vücudumda zuhur ediyorsun,

Başkalaşıyorum,

Ruhumda sen.

Ben sen olmuşum.

Peki ya sen?

Oldun mu ben?

Unut Beni Sevgilim

Hayat türlü sınavlardan geçiriyor bizi biliyorsun değil mi?
Bir günümüz bir günümüzü tutmuyor görmüyor musun?
Sakallarına düşen her bir fazladan akın,
Ve saç köklerimde yeni tanıştığım beyazların farkında değil misin?
Kahkahalarımız azalıyor,
Göz göze gelmiyoruz eskisi gibi.
Çalan telefonlara sensindir diye koşmuyorum.
Tenini hatırlamıyorum.
Gördüğüm sen, bildiğim senden ibaret değil artık.
Hoşçakal sevgilim.
Kolay olmayacak, ama alışacağız.
İnsan bu, her şeye alışıyor.
Ne diyordu Olric ve efendisi hatırlasana.

Hep geçer diyorlar ya Olric, sence de geçer mi?
Geçer elbet efendim. Bazısı teğet geçer bazısı deler geçer bazısı deşer geçer bazısı parçalar geçer ama mutlaka geçer.

Üzgünüm sevgilim.
Bensizliğin için, sensizliğim için.
Olmayacaklar için.
Üzgünüm şimdi.
Ama yarın geçecek.
Şiirlere tutunup,
Filmlere sarılıp,
Şarkılarla avunacağız.
Hoşçakal sevgilim.
Benden sana son hatıra, bir şarkı.
Yüksek sesle dinle
Ve lütfen,
Sonra
Beni unut.

Edip Bülbül, Kolay Olmayacak

Aşka Hiç İnanmazken, Aşk Şairi Olmuştum

Dalgaların yükselerek ayağıma çarptığı bir yaz akşamı, tüm sahil kasabasının sadece edebiyat sever tayfası bir masanın etrafında doluşmuştuk. Herkes en sevdiği dizeleri sıralıyor, ve neden bu dizeleri çok sevdiğinin hikayesini anlatıyordu.

Hüsnü Bey, masanın en büyüğü ve kasabanın en eskisiydi. İlk söz hakkını elbette ona vermiştik. Her bir şişesini kendi elleriyle temizlediği şaraplarından birini kafasına dikti ve şu mısraları okudu: “Bir ben kaldım, ortasında kavganın. Bir de karanfil yürekli çocuklar.”
– Ahmed Arif! diye çıkıverdi ağzımdan, bu mısraların sahibi Ahmed Arif.
– Bildin güzelim, dedi Hüsnü Bey ve ekledi: “Arkası kesilmiyordu hanımla kavgalarımızın. Her yeni gün bir kavga çıkarmaya yemin etmiş gibiydi. Sustum olmadı, konuştum olmadı. ‘Bak bebeler üzülüyor, bağırma’ dedim anlatamadım. Bedeni evin içindeydi, ama ruhu yoktu. Zaten bir şubat sabahı uyandığımda onu göremeyince çok da şaşırmadım. Belliydi gideceği. 3 çocukla ben kalakaldık ortasında kavganın. Ana olmak da zordu baba olmak da. İşte ondandır bu mısraları sevişim”.

Bütün kadehler, Hüsnü Bey’in onu terk eden hanımının şerefine kalkmıştı. İkinci söz hakkı ise Madam Rita’nındı. Bembeyaz ve upuzun saçlarını örmüş, üzerinde keten elbisesi ve mavi gözlerindeki hüzünle kendime çok yakın hissetiğim bu kadınla Hüsnü Bey’i bir anda yakıştırmıştım. İçimde engel olamadığım bir çöp çatanlıkla “Ben bu işe bir el atsam” diye düşündüm. Ve hemen ardından gelen utanma duygusuyla Madam Rita’ya odaklandım.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Aysel git başımdan seni seviyorum
.

Bu mısraları okuyuşu yaklaşık olarak 3 dakikayı aldı. Durdu, düşündü, başladı, sustu ve yine başladı.

“Atilla İlhan!” diye bağırmadım bu sefer. Bu sefer, hikayeyi daha çok merak ediyordum.
– 21 yasimdaydim ilk askimi tanidigim de. Öldüğünde ise 22. Yari türkcemle anlasiyorduk. Gözleri daha çok sey anlatiyordu dilinden. Meğer hastaymis. Adi batsin veremmiş. ‘Rita ismi de çok güzel ama, ben sana Aysel diyeceğim’ dedi ve bu şiirin yazdığı sayfaları elime tutuşturdu. 4 gün sonra, bir daha gelmedi. İnsanın sevdiği adami toprağın altina koymasi ne kadar zor anlatamam. Ama çok yıllar geçti. Geçti işte, dedi.

O an, Madam Rita’nın gözlerindeki hüznün sebebini öğrenmiş olmakla birlikte, Türk erkeklerinin gördükleri her kadında bir şeyi değiştirmeye çalışması üzerinde düşündüm kısa bir süre. Rita’yı, Ayselleştirme çabası bir nebze hoşuma gitmese de, kadehlerimizi bu kez rahmetlinin ruhuna kaldırmıştık.

Gülser Teyze, kasabanın bence en şahsına münhasır kişisiydi. Sıra ona gelsin diye sabahtan beri can atıyordu. Acaba ne okuyacak diye düşünmeye kalmadan bağırarak okumaya başladı:

Evlerinin Önü Mersin,
Ah Sular İçmem Gadınım Tersin Tersin,
Mevlam Seni Bana Versin.
Al Hançeri Kadınım Vur Ben Öleyim,
Ah Kapınızda Bi Danem, Kul Ben Olayım.

