Soğuk bir ilkbahar sabahına uyandım. Sanki bu ben değildim, hareket ettim. Aynaya baktım, değişmiştim. Kafam yapmam gerekenlerle doluydu hep daha iyi hissederim sanmıştım. Neden yaptığımı bilmeden harekete geçtim. Kapıyı çekip çıktım. Kitlemem gerekiyor muydu?
Ezbere hareket ediyordum. 2-3 dakika içinde bir otobüs geçmeli burdan ve ona binmeliyim.
Gökyüzüne baktım uzun zamandır görmemiş olmam içimde bir burukluk oluşturdu. Özlemiştim. Soğuğa rağmen masmavi ve öyle canlıydı ki..
Otobüse bindim hep olmak istediğim bedendeydim. Böyle mi geçiyordu günleri? Ezbere…Hiç böyle hayal etmemiştim. Etrafımdaki insanları izlemeye başladım. Ne düşündüklerini bilmek istiyordum. Herkes benim gibi miydi? Sadece yapması gerektiği için bilmeden mi hareket ediyorlardı?
Birkaç durak geçti nerede ineceğimi bilmiyordum. Ama inmem gerektiğinde inerdim. Yumuşacık, enerji dolu bir ses “Günaydın” dedi.
-Günaydın.
Afallamıştım nereye gittiğimi sordu. Bilmiyorum, dedim. Şaşkınlığını gidermek için “Benim için sıradan bir gün değil, uzun hikaye…”
Sessizliği bozmak için devam ettim. İçimde yapmam gerekenleri söyleyen biri var. Onu dinlemek zorundayım, dedim.
Kulağıma eğildi. İçimdekiyle konuşur gibiydi.
-“Ama bugün hafta sonu yani tatil.”
Hemen sonra ilk durakta indi. Peşinden indim.
Yürürken etrafındaki canlı cansız her şeye bir göz atıyor. Arada gökyüzüne bakmayı ihmal etmiyordu.
Bugün gökyüzü çok güzel, dedim.
Çoğunlukla öyle olduğunu sadece çok sık bakmadığımızı söyledi. Ve konuşmaya devam etti.
-“Etrafımda sırf yapmış olmak için yapılmış bir sürü iş ve neden yaptığını bilmeden yapan bir dolu insan var.”
Karşı çıkıp ben onlardan değilim farklı bir durumdayım diyecektim. Vazgeçtim.
-“Ben de öyleyim, öyleydim. Ama geçirdiğim zamanı anlamlandırmaya çalışıyorum artık. Etrafımda her gün bir sürü olay oluyor. Gece yattığımda kafamda yerlerine koyamadığım sürü düşünce. Doğru gitmeyen bir şeyler olduğunun farkındaydım uzun zamandır. Yok saymak hep daha kolay gelir bilirsin. Hep başka bir şeyle uğraştım bunu yok sayabilmek için.
Uyu, uyan, sorumluluklarını yerine getir, zaman öldür ve uyu.Eksik olan bir şey vardı.
Kendim…
Zaman gelip geçiyordu. Ve hep aynıydım kendimi yok sayarak ilerliyordum. Bir şeylerin değişmesini bekleyerek…
Ama bilmelisin ki bir şeyi istemen yetmiyor, gidip alman gerekiyor.
Artık en ufak bir işi bile özenle ve bilinçli bir şekilde yapıyorum. Ve ne yaparsam yapayım ‘o anda kalmaya’ çalışıyorum.
Zihnimin başka yerlere, başka insanların yanına kaçmasına izin vermiyorum.
Eskisi kadar yakınmıyorum. O durumu en iyi hale getirmeye çalışıyorum.”
Sustu daha fazla konuşmak istemediğini fark ettim. Devam etmesini istiyordum.
Sert bir rüzgar esti. Gece aralık bırakılan pencere çarptı.
Uyandım ben bir kırık vazoyum hala kırık parçam orda duruyor uzanamıyorum. Her şey bir rüya mıydı? Daha anlatacak çok şeyi vardı. Tekrar uyusam onu görür müyüm?
1965 yapımı olan Sevmek Zamanı filmi Metin Erksan’ın ve Türk sinemasının başyapıtlarından birisidir. Şiirsel bir anlatıya sahip olan Sevmek Zamanı kısa diyalogları, geniş açıları ve estetik kareler ile benzersiz bir seyir keyfi sunuyor. Halil evlerin iç süslemelerini yapan kendi halinde içine kapanık orta sınıfa mensup bir delikanlıdır. Büyükada’da iç süslemelerini yaptığı bir evin duvarında asılı olan bir resme aşık olan Halil her gün düzenli olarak resme bakmaya gider. Bu resmin sahibi Meral ise zengin bir ailenin kızıdır. Meral bir sonbahar günü Büyükada’da ki evlerine geldiğinde Halil’in, resmine büyük bir aşkla baktığını görür ve Meral bu delikanlıya aşık olur. “Ben senin resmine aşığım. Benimle resminin arasında girme” Halil aylar boyunca resmine baktığı Meral’i karşısında görünce korkuya kapılır. Meral’in fiziksel varlığının onun dünyasında ki, sevdiği Meral’i öldürmesinden korkar. Fars edebiyatında sıkça gördüğümüz surete aşık olma Sevmek Zamanında Türk sinemasında bolca yer verilen zengin kız fakir oğlan hikayesine oldukça başarılı bir şekilde uyarlanmıştır. Peki Halil’in aşık olduğu Meral’in resmi midir? Yoksa tasavvufi bir duygu mudur? Bu derin bir tutku mudur? Yoksa yalnızlığın bir sonucu mudur? Halil kendi dünyasında yarattığı gerçeklikle yaşamak istiyor bunun birincil nedeni gerçek dünyanın hiçbir zaman kendisini mutlu edemeyişidir. “Sen dostlukların, aşkların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun? Resminle ilk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım. Elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. Birden bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm. İnanamadım… İkinci kez zorlukla baktım resmine. Gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde. Nihayet değişmezi bulmuştum. Resmin benim içime bakıyordu. Benim kendimi görüyordu… Bana hep dostlukla, iyilikle, sevgiyle baktı.” Filmin görüntü yönetmenine de değinmeden geçmek istemiyorum. Görüntü karesinde oluşturmuş olduğu şiirsel görüntüler ile bizi melenkoliğin içine çeken yönetmen o günün İstanbul’unu ve sonbaharın kasvetli havasını çok iyi yansıtmıştır. Türk sinemasının en önemli rejisörlerinden birisi olan Metin Erksan’ın bu başyapıtı Türk sinemasına kazandırmasından dolayı şükranlarımı sunuyorum
Biraz daha soğusa hava Dragor nehri donacaktı. Babadağ’dan
esen her rüzgâr insanın içine işliyordu. İşte, böyle herkesin evine kapandığı
bir havada, ellerinde bavulları, sırtlarında umutlarıyla onlarca delikanlı
belirdi Manastır sokaklarında. İdadinin ana kapısından çıktıklarında,
mezuniyetin heyecanıyla, belki de dönüp hiç bakmadılar hasretini duyacakları
mekteplerine, yuvalarına.
Manastır Askerî İdadisi
1898 yılı Aralık ayının ortasında mezun oldu Mustafa Kemal,
Manastır Askeri İdadisi’nden. O seneki mezuniyette, iki Selanikli, Mustafa
Kemal ve Ahmet Tevfik birinciliği paylaşmışlar ve ortak gururla Selanik yolunu
tutmuşlardı.
O güne dek gittiği her okulda öğretmenlerinin takdirini
toplayan Mustafa Kemal, çalışma azminden ödün vermeden Harbiye’ye başarılı bir
şekilde geçmeye hak kazanmıştı. Harbiye’ye katılış yapacağı tarihe kadar
Selanik’te ailesi ve arkadaşlarıyla tatilini geçiren Mustafa Kemal, 1899 yılı
Şubat ayı sonunda Selanik rıhtımında bir vedaya daha hazırlandı. Doğup büyüdüğü
topraklardan ilk defa ayrılacak, ilk defa bu kadar uzağa gidecek olan Mustafa
Kemal kararlı bir şekilde vapura bindi ve İstanbul’un yolunu tuttu.
Ege sularında yol alan Selanik vapuru, yıllar sonra o
toprakların kahramanını taşıdığını bilmeden önce Çanakkale boğazından geçti ve
sonrasında İstanbul’a, payitahta ulaştı. Karaköy iskelesinden ilk defa boğazı
seyreden Mustafa Kemal, Sarayburnu’nu, kız kulesini, Üsküdar’ı gördüğünde kim
bilir neler düşünmüştü? Modern Beyoğlu apartmanları, hanları, okullar, camiler,
kiliseler, sinagoglar arasından Pangaltı’na giderken neler hissetmişti?
Mustafa Kemal’in ilkleri yaşadığı ve Harbiye mektebinin
kapısına vardığı o gün takvimler 1 Mart 1315’i yani 13 Mart 1899’u
gösteriyordu. Mustafa Kemal buradaki 1315 Duhullülere Mahsus Künye Defteri’ne
“Selanik’te Koca Kasım Paşa Mahalleli Gümrük Memurlarından müteveffa Ali Rıza
Efendi’nin mahdumu uzun boylu, beyaz benizli Mustafa Kemal Efendi Selanik 96”
olarak kaydolundu. Atatürk kayıt sırasına göre günümüzde başka kimseye
verilmeyen “1283” apolet numarasını, idadiden arkadaşı Selanikli Ahmet Tevfik
Efendi (96) 1282, Manastırlı Recep Fahri Efendi (95) 1284 numaralı apoletleri
aldılar.
Harbiyeli üniforması ile Mustafa Kemal
HARBİYE YILLARI
Harbiye, kurumsal hafızası ve kendine verilen önem ile
birçok farklı alandaki eğitimi, kaliteli hocalardan, disiplinli bir şekilde
alınabilecek bir mekteptir. Mustafa Kemal de çalışma disiplinine sahip,
başarılı olmaya her daim hevesli ve kararlı bir öğrencidir. Bu özellikleri ile
Harbiye katılışından iki ay sonra arkadaşları arasında sivrilerek sınıf çavuşu
olmuştur.
Her insan girdiği yeni ortamlarda önce tanıdık simalar arar,
onlara yakınlık duyar. Mustafa Kemal’in ilk arkadaşları da idadiden beraber
geldikleri olmuştur. Birinciliği paylaştığı Ahmet Tevfik, çocukluk arkadaşı
Mustafa Nuri (Conker), Lütfi Müfit (Özdeş), Ali Fuat (Cebesoy), Kazım
(Karabekir), Ömer Naci, Kazım (İnanç), Kazım (Özalp), Ali Fethi (Okyar) ilk
arkadaşlarındandı. Mustafa Kemal sadece kendi devresiyle değil alt ve üst
devreleriyle de sıkı münasebet içerisinde bulunduğu için hemen her devreden
arkadaş edinmiştir.
Harbiyeli Mustafa Kemal ve arkadaşları
Kendi söylemine göre Harbiye birinci sınıfta dersleri geçse de istediği başarıyı elde edemeyen Mustafa Kemal, ilk yıl 635 mevcutlu piyade sınıfında bütün derslerden 484 not alıp 9’uncu oldu. İkinci yıl notlarını artırıp 522 not alıp 420 Harbiyeli arasında 11’inci oldu. Harbiye’yi müteakip Harp akademisini bitirip kurmay olmak isteyen Mustafa Kemal bu yüzden derslerine önem vermiş ve üçüncü, son yılda üç yıllık notları toplamıyla devresini 8’inci olarak tamamlamıştır.
Mezuniyetinde dereceye giren Harbiyeli 1283 Mustafa Kemal kurmay olmaya hak kazandı. Artık meçini çıkarıp kılıcını kuşanma vakti gelmişti. Teğmen olarak mezun olduğunda sicili 1317 P.8 (1901-P.8) olarak işlendi.
HARBİYE TERBİYEDİR
Mekteb-i Şahane-i Harbiye 1834 yılında kurulmuş olsa da
Dünya’da düzenli ordu sistemini kuran Mete Han’dan gelen bir kurumsal hafıza ve
geleneğe sahiptir. Modern anlamda disipline edilmiş bir eğitimle subay
yetiştirmek adına kurulan Harbiye, kurulduğu günden günümüze kadar başta
Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tarihimizin köşe taşlarını oluşturan komutan
ve devlet adamı yetiştirmiştir.
Dönemin eğitimi incelendiğinde Harbiye’de verilen eğitimin
sivil eğitimin çok çok üstünde olduğunu görürüz. Yabancı dil, adabı muaşeret,
Türkçe telaffuz (diksiyon), güzel konuşma, bir konuyu takdim gibi dersler
yetişen subayları donanımlı ve engin bilgi birikimine sahip döneminin
entelektüelleri olarak yetiştiriyordu.
Atatürk’ün bu dönemdeki şanslarından biri de Harbiye
kadrosunun çok nitelikli insanlardan oluşmasıdır. Dönemin okul komutanı Mustafa
Zeki Paşa tam 24 yıl (1884-1908) bu kutsal yuvaya komutanlık yapmış ve
tarihimizi parlatan nice insanlar yetiştirmiştir. Aynı zamanda o dönemde
öğretim başkanı olan Esat Paşa idi. Esat Paşa da tarihimize katkısı olan
subaylarımızdandır. Çanakkale muharebelerinde 3’üncü kolordu komutanı olarak
Atatürk’ün de komutanlığını yapmıştı. Atatürk bu dönemde diğer derslerine giren
hocalarından da çeşitli zamanlarda hep övgüyle bahsedip, kendine katkılarını
anlatmıştır.
Esat Paşa Çanakkale’de
Mustafa Kemal, körü körüne ders çalışan sadece not almak için çabalayan bir öğrenci olmamıştır hiçbir zaman. Bu özelliklerini sınıf arkadaşı Hayri Tırnovacık ‘‘Mustafa Kemal sınıfın en zeki talebesiydi. Hallerinden, yaşlarından umulmayan bir olgunluk vardı. Çok kuvvetli bir ikna kabiliyetine sahipti. Herhangi bir kavgaya karıştığını hatırlamıyorum. Sınıfta intikal ve zekâ kabiliyeti kıt, bedbaht talebeler vardı. Bu zorlamalardan müstağni vaziyette kitaplar üzerinde mütemadiyen kafa patlatan ezberciler gibi çalıştığını görmedim. Bilhassa merak ettiği derslerle ziyadesiyle meşgul olurdu. Riyaziye (matematik) ve edebiyata fazla düşkünlüğü vardı. Tevfik Fikret’in sis manzumesini beğenirdi. Namık Kemal’i ve Abdülhak Hamit’i okumaktan zevk duyardı. En fazla meşgul olduğu şeylerden biri de zamanın felsefesi ve fikri cereyanları idi. Sürekli olarak kafasını toplumun henüz halledemediği meselelerle meşgul ederdi.’’ şeklinde anlatmıştır.
Yeni tanıştığı insanları dahi karakteriyle etkileyen Atatürk, yakın arkadaşı Ali Fuat’ın evinde misafir olduğu bir gün Ali Fuat’ın babası İsmail Fazıl Paşa’nın arkadaşı dönemin önemli paşalarından Osman Nizami Paşa ile tanıştırılır. Bir süre sohbet ettikten sonra etkilenen Osman Nizami Paşa, Ali Fuat Cebesoy’un aktardığına göre; ‘‘Mustafa Kemal Efendi oğlum, görüyorum ki, İsmail Fazıl Paşa seni takdir etmek hususunda yanılmamış. Şimdi ben de onunla aynı fikirdeyim. Sen bizler gibi yalnız Erkân-ı Harp Zabiti (Kurmay Subay) olarak normal bir hayata atılmayacaksın. Sende memleketin başına geçen büyük adamların daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve zekâ emareleri görmekteyim. İnşallah yanılmamış olurum. Keskin zekân ve yüksek kabiliyetin memleketin geleceği üzerinde çok müessir olacaktır. Bu sözlerimi bir kompliman olarak alma.’’ diyerek onda gördüğü istidadı dile getirir.
FİKİR İNSANI MUSTAFA KEMAL
Mustafa Kemal durmadan okuyan, kendini geliştirmeyi seven ve
edindiği birikimleri ile her daim daha iyi yarınlar için düşünen, çabalayan bir
fikir insanıdır. Harbiye yıllarında da dönemin yanlış gidişatını eleştirmekten
geri durmamış, fikirlerini yaymak ve arkadaşlarını, insanları etkilemek için
sık sık kaleme başvurmuştur.
En yakın arkadaşlarından Lütfi Müfit Özdeş o günleri şöyle
anlatır; “Daha o zaman mektepte iken şuursuz, düşüncesiz kötü bir idareye karşı
vicdan ve ruhundan fışkıran inkılapçı düşünceleri bilhassa kayda şayandır. Her
okuduğu ders, her mütalaa ettiği ilim ve fenni dikkatle tahlil ederek neticeyi
alırdı. Bütün talebe arkadaşlarının ders müşküllerini makul ve mukni cevaplarla
izah ederdi. Erkânıharbiyede mesleğe ait ihtisas derslerinde en iyi notu Büyük
Şef almıştır.”
Sözlerini ulaştıramadıklarına fikirlerini ulaştırmak için
her şeyi göze alan Atatürk o dönemde gazete çıkarmıştır. Lütfi Müfit Bey;
“Büyük Şef, şuursuz idareden o derece ıstırap duymuştu ki daha mektepte iken o
zamanki idareye karşı arkadaşları ile hasbıhâller, tenkitlere başlamış ve hatta
büyük tehlikelere rağmen haftada bir iki defa gizli olarak gazete bile
çıkarmışlardır.
Daha o zaman evlâdı bulunduğu asil Türk milletine ileride ne
büyük hizmetler yapmaya namzet olduğunu pek güzel anlatıyordu. Onun her hâline
olduğu gibi dürüst düşüncelerine meftun olan ve candan inanan arkadaşları o
büyük adamın etrafına toplanmışlardı.” şeklinde o günleri anlatır.
Harbiye’de bir üst sınıf, harp akademisinde sınıf arkadaşı
olan Asım Gündüz ise şöyle anlatır onu; “Gerek Harbiye’de, gerek Harp
Akademisi’nde bir şey dikkatimi çekmişti. Doğu illerinden ve Anadolu’dan gelen
arkadaşlar, İstanbullular gibi, yalnız dersleriyle meşguldüler. Sadece Manastır
İdadisi’nden gelen arkadaşlarımız daha çok uyanık, daha çok Batı’ya dönüktüler.
Onlar derslerinin dışında memleketin meselelerini de tartışıyorlar, bu
konularda fikirler ileri sürüyorlardı. Mustafa Kemal de bunlardandı.”
“Beni, Mustafa Kemal’le ilk tanıştıran eski arkadaşım Fethi Bey (Okyar) olmuştu. Mustafa Kemal, çok güzel giyinir, çok güzel konuşur, kimseyi kırmaz, terbiyeli bir çocuktu. Doğup büyüdüğü Selanik’in Batı’yla daha çok bağlantılı bulunması sebebiyle olacak, dikkati çeken fikirleri vardı. Etrafına topladığı arkadaşlarla cesaretle konuşuyor, onları güzel konuşmasıyla kısa zamanda tesiri altına alıyordu. Bizlerin okumadığımız birçok vatan şiirlerini sık sık tekrarlıyordu. Namık Kemal’in bütün şiirlerini bir defterde toplamıştