Herkes “hayat sana güzel” diyor bana, ben de evet diyorum, tabi bana güzel. Size mi güzel olacak?. Herkesi kıran siz, üzen siz. Sevgiye yer yok kalbinizde, hiç umut yeşertmiyorsunuz, güzellik desen zaten yok.
Ben herkesi sevmeye çalışıyorum tabi hayat bana güzel olacak, sevgi güzellik getirdi her zaman hayatıma, hiç zararını görmedim. Tabi siz gibi yapmıyor, sevdiklerimi ben olarak seviyorum. Haddimi biliyorum, aşmıyorum. Sınırlarımı güzel koyuyorum ki kimsenin beni üzmesine müsaade etmiş olmayayım. Her güne güzel başlıyorum belki onun için öyle diyorlar. Şunu da biliyorum insan kendini üzme konusunda oldukça başarılı ve hep olumsuzu düşünür. Ben bunu yapmıyorum olumsuza yer yok hayatımda, öyle olup bana olumsuzluklarını püskürten insanlardan sınırlarımla kurtuluyorum.
Mesela bu zamanlarda, çalıştığım iş yerinde tezgâhtarlık yapıyorum, sabahın köründe işlerine giden insanların yüzlerinde tebessüm oluşturmak beni mutlu ediyor, onlara kibar bir şekilde hitap ediyor ve giderken gününüz güzel olsun diyorum, hayat tabii ki bana güzel..
Siz de biraz olsun güzellik yayın etrafınıza, inanın böyle yaşamak çok güzel. Gününüz güzel olsun ve yüreğiniz sevgi dolsun. Vicdanınızı yaşatın sizler de güzel yaşayın, saygı ve sevgilerimle.
Bir gün düşünün güneş açmış, çiçekler boy gösteriyor, her yer cıvıl cıvıl. Bugüne uyandık, bu harika yaz gününe… Fakat ne acı ki bazılarımız bugün defnedildi, bazılarımız nasıl kurtulacağını düşünüyor hatta yürek el vermez ama bazılarımız çocuk olduğunu bile unuttu. Ayırt edildik! Rengin siyah, cinsiyetin kadın, sen benim dinime mensup değilsin, sen benim milletimden de değilsin. Kimsin ki sen?Bana benzemiyorsun ancak benim gibi olduğunda seni ciddiye alırım. Aksi takdirde sen bir objesin. Seni kullanırım ve senin bedenin hakkında söz sahibiyim(!) Dayak yedik! Dur durak bilmeden kalplerimize değil mini eteğimize bakılarak, insaniyetimize değil rengimize bakılarak belki içimizde bir gram dahi kötülük yokken, öldürülürcesine dayak yedik. Hatta bunu yapanlar yetişkin, çocuk, bebek, hayvan demeden bunu yapmakta diretti. Sus dediler, sen kadınsın, okuyamazsın, gezip tozamazsın, gecenin bir vakti orada ne işin var, o eteği giyersen her şeyi hakedersin, sus! Ve sustuk ne yazık ki kendini ifade edemeyen, duygularını anlatamayan sokak hayvanları bile şiddete ve tecavüze maruz kaldı! Sorun sesimizde mi? Yeterince duyulmuyor mu çığlıklarımız? Bizim çığlığımız ancak bizim kulaklarımızda yankılanıyor. Bizim çığlıklarımız ancak bizi sağır ediyor.
Seviyor öldürülüyoruz, sevmiyoruz öldürülüyoruz, susmuyor öldürülüyoruz, susuyor daha çok öldürülüyoruz, bazen konuşmayı bile öğrenmemişken öldürülüyoruz.
Yaratılış gereği üstümüze bırakılmış bu ağır yükün altında eziliyoruz. Narin miyiz, güçsüz müyüz, kırılgan mı? Hayır! Zannettiğinizin aksine bir kadın, hatta küçük bir çocuk dahi şiddete eğilimli pislik zihniyetlerden kat kat daha güçlü. Korkuyor muyuz? Hayır, siz korkuyorsunuz. Yaptıklarımızdan ve yapabileceklerimizden. Keyfinizin bozulup rahatsızlık duyacağınız konuma gelmekten korkuyorsunuz. Gelişmemizden, istediğimizi yapabilmemizden, bu pislik zihniyeti yok edebileceğimiz gücümüzden titreye titreye korkuyorsunuz.
Bu fikriyatlarımı dile getirirken “biz” dili kullanıyorum çünkü bugün bu dünyada kendi egosunda boğulan, tek çözümü yumruklarını konuşturmak olan yaratıklarla, bir çiçeğin dalında bile zarifçe dokunup incitmemeye çalışan, kaldırımdaki hayvanlar korkup kaçmasın diye yol değiştiren insanlık apayrı türlerdir. Eğer bu dünyada yapılacak tek bir ayrım varsa o da bu iki türün arasındaki ayrımdır. Umuyorum ki bu ülkede bir kadın, bir çocuk, bir hayvan daha katledilip tecavüze uğramadan failleri kahrolur. Ve umuyorum ki kimse susmayıp başına gelenleri anlatmaktan çekinmez. Gönüllerimiz birdir, buna maruz kalmasak dahi kalmayacağımız anlamına gelmez. Bugün bu dünyada herhangi zararsız bir varlığa kaldırılan el hepimize kalkmıştır. Ve konuşup bunları anlatmak boynumuzun borcudur. Lütfen susmayın, lütfen boyun eğmeyin. Bundan sonra indireceğimiz tek yumruk şiddetin üzerine inen darbe olsun. Huzurla kalın!
Voynich el yazması, nam-ı diğer okunamayan kitap. Bulunduğu zamandan bu yana gizemi hala çözülemeyen Voynich el yazması kitabı efsane avcıları ve kitap meraklılarının ilgi odağı olmaya devam ediyor.
Wilfrid Voynich, kendini eskiye dair her şeye adamış, antikacılık ve sahaflıkla yaşamını sürdüren bir Polonyalı devrimcidir. Hayatı boyunca birçok işe imza atmış olsa da tüm Dünya onu bir tek işi ile tanıyor. Bu iş aslında Voynich’in rastlantı sonucu bulduğu bir kitap. Tarih boyunca birçok kere el değiştiren bu kitap Polonyalı sahafın eline geçtiğinde artık onun ismi ile anılmaya başlanır. Voynich elyazması…
Wilfrid Voynich kitabı bulduğunu 1912 yılında halka açıklamıştır. Yazıldığı dil anlaşılmayan ve içindeki çizimlerle merak uyandıran kitap dönemin şartlarında birçok efsanenin türemesine sebep olmuştur. Voynich’in el yazmasının yaşı karbon testleriyle anlaşılmış ve 1404-1438 yılları arasında yazıldığı düşünülmektedir.
Bugüne kadar kitap üstünde çok farklı alanlarda araştırmalar yapan uzmanlar çalışmıştır. 240 sayfadan oluşan yazında bazı sayfaların eksik olduğu düşünülüyor. Resimlerle harmanlanmış kodlarla dolu kitap 23.5 cm x 16.5 cm x 5 cm boyutlarında, 18 tabakadan hazırlanmış vellum (parşömen) sayfalardan oluşuyor. Kitabın bazı sayfaları katlamalı tipte bulunuyor ancak çoğu araştırmacıya göre bu sayfalar tarih içerisinde ya değiştirilmiş ya da sonradan eklenmiş.
Voynich yazını 170.000’den fazla karakterden oluşuyor. Yapılan inceleme ve eşleştirmelerden elde edilen sonuçlar kitabın 35.000 kelimeden oluştuğunu ortaya koyuyor.
Bilinen tüm dillerden farklı özellikler gösteren kitabın diline Voynichese denmiş ve ayrı bir alfabeye sahip olduğu kabul edilmiştir. Yapılan istatistik çalışmaları ve benzerlik için kurulan korelasyon bağları bazı yakınlıklar gösterse de kitabın dili hiçbir dile tam olarak benzemiyor.
İllüstrasyonlar
Kitabın okunamayan dili kadar ilgi çeken bir diğer yanı ise hemen hemen her sayfasında bulunan ilginç çizimleridir. Dili çözülemeyen yazın bu çizimler vasıtasıyla 6 bölüme ayrılmıştır.
Bitkiler Bölümü: 112 sayfadan oluştuğu tahmin edilen bu bölüm o dönemin Avrupası’na özgü birkaç bitki türü ile bunlarla ilişkili olduğu düşünülen paragraflara sahiptir.
Astronomi Bölümü: 21 sayfadan oluşan bu bölümde uzay bilimlerini çağrıştıran görseller bulunmaktadır. Güneş, ay, yıldız figürlü dairesel diyagramlar bunlara örnektir.
Balneolojik Bölüm: Toprak, su ve iklim kaynaklı terapi bilimi olan balneoloji bu kitabın bölümlerinden birini oluşturmaktadır. Bu bölümde farklı figürlerin suyun içinde tasvir edildiği görülmektedir.
Kozmolojik Bölüm: Evrenin oluşumu ile ilgili tasvirlerden oluşan bu bölümde bazı figürlerin yanardağ olduğu düşünülmektedir.
Farmasötik Bölüm: Bitkilerden yapılan ilaçların tasvir edildiği bölümdür.
Tarifler Bölümü: Birçok kısa paragrafın yıldızla işaretlenerek ayrıldığı bölümdür.
Voynich El Yazmasının Gizemi Çözüldü Mü?
1912’den beri üstünden ilginin eksik olmadığı yazın defalarca deşifre edildi haberlerine konu oldu. Kimi araştırmacıların Arapça lehçelerine, kimilerinin İbranice lehçelerine hatta Türk halk diline dahi benzetilerek çözdüğünü iddia ettiği Voynich el yazması maalesef hala tam olarak çözülebilmiş değil.
Sık sık çıkan deşifre haberleri akademik çevrelerce çürütülüyor ve efsanelerin somut algılara yönlendirilmemesi için yayından kaldırılıyor. Voynich el yazmasının isim babası Wilfrid Voynich 1930’da ölünce el yazması uzun yıllar araştırmacıların himayesinde kaldı. 1969’da Yale Üniversitesi’ne bağışlanan kitap o günden beri üniversitede korunmaktadır.
Hala el yazmasının gizemini çözmek için uğraşan birçok akademisyen ve araştırmacı bulunuyor. Teknik dil bilgisinin ve kriptoloji algoritmalarına gelişen teknolojinin de eklenmesi belki bir gün gerçek manada kitabı okuyabilmemizi sağlar. Ancak hala ne yapay zekâ algoritmaları ne de oluşturulan özel alfabeler bu gizemi gerçek manada çözmeye yetmedi.
Bu gizemli kitabın geri kalan sayfalarını merak edenler buraya ve Yale Üniversitesindeki arşivi merak edenler de buraya tıklayabilirler.
Bu fırtına kanımı sömüren bir buhran, acı suretinde asılı duran bir yakarış, sessiz limanlara sürükleyen bir poyraz belki de aşkın sefaletini taşıyacak…
*
Bir buğday sapına asılı kader denilen, Buğday kurudukça gücünü belli eden Melal öldüren öpüşler esnasında, Bir gelincik kurumaktan kurtulur…
Her koparılan yaprakta biraz daha eskimiş ve biraz daha eksilmiş.
Ben: Kimsiniz nesiniz? Takvim: ‘Anı’ dediğiniz bütün iyi ve kötü zamanları somutlaştıran, o günü hatırlanır kılan bir aracım. Hatırlatmaya, o tarihi görünce durup düşünmenize yararım.
Ben: Hatırlatmaya yararım dediniz. Peki unutmak mümkün mü? Takvim: Unutmak değil ama hatırlamamak mümkün.. Diye duymuştum bir yerlerden.
Ben: Arzuhalinizi sorsam? Takvim: Her koparılan yaprakta biraz daha eskimiş ve biraz daha eksilmiş.
Ben: Kopan her yaprakta eksilmek fakat asla bitmemek, neden? Takvim: Her gün bir yerden göçmek ne iyi Her gün bir yere konmak ne güzel Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş! Dünle beraber gitti cancağızım, Ne kadar söz varsa düne ait Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.
Ben: Tarihe tanık olmak, hatta tarihin ta kendisi olmak nasıl bir his? Takvim: Haşa, tarihin ta kendisi olamam. Tanıklık ise nasıl ifade ederim bilemiyorum bazı anlar, bazı günler bayram gibi keşke hiç bitmesin istedim. Fakat bazı günlere ise o kadar kırgınım ki keşke yapraklarımdan çıkartıp atabilsem diyorum o günleri.
Ben: Nerede o eski zamanlar? Takvim: Günler aylar yıllar.. Acımasızca geçiyor kıymetini bilmeden. Farkına varınca da bu cümle dökülüyor insanın ağzından. Eskittik pervasızca o güzel günleri. Dönüp dönüp düşünürüz artık.
Ben: Peki beklerken geçmeyen günler hakkında ne söylemek istersiniz? Takvim: Kıymetini bilmek lazım o günlerin. Öyle bir an gelir ki bekleyecek bir şeyi kalmaz insanın. Asıl o zaman geçmez günler.
Ben: Bu çağ hakkında ne düşünüyorsunuz? Takvim: Bu çağ beni ürkütüyor. O kadar hızlı tükeniyor ki her şey. Korkuyorum çünkü korkmuyorlar. Geçen zamandan biten günlerden. Yaşamadan, farkına varmadan bitiyor her gün. Hatta öyle bir şey ki yaprağımı değişmeyi unutuyorlar. Ben takılıp kalıyorum bir güne onlar yaşandığının farkına bile varmıyorken. Sonra anıların acısını benden çıkartırcasına çekip alıyorlar yapraklarımı. Kopartınca yok olacakmış gibi.
Ben: Gelenlere ve gidenlere şahit oldunuz. Ne oldu sonra? Takvim: Hiçbir şey aynı kalmadı o andan sonra. Gidebilmeyi başaran hep kalandan bir parçayı yanında götürdü. Kalan eksildi, giden o parçayla ne yapacağını bilemedi. Anlayacağın ne gidebildiler ne de kalmayı başardılar.
Ben: Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı? Takvim: Takvimden koparılan hiçbir günü geri getiremezsiniz. Bunu unutmadan yaşayın. Yollar bir yere gitmiyor olabilir ama günler gidiyor.
İlkokul üçüncü sınıf, zil çaldı annem almaya gelmiş, çarşıya çıkacak şekilde giyinmiş bir yerlere gideceğiz belli, tutuştuk el ele yürüyoruz, okulun bir sokak üstünde yeşil iki katlı bir bina var devlet binası imiş, tabi ben ne bileyim o zamanlar.
Yaklaştık yeşil binaya, takım elbiseli bir abi yanımıza geldi, elindeki anahtarlıkta deste deste anahtarlar var, seçmeye çalışıyor,o an bile gözümün önünde…
Üç beş deneme sonrası doğru anahtarı bulup açtı kapıyı, ben hala neredeyiz ne oluyor bilmiyorum.
Girdik içeriye.
İçerisi naftalinle karışık kuru temizleme kokusu, tabi ben şimdi isim verebiliyorum o kokuya, ozamanlar nereden bileyim ben kuru temizleme islak temizleme neymiş.
İçeride ayakkabılar bir bölmede, kıyafetler, pantolonlar, büyükler için etekler, kazaklar, en üst rafta da okul çantaları vardı.
Ben izlerken içerisini, annem; ‘Buraya sana bayramlık almaya geldik’ dedi.
Takım elbiseli abi de; ‘Seç beğen bakalım istediğini alabilirsin’ dedi.
Muhtemelen kıpkırmızı olmuşumdur çünkü biri şeker uzatınca onu alırken bile çok çekinirim .
Sonra büyükler için olan kısma gittim, eteklerin asılı olduğu bölüme.
Takım elbiseli abiye ‘Anneler için de alabilir yormuyuz?’dedim.
Abi konuşmadan annem hemen atladı ‘Hayır bana gerek yok’.
Ben beyaz üstüne rengarenk puantiyeli bir etek tuttum annem için, başka hiçbir yere bakmadım, rafta sulu boyalar, defterler, hatta paten bile vardı.
Ben eteği bırakmayıp başka şeylere bakmayınca, annem almak zorunda kaldı, sonra da benim için kazak ve bir pantolon aldık.
Takım elbiseli abi okul çantaları ve bir sürü boya malzemesi olan yeri işaret ederek ‘Onlardan da seçebilirsin’ dedi.
‘Yok.’ dedim.
‘Onları da başka çocuklara verirsiniz hepsini ben mi alayım?’
Pembe winx li çanta üç gün rüyama girdi ama olsun…
Sonra büyüdüm ve idrak ettim ki meğer orası Kızılay’ın insanlara yardım için eşya topladıkları yermiş hiçbirisi yeni değilmiş, ama benim gözümde hala ne annemin o puantiyeli eteği eskir ne de pantolonla kazağım…
İyi ki bayramlarda mağaza, mağaza gezip marka bayramlıklar alan bir çocuk olmamışım, yeni eski marka kavramları iyi ki de bana herkes gibi yerleşmemiş…
Ve bunun gibi büyüyünce idrak ettiğim bir çok şey oldu.
Annem evde yağ tenekesi oyun oynatıyordu bana, yağ damlayınca ayağa kalkıp alkış yapıyorduk, ne heyecanlıydı, on saniyede bir damla yağ akıyordu, annem de ben de alkış yaparken nasıl mutluyuz bir görün!
Yine sonra anladım ki meğer yağımız bitmiş annem o damla damla yağlar ile haftalarca yetinmiş…
işte hayat bir damla yağı alkışlamak ile öğrenilir bazen…
Kendim.. Geç bakalım otur şöyle karşı tarafa. Kahveyi sevmezsin, al sana bir çay. Biliyorum soğumasını bekleyeceksin. O halde çaydan tüten dumanlara bir bak. Ne gizledin çayının dumanlarına? Bir buhar olup gökyüzüne karışmasını dilediğin neler var bu hayatta? Bardağın sımsıcak elini ısıttığı gibi hangi yürekleri ısıtabileceksin?
Bir süre sessiz kaldım. Ama yalnız kalamadım. Düşüncelerim etrafımı sarmıştı. Biraz gözlerimi kapadım. Dünyanın sesini kısıp içimden gelen seslere kulak vermeye çalıştım. Sanki bir yerlerden feryat koparcasına bir soru yükseliyordu. “Üzerinde durmakta olduğun yola inanıyor musun?”
Kendine inancı olmayan, başarıya giden yola daima 1-0 mağlup başlar. Bilakis inancı tam olan kimsede ise 1-0 önde başlamak mevzubahis bile değildir. İnancı olan kimse zaten ‘zor olanı’ başarmıştır. Çünkü inanç, başarısızlık korkusu ile vebalanan kimseye deva olacaktır. İnançtan gayrı sarf ettiği çabalarda muhakkak meyve verecektir.
Velhâsıl inandığımı ve bunun en mühim şey olduğunu fark ettim. Evet kendim; O vakit ellerime, kalemime, yüreğime tohumlarımı aldım. Şimdi tohumların yeşereceği günleri sabır ile beklemeye..?
Ve gelelim sana. Tohumlarını filizlendirmek için karşıya kendini oturtma sırası sende.. ✋??