Isparta yöresine ait bu türkü Gülser Teyze’nin şiveli dudaklarından öyle bir aktı ki, 1 duble rakıyı, 1 dikişte bitirdim. “Ah be Gülser Teyze! Ne yaptın sen böyle!” dedim tutamayarak kendimi.
– Deme ya! Güzel mi söyledim?
-Sen söylen de güzel olmaz mı gadınım? diye cevap verdi Nevzat Enişte.
– Gocam, düğünümüzde bu türküyü okuyuvermişti de, ondan bu sözler çıkıverdi ağzımdan. Şiirden sayılmaz da, kabul ediverin gari!

Masadaki herkesin “Tanrım, sonu güzel olan hikayeler de var demek ki” diye düşündüğünden eminim. Olanca mutlulukla kalktı bu sefer kadehler, bu sefer iyiliğe, güzelliğe, emeğe, vefaya, sevgi ve saygıya…

Geldi mi sıra bana? Aklımdan geçen onlarca şiir, yüzlerce mısra. Hangisini en çok sevdiğimi ayıklamaya çalışırken kafam açılacak diye telaşlanmaya başladım. Telefonumun notlar kısmına yazdığım şiirlerden birini okumayı da kendime yediremedim.
– Gendi şiirlerinden birini okusana gızım, amma düşündün dedi Gülser Teyze ben rakımı kan akışımı hızlandırsın diye boğazımdan mideme doğru gönderirken.
Kadın sustu. Sarıldılar. Bir kitap düştü yere. Kapandı bir pencere. Ayrıldılar. diye okudum mısraları sanıyorum ki sesim titriyordu.
– Sen mi yazdın bu şiiri? diye sordu Madam Rita.
– Nazım Hikmet, dedim. Nazım Hikmet Ran.

Herkes hikayesini anlatmamı bekliyordu haliyle. Böyle olmalıydı devamı.
“Siz bana bakmayın” dedim. Ben aşkın her halinin şiirini, romanını okuyan ve yazan, gözlerinde ve bakışlarında aşkı yaşıyor gibi yapan, ama aşkı hiç yaşamamış bir kadınım. Bir şeyleri yazmak için yaşamak gerekmediğinin en yakınınızdaki kanıtıyım belki de. Ben hiç aşık olmadım. Bana da hiç aşık olmadılar. Biz, yeni nesil, sizler gibi değiliz. Beraber zaman geçirmeyi sevdiğimiz insanlara en fazla bir kaç ay ayırıp, sonra adlarını bile hatırlamadan yola devam ediyoruz. Bakmayın siz benim böyle büyük sözler söylediğime aşka dair. Ben aşkı hiç yaşamadım. Ve aşkı yaşayacağıma inancım hiç yok. Ben iyiyim böyle, sizin ve roman kahramanlarının hikayelerini dinlerken…

Bu sefer kadehler, her bakışında, sözünde, davranışında duygu olduğuna inandıkları benim, bu denli duygusuzluğuma kalktı. Bence hayatlarını hep şeffaf yaşamış bu insanlar, ‘aşırı duygusal’ diye nitelendirdikleri benim, bu denli hissizliğimle biraz da olsa ayılmışlardı.
Ben mi?
Ben çoktan sarhoştum zaten.

Atlara Binip Gittiler

Yan yana duvarlarda
Senin o güzel gözlerin
Atlara binip çekip gittiler
Kaybolma n’olur
Senden öğrenecek çok şeyim var

En büyük eksiğim
Normal değilim ben aslında
Hem sana hem bana
Kalsın ben tamamlarım
Tamam tamam

N’oldu şimdi
Kim kazandı kim kaybetti
Ben kaybettim ben
En çok seni

Niçin böyledir ki insan
Niçin beslenir
acıdan

Yıldırım Işığı

Nur Işığı

Ellerin incitmez pamuğu,

Gözlerinle bir bak yıkılsın koca dağlar,

Bir ses duyur sağır sultan karşında,

Simanı kartal görse kör, âma görse kartal olur.

Ha bir de güllerin yuva yaptığı boynun,

Kirazın utandığı dudağın,

Bir de hayâdan kızaran elmacık,

Melek misin, peri mi?

Yoksa Allah’ın en büyük mucizesi mi?

?

Zaman, ölüm koydu başıma,

Sana ulaşmak zamanıma yetecek mi?

Ya da sen, zamanımı uzatabilecek misin?

Ellerin ve parmakların ölmem için yetecek.

Işığın, yıldırımın armağanı,

Kör ediyor semada uçan kartalı,

Aydınlatıyor arşı,

Sen yıldırım ışığımsın,

Sen şimşek parıltısısın, ışıksın,

Daha da söyleyemem alırlar seni benden,

Daha da anlatamam âşık olurlar,

Her şey apaçık ortada.

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde 15 Temmuz’a Özel Konser

Milletin iradesinin zaferiyle sonuçlanan FETÖ'nün darbe girişimi 15 Temmuz'un 4. yılında, "15 Temmuz Destanı", duayen besteci Fahir Atakoğlu'nun (fotoğrafta) senfonik eseriyle yeniden yazıldı. ( Raşit Aydoğan - Anadolu Ajansı )

Dünyaca ünlü piyanist ve besteci Fahir Atakoğlu’nun, Milli Mücadele ruhu için yazdığı “15 Temmuz Destanı” adlı eseri, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ve Devlet Çok Sesli Korosu ile seslendirildi.

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’nün 4’üncü yılına özel konser düzenlendi.

İletişim Başkanlığının organizasyonunda Havuzlu Bahçe’de gerçekleştirilen konserde, ünlü piyanist ve besteci Fahir Atakoğlu’nun Milli Mücadele ruhu için notalara döktüğü “15 Temmuz Destanı” isimli bestesi de ilk kez dinleyicilerle buluştu.

Kalkışma gecesinin en önemli anlarını ve mekanlarını notalara döken beste, “İhanet, şeref, Marmaris, sela, çağrı, başkomutan, milletin evi, şehitler köprüsü ve demokrasi nöbeti” bölümlerinden oluşuyor.

Atakoğlu’na konserde, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Devlet Çoksesli Korosu ile ünlü tasavvuf müziği sanatçısı Sami Savni Özer de eşlik etti.

Çocukluk Ağrıları II

Çıkmaz Sokak Çocuğu

Tam olarak hatırlamıyorum. 1999 yılıydı galiba. Foto Roman’da ben 5 yaşında iken çekilmiş olduğum fotoğraftan hatırlıyorum. Askılı kot kıyafetimle çektirdiğim, ağız dolusu güldüğüm, kardeşimin fotoğraf stüdyosundaki flaştan korkup ağladığı, vesikalikla tanıştığımız o gün. Dedem öldükten 1 yıl sonraydı. Kerpiç evimiz tadilattaydı. Beton haline transforme oluyordu ve güya kentli oluyorduk. Babam anneme her şeyin değişeceğini söylüyordu. Depresif hallerinden uzaklaştığı, istifasının ardından aldığı tazminatla Pamukbank’a olan borcundan kurtulduğu yazdı. Güneş başımı ağrıtıyor, burnum hep kanıyordu.

Evin tadilatını yapan ustalar babamın çocukluk arkadaşıydı ve sürekli babamın kravatıyla, giydiği ceketle dalga geçiyorlardı. Denizli Mahallesi’ndeki evimizden ayrılmamızla, yeni mahallemize, sokağımıza, top oynarken kavga eden agresif çocuklara alışmamız gerekiyordu. Yeni karşı komşumuz Gönül abla bir sürahi ayranla tadilat olan yere geldi ve çalışan ustalara sıkma, gözleme ikram ederek “kolay gelsin” dedi. O sırada ben de evimizi inceliyordum. Avlunun tam karşısında lavabonun üzerindeki vitrinde, dedemin usturasını ve takma dişlerini koyduğu bardağı gördüm. Çok korkmuştum. Onları da toprağa gömerler sanıyordum. İki yanı bahçe olan yeni evimizin konumu ağabeyimin yeni dünya meyvesi çaldığı ağaçlı eve benziyordu. Bu yüzden ev sahibinden dayak yemişti ve ben betinin benzinin attığı o günü hala unutamam. Tesadüftür sol taraftaki evin bahçesinde de yeni dünya ağaçları vardı. Dokunmayacaktık.

Babama okulun yaklaştığını ve kırtasiyeye gidip defter almamız gerektiğini söylemiştik. Henüz önlüğümüz bile yoktu. “Defterler kalemler hele beklesin biraz.” dedi. Annem bana baktı ve ağabeyime dönüp dudağımı büktüm. Ağabeyim gözlerini açıp kapatarak halledeceğiz edasıyla beni teskin etti. Sokağın başına doğru yürüdük kardeşimle. Bu sokağa alışmak bir hayli zor olacaktı. Benim boğazım düğümlenmiş ve dönüp kardeşime ” Bizim ne işimiz var bu çıkmaz sokakta Gido?” demiştim ilk defa belki de onun gibi kaşlarımı çatarak. “Hem okulumuzu gördüm ben. Çok güzel ve ben burayı çok sevdim. Artık o Reyhan denilen yalancıyı da görmeyeceğiz” demişti. Reyhan biraz uzun hikâye. Küçük dostumuzdu ama bir iş birliği sonucunda bizi yüzüstü bırakarak kendini aklamak için yalan söylemişti. Kesin hükümdü bu. Onunla görüşmeyecektik.
Yeni şehirlere, okul gezilerine, misafirlik gezmelerine giderken heyecandan karnım ağrırdı. Yiğit ise hep soğukkanlıydı. Okuldaki fedaim, mahallede ağbim olurdu. Sinirlenince yüzü korkunç bir hâl alırdı ve ben kendimi güvende hissederdim.Akşam olmuştu. Ustalar artık mesaiyi tamamlamış, yeşilevler dolmuşuna yetişebilmek için koştur koştur durağa gidiyorlardı. Annem yeni komşularla tanışmak üzere gittiği hanelerden yoğun bir mülakat harbi sonrası eve dönmüştü. Akşam yemeği için ekmek almamız gerekiyordu.  İşleyeceği kazağın parasını peşin aldığı için bunun sıkıntısını bugün için yaşamıyorduk.

Ekmek almak için bakkala gidecek şanslı kişi ben idim. 6 ekmek almamız gerektiğini ve kendimi tanıtmak için düzgün diyalog kurmak konusunda annem beni tembihliyordu. Sokağın başına çıktığımda yeni evimize uzaktan bakıyordum. Bir daha asla buraları terk etmeyecektik. Sokağın uzun lambası bozuktu ve evimiz adeta korku evini andırıyordu. Bakkala giderken yeni komşularımıza selam veriyordum.

Yüreğim madalya olup toynaklarım hızlı hızlı adımlarken, menemeni soğutmamam,
sahne bozulmadan eve dönmem gerekiyordu.

Zaman Makinesini Bulan Türk: Celil Sadık

Resimlere ilgili misinizdir? Değilseniz de sorun değil çünkü artık bu güzel kitap ve yazarıyla tanıştıktan sonra eskisi gibi olamayacağınızı düşünüyorum.

Leonardo, Michelangelo vb. isimler zikredilince aklınıza Ninja Kaplumbağalar da gelebilir, hiç sorun değil. Bu da bir şeydir sonuçta.

Polisiye kurgunun matematiğiyle sanat tarihinin gizemlerini buluşturan yeni bir evrene hoş geldiniz!

Celil Sadık Eğribaş

Yazarımız Hakkında Biyografi Denemesi: Celil Sadık Eğribaş Kimdir?

26 Ekim 1991’de Ankara ya da Angara’da doğdu. Pamukkale Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi’nin Sanat Tarihi Bölümü’nden mezun oldu. Yıl 2016’ydı. Öğretmenlik mi, atama mı? Bunları sormayın lütfen. Bildiğiniz üzere sanat ve tarihle gerçekten uğraşanların ‘köşeyi dönmesi’ biraz zor, uzak bir ihtimal oluyor ülkemizde.

Tabii bir kenara oturup öylece beklemedi yazarımız. https://www.tarihlisanat.com/ sitesini kurdu. Instagram (https://www.instagram.com/sanatntarihi/) ve Twitter (https://twitter.com/SanatnTarihi) üzerinde de “SanatnTarihi” kullanıcı adıyla özellikle o güzel ressamlar ve eserleriyle ilgili yazılar paylaşmaya başladı. Sanatsever hoş bir kitleye hitap ediyor her geçen gün.

Yıllardır İstanbul ve Ankara’da verdiği seminerlerden de söz etmedim değil mi? Farklı şehirlerdeyseniz eğer lütfen üzülmeyin. Bu pandemi dönemi ayrı bir fırsat sizin için çünkü artık bu değerli seminerlere online olarak katılabilirsiniz. Detaylı bilgi mi? Şöyle buyrun efendim: https://www.instagram.com/sanatntarihiseminer/

Sizlere bu değerli, güzel insan hakkında biraz daha bilgi vermek isterdim ama maalesef ki yaptığım araştırmalar sonucunda çok fazla bilgiye ulaşamadım. Kendisini arka planda tutarak, sanat tarihinden söz etmiş hep. Kendisine de sorarak bu sürpriz yazıyı bozmak istemedim açıkçası. Ama kim bilir, bugünden sonra güzel bir röportajla da karşınıza çıkabiliriz belki…

Yazarımızın ikinci kitabı mı? Ben de büyük bir sabırsızlıkla bekliyorum…

Edebiyatımızın Acı Kaybı: Adalet Ağaoğlu

Adalet Ağaoğlu, 23 Ekim 1929 tarihinde Nallıhan’da dünyaya gelmiştir. Dört çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu ve tek kız çocuğudur.

İlköğretimi Nallıhan’da tamamlamış, daha sonrasında Ankara’ya yerleşmişler ve liseyi Ankara Kız Lisesi’nde okumuştur. Yine Ankara’dan kopamamış ve üniversiteyi de Ankara’da okumuştur. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olmuştur.

Edebiyata olan bu ilgisi aslında lise zamanlarına dayanmaktadır. Edebiyat hayatına önce şiirlerle başlamış, daha sonrasında oyun yazarlığına yönelmiştir. 1951-1970 yılları arasında TRT’de pek çok görevde bulunmuştur. Daha sonrasında Ankara Radyosu’nda da görev yapmıştır. Ankara Radyosu’nda görev yaptığı sırada dört arkadaşı ile beraber Ankara’nın ilk özel tiyatrosu olan “Meydan Sahnesi”ni kurmuşlardır.

Daha sonrasında 1954 yılında Halim Ağaoğlu ile evlenmiştir. İlk romanı olan “Ölmeye Yatmak”ı yazana kadar oyun yazarlığını sürdürmüştür. Yazdığı oyunlardan bazıları şunlardır: “Bir Piyes Yazalım”, “Çatıdaki Çatlak”, “Tombala”.

İlk romanı olan “Ölmeye Yatmak” edebiyat eleştirmenleri tarafından pek beğenilmemiştir. Hatta Adalet Ağaoğlu çok sert eleştirilere maruz kalmıştır. Ödül almaya başladığı bir dönemde yapmış olduğu bir konuşmada “Ben bu ödülü almak için kimsenin omzunu okşamadım.” demiş ve bunun üzerine birisi çıkıp “Ya nerelerini okşadın?” demiştir. Bu söyledikleri söz aslında genç bir kadının roman yazıp onu yayınlamasının ne kadar da yadırgandığını bizlere gösteriyor.

1996 yılında ciddi bir trafik kazası geçirmiştir. Bu kaza yüzünden 2 yıl hastanede yatmıştır. Bunun üzerine Can Yücel şunu söylemiştir:

Sen Türkiye’nin en güzel kazasısın.

Bu söz daha sonrasında Feridun Andaç’ın Adalet Ağaoğlu ile yapmış olduğu nehir söyleşi tarzında bir kitabın adı olmuştur.

Bir röportajında “Nasıl bir ömür geçirdiğinizi düşünüyorsunuz?” sorusuna şu cevabı vermiştir:

Yazarak yaşadım, hep severek yazdım. Yazmak için hep bir şey beni dürtüyordu. Yazmadan duramıyordum. Yazarak öğrendiğim kadar hiçbir şeyden öğrenmedim. Siyasal kısıtlamalar sonucu kitap kalıcıdır görüşüne inandım. Tiyatro yazarlığını da bundan dolayı bırakmıştım. Hayatım boyunca günlük tuttum. Edebiyatçıların olaylar karşısındaki tepkilerini günlüklerine yansıtması çok önemli. Günlükler, tarihi gerçekler açısından belge niteliği taşıyorlar çünkü. Sadece edebiyatçılar da değil, bence herkes günlük tutmalı.

Ve maalesef ki bu güzel insan bugün yani 14 Temmuz 2020 tarihinde çoklu organ yetmezliği sebebiyle hayata gözlerini yumdu. Bizlere bu güzel eserlerini bıraktığın için sana çok minnettarız. İyi ki tanıdık, iyi ki bu hayatta var oldun. Seni hiçbir zaman unutmayacağız. Saygı ve minnetle…

Charlize Theron’un Baklava Paylaşımı Gaziantep’i Heyecanlandırdı

Netflix Türkiye, sosyal medya hesabından “Afiyet olsun!” ifadeleriyle birkaç gün önce vizyona giren ve Gina Prince’in yönettiği, aksiyon dalındaki “The Old Guard” filminden bazı sahneler paylaşıp Charlize Theron‘u Twitter’den etiketledi.

Paylaşılan sahnelerde Charlize Theron’un canlandırdığı Andy karakterinin baklava yemesi yer aldı. Paylaşımın ardından bir süre sonra ise 44 yaşındaki Güney Afrikalı ve Amerikalı sinema sanatçısı “Şimdiye kadar yediğim en iyi tat. En iyisinin Gaziantep’te olduğunu duydum.” anlamına gelen “Best thing I’ve ever tasted. Heard they have the best at Gaziantep…” ifadeleriyle yanıt verdi.

Filmdeki sahnede ise kendisine uzatılan yiyeceğin koklayarak baklava olduğunu anlayan 2003 yılında “En İyi Kadın Oyuncu” dalında Oscar ödülüne layık görülen Theron, daha sonra iddia sonucu tadına baktığı baklavanın Türkiye’nin Doğusundan olduğunu tahmin ederek iddiayı kazanıyor.

Baklavacılar Memnun

Theron’un paylaşımlarının ardından Gaziantepli baklava ustaları da heyecanlandı.

Kentteki baklava ustalarından Ufuk Sağluge, AA muhabirine, Gaziantep’in baklava konusunda çok önemli ve ayrıcalıklı bir yer olduğunu söyledi.

Gaziantepli ustaların baklavayı doğal ürünleri sevgileriyle birleştirerek ürettiğini anlatan Sağluge, “Gaziantepli ustaların hemen hepsi işini aşk ve sevgiyle yapıyor. Bizim hedefimiz baklavamızı her zaman en üst seviyeye çıkarmak. Filmde geçen kareyle gururumuz okşandı. Tüm film ekibini Gaziantep’e baklava yemeye bekliyoruz.” diye konuştu.

Baklavacı Levent Aktaş ise Antep baklavasının Avrupa Birliği (AB) tarafından da tescil edilen ilk Türk ürünü olduğunu anımsatarak, “Gaziantep baklavasının artık bir dünya markası olduğu tescillendi. Kentimizi, bölgemizi ve ülkemizi leziz baklavalarımızla tanıtıyorduk. Artık işimiz daha kolay olacak.” ifadelerini kullandı.

Baklava ustası Burhan Çağdaş da tanıtımın önemine işaret ederek Antep baklavası konusunda da son yıllarda tanıtım anlamında önemli aşamalar kaydettiklerini belirtti.

Tanıtımların artık sonuç vermeye başladığını anlatan Çağdaş, “Baklava için yapılan tanıtımlar artık meyvesini veriyor. Her geçen yıl ünümüz daha da artacak ve katma değeri yüksek bir ürünü ihraç kalemi olarak değerlendireceğiz.” dedi.

Fatma Şahin, Filmde Baklava Yiyen Charlize Theron’ı Gaziantep’e Davet Etti

Konu hakkında açıklama yapan Fatma Şahin, geçen yıl “Oscar Ödülleri” olarak da bilinen ve sinema dünyasının en prestijli ödülü olan “Akademi Ödülleri” töreni kapsamında düzenlenen yemeğin menüsünde baklava ikramı gerçekleştirdiklerini hatırlattı. Charlize Theron’un da bu menüde Antep baklavasının tadına baktığını öğrendiklerini ifade eden Şahin, vizyona giren “The Old Guard” filmdeki sahneden de çok etkilendiklerini belirtti.

Şahin, baklava sahnesi için şöyle konuştu: “Filmdeki sahneyi izleyince Antep baklavasının tadı bir dilimle belli olmaz diye düşündük ve kendisine baklava gönderip buraya davet etme kararı aldık. Davetimizi sosyal medya hesaplarımızdan da gerçekleştirdik. Kendisine resmi davette de bulunacağız. Theron’u gastronomi ve lezzet başkenti olan Gaziantep’te ağırlamaktan ziyadesiyle mutlu olacağız.”

Ah Ulan! Dağlar

Ah ulan! dağlar
Ah bu! krizantem çiçekleri
Şu bitmeyen ince çığlık
Ve de gökyüzünün havai fişekleri

Ah ulan! dağlar
Ah bu! sürünün dışındakiler
Şu bitmeyen seküler dünya
Ve de yeryüzünün karanlık şiddetleri

Ah ulan! dağlar
Ah bu! geçmeyen geçim derdi
Şu bitmeyen sistem çıldırdılmışlığı
Ve de küresel sermaye

Ah ulan! dağlar
Ah bu! bitmeyen bilinçaltı rüyalar
Şu uzayan kasvetli hava
Ve de yaşanmamış bütün anlar

Ah ulan! dağlar
Ah bu! unutulmayan sevdalar
Şu kutudaki antidepresanlar
Ve de aniden beliren nöbetler

Ah ulan! dağlar
Ah bu! bitmeyen soytarıklar
Şu bitmeyen karın ağrısı
Ve de tüketimin arsız çağrısı

Ah ulan! dağlar
Ah bu! dolmayan boşluk hissi
Şu geçmeyen migren
Ve de geçmeyecek diren, diren, diren.

Birinin Kurguladığı Karakter Olmak: Puslu Kıtalar Atlası

İhsan Oktay Anar, postmodernizmin en güçlü temsilcilerinden birisidir. Bugün de çok severek okuduğum Puslu Kıtalar Atlası’ndan sizlere bahsetmek istiyorum. Dilerseniz önce İhsan Oktay Anar’ı biraz tanımakla başlayalım.

İhsan Oktay Anar, 1960 yılında Yozgat’ta dünyaya gelmiştir. İlk ve orta okulu İstanbul’da, lise eğitimini ise İzmir’de Akşam Lisesi’nde okumuştur. Üniversite eğitimini ise Ege Üniversitesi Felsefe bölümünde tamamlamıştır. İlk romanı olan Puslu Kıtalar Atlası’nı da 1995 yılında tamamlamış ve okuyucuya sunmuştur.

İhsan Oktay Anar eserlerinde tarihi, felsefi, dini ve mitolojik unsurları postmodernizm ile mükemmel bir şekilde harmanlayıp bizlere sunmuştur. Diğer postmodern eserler gibi elbetteki İhsan Oktay Anar’ın eserleri de karşısında donanımlı bir okuyucu görmek ister. Bu yüzdendir ki ilk seferde okuduğumuzda pek bir şey anlamayışımız.

Öncelikle Puslu Kıtalar Atlası’nın kısa bir özetini sizlere sunmak istiyorum.

Arap İhsan Efendi yeğeni olan Uzun İhsan Efendi’yi ziyaret etmek için İstanbul’a gelir. Aslında İstanbul’a gelmesinin bir başka amacı da hayatını kurtaran kitabın çevirisini yaptırmaktır. Kubelik’e bu kitabın çevirisini yaptırır. Kitap Rendekar’ın “Zagon Üzerine Öttürmeler” eseridir.

Yeğeni olan Uzun İhsan Efendi evinde oğlu olan Bünyamin ile yaşamaktadır ve pek çok kez yeşil bir uyku şurubu içerek rüyalara dalmaktadır. Uyandığında ise rüyalarında gördüklerini bir atlasa yazmaktadır. Bünyamin babasının bu tuhaf yaşam tarzından şüphelenmiş ve uyku şurubundan içmiştir. Fakat uyku şurubundan biraz fazla içtiği için uyanamamıştır. Herkes Bünyamin’in öldüğünü sanmış ve onu gömmek için mezara götürmüşlerdir. Daha sonrasında Bünyamin kafasında duyduğu esrarengiz bir ses sayesinde mezardan çıkıp kurtulmuştur. Artık herkes Bünyamin’i konuşmaya başlamıştır.

Babası ona, yazmış olduğu “Puslu Kıtalar Atlası”nı vererek: “Sana izin veriyorum, git. Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun bin bir halinden korkma.” demiştir.

Bu sayede Bünyamin artık bir maceranın içerisine atılmıştır. Asıl olaylar buradan sonra başlar. Roman ilerledikçe aslında romandaki tüm karakterlerin Uzun İhsan Efendi’nin kafasında kurguladığı karakterler olduğunu anlarız. Uzun İhsan Efendi hem karakterleri hem de olayları zihniyle kurgulayabilmektedir.

Kısaca kitabın bir kısmının özetini verdikten sonra artık yavaş yavaş kitabı incelemeye başlayabiliriz. Roman boyunca Uzun İhsan Efendi’nin “Puslu Kıtalar Atlası”nı nasıl yazdığını görüyoruz. Bu da postmodern romanlarda sıkça karşılaştığımız teknik olan üstkurmacanın kullanıldığını bizlere gösteriyor. Yani aslında yazar bu romanın kurmaca olduğunu bize Uzun İhsan Efendi aracılığı ile hissettiriyor.

Romanın ilerleyen bölümlerinde Uzun İhsan Efendi yaşadığı kötü olaylar sonucunda kör ve sağır oluyor. Kör ve sağır olmasına rağmen gemilere kılavuzluk yapıyor. Bunun yanında ne kadar işkenceye maruz kalırsa kalsın acı çekmediğini görüyoruz. Buralarda da “yabancılaştırma” tekniğinin kullanıldığını görüyoruz. Yani tıpkı üstkurmaca tekniğinde olduğu gibi yazar, romanın aslında bir kurmacadan ibaret olduğunu bu ve benzeri olaylarla sık sık hissettiriyor.

Romanın altındaki anlama doğru ilerlediğimizde pek çok metinle de bağlantılı olduğunu fark ediyoruz. Romanı okumaya başladığınızda başlangıçtaki epigrafta “sabahın oğlu” ifadesi geçiyor. Sabahın oğlu derken aslında burada şeytana gönderme yapıyor. Kur’an ile de bağlantı kurduğunu “Ebrehe” karakteriyle görüyoruz. Kur’an-ı Kerim’de geçen “Ebrehe” Fil Vak’asında Müslümanların Kâbe’ye gitmesine engel olmak isteyen bir kâfirdir. Müslümanlara filler ve ordusuyla saldırmıştır. Fakat Müslümanlar ağızlarında taşlar taşıyan ebabil kuşları sayesinde Ebrehe’yi yenmişlerdir. Romandaki “Ebrehe” karakteri Kur’an-ı Kerim’de geçen “Ebrehe” kadar kötüdür.

Hz. Yakup ve Hz. Yusuf kıssası ile de bağlantı kurulduğu söylenilebilir. Hz. Yakup, Hz. Yusuf ve Bünyamin’in babasıdır. Bildiğimiz gibi oğlu Hz. Yusuf kaybolunca ağlamaktan gözleri kör olur. Hz. Yakup bu romanda Uzun İhsan Efendi olarak karşımıza çıkar.

Hz. Yusuf kıssasını hepimiz biliyoruz. Hz. Yusuf yaşadığı olaylardan sonra kral olur. Kardeşleri o dönemde yaşanılan kıtlıktan dolayı saraya gelirler ama Yusuf’u tanıyamazlar. Yusuf, kardeşi Bünyamin’in yanında kalmasını istediği için cebine değerli bir eşya koyar ve hırsızlık yaptığı gerekçesiyle onu tutuklatır. Romanda da casus, Bünyamin’e kıssadaki gibi değerli bir eşya vermiştir. Bu eşya “kara para”dır.

Bir başka metin olan “Gılgamış Destanı” ile de metinlerarasılık kurulmuştur. Gılgamış destanında Gılgamış ölümsüzlük otunu arar, fakat ölümsüzlüğe ulaşamaz. Romandaki Ebrehe karakteri de kıyametten kaçmaya, ölümsüz olmaya çalışır. Ama ne kadar çabalasada tıpkı Gılgamış gibi ölümsüzlüğe ulaşamaz.

Ebrehe gömülmeden önce gözlerine kara paranın konulmasını ister. Bu mitolojide sıkça karşılaşılan bir şeydir. Mitoloji severler bilirler, Hades’in diyarına gidebilmek için bir nehirden geçilmesi gerekir. Bu nehirde de Kharon isimli bir kayıkçı bulunmaktadır. Kharon, ölülerin Hades’in diyarına geçebilmesi için onlardan rüşvet yani para alır. Bu yüzdendir ki ölüler ağızlarına ya da gözlerine para konularak gömülürler.

Özette bahsettiğimiz “Rendekar’ın Zagon Üzerine Öttürmeler” kitabı aslında “Rene Descartes’in Metot Üzerine Konuşturma” isimli kitabıdır. Burada hem Descartes’in hem de kitabının ismi yapıbozumuna uğratılmıştır.

Aslında kitap üzerine konuşulacak daha pek çok şey var. Ama ben biraz da merak edip kitabı okuduktan sonra kendinizin araştırıp bulmanız taraftarıyım. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.

İnsan Gönlü Kırmasam

Keşke yapmasam dersin,

İnsan gönlü kırmasam,

Dinlemeden kimseyi,

Boşa yargılamasam.

Gönlünü taş eyledin,

Neler geldi o başa,

Hatanı anlayınca,

Dersin yapmışım boşa.

Seni severim derdin,

Ne idi senin derdin,

Kırıp insan gönlünü,

Sonra çekip giderdin.

Uçamayan atmaca,

Önce kendini bilsen,

Güzellik yaymak için

Çaba sarf edebilsen.

Küçücük İnsan

Masadan kalktı. Açık pencereden içeriye giren ıhlamur kokusu öfkesini artırmıştı, sevmiyordu ıhlamuru. Sıradandı, kolay ulaşılabilir, hafif bi bitkiydi ıhlamur. Nane öyle miydi ? Nane’nin ağırlığı vardı, nane sertti, netti. 

Hava çok sıcak olduğu için pencereyi de kapatamıyor, buna tahammül etmesi gerektiği düşüncesi onu çıldırtacak kadar öfkelendiriyordu. Eline geçen her şeyi fırlatmak istedi. Neleri fırlatabileceğine baktı, tekrardan oturup düşünmeye başladı. 

Eline geçen anahtarlığı, masanın üzerindeki vazoya fırlatsa, vazo düşüp kırılsa.. Çıkan sesle, sonradan toplaması gereken dağınıklığı tarttı. Vazo kırıldığında çıkan ses onu tatmin etmeyecekti. Birde üstüne temizlik yapacaktı, bunu istemedi.

Evde balta var mı diye düşündü.  Masayı kırsa çok pislik çıkmaz, hemde rahatlardı. Zaten bu masadan sıkılmıştı, değiştirmek için sebebi olurdu. E annesine ne diyecekti? O görmeden masayı nasıl evden çıkaracağını, yenisini içeri nasıl sokacağını planlamaya başladı. Ama hayır, masaya harcayacağı mesai gözünde büyüdü. Zaten sakinleşmişti. Yine de bir şeyleri kırmak için ayağa kalksa öfkesinin tazeleneceğini biliyordu. Sakinleşmek elinde olduğu gibi, sinirlenmekte elindeydi. 

Gülümsedi, insan olmanın tuhaflıkları ona komik geliyordu. Her şeyin çözülebilmesi, hayatı anlamsızlaştırıyordu. İnsandı sinirleniyordu, sonra sakinleşiyordu, sonra da unutup devam ediyordu hayata. Bu saçmalıktı eğer unutabileceği bir şeyse neden sinirlenmişti ki? 

Anlamsızdı yaşamak, bir sürü gereksiz şeyin bütünü gibiydi. İnsan zaten yaşaması için her şeyi hazır edilmiş dünyada yaşamak için çabalayan ve yaşamı kendine zorlaştırandı. 

İcatlar yaparak kolaylaştırıyor gibi gözüküp, insanı sağlıksız hale getiren, aklıyla doğada farkı olan varlığı aptallaştıran değil miydi? 

Bu icatlar,  bu devlet, yöneticiler ve küçücük insan.

Yönetilen, kendini yöneticisini seçtiğini sanan, sonra kendisinden saklanan sırları, kötülükleri dünyanın karanlık gerçeklerini öğrenince ahlayıp vahlayan insan. 

Kendi gibi insanların eline bakan, ama hep bakan göremeyen insan.

Sesini çıkarmak isteyen, ne kadar izin verilirse o kadar sesini çıkarabilen insan. 

Ürettiğini, çabaladığını, değiştirebileceğini, hatta belki biraz değiştirdiğini sanan ve vazgeçen insan. 

Bir anda ölen insan. 

Elini masaya vurdu en sonunda. Neyi kırarsa kırsın, kırılanın yeri doldurulacaktı zaten. Kendisinden vazgeçti. Bu kadar anlamsızlık içinde yaşamaktan vazgeçti. Faydalı olmak istedi. Kendisini öldürecek ve yazdığı notla mezarının üzerine ağaç dikilmesini isteyecekti. Bu hayatta olmak hiç istememişti ki zaten. Ağacın gübresi olmayı seçti.

Sevgi Neydi?

Selvi Boylum Al Yazmalım’ın güzel müziğindeki “Sevgi neydi?” mısrasını hepimiz biliriz. Hakikaten neydi sevgi, nedir bu dilimizden ve kalbimizden düşmek bilmeyen duygu?

Sevgi hemen her şeye duyulabilir. Aile bireylerine, arkadaşlara, yâre, bir mekana, bir hayvana, bir gülüşe ve bazen de bir deniz kabuğuna…

Bana kalırsa sevginin garip yanı şudur: Gelişi belli olmayan bir duygudur sevgi. Bir de bakmışsınız sevivermişsiniz. Hiç anlamazsınız ne ara sevdiğinizi.

Bazen yavaş yavaş büyür içinizde. Bazen derinlere saklanır, derinlerde zincirlenir elinden, kolundan. Bazen her yer yayılır. Bazense yok olup gider.

Herkesin sevgisi kendinedir, belki de hepimizin sevgi anlayışı farklıdır. Fakat yine de bana göre bugüne kadar yazılmış en evrensel sevgi tanımı Ümit Yaşar Oğuzcan tarafından kaleme alınmıştır. Bu güzel tanımı sizinle paylaşmak isterim:

Korkunun olduğu yerde aşk yoktur. Cesarettir sevmek.

Düzenlere, oyunlara, kötülüklere meydan okumaktır. Sevmek; uzaklaşmaktır yalandan, bencilliği hiçe saymaktır.

Bir başka açıdan da inanmaktır sevmek. Gerçekten inanmaktır, tümden inanmaktır.

İnsan sevince; sevdiğine bütün varlığı ile teslim olmamışsa, yeteri derecede sevmemiş demektir.

Ve ona kayıtsız şartsız inanmıyorsa, sevgiden bahsetmeye bile hakkı yoktur.

Kıskançlık inancımızın bütünlüğü ölçüsünde besler aşkı. Şüpheyse öldürür. Şüphenin olduğu yerde inancın yeri olmaz. Sevgiden bahsedilemez orada.

Kıskançlıksa; kutsal bir duadır, dudağında sevenlerin. Sevmek; var olmaktır bir bakıma, derinden bakılınca yokluğa benzer.

Sevmek bütünlenmektir. Çok seven eksildiğini zanneder, oysa artmaktır sevmek, çoğalmaktır.

Çevrenin gözlerimizden silinmesi, önce bir eksilme hissi verir insana. Fakat o her şeyimizi varlığı ile doldurdukça arttığımızı anlarız.

O bir tek kazanç, bütün kayıplarımıza bedeldir. Bir an gelir; her şeyi onunla değerlendirmeye başlarız. O bugün mutluysa yaşamak güzeldir. Kabımıza sığmayız. Şarkılar söylemek gelir içimizden. O kederliyse, gözlerimizde her şey kederlidir artık. Bütün güzellikler bir bir yitirirler anlamlarını. O anlarda ölümü düşünür yine ölemeyiz kurtulamamak için.

Yanmaktır, tutuşmaktır sevmek ve yaşadıkça hiç sönmemektir.

Dinle! Sana sevmenin ne olmadığını söyleyeceğim önce. Ne olduğunu sonra anlayacaksın.

Dinle, sevmek alışveriş değildir. Geometri değildir, aritmetik değildir. En değerli şeydir belki; ama karşılığında hiçbir şey alınmaz. Karşılıksız bir çeke atılmış kuru bir imza değildir sevmek. İskambil kağıdı değildir, zar değildir, bir dilim değildir, hesap pusulası değildir sevmek. Sevginin bedeli yine sevgiyle ödenir,altınla değil.

Sevilmekse; sevmenin mükafatıdır ancak,karşılığı değil. Bir sevgiye eş bir başka sevgi olamaz. Çünkü her sevgi birbirinden büyüktür.

Sevgi tartılamaz, sevgi ölçülemez. Sevgi; gram değildir, mesafe değildir. Derinlik sanırsınız,yüksekliktir o. Sevgi; dudak değildir, göz değildir, saç değildir. Sandalye değildir sevgi, yatak değildir, çarşaf değildir. İçki değildir, içemezsiniz fakat her şeyden güzeldir sarhoşluğu.

Geçip karşısına seyredemezsiniz, manzara değildir, tablo değildir, heykel değildir.

Okuyamazsınız, kitap değildir. Bilmece değildir, çözemezsiniz.

İsteseniz de içinizden atamazsınız.

Kan değildir, kesip damarınızı akıtamazsınız.

Siz ağladıkça o güçlenir içinizde.

Akmaz, gözyaşı değildir.

Kuş değildir uçmaz,

çiçek değildir koklanmaz.

Bitmez, çile değildir.

Ne desen o değildir sevmek…

Sevgiyi tarif etmeye kalksam, seni anlatırdım…

Ümit Yaşar Oğuzcan