Hep umutsuz şiirler yazardı Ne garip adamdı ah! Çaça Nevzat Neden böyle yazarsın derdim Ben sevda şiiri nedir bilmem evlat Benim sevdam hayatın kendisidir der gülerdi
Çok sevdiği 70 model serçesi Yıpranmış eski ceketi Ağzında yamuk sigarası Yüzünde hep yarım gülümseme Çok severdi onu dostları
Terk etmişti karısı yıllar önce Bir kızı vardı hiç görmediği Hep resimler çizmişti ona Hayatı boyunca veremediği
Geride kalan acı dolu hayatı Ama o yinede hep gülmeyi bildi Umutsuz şiirlerin yazarı Umudun kendisi olmuştu adeta Son bir sözü vardı geride kalanlara
Hayat zor siz gülün Budur mevzuat Sizleri çok sever Çaça Nevzat
Bebeğine bebek arabası almak için günlerce araştırma yapan, bir çok yeni terim öğrenmek zorunda kalan, onlarca site dolaşan ve çokça ürün – fiyat karşılaştırması yapan eski Google çalışanı Metin Serhat Atayeter, alışveriş yapmanın ne kadar vakit aldığını ve sevdiklerimize ayırabileceğimiz zamandan çaldığını fark etti. Çözüm olarak, 8 yıllık Google kariyerini bırakarak kullanıcılaraücretsiz alışveriş asistanlığı hizmeti sunan Price&Me adlı girişimi kurdu.
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; internet kullanıcıları ihtiyacı olan ürünü, uygun fiyata bulmak ve satın almak için yaklaşık 5 saatlerini harcıyorlar. Özellikle evlilik hazırlıkları, yeni bebek sahibi olmak gibi alışverişin yoğun yapıldığı dönemlerde kullanıcıların, ihtiyacını karşılayacak en uygun ürünü belirleyebilmek için yüzlerce ürünü ve e-ticaret sitesini ziyaret etmeleri ve karşılaştırmaları gerekiyor. Price&Me ise yapay zekayı kullanarak ve ürün seçim danışmanlarının desteği ile kullanıcıların ihtiyaçlarını karşılayan ve bütçelerine en uygun, en ideal ürünü dakikalar içerisinde buluyor.
Türk start-up ekosisteminden çıkan ve eski Google çalışanı Metin Serhat Atayeter’in kurduğu Price&Me, Türkiye ve yurtdışındaki kullanıcılarına aradıkları ürünü, ücretsiz kişisel alışveriş asistanlığı hizmeti vererek bulmalarını sağlıyor. Kullanıcılarına zaman ve para tasarrufu yaptırarak alışverişte harcanan süreyi kısaltıyor ve bütçeyi koruyor. Bunun için Price&Me’nin sitesinden “Bana Ürün Öner” kısmına bütçe ve aradığı ürünün özelliklerini yazan kişiler çok kısa bir süre içerisinde ücretsiz asistanlık hizmeti alıyor ve en ideal ürünü, alabilecekleri uygun fiyatlı yerleri öğreniyor.
Price&Me Pandemi Sürecinde %250 Büyüdü!
Kurulduğu Haziran 2019’dan bu yana 150.000’den fazla kullanıcıya en uygun fiyatı sunan sistem, pandemi sürecinde kullanıcılarının ihtiyaçlarına uygun ürünü, patent başvurulu yöntemiyle bulmalarına yardımcı olarak pandemi sürecinde %250 büyüdü. Price&Me’yi deneyimleyen kullanıcıların %93’ü bir sonraki alışverişlerinde tekrar kullanacaklarını söylüyor.
Gelin birkaç dakikanızı ayırın ve sizinle beraber kısa bir yolculuğa çıkalım. Alaaddin’in bugün için bize emanet ettiği halısıyla şehirden uzaklaşıyoruz. Sizi gökyüzünü güzelce seyredebileceğimiz bir yere götürmek istiyorum.
Uzunca bir yola çıkıyoruz. Herhangi kırsal bir bölge işimizi görür, tabi o bölgeyi süslendirmek sizin elinizde. Vardığımız yer belki bir başkasının zihninde köyü, belki bir başkasının zihninde piknik yapmaya gittiği bir dağın eteği. Aman halı emanet çok da kullanmayayım diye illa yakınlarda bir yere gitmenize gerek yok, isterseniz buyrun Norveç’e uçup Kuzey Işıklarını da katalım rotamıza.
Heh, hayal ettiğimiz yere geldik mi şimdi, Güneş’i söndürelim, berrak bir geceye uzanalım ve oyunu simsiyah perdemize bırakalım…Perdenin üzerindeki beyaz noktacıkları görüyor musunuz? Parıl parıl parlayan gökyüzüne asılıkalmış binlerce yıldızı…Aman dikkat ilkini gördükten sonra dilek tutmayı unutmayın, bir bakarsınız gerçekleşiverir. Belki hafif bir esinti, yaprakların hışırtısı, denizde bir yakamoz…Neden olmasın ki bizim hayal gücümüz değil mi? Sınırlarını bizden başka kimse belirleyemez. Şimdi gözlerinizi kapatıp 15 saniye boyunca zihninizde canlanan yeri seyretmenizi rica edeceğim.
Hala benimle misiniz? Nasıl da dinlendirdi değil mi ama, sizi olmasa bile en azından beni. Hiç böyle bir gecede uzun uzun gökyüzünü seyrettiniz mi? Kuzey Yıldızını, Çoban Yıldızını (kendisi adımın anlamı olur, Teoman’a çok teşekkür ediyorum), Büyük Ayı Takımyıldızını ellerinizle çizmeyi… İşte böyle gecelerde farkına varırız hep, aslında ne kadar küçük olduğumuzu, bu evrendeki yaşamımızın ne kadar sınırlı olduğunu. Hayatımızın bir anlam ifade edip etmediğini sorgularız. Sonsuz evrendeki kısıtlı varoluşumun bir anlamı var mı? Fani hayatımdan baki bir şeyler çıkacak mı? Bir durgunlaşırız. Ne zaman dünyevi zevklere fazla kaptırdığımı ya da dünyevi meseleler için kafayı fazla yorduğumu düşünsem hep bu evreni hayal ederim. Nasıl ben olmasam da hala aynı şekilde döneceğini, ben gittikten sonra da aynı şekilde devam edeceğini düşünürüm. Ve bu bana çok üzücü gelir şahsen. Hepimiz toprak altının yolcusuyuz, eninde sonunda kozmik bir kalıntı olarak kalacağız. Evren saatine göre de fosile dönüşmemiz an meselesi.
Evet, belki evrende bir etkimiz, yaşadığımıza dair bırakabileceğimiz bir iz olmayabilir ama ne mutlu bize ki dünyamızda işler böyle dönmüyor. Şimdi halıya tekrar binmenizi ve daha önce bulunduğunuzveya fotoğrafını gördüğünüz tarihi birkaç yerleşim yerine gitmenizi istiyorum. Ben sizi Kız Kulesi’ne götüreceğim mesela. Kız Kulesi efsanesini daha önce duymuşsunuzdur elbet. Zamanın Bizans kralının kızı olunca, kızının 18 yaşına gelmeden öldürüleceğine dair bir kehanet ortaya çıkar. Bunu duyan kral da boğazın ortasındaki kuleyi yaşanılabilir bir yere dönüştürtüp prensesi orada tutmaya başlar. Lakin prensese giden üzüm sepetlerinden birine yılan karışır ve prensesi sokarak oracıkta öldürür. Asırlar geçiyor, ama bir babanın kızı için yapacağı şeyler değişmiyor. Çin’in Moğol ve Türk saldırılarına karşı diktirdiği Çin Seddi mesela. Coğrafyamız sağ olsun şu anda dış tehditlerden korunmak için böyle bir duvara ihtiyacımız yok, her ne kadar hepimiz yabancılardan korunmak için kendi içimize duvarlar örsek de. Demem o ki tarih, çağlar ne kadar değişirse değişsin dünyada maneviyat değişmez, maddiyat değişir.
Siz de dünyada bırakmak istediğiniz bu ize, çevrenizdeki insanların kalpleriyle başlayabilirsiniz. Tanımadığınız insanlara gülümseyerek ya da herhangi birine yardım ederek mesela. Kozmik bir kalıntıdan fazlası olmak için kimliğimizin bilinmesi mi gerekir illa? Mesela geçen sene bu günlerde şehir dışında bir konferansa katılmıştım. Sabah 8’de gittik, akşam 6 gibi döneceğiz. Tabi, valizimde kıyafetlerimle beraber şanssızlığımı da getirmeyi unutmamışım, gider gitmez tulumumun askısı kaçtı. Orada hiç tanımadığım bir kadın ki işi başından aşkın gözüküyordu, ben sadece çengelli iğne isteyince “Yavrucum, çengelli iğne tutar mı hiç? Gel, bir dikelim onu.” dedi ve hemencecik dikiverdi kadıncağız. Şansı yanımda getirmesem de orada bulduysam demek ki…Kadın hakkında yaşadığı şehir dışında hiçbir şey bilmiyorum ama en az iki haftada bir aklıma gelir teşekkür eder, kadına da ailesine de dua ederim. Keşke tanısaydım belki de yapabileceğim daha fazla şey olurdu. Bu minik anımı çocuklarıma da anlatacağımı düşünüyorum, demek ki benden yaklaşık 30 yaş büyük bir kadın belki de benden 60 yıl sonrasına bile kalacak.
Kısacası (pek kısa olmadı farkındayım ama yazmaya başlayınca kalemi elimden bırakamıyorum) bir etkiniz olmasını istiyorsanız, sevgili dostlarım tanıdıklarınızdan, tanımadıklarınızdan herkese minik umut tomurcukları saçarak başlayabilirsiniz. Umarım benim de bu okuma süresince sizde bir etkim olmuştur. Alaaddin beni sihirli lambasına geri çağırıyor dostlarım, ilham perimi içeride tekrar bulduğumda görüşmek üzere, sağlıcakla kalın.
Bizler ebeveynler olarak devamlı çocuklarımızdan saygı bekleriz. Ancak aynı saygıyı onlara gösterip-göstermediğimiz konusunda aynı şeyi söylemek mümkün değil. Sosyokültürel algımız bize genellikle saygının yaşça daha büyük bireylere gösterdiğimiz bir davranış olduğunu hissettirir. Oysa saygı çift taraflı etken bir yapıya sahiptir.
Her çocuk bir bireydir ve belirli haklara sahip olarak doğar.
Çocuklar birer birey olarak dünyaya gelir ve karakterleri doğduğu anda DNA’larına işlenmiş haldedir. Bu karakterler neticesinde her bireyin birer sınır çizgisi vardır. Bu sınırların manipüle edilmesi ileride çocuklarda karakter / kişilik / davranış bozukluğuna sebep olur. Çocukların sınırlarını manipüle eden söylemler ise : ceza-ödül ilişkisine odaklı olma durumu , istemeden kendini paylaşmaya zorlama durumu, aşağılama, mantıksız sebep sonuç ilişkisi barındıran ifadelerden oluşur.
Örneğin ;
– Bana bir öpücük vermezsen ağlarım.
– Bu kız oyuncağı, sen ne yapacaksın.
– Gereksiz yere ağlıyorsun.
– Hadi dedene sarıl, bak hasta.
– Anneni seviyorsan yemeğini yersin .
Aslında hepimiz onların kendine olan güvenleri gelişsin istiyoruz ancak onların kendi seçtiği kıyafetleri giymesine izin vermiyoruz, istediği oyuncağı almasına izin vermiyoruz, onları başkalarını öpmeye sarılmaya zorluyoruz. Bunların altında belki kimilerimizin ailesinde öğrenilmişlikleri var bunu biliyorum. Bununla birlikte çocuklarımıza bir yandan güven-özgüven aşılamaya çalışırken bir yandan da onların bizlere itaat etmesini sağlamak karar mekanizmalarının gelişmesi ve kendi ait sınırlamaları geliştirmesine zarar verecektir. (G.U. 2019
Çocuklarda Sınırları Desteklemek İçin Neler Yapmalıyız ?
Çocuklarımızın sınırlarını desteklemek içinse şu ifadeleri kullanabiliriz :
-Şuan öpülmek istemiyorsun seni anlıyorum.
-Tişörtün rengi senin kim olduğunu söylemez, dilediğince seçim yap.
-Yorulduğun çok belli , hadi mola ver.
-O oyuncakla işin bitince arkadaşına verebilirsin belki o da oynamak ister, karar senin.
-Canın yanmış olabilir, bazen insanlar kendini mutsuz hisseder.
-Eğer doyduysan tabağını kenara koyabilirsin.
Tüm bu davranışlar zamanla pratik yaparak toparlanabilecek durumlar. Yalnızca zamana ihtiyacımız var, aynı zamanda da biraz çevreye kulaklarımızı tıkamaya...
…Karşısında kanlar içinde yatan bir ceset. Anlamaya çalışıyordu. Şaka olduğunu zannetti ilk önce. Dönüp Sinem’e baktı ve o da ona gözyaşlarıyla bakıyordu. Her şey olduğundan daha da gerçekti. Yiğit yerde yatanın Sinem’in arkadaşı Leyla olduğunu fark etti. Dizlerinin üstüne çöktü, ellerini başına koydu ve dehşet verici bir şekilde yerde yatan cesede bakıyordu. Sinem de onun yanına doğru güçsüzlükten yığılarak ağlamaya devam ediyordu. Yiğit dönüp ‘’Sen ne yaptın! Sinem! Sen bitirdin bizi! Bittik biz, hayatımız karardı!’’ diye çaresizliğin boyutunu ortaya koyuyordu. Olayı anlamak ve sindirmek için birkaç dakika olduğu yerden kımıldamadan sessizce düşündü Yiğit. Anlatmasını istedi neden böyle olduğunu. Sinem göz yaşlarını silerek ‘’Kıskançlıktan oldu. Gece saat 02:00 gibi Leyla beni aradı. Biraz içmiş ve telefonda yanına gelmem için yalvardı. Benimle konuşması gereken önemli şeyler olduğunu söyledi. Ben de taksiye binip geldim. Saat çok geç olduğu için seni rahatsız etmek istemedim. Üç gibi eve geldim. Kapıyı açtı elinde bir kadeh şarap ile gülerek karşıladı beni. İçeri davet etti üstümü çıkartıp salona geçtim. Önce birkaç saat bir şey yoktu, normal sohbet ettik. Zorla birkaç kadeh de bana içirdi ama o çok sarhoş olmuştu. Sabah altı gibi uyumak istediğimi söyledim. ‘Seninle konuşmak istediğim bir konu var.’ dedi. ‘Uyanınca konuşuruz.’ dedim, o da ‘Olmaz şimdi.’ dedi. Orta sehpanın üzerinde ben gelmeden hazırladığı bir şeyler vardı. Meze ve meyve tarzı. Konuşmaya başladı ve seni sevdiğini söyledi! “Ben Yiğit’ten çok hoşlanıyorum, biliyorum o da benden hoşlanıyor, aramızdaki tek engel sensin.” dedi. Duyduklarıma inanamıyordum. Alkollü diye dikkate almamaya çalıştım, fakat iğrenç şeyler söylüyordu. Ben de kendimi tutamayıp bağırmaya başladım. Seni arayacağını ve şimdi sevdiğini söyleyeceğini söyledi. Telefonu elinden aldım ve aramasına izin vermedim. Bana tokat attı. Kavga etmeye başladık. Yere yatırdı, boğazımı sıkmaya başladı. Arbede esnasında yere düşen tabak, çatal ve bıçak vardı. Yemin ederim ne yaptığımı bile bilmiyorum. Kendime geldiğimde…’’ (ağlamaktan konuşamaz) Yiğit sarılır. ‘’Tamam, tamam bana bak!’’ ellerinin arasına Sinem’in yüzünü alır ve gözlerinin içine bakar. ‘’Bunu birlikte çözeceğiz tamam mı? Sakın kimseye bir şey söyleme sakın!’’ Yiğit’in hiç de yolunda gitmeyen hayatında tek yolunda giden şey Sinem’di. Sekiz yılı aşkın beraberlikleri vardı. Hayatında her zorluk da hep yanında olup, destek vermişti. Şimdi onu elleriyle polise teslim etmek veremeyeceği bir karardı. Elleriyle her şeyini teslim etmek gibi bir şey.
Yiğit ayağı kalktı ve yüzünde donuk bir ifade ile sesli düşünmeye başladı. ‘’Sizin kavganızı gören ya da duyan oldu mu?’’ diye sordu. “Bilmiyorum. Dışarıdan gören olsaydı çoktan eve polisler gelmişti. Alt veya üst kattaki komşular duymuş olabilir.’’ Biraz düşündükten sonra Yiğit: ‘’Senin üstünde neden kan yok?’’ diye sordu. Sinem: ‘’Olaydan sonra temizledim her şeyi, üstümü değiştirdim’’ dedi. Yiğit anlamıştı o zaman Sinem’in de teslim olmak istemediğini. Hemen aklındaki planın ilk kısmını hayata geçirdi Yiğit ve dışarı çıktı. Apartmana dışarıdan baktı, etrafı iyice süzdü. Alt kattaki daire boştu. Evin camında kiralık yazıyordu. İçi biraz daha rahat etmişti, fakat üst kat için aynı şey geçerli değildi. Etrafı tekrardan kontrol edip hemen eve geri çıktı. ‘’Üst katta kim yaşıyor biliyor musun? Ya da hiç gördün mü, Leyla bir şey anlattı mı hatırla’’ dedi. Sinem: “Bilmiyorum sanırım yaşlı bir kadın yaşıyordu. Bir ara sohbet esnasında anlatmıştı Leyla, bir şeyler getiriyormuş kadın ara sıra yemek falan’’ dedi. Yiğit hemen ev içerisinde cesedin kokmaması için poşetleyip, buzdolabını boşaltıp içine koydu. Apartman eski bir apartmandı. Kamera yoktu, fakat yine de kayıp olduğu anlaşılınca elbet evine gelip bakacaklardı Leyla’nın. Bu yüzden ortada hiçbir delil bırakmamaları lazımdı. Çevre kameralara yakalanmış olabilirlerdi. Şimdilik bu planlara ara verdi Yiğit daha büyük önceliği vardı. Kafasında hayatının kadınını kurtarmak vardı. Evi temizledikten sonra Sinem’i alıp üst kata çıktılar. Öğrenmek istedikleri şey yaşlı kadının bir şeyler duyup duymadığıydı. Nasıl olur da insan bir anda bu denli değişebilirdi?
Yiğit düşünüyordu. Kadınla konuştuktan sonra bir şeyler duyduysa ne yapacaktı? Peki ya duymadıysa? Polisler sorgulamaya geldikleri zaman mutlaka komşulara da birkaç soru soracaktı. Bir yandan vakit azalıyor, birkaç saat sonra ailesi Leyla’yı arayıp ulaşamadığında merak edeceklerdi. Ondan birkaç saat sonra da polise gideceklerdi. Anlayacağınız vakit git gide daralıyordu. Yaşlı kadının kapısına geldiler ve kapıyı çaldılar. Açan olmadı. Bir daha çaldılar ve kapı açıldı. Gerçekten de yaşlı bir kadın açtı kapıyı. Gülümseyerek ikisi de Yiğit başladı konuşmaya ‘’Merhaba efendim. Sabah sabah rahatsız ediyoruz kusura bakmayın biz alt komşunuz Leyla’nın arkadaşlarıyız. Kendisine ulaşamıyoruz Leyla sizden bahsederdi, bizde merak edince evde yoktu size sormak istedik. Rica etsem vaktiniz varsa sizinle iki dakika konuşabilir miyiz?’’ dedi. Yaşlı kadın üzüntü ve telaşla ‘’Tabi evladım buyurun gelin, ah kızım benim ah yavrum’’ demeye başladı. İçeri girip salona geçtiler. Yiğit soğuk kanlılıkla durumu yani kendi yazdığı senaryoyu anlatmaya başladı. Uzatmaması gerekiyordu ve yaşlı kadına ismini sordu. ‘’Teyzeciğim kusura bakmayın biz unuttuk isminiz neydi acaba?’’ , ‘’Melahat yavrum benim ismim’’ , ‘’Heh tamam hatırladım Melahat teyze lavabo nerede acaba sıkıntı olmazsa kullanabilir miyim?’’ dedi Yiğit. Melahat teyze eliyle gösterdi ve ‘’Soldan ikinci kapı evladım’’ dedi. Yiğit lavaboya gider gibi yaptı, fakat gitmedi. Evden çıkmadan Sinem ile birlikte yaptığı planın bir parçasıydı. Sinem suskunluğunu bozup Yiğit’in sormasını istediği soruyu sordu. ‘’Melahat teyze siz hiçbir şey duydunuz mu? Yani Leyla eve geldi mi hiç, gördünüz mü?’’ O sırada Yiğit kapısı açık yatak odasına girip yatağın üstünde duran yastığı aldı ve sessizce kadının arkasında duvarın köşesine saklandı. Melahat teyzenin kaderi vereceğini cevaba bağlıydı…
İnsan hayatının yarısı, bir şeyleri aramakla, bir şeylerin önemli mi ya da önemsiz mi olduğunu anlamakla geçiyor. Bunu aştığında hayatını anlamlandırmaya başlıyor. Uzun bir süreç sonunda hayatının yarısını geride bırakmışken tam da kendini buluyor ve hayatına böyle devam ediyor.
Her zaman, başımıza gelen şeylere bir suçlu arıyoruz. Bazılarımız anne babalarımızı, bazılarımız hayatı, arkadaşlarımızı suçluyor. Kimisi kapıya çarptığı için kapıyı, takıldığı için kaldırımı suçluyor. Çok az insan “ Ben nerede hata yapıyorum.” sorusunu kendine sorma cesareti buluyor. Kusursuzluğuna gölge düşüremeyenler ise kusuru hep başkalarında arıyor.
Yani birilerine, bir şeylere duyulan bu öfkeyi hayatımız boyunca yaşatıyoruz. Oysa öfkenin, çoğu zaman kontrolünü kaybettiğimiz tehlikeli bir davranış biçimi olduğunu bildiğimiz halde. İnsanları anlamak ya da herhangi bir varlığın doğasını anlayabilmek zor iş tabii. İşte bunu yaptığımızda acılarımızın, dertlerimizin bir sınırı olacağına, sevgiyi, saygıyı ve samimiyeti en güzel şekilde birbirimize aktarabileceğimize inanıyorum.
Göz perdelerini arala azizem, bir bak etrafa, sana hikâyesini anlatmak isteyen tozlu anılara bir bak. Şimdi sana ‘neye ilişiyor gözlerin bu bîtap mekanda?’ diye sorsam; şurada bir heybe var, tozlu bir ayna, eski bir fırça, ha bir de rengi solmuş nakışlı bir örtü diyeceksin. En iyisi gel azizem ben sana anlatayım.
Bak orada tozu dumanına, çiçeği toprağına karışmış bir ayna var. Bilir misin o ayna kimleri gördü geçirdi? Kimlerin asıl yüzlerini örtbas etti? 20 yıl kadar geçmişi tazecik nasıl da yansıtıyor bilir misin? Şu köşesinde çocukluğum var bak, habersizce herkese ve her şeye kucak açan çocukluğum..
Heybe diyerek es geçtiğimiz yük torbasından bahsedeyim. Onun vazifesi yılların birikimini ceplerine doldurmak oldu azizem. Bir gün geldiğinde kızgın sulara atabilmek için doldu taştı o heybe.
Tıraş köpüğünün bulaşığı üzerinde kalan fırçanın gücü yetmedi bilir misin, kara kara yürekleri silip fırçalamaya? Gücü yetmedi hemen altında bulunan musluğun deryasında silinip temizletmeye.
Ah! Babaannemin çiçek gibi tazecik, el nakışı, biricik beyaz örtü… Hiçbir şey onun kadar saf kalamasa da; o örtü bütün yanlışların üzerini sarıp kendi gibi saf gösterdi. Al al yapraklı çiçeklerini tek tek yolsalar da güzelliğinden ödün vermedi.
Yıpranmış duvarlar da sana bir şeyler fısıldıyor, kulak ver. Kendi gibi kaskatı kesilmiş gönüllerden utandığını anlatıyor. Maddiyat uğruna benliğini heba edenlerin insanlığından korktuğunu söylüyor. Kimsenin olduğu gibi görünmediğini, menfaat gayesi ile “can’ım” dediğini göz kırpmadan harcadığını haykırıyor, kulak ver.
Ne yazayım azizem, neyi anlatayım? Hangi tozun yükü sığardı bu satırlara? Hangi bahara atlatılırdı bu yükler? Hangi kelimenin gücü yeterdi tek bir fotoğrafı ifade etmeye?
Deneyim Tahtası!!! Haftanız Yeni Ay enerjisiyle başlıyor!
Merhabalar arkadaşlar. Şu an durma zamanı değil hareketlenme zamanı.
• Pazartesi (bugün) akşam saat 20.32’de gerçekleşecek olan Yengeç Yeniay’ı evimiz, ailemiz, milli değerlerimiz, özel hayatımız, güvenliğimiz, yakın ilişkilerimiz, duygularımız, sezgilerimizi hareketlendirecek! Bu Yeniay Satürn’den tam karşılık alıyor!
• İhtiyaç ve sorumluluklarımızı tartmalı, bizi meşgul eden gereksiz işlerden kurtulmalı, hayatımızı her türlü doğru bir şekilde beslemeliyiz! Satürn’ün engelleyen ve kısıtlayan enerjisiyle girişimlerinizde endişe, kayıp, engeller, zorlanmalar, acılar ve özgüvensizlikler görülebilir! Bu yeniay her türlü ilişkimizle bağlantılı olacak!
• İnsanlarla aramıza mesafe koymak istiyor olabilir, baba figürü kişilerle, otoritelerle, yaşlı olgun insanlarla zor ilişkiler içerisinde olabiliriz!
• Türkiye’mizin 2. evinde gerçekleşen bu yeniay önümüzdeki iki hafta boyunca maddi konuları, finans alanlarını hızlı çalıştıracak! Vergiler, krediler, faizlerle ilgili önemli kararlar, dış borçlar ve ödemeler devreye girebilir ve bizleri zorlayabilir!
• Yaşayacağımız olaylarla deneyim kazanacağımız bu hafta kişisel amaçlarımıza odaklanmalı, sabır ve kararlılıkla başarıya ulaşmalıyız!!!
Yeni aylar biliyorsunuz yeni başlangıçlar demektir. Nice tutulmaları atlattık ve retro dönemlerini geride bırakmaya son gaz devam… Yengeç burcunda artık son tutulmalar, son enerjiler gibi düşünebiliriz yorumlanan göstergeleri. Fakat bir ayda üst üste iki tane yengeç burcunda gerçekleşen bir durumla karşılaştığımız için hepimiz tabii meraktayız.
Bu Yengeç Yeniayı zaten kandırıkçı bir yeniay. Bunun içerisinde birazcık daha oğlak enerjisi var çünkü sevgili arkadaşlar. Oğlak’ı ve Satürn’ü her yerden görüyoruz. Diğer yandan 20 Temmuz 2020 Yeniay 28 derece Yengeç burcunda min. 14 gün gerçekleşeceği astrologlar tarafından söyleniyor. Yani gökyüzü oğlak oğlak diye bağırıyor(muş)!
Bütün o tutulmaları, bütün o gerilemeleri çatır çatır birebir yaşamış bir insan olarak size bugünkü tululmadan bahsetmeye hazırım.
Bu tutulma herkesi mi etkiledi? Eee herkesi etkiledi tabii. Çünkü hepimizin bir alanını etkiliyor. O alanın yöneticisi geri gidiyor. O yüzden hep söyleniyor acaba bireysel olarak nasıl etkileneceğiz? Marsın gerilemesi, Venüsün gerilemesi… Yükseleniniz hangi burçsa astrologların yorumlarına ve ifadelerine bakarak bundan ayrıntılı olarak haberdar olabilirsiniz.
Hayatımızda belirli zamanlarda bazı konuları baştan ele almamız gerekiyor. Yani kimse haldır haldır hayatı boyunca koşamaz. Arada bir duracağız, yorulacağız, tökezleyeceğiz, düşeceğiz, gitmemiz gereken yolda eksiklerin ne olduğunu göreceğiz. Bunları görebilmemiz için de gezegen gerilemelerine ihtiyacımız var. Arada yavaşlamaya ihtiyacımız var. O yüzden her zaman büyük problematik olaylara neden olmuyor, gezegen gerilemeleri. Ama bazen de olayları ekstra büyüterek gözümüzün içerisine sokuyor. ‘Sen geçen gerilemede bunu değiştirmedin kardeşim! Bak bu gerilemede yine yaşayacaksın. Yine aynı hataları yapıyorsun. Yine hiçbir şeyi değiştirmeden aynı sen kalarak etrafındaki her şeyin değişmesini bekliyorsun.’ diyor. Yani bunları görmemiz ve fark etmemiz gerekiyor.
Bu yeni ay yeni başlangıçlar için, tohumlar ekmek için harika bir zaman bence. İçe dönüklükten çıkıp yeni atılımlar için fırsatlar çıkabilir karşımıza. Ve bu satırları okuduktan sonra kendinizi daha bağımsız hissetmek isteyip özgürlük arayışı içerisinde olacağımız bir zaman dilimiyle buluşturuyorum sizleri.
SEÇİM SENİN! YA OLMUYOR DİYE ÜZÜL YA DA OLDURMAYA ÇALIŞ VE SABRET!
Gökyüzünün hangi etkileri bizlere taşıdığını öğrenecek, harika bir yeniay ritüeli ve olumlamaları ile haftamızın ilk gününde demet demet pozitif enerjiler yolluyorum sizlere. Önemli kararların ve seçimlerin arifesinde, hızlı olayların merkezinde; yaşayacağımız olaylarla deneyim kazanacağımız bu hafta kişisel amaçlarımıza odaklanmalı, sabır ve kararlılıkla başarıya ulaşmalıyız!!!
Güzel düşüncelerim var “Sen”li olan Işığım var geceyi aydınlatan Aydınlanan gecenin şavkı yüzünden Yüzünün güzelliği gülüşünden Gülüşünün canlılığı saçlarından…
Parça parça anlatırken sana dair güzellikleri Güzelliğin her rengine bürünmüş gözlerin Yoktur güzelliğine bir benzetme Parça parça değil bütün olarak yaşarım güzelliğini
Bir şeyleri eksik hissettiğim anlarda Gülüşündeki huzur gelir aklıma Rengi olsun isterin gülüşünün Önüme koyduğum kağıdı gülüşüne boyamak isterim Gülüşüne boyadığım kağıt en güzeli olur resimlerimin
Odamın en gözde köşesine asarım gülüşünü Gördükçe mutluluk kaplar içimi Gülüşün öyle huzurla doldurur ki yüreğimi Doktorun hastasına yazdığı reçete misali Hasret çekerken gülüşlerine İlacım olsun, bir reçeteye gülüşünü yaz Eczaneden değil de sesinden alayım huzuru
Dedim ya rengi olsa gülüşünün Kırmızı, yeşil, mavi… Baktıkça içim huzurla dolsa Karanlıklarımı aydınlığa çıkarsa İçim huzurla dolsa Sahi bir rengi olsa gülüşünün…
Yarım sene geçti üzerinden. O ıstıraplı gidişimin üzerinde koskaca yarım sene geçti…
Siz hiç balık beslediniz mi? Akvaryumun dışına sıçramış bir balığı izlediniz mi? Çırpınışını, nefessiz kalışını. Akvaryum dışında kalmış bir balığın gözlerindeki yaşa baktınız mı? Balıklar ağlar mı?
Balıklar susuz, insanlar da yurtsuz kalınca ağlarmış. Yurt derken ayağını bastığı yerleri değil gönlünü emanet edebildiği yerleri kastediyorum. Nisan ayında tutmaya başladığım nefesimin üzerinden bilmem kaç daha ay geçmiş. Hala doğru düzgün, içime sinerek nefes alamıyorum.
Şimdi terminal dönemimdeyken yüreğimle nefes alabileceğim gurbetlere çıkıyorum. Belki kalbimin yeşerip çiçekleneceği toprağı bulurum diye… Ve bugün kendimi Zonguldak 100. Yıl Terminali’nde buluyorum. Zonguldak işte; kimine şehir, kimine şiir.
Birçok hayalin bitip yenilerinin başladığı yerde olduğumun farkındayken yıllar sonra neden bu şehre geldiğime anlam da veremiyorum. Kimim vardı? Cüzdanımdaki bir fotoğraftan başka… Neyim kalmıştı? Bir Zonguldak’ın yokuşları bir de benim -ona- kırılmışlıklarım düzelmezdi burada.
Tıpkı ruh halim gibi bir hava. Hicret gibi desem bir yanım kopup gider sevdiğinden, hicran gibi desem kalan yanım yanıp duruyor aşkından. Hayatımı yoluna koyayım buradan defolup gideceğim düşüncesi içerisindeyim. ‘Artık hiçbir şeyin sende izahı kalmadığı evre’ var ya hani… Ben o evreyi; her dakika bedeninde güncellenen kötü huylu urların iyimser kalmış tek hücresi olarak yaşayanlardan biriyim. Ben o(nsuz) evrede, ezilmiş bir gül hüznü varken içimde, ruhumun her zerresinde filizlenmeyi yaşayanlardan biriyim…
Olsun diye çabaladığım şey kalbimi bin parçaya ayırdı. Ve parçaları bulmak için buradayım. Asfaltın kenarındaki kaldırımdan yürümeye başladım. Saat sabah on gibi. Ayaklarım hatırlıyordu hangi sokak arasındaki merdiveni kullanacağımı. Bahçelievler mahallesine çıkıyorum merdivenlerden. Birilerini uyandırmak söz konusu olduğunda ‘Simitçiyyyyyaaaaaaa!’ diye bağıran efsane adam, kaldırımlarda karşılıklı çiçekçi dükkanları olan naif hoş sohbetli kurabiyeli teyzeler, belediyenin boyadığı düşlerim kadar renkli merdivenler, ha bir de küçücük basık bakkalı olan ama yüreği geniş temizce asık suratlı olmayan Salim Amca var…
Onlar güzel detaylar da ‘Anlat hele Gül’ deseler ne diyecektim? Konuşmak o kadar içimden gelmiyor ki… Boğazıma bir şey söyle diye yapışsalar bomboş bakarım o kişinin gözlerinin içine. Duygusal boşluğa denk gelip insanlara gereksiz bilgiler verme rezaletinden iyidir -gülen- gözlerimdeki çiğ katreleri. ‘Allah’ım duyabilme kabiliyeti verdiğin kadar anlayabilme kabiliyeti de verseydin ne olurdu?’ dedirten insanlara karşı yoruldum. Birilerine anlatınca anlaşılacağını düşünmek de bir cehennemdir. İçimizi öğrendiğimiz demli çay muhabbetlerinde, canımın içi dediğimiz, içimizdekiler nerede? İnsan karşısına geçip var mıymış kalbimi bin parçaya böldüğünün bir sebebi diye asıl kişiye sormak istemiyor da değil, korkuyorum. Yani bir gül solarken bir gülün açma korkusu diye bahsedilen benmişim.
Benim imtihanım yardan. Benim intiharım yardan. Benim ilacım yaradan. Kendimden dışarı çıkıp kendime baktıkça kim olduğumu bildim. Bazı yalnızlıklar iyidir. ‘Güneş sandıklarımız geceymiş meğer, Müstehcen bir kelimede heceymiş meğer.’ cümlerini öyle iyi anlıyorum ki kendimde bile değilken. Bugüne kadar hep duam ilk sevdiğim insanın aynı zamanda nasibim de olmasıydı. ‘Seni seviyorum’ cümlesini ölene kadar bir onun için kullanabilmekti ve en korktuğum yerden imtihan oldum. Hayat tam da böyledir işte.
İnsan gırtlağına, insan eli değmiş taş oturur. Bilmez yerini kimse de adı halk dilinde ‘kursak’ olur. Kursağımdan bir lokma geçmemişti hava kararıp da sokak lambaları yanana kadar. Ciğerlerimden oksijen geçmemişti gök ile denizin birleştiği sol yanımda. Son seferlerini yapıyordular toplu taşıma araçları… Sırasıyla: Topbaşı, Kozlu, Tıp Fakültesi, Alaplı-Devrek bir de Ereğli otobüsleri geçti. Nefesim daralıyor, iki kürek kemiğimin arası yanıyor, iman tahtama ağır bir baskı oluyor, hissetmeyi hissettirmeden hissettirmeye çalışıyorum. O son giden otobüse binip gitmek istiyorum.
Düştüğüm yerden sadece kendi elimi tutup kalkabilecekken ölüm meleği girdi koluma. Birkaç adım sonra zamanında, gönlümün onu aradığı banka oturup denizdeki gemiye bakmaya başladım. Bazı anları geçmişte bırakmak için ya bir parçamı tamamen söküp atmam gerekiyor ya da gittiğim yere o şeyi taşımayı göze almalıydım. En zoru da bu ikisi arasında kalıyor olmaktı ya! Tek bir kelime çıkmıştı ağzımdan: ‘Vuslat’.
‘Yalan dünya döner iken, Sahte aşklar biter iken, Gül misali solar iken, Vuslata geldim.’
Bakmıyorum dünyanın üç günlük sızısına. Vücudumdaki son iyimser hücrelerimin kanser olmasına, belki kendimi ait olmadığım toprağa diktiğim için solduğuma, ‘Nereye giderseniz gidin, siz oradasınız.’ ifadesinin anlamına, ayrılık diyemediğim yalnızlık diyemediğim özlem ateşinde gül değil kül olduğum hayatımın sınavına derin bir nefes aldım. Sanırım sabrı öğreniyorum bu sayede. Tevekkülü anlıyorum, tefekkürü yaşıyorum böylece… Hamdım, pişiyorum…
Gözler ne için var ki? Ben ağlarım…
İnsanların gözleri görmeye yararmış. Aşıklarınki ise ağlamaya.
Bir de aramaya. Sevdiğini…
Ruh eşimi değil ruhumu aramaya gidecektim ki ‘Bu böyle kimin gittiği? Sen dur ey!’ nidası hataydı…
Tam anlamıyla kalbimin derinliklerindeki bir yerde bir şeyler gün batımına hazırlanıyordu. Bavulum dünden hazırlanmış, tekerlekleri gitmekten aşınmış, adeta boynunu bükmüş bir çocuk gibi gitmeye isteksizdi. O da bu şehre alışmış olmalı ki gitmek istemiyordu sanki. Yıllardır gittiğim her yere ardımda sürükledim onu. Tıpkı diğer şehirler gibi bu şehrin de meydanlarını, sokaklarını, caddelerini iyi bilirdi. Şimdi bu şehrin sokaklarında güçsüz ve yorgun ellerimle son kez sürüklüyordum bavulumu. Gözlerime bir ağırlık çöktü derken hafif bir yağmur yağmaya başladı ve saçlarımın arasından damla damla akıp gitti. Bavuluma koyup götüremediğim bu şehrin dört bir yanındaki anıların ağırlığı altında bir an durdum ve bir sigara yaktım. Dumanı içime çekerken kelime kelime yitip gitti her şey dudaklarımın arasından. Yavaş yavaş yürümeye devam ettim. Otogara vardığımda gördüm ki gelenlerden çok gidenler vardı. Cahit Zarifoğlu’nun ‘’İçimiz hep bir hoşça kal ülkesi’’ dediği dizesi geldi aklıma. İçimiz bir hoşça kal ülkesiyse otogarlar o ülkenin başkenti olurdu herhalde diye düşündüm. Şehirden ayrılırken ve vedalaşırken hoşça kalınamayacağını gördüğüm yüzler vardı etrafta. Otobüslerin camlarına yaslanmış alınlar, birbirlerine son kez bakan gözler ve hüzün dolu gidişler. Bunlar hiç hoşça kalınacak şeyler değildi sanki. Gelen insanların sevdiklerine sevinçle ve mutlulukla sarılmalarındaki o ferahlığı, gidişlerin ise o ağır tarafını insanların surat ifadelerinden anlayabiliyordum. Belli ki gitmek en zoru, kavuşmak ise en güzel olanıydı. Tüm bu duyguların arasında az önce başlayan yağmur iyicesine hızlanmış ve gidişlere hüzün katmaya devam etmişti. Yağan bu yağmur gitmeye isteksiz olan insanların gözyaşlarını anımsattı bana.
Beni götürecek olan otobüs ağır ağır perona yaklaşırken bir film şeridi geçti gözlerimin önünden. Perona yavaş yavaş yaklaşan otobüsün ağırlığı çöktü üzerime. Bir şehre dair sevdiğim, gördüğüm, duyduğum ve sahip olduğum her şey vardı bu filmin içinde. Yağmur misali bir damla gözyaşı düştü bu filmin sonuna ve film bitti. Yavaşca otobüse yaklaştım, birbiri üzerine yığılmış bavulların üzerine bavulumu yerleştirdim. ‘’Başka bir şey var mı?’’ diye sordu çocuk ‘’yok, başka bir şey yok’’ dedim. Oysa arkamda bir bavula sığamayacak birçok şey bıraktım ve hepsi geride kalmıştı artık. Her gidişimde olduğu gibi cam kenarındaki koltuğuma oturdum. Kendimi cama vuran yağmur damlarının verdiği huzura bıraktım. Dışarıda ellerini sallayıp sevdiklerini yolcu etmeye gelen insanların hoşça kal deyişlerini izledim. Bu ellerin arasında tanıdık bir el olsun isterdim ama yoktu biliyordum. Yalnızlığın verdiği hüzünle başımı cama yasladım ve gözlerimi kapattım. Uyumak istiyordum. Uyandığımda kim bilir neler bekliyor olacaktı beni. Bunun merakı içinde uzun bir yola çıkmıştım artık. Uyandığımda acaba ne olacaktı?
Kablolu, kablosuz, kulak içi, kulak üstü… Sarı, mavi, kırmızı… Ve daha birçok sıfat tanımlaması yapabiliriz. Neyden mi bahsediyorum? Evet! Kulaklıklardan bahsediyorum. Artık birçok yaştan birçok insanın yanından ayırmadığı bu önemli aksesuar. Adeta hayatımızın her alanında. Metroda, otobüste, yolda, pazarda… Mutlaka hepimiz bunu fark etmişizdir ya da bizde o kulaklığı yanından ayırmayanlardanız.
Peki ama neden kulaklıklarımız hep yanımızda? İçimizdeki büyük müzik dinleme aşkından mı? Ya da dizi-film merakı? Kim bilir? Belkide kulaklığın verdiği imajla ilgilidir?
Peki kulaklıklar bize ne diyor? (Burada birçok kişiyi tenzih ederek) Kulaklık bize: “Dış dünyaya kapalıyım, bana dokunmayın, beni kendi halime bırakın, işinize bakın, dünya yansa umurumda değil.” Örnekler çoğaltılabilir elbette. Gibi şeyler söylüyor.
Peki bunun ne zararı var? Zararı belki de şudur: artık birbirimize iyice yabancılaşıyoruz ve kimsenin kimseye tahammülü kalmadı. Mutsuz ve kötü insan ilişkilerini beraberinde getiren modern dünyanın at gözlükleri gibi sanki. Modern, yabancı, tahammülsüz, nefret, şiddet ve belki de en önemlisi yalnız, yapayalnız toplumlar.
Neden mutlu olmak için bir sebep arıyoruz ki? Aynaya bakmamız yeterli bence. Sahi, hiç göz kapaklarınızı incelediniz mi?
Ne işe yaradığını sorguladınız mı? Veya ağzınızın içindeki tükürüğün yokluğunu düşündünüz mü hiç? Dolayısıyla hiç bunlar için şükür de etmediniz değil mi? Bir yerde dinlemiştim.
Şöyle anlatıyordu; “Dostlar bir öğrencim vardı, göz kapak kasları tutmuyor, görmek için elleri ile desteklemek zorunda kalıyor, böyle olunca da içine toz çöp giriyor. Elleri ile tutmasa yolda yürüyemiyor kör musun diyorlar.”
Şimdi sizden sadece on saniye istiyorum, biliyorum bizler için empati zor bir eylem ama, on saniye bir düşünelim göz kapak kaslarımızın işlev yapmadığını…
Evet şimdi farkında mısınız şükrünü yerine getiremediğimiz muazzam bir nimete sahip olduğumuzu…
Devam ediyor anlatmaya; “Ünlü bir iş adamı arkadaşımın oğlu var, ağzı tükürük üretmiyor, ziyarete gittim.Oğlunun başında üstüne kapanmış ağlıyor.
‘Deseler ki oğlunun ağzından bir damla tükürük olacak, vallahi billahi bütün servetimi veririm’ diyor. Bakın bir damla tükürükten bahsediyoruz.
Ben bunları dinledikten sonra çoğu şeyi idrak ettim, umarım bu yazımda sizler için bir vesile olur. Olur da, mutlu olmak için başka sebepler aramamıza gerek kalmaz.
Kromozom diye sadece adını bildiğimiz göremediğimiz bir zerrenin sadece bir tanesinin eksikliğinde bile ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Peki hangimiz eksik olmayan kromozomumuz için şükür ettik? Yoksa tatil planı yapmaktan vakit kalmadı mı? Ya da yarın ne giysem diye düşünmekten.
Sizi tefekküre davet ediyorum, umarım aynaya baktıktan sonra mutlu olmak için başka sebepler aramanıza gerek kalmaz.
Acılarımı size nasıl ifade etsem bayım? Hangi sıfatları yakıştırsam da kalıp biçsem anlatsam? Kumaşlar yeterli mi? Yoksa ilmek ilmek örmek mi gerekir amansız izahlar için? ‘Şuramda sızım var’ desem, işaret parmağımı yüreğimin üzerine koysam, izafe ettiğim mekan ile sınırlı kalır mı bir sızı? Gözlerimden damlalar kaysa bir derya oluşsa yeryüzü yeterli kalır mı barındırmak için?
Bir haykırış ki hangi sorulardan, belirsizliklerden yükseldiği meçhûl. Devâsı aranıyor, çalınmadık kapı, uğranmadık yürek kalmıyor. Dâvâsı sürülüyor, umut bağlanmadık mahkeme duvarı kalmıyor. Kara sular inmiyor ayaklara lakin kararmış bulutlar biniyor bütün düşlere, düşüşlere.
Haykırış dediğime bakma bayım, haykırışlarımızla dünya yankılansa nafile. Hoş haykırabilmek varken; bir sükuta sığınıp bütün kırgınlıklarımızı kaburgalarımızın altına saklıyoruz. Kimseler göremiyor, görmek için emek vermiyor. Yekpâre bedenimiz anlaşılmamışlığın köşesinde yalnızlık dostu ile kucaklaşmış bir son bekliyor. Dâr-ı dünya dermanımızdan çalıyor.
Dün dün ile gitti bayım, bugün yeni şeyler söylemek lazım. Şirazeyi sağlam tutup hayat sayfalarını incitmemek lazım. Giden ile gidilmedi, olan ile olunmadı; yeni mürekkeplerimizin gayesi ‘gelecek olanlar, olacak olanlar’ olması lazım. En mühim müşkilimiz ise her sızımızı sarıp yarınları iyileştirmek lazım.
Velhâsıl acılarımıza kaftan biçemesek de gönlümüze yön biçebilmeliyiz bayım. Gayrısı güç bu zamanda..