Uyku sırasında bir şey yapmıyor gibi görünsek de beynimizde gerçekleşen faaliyetler gün içi verimimiz ve yaşam sağlığımız açısından çok önemli. Gelin, uyurken gerçekleşen olaylara daha yakından bakalım.
Uykunun evreleri NREM (non rapid eye movement) adı altında 3 evre ve REM (rapid eye movement) olarak toplamda 4 evreden oluşuyor.
N1 evresi: Uyku döngüsünün başlangıcıdır. Uyku ile uyanıklık arası hafif uyku aşamasıdır. Bu aşamada birini uyandırırsanız hiç uyumadıklarını iddia ederler. Beyin teta dalgarını üretir. N1 evresinde yaşanan yaygın olaylardan biri düşme hissi, yani hipnik sıçrama denilen olayın tetikleyicisidir. Hipnik sıçrama uykuya dalarken ortaya çıkabilen ani kas seyirmeleri olarak tanımlanabilir.
N2 evresi: N1’e göre uykunun biraz daha derin evresidir. Teta dalgaları artış gösterir. Vücut ısısı düşer, kalp atışı daha düzenli hale gelir. İnsanların toplam uykularının yaklaşık %50’sinin bu aşamada geçtiği söyleniyor. Beynin temizlenmesi, kısa süreli hafızadan uzun süreli hafızaya bilgi aktarımı bu evre için söylenen bir diğer olaylardandır.
N3 evresi: Delta dalgaları adı verilen derin ve yavaş beyin dalgaları görülür. Bu nedenle bu evrenin diğer adı yavaş dalga uykusudur. Çevreyle alakanız kesilir. Bu aşamadaysanız uyanmakta güçlük çekersiniz. Uyku sırasında yürüme ya da konuşma N3 evresinde görülür.
REM evresi: Beynin daha aktif hale geldiği evredir. Solunum hızı artar. Gözleriniz uyku sırasında hareket eder, kaslarınızın büyük çoğunluğu hareketsiz kalır. Bu iyi bir şey çünkü rüyaların büyük kısmı REM evresinde görülür.Bundan dolayı kaslar rüyaya göre tepkiler verip sizi ve çevrenizi tehlike altına sokabilir. Bu uyku evresinde geçirilen zaman dilimi genellikle yaşla birlikte azalır.
Bir kitabı bitirip son sayfasını kapattığınız anda hissettiğiniz duygular tarifsizdir. Hatta sonun nasıl olduğu dahi bir kitabı bitirmiş olmanın yaşattığı duyguların gölgesindedir. Zamanla kitabın üzerinizde bıraktığı etki zayıflayabilir, sonunu unuttuğunuz kitaplar muhakkak vardır. Yüzyıllık Yalnızlık romanı ise bitirdiğim günlerdeki etkisini aradan geçen zamana rağmen daha da derinleştiren tek kitap diyebilirim.
Gabriel Garcia Marquez, 2 yıldan daha kısa sürede yazdığı romanını 15-16 yıl zihninde taşıdığını ve çocukluk anılarını bu eser ile ölümsüzleştirdiğini belirtiyor.
Roman, küçük bir köyde bir ailenin birkaç kuşak sürecince geçirdiği değişimi ve dönüşümü anlatıyor. Bu aile üyeleri arasındaki olaylar karmaşık bir zaman örüntüsünde yaşanıyor. Kitap, başlangıcındaki soy ağacı ile okuru karşılıyor. Belirli isimlerin tekrar tekrar yeni kuşaklara aktarılmış olduğunu görüyoruz. Karmaşık zaman örüntüsünün yanı sıra isimlerden dolayı birbirine karışan karakterleri özümseyene kadar kitap sona yaklaşmış oluyor. Neyse ki soy ağacı elimizden tutuyor ve okuma sürecinde bize bir nebze kılavuzluk ediyor.
Savaşlar, yolsuzluklar, devrimler, cinayetler, kahramanlıklar, salgınlar, dehşet verici olaylar, aşk… Dünya üzerinde insanlığa dair her ne varsa bir örneğini bu kitapta bulmak mümkün. Bu küçük köyde ve aslında yalnızca bir soy ağacının gölgesinde geçen bu tarihi dahi belli olmayan olaylar adeta başından sonuna kadar küçültülmüş bir dünya tarihçesi gibi. Büyülü gerçekçilik anlatımı ise tıpkı destanlar gibi tarihi edebiyata dönüştürüyor. Bu yönüyle Yüzyıllık Yalnızlık’a bir modern destan yakıştırması da yapabiliriz.
Kitaba adını veren “yalnızlık” anlatımda o kadar yoğun hissediliyor ki köyün yalnızlığı, karakterlerin yalnızlığı ve hatta hayaletlerin bile yalnız oluşu okuyucuda derin bir etki bırakıyor. Öyle ki kitaptaki yalnızlığın bir anlatım biçimine dönüştüğü dahi söylenebilir. Bu bağlamda kitapta geçen sıradışı olayların ve bunların anlatım biçiminin okuru etkileyen ilk unsur olduğunu söylemek yerinde olur.
Öte yandan eser sosyal ve siyasi olaylara değinmeyi de ihmal etmiyor. Márquez; toplumsal olayları soyağacında tanıttığı karakterlerin yaşantısının içine katıştırarak bize aktarırken bireyin duygularını, yaşadıklarını, bireysel bakış açısını da mercek altına alıyor. Bu da büyük toplumsal olayların arasında, yaşanan büyük sosyokültürel değişimler karşısında okurun karakterler ile daha güçlü bir bağ kurmasını sağlıyor. İşte tam burada okur; kitapta şahit olduğu keşmekeşin, kaosun aslında yaşamın ta kendisi olduğunu fark ediyor. Kitaptaki karakterlerin yalnızlığının bir bakıma kendi yalnızlığı olduğuna ikna oluyor. Yüzyıllık Yalnızlık; yaşattığı bu deneyim ile gerçeküstü gibi görünen dünyasının aslında gerçek dünyanın bağrından kopup geldiğini, büyük toplumsal olayların karşısında bireyin akıldışı yalnızlığını okurunun yüzüne vuruyor.
Türkiye’nin ilk yerli ve elektrikli otomobili olacak olan TOGG için fabrika temeli atılıyor. Bursa’nın Gemlik ilçesinde kurulacak olan fabrikanın temeli bugün saat 17.30’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımı ile atılacak.
22 milyar lira bütçeye sahip olan projenin 2 yılda tamamlanması hedefleniyor. TOGG fabrikasında 5 bin kişiye istihdam sağlanacak. İlk yerli otomobilin 2022’de kullanıma hazır olması bekleniyor. İki binadan oluşacak olan fabrika lale figürlü bir tasarıma sahip olacak.
Türkiye Otomobil Girişim Grubu yerli ve milli otomobilin üretilmesi için 2017 yılından itibaren çalışmalarını sürdürmektedir. TOGG, Türkiye’nin ilk milli ve elektrikli otomobilini üretecek. TOGG’un ortakları ise şöyle: . Anadolu Grubu, BMC, Kök Grubu, Turkcell, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ve Zorlu Grup güçlerini birleştirme kararı aldı.
OTOMOBİLİN ÖZELLİKLERİ
Yerli otomobil internete sürekli olarak bağlı olacak
İleri seviye otonom sürüşe imkan tanıyacak
30 dakikadan az sürede %80’e kadar şarj olabilecek
Sıfır emisyon sayesinde gelecek kuşaklar için temiz bir dünya bırakacak
İleri teknolojik özellikleri ile küresel pazara hitap edecek
Herkese merhaba! Bu hafta, genç yaşta birçok başarılı işe imza atan, kendisine ait bir müzik şirketi olan Adil Tolungüç ile çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Genç girişimcilere ilham olacak hayat hikayesiyle 24Okur ailesine konuk olduğu için kendisine teşekkür ediyoruz. Öyleyse sizleri daha fazla bekletmeden röportajımıza geçelim…
Merhaba kendinizden biraz bahseder misiniz?
Merhabalar, ismim Adil Tolungüç. 18 yaşındayım. Parti, konser, festival, ses yarışması ve benzeri etkinlikler düzenleyen genç bir organizatörüm. Kendime ait Red Şenlik adında bir organizasyon ve Red Yapım adında bir müzik şirketim var.
Red yapım nasıl oluştu?
Bu sektörle hiçbir bağlantısı olmayan, hayatımda hiçbir konsere gitmemiş ve müzik dinlemekten dahi uzak bir öğrenciydim. Yaşadığım, beni derinden yaralayan bir olay sonrasında depresif günler geçirdim, arkadaşlarımın kafamı dağıtmam için beni bir konsere sürüklemesi ve benim orda konserden çok sistemin işleyişi, sahnenin kuruluşu, sanatçının nereden geldiğine dikkat etmemle öyküm başladı… Bilet satıcılığından, komite yöneticiliğine, koordinatörlükten, organizatörlüğe, çekirdekten yetişerek her stratejiyi öğrendim. Kendime ait ilk konserimi Pera ekibinden Buğra Koçak, Meçhul grubundan Fatih Nar ve Can Akar’ın destekleri ile düzenledim. Sürekli üzerine koyarak daha iyisini yapmak istedim ve bu yolda kendimden emin adımlarla yürüdüm, Red yapımı kurdum ve bu noktaya getirdim. Şu anda Red yapım ve Red şenlik adı altında Türkiye’de 3, Rusya ve Ukrayna’da birer festival ve 100 sanatçının bir araya geldiği bir ses yarışması ile ilgileniyorum. Bu noktaya gelirken tırnaklarımla kazıyarak, uykumdan azaltıp çalışma saatlerimi artırarak çalıştım ve Allaha şükür başardım. Yaptığım işler ve kazandığım başarıları kesinlikle ekibime borluçuyum.
Müziğe olan ilginiz nasıl başladı?
Fatih ve Can abinin konserlerinde beni kuliste ağırlamaları, stüdyoya çağırıp provalarında yanlarında bulundurmaları müziğe ve müzisyene olan ilgimin artmasına sebep oldu. Kendimi geliştirdikçe müzisyenleride geliştirmeye odaklandım. Amatör müzisyenlere menajerlik yapıp onlara profesyonelliğe giden yollarında eşlik ettim, bu yolda da başarılı oldum ki, Kadıköy Acil gibi köklü bir rap grubundan bazı isimlere menajerlik yaptım. Amatör müzisyenleri her zaman destekler ve onların önünü açmayı hedeflerim çünkü ne yazık ki ülkemizde bu tarz işlerle uğraşan gençlere imkan verilmediğini, fakat imkan dahilinde çok güzel işlere imza atacaklarını çok iyi biliyorum. Düzenlediğim ses yarışmasında 10.000 tl değerinde ödül vermem de, amatör müzisyenleri destekleme isteğimle ilgili.
Bu zorlu süreçte ailenizin rolü neydi?
Ayrı bir anne ve babanın çocuğu olarak, hangi tarafa gitsem diğerinin eksikliğiyle büyüdüm. Annem her zaman korkarak yaklaşsam da attığım her adımda manevi anlamda sonuna kadar destekçim oldu. Sahip olduğum özgüveni anneme borçluyum.
“Ve en tatlısı da, başardığınızda size inanmayanların karşısında gururla dikilmek.”
Bu yolda ilerlemek isteyen akranlarınıza tavsiyeleriniz nelerdir?
Başarırken yaşadığım zorluklar ve edindiğim tecrübeler sonucunda şunu söylemek istiyorum, her zaman eğitiminizi daha önde tutmak şartı ile yaptığınız iş, her ne ise ondan vazgeçmeyin. Karşınıza çok büyük engeller çıkabilir, zaman zaman size inanmayanlar, hayal olarak görüp asla başaramazsın gibi umudunuzu kıracak yorumlar yapanlar olabilir, fakat gerçek başarıyı bu kötü yorumlara kulak asmadan karşınıza çıkan engellerle asla yılmadan savaşarak kazanabilirsiniz! Ve en tatlısı da, başardığınızda size inanmayanların karşısında gururla dikilmek. İşinizi doğru, sistemli ve yılmadan azimle yaptığınızda başarı zaman alır ama kaçınılmazdır.
Eğitim sistemi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz?
Sürekli değişen sistemsiz eğitim sistemimizin bir kurbanı olarak ben de eğitim sistemimizden pek memnun değilim. Ancak ümidimi de henüz kaybetmedim. Gelecek nesillerin daha kaliteli yetişmesi için umuyorum ki bir gün eğitim kitap sayfalarından değil de, deney ve uygulamalar üzerinden olur. Sistemsiz sistemimizdeki sürekli değişen sınav isimleri, ders müfredatlarını takip etmekten derslerimi pek takip edemedim, umarım benden sonraki kuşak böyle problemlerle karşılaşmaz.
Sizce başarılı bir müzisyen nasıl olmalı?
Her şeyden önce donanımlı, eğitimli, kültürlü, dürüst olmalı. Çünkü müzik ve müzisyen halk için daima bir örnektir, müzisyen yaptığı müzik, yazdığı söz ile dinleyenin kalbine dokunur. Günümüzde menajer sanatçıyı, sanatçı organizatörü, organizatör dinleyiciyi dolandırma derdinde ve bu düzene çok üzülüyorum.
Bu denli başarılı ve müziğe katkı sağlayan birinin en sevdiği şarkıyı merak ediyoruz açıkçası 🙂
Bir şarkıyı çok fazla dinlediğimde bunu sevmek olarak adlandırmam çünkü her sevginin bir gün bittiğine inanıyorum. Burhan Tuzer’in kaleminden olan İki Gönül şarkısı her dinlediğimde kalbime dokunur ve beni derin düşüncelere götürür.
Sıradaki projeleriniz nelerdir?
Şu sıralar işlerimi yurt dışına çıkarma hayalimin peşinden gidiyorum. Rusya kazan bölgesinde 3 yabancı, 4 Türk sanatçı ile büyük bir festival hazırlığındayız. Almanya ve Ukrayna’da da festivaller gerçekleştirmek istiyorum ve bu hayalim için öğrendiğim yabancı dilim ile gerekli izinleri almak için çabalıyorum. Menajerliğimde olan amatör müzisyenleri yurtdışındaki konserlerimde sahnede görmek istiyorum. Yakın zamanda müzisyenlerimin hepsine birer klip çektirdim ve NetD gibi büyük bir kanalda yayın imkanı sunacağım. Red şenlik şehrine geliyor formatında 2020 yılında 10 şehirde 10 etkinlik düzenliyorum. Bu formatın ilk ayağı olarak Kahramanmaraş’da Red Şenlik Madde Bağımlılığı ile Mücadele ediyor formatında gençleri bilinçlendirmeye yönelik ücretsiz bir etkinliğimiz olacak. İkinci ayakta iste şubat ayında İzmit ve İstanbul Arasında bir kayak merkezinde kar festivali, bunların yanı sıra şuan Red Cafe’nin projelerini tamamlıyoruz. Ankara’da açacağımız bu cafe iki katlı, gündüzleri üst kat Cafe, akşamları alt kat 300 kişilik bir konser ve eğlence alanı 🙂
Son olarak 24Okur ailesine iletmek istediğiz bir mesaj var mı?
Gençlere bu tarz imkanlar tanıdığınız için size gönülden teşekkür ederim, sizinle bu röportajı yapmaktan keyif duydum. İyi çalışmalar dilerim.
Kilometrelerce uzaklardan geçen insanların bile gözlerini büyüleyecek kadar şehvetlidir dağın etekleri. Kuşlar baharın gelişini dağın zirvesinde kutlar. O kadar muhteşemdir ki manzarası, gökkuşağına bile heyecan verir. Ancak bütün canlılar dağın asaletine imrenirken dağ, ihtişamı dillerde olan Ay’a sevdalıdır.
Ay, birbirlerini özleyen uzaktaki iki insanın ortak noktasıdır. Bu sebepten hasret kokar. Gözlerden ırak insanlara umut kaynağıdır, özlem doludur. Gecenin zifiri karanlığında dağın eteklerinde yolunu kaybetmiş koyunlarını arayan bir çoban için gün ışığıdır. Parıltısıyla göz kamaştıran milyonlarca yıldızın arasında gece manzarasıdır gökyüzünde. Kaç şair şiirlerinde aşkına konu etmiştir Ay’ı bilinmez. Küçük bir sahil kasabasının iskelesinde sessizce ağlayan onlarca yalnızın dert ortağıdır.
Her şey bu kadar muazzam ve fevkalade iken dağ biraz da ihanet kokar. Zamansız vedalaşmaların şahididir. İlkbaharın gelişiyle tüm çiçekler çiçek açtığı için kardelen hercaiden kışın dondurucu soğuklarda sadece ikisinin çiçek açmasını ister ve anlaşırlar. Fakat bir sonraki yıl karlar altındaki toprağı delip çıkmasına rağmen bembeyaz karlar altında rengarenk sevgilisini bulamaz kardelen. Ümidini de kaybedince dondurucu soğuğa dayanamaz ve ölür.
Küçüklükten gelen antika sevdam vardı. Epey oldu bir pikap aldım. Birkaç eski plak buldum sahaf tezgahlarında. Az önce taktım plağı yuvasına.
Zeki Müren yükseldi birden “Artık sevmeyeceğim” diye. Yahu bu cümleyi kaç kez kullandık, oluru yok sevmemenin. İkinci turda plakta çizik varmış meğer. Bu sefer de “artık seveceğim” dedi Müren. Çizilecek yerini de tam bulmuş, olumsuzluk ekini tedavülden kaldırmış. Sonuna kadar dinledim ahenkli parçayı. Sıkıntıların arasında derin bir nefes aldım. Olumsuzluk eklerini azalttım, kendime bir kahve yaptım.
Kafasında sürekli tek bir soru dolaşıp, duruyordu. Neden?
Neden herkes bu denli kötü? Neden insanlar bu kadar anlayışsız? Neden bu denli bencil? Neden bu kadar zalim?
Sorduğu sorular gün geçtikçe onu yiyip bitiriyordu. Bu soruların cevabını alamadığı için birkaç kez intihara bile kalkışmıştı. Peki, neden intihar etmeyi başaramamıştı? Korkak mıydı, yoksa hâlâ içinde, derinlerinde bir yerde yaşamak isteyen bir şeyler mi vardı? O da uzun bir süre bu sorunun cevabını alamamıştı.
Her sabah olduğu gibi, bu sabah da yatağından kalkarken hiç uyanmak istemiyordu. Enerjisi yoktu ve hiçbir amacı da yoktu. Kalksa yine o sıkıcı işe gidecek, yolda bir dünya sinir stres yaşayacak, iş yerinde müşteriler deli edecek, gün içerisinde ailevi sorumluluklar çıkacak ve akşam olup eve geldiği zaman birkaç lokma bir şey yedikten sonra televizyon karşısında yorgunluktan sızıp kalacaktı. Kim bunları düşünerek güne başlamak isterdi ki zaten?
Yiğit bunca olumsuzluklara rağmen her gün yaptığı şeyi yaptı ve o yataktan zor da olsa kalkmayı başardı. Onun için “ya sorma ne büyük başarı” diyor. Önce tuvalete girdi, sonra duşunu aldı ve giyinip evden çıktı. Her gün kullandığı toplu taşımaya bindi. Lanet ve öfkeyle. Çünkü hava çok sıcak ve otobüs her zamanki gibi çok doluydu. Sıkıntıdan daralan Yiğit mırıldanarak “keşke uzaylılar gelip beni kaçırsa da kurtulsam” diyordu.
Birkaç dakika sonra telefonu çaldı. Tabii ki arayan uzaylılar değildi. Sevgilisi Sinem arıyordu. Telefonu açtı ve Sinem telaşlı bir ses tonuyla “Yiğit acil gelmen lazım” dedi. Aynı telaşa bürünen Yiğit “Ne oldu iyi misin? Neredesin söyle, hemen geliyorum” dedi. Sinem, “Sen acil gel, anlatırım, konum atıyorum.” dedikten sonra telefonu kapattı. Hemen ardından telefonuna konum geldi. Konumu açıp baktığında Sinem’den yaklaşık yirmi dakika uzaklıkta olduğunu gördü. Hemen otobüsten indi ve bir taksi aramaya başladı. Hayatında hiçbir şey yolunda gitmiyorken şimdi bu nereden çıktı? Ne olduğunu bilmediği için de gerilmiş ve bu gerginlikle sıkıntıyı öğrenmek için Sinem’e mesaj atıyordu. Fakat hiçbir mesajına cevap alamıyordu.
Sonunda bir taksi bulabilmişti ve yolu tarif etmeye başladı. Aklından bir sürü senaryo geçiyordu Yiğit’in. Bir yandan işe geç kalacağı için arayıp haber vermesi lazımdı. Belki de hiç işe gidemeyecekti bir daha. Yöneticisini arayarak durumu anlattı ve birkaç saatlik izin aldı. Fakat içindeki korku yaklaştıkça büyüyordu. İstanbul’da sabah trafiği denilen bir illet elbette ki onun da yakasına yapışmıştı. Şoföre yalvaran Yiğit “Abi ara sokaklardan falan git, lütfen çok acil yetişmem lazım” diye telaşla söylenip duruyordu. Biraz gecikmeli olarak konumun olduğu yere varmıştı. Taksiciye parasını ödeyip hemen indi. Etrafına baktı, döndü durdu defalarca fakat hiçbir şey göremiyordu. Sinem’i aradı fakat açmadı, tekrar aradı yine açmadı, tekrar aradı bir süre çaldıktan sonra açtı. Sinirli bir şekilde “Neredesin, geldim yoksun, dalga mı geçiyorsun benimle!” diye bağırdı. Sinem “Sakin ol, tarif edeceğim yere gel mesaj atıyorum” dedi ve Yiğit’in konuşmasına izin vermeden telefonu kapattı. Ardından hemen mesaj geldi. Bir apartman tarifiydi bu ve sadece apartmanın ismi ile dairenin kat ve kapı numarası yazıyordu. Biraz aradıktan sonra Yiğit apartmanı buldu ve açık olan giriş kapısından hızla içeri girdi. Bu apartman ona bir yerden tanıdık geliyordu fakat bunu düşünecek vakti yoktu. Dairenin bulunduğu kata çıktı ve kapıyı çaldı. Kısa süre sonra kapıyı Sinem açtı ve ağlıyordu. Yiğit “Ne oldu, iyi misin?” dedi. Sinem “İçeri gel, bak” dedi. Yiğit içeri girdi Sinem’in eliyle gösterdiği yere doğru gitti ve olduğu yerde donup kaldı. Gördüklerine inanamıyordu…
“Emojinin de günü mü olurmuş?” demeyin sakın. Oluyormuş meğer. 7’den 70’e neredeyse hepimiz emojilersiz yapamıyoruz. İllaki yazdığımız bir cümlenin veya kelimenin sonuna bir emoji ekleme ihtiyacı duyuyoruz. Ee bunun gününü yapmışlar çok mu? Peki neden 17 Temmuzu “Dünya Emoji Günü” ilan etmişler? Neden başka bir gün değil? Dilerseniz önce “Dünya Emoji Günü”nün tarihçesine biraz değinelim.
Japon arayüz tasarımcısı olan Shigetaka Kurita, NTT DoCoMo şirketi için bundan 21 yıl önce, yani 1999 yılında tasarlamış olduğu 12×12 piksel boyutundaki görsellerle emojilerin bir nevi temelini atmış diyebiliriz. Dijital platformdaki emojilerin mimarı Shigetaka Kurita olarak bilinse de bugün kullanmış olduğumuz “gülen yüz”ün geçmişi aslında 1960’lara dayanıyor. Bir Amerikan şirketi, çalışanlarının motivasyonunu yükseltmek amacıyla bir gün ressam olan Harvey Ball’un kapısını çalıyor. Ball, 45 dolar karşılığında bu görseli yani “gülen yüz”ü tasarlıyor. Çok kısa bir sürede tasarlamış olduğu bu görsel tüm dünya geneline yayılıyor ve hala daha bu görseli sıklıkla kullanıyoruz.
Euronews’in bizlere aktarmış olduğu bilgiye göre “Dünya Emoji Günü” 2014 yılından beri her yıl 17 Temmuz tarihinde kutlanıyor. Peki neden 17 Temmuz? İphone ve android telefonların emoji kısmında bulunan “takvim” emojisine baktığımızda bu sorunun cevabını alıyoruz. Çünkü takvim 17 Temmuz tarihini gösteriyor.
Ee biz de eksik kalır mıyız bu ilginç ve eğlenceli günden? Asla. 24Okur ailesi olarak en sevdiğimiz emojileri sizlerle buluşturmak istedik. Bakalım bu güzel aile en çok hangi emojileri seviyor?
Sizler de en sevdiğiniz emojileri yoruma bırakabilirsiniz. Bakalım en çok hangi emoji seviliyor. 😉
Sana kavuşmak için beklediğim yıllar Sana kavuştuğum o gün Ve yine ayrı yollara gittiğimiz bugün
Boşa geçen seneler Boşa harcanan zamanlar Boşa kurulan hayaller
Yine yarım kalan aşkımız Yine aza kanaat etmeye mahkum kalbim Yine her şeyi mahveden sen
Ben şimdi her şeyi yine sana yazacağım Ama yine sen uzaktan okuyacaksın öyle mi Gözlerinin içine baka baka söyleme keyfinden mahrum bıraktın ya beni Alacağın olsun Bir daha böyle yapmazsın sanarken İçime bıraktığın tüm kırgınlıklar için Sana aşk olsun
Seni yanımda görmek isterken Rüyalarımda görmeye mecbur kaldığım günlere yeniden merhaba İnsanın en sadık yari Gerçekten yalnızlığı Ve insanın yaptığı en büyük yanlış Yeniden sevmek, tüm hatalara rağmen
Ben bi şizofrenim Aklımla zorum var benim Karmakarışığım Politikacı arkadaşlarım var benim Hiç sevmezler beni Hep doğruyu söylerim Beni görünce sokağını değiştirirler Burjuvalar Fena küfrederim fena Ağzım bozuktur fena Sokaktan geçince arkadaşlar Bi türkü tüttürürüm fena Şu an bi şizofrenin hayal ürünüsünüz Nasıl hissediyorsunuz Böyle iyi mi?
Twitter’da bulunan güvenlik açığını kullanan hackerlerBarack Obama, Elon Musk, Bill Gates gibi ünlülerin hesaplarını ele geçirdi. Ele geçirilen hesaplardan paylaşılan link aracılığıyla 110 bin dolardan fazla bitcoin dolandırıcılığı yapıldı.
Hacklenenler arasında Apple, Uber, Jeff Bezos, Gemini, Binance, KuCoin, Coinbase, Litecoin’den Charlie Lee, Tron’dan Justin Sun, Bitcoin, Bitfinex, Ripple, Cash App, Elon Musk, Bar ve CoinDesk yer alıyor.
Son saatlerde hesabı ele geçirilenlerin arasında Michael Bloomberg, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Joe Biden, Warren Buffett, Kanye West, Michael Bloomberg ve Kim Kardashian’da var.
Atılan tweetlerde Covid-19 nedeniyle Bitcoin dağıtıyoruz gibi ifadeler yer aldı. Tweet altında bir link paylaşıldı. Bu linke tıklayan hesaplar da dolandırıldı.
Bu sabah belki yollarda seni bulurum umuduyla kalktım, yollara düştüm. Saat 8… Hangi gün olduğundan emin değilim; ya salı ya çarşamba. Atladım arabaya, yollar ne kalabalık…
Herkes birini aramaya çıkmışsa kaybedilen çok insan var. Yüzlerce ağaç geçtim, bi yere kadar saydım sonra dikkatim dağıldı. Tüm saymalarım boşuna, beklemelerim gibi… Tünelden geçerken sana dair bir iz aradım.
Sonuç: Başarısız.
Denize baktım çıkışta ama beni görmedi bile. En azından selam verseydi. Ondan da uzaklaştım, yolun sonunda elbet ona ulaşacak ve dokunacaktım.
Tanıdık yüzlerin olduğu yerlerden geçtim. Bir, iki, üç… Seni soracaktım, onları da göremedim.
Hay aksi saat sabahın kaçı, nerdesin?
Yağmur başladı, arkama bakıyorum günlük güneşlik… Yağmur sadece benim için sanki, içime yağıyordu. Yüreğim ıpıslak, her şey birbirine karışmış. Yüzüme dokunduğunda huzura kavuştuğum yağmur damlaları, yüreğimdeki ateşi söndürüyor canımı acıta acıta. Hem sönmesini istemediklerime üzülüyorum, hem de çok sevdiğim yağmur damlalarının bu hareketine.
Sanırım içimdeki kırıkları bu sefer saramayacağım.
Gittim, gittim…
Buralarda hava güzel. Üzerimden kaç mevsim geçti bugün. Hala bulamadım seni. “Acaba yanlış yöne doğru mu gidiyorum?”, düşüncesi aklımı kurcalamaya başladı. Hayır, tüm yolların sana çıkması lazım değil mi zaten? Öyle demişlerdi. Tüm yollar sana çıkmalıydı.
Sonuç: Seni bulamadım. Seni aradığım yollarda kayboldum.
Denize yaklaşıyorum, ona dokunduğumda fark edeceğim her şeyi.
Aradığım sen değilmişsin, kendimi kaybetmişim.
Sende kaldım sandım.
Tüm gidişlerin, kayboluşların yanında böylesi görülmemiştir. Ara ki kendini bulasın bu kalabalıkta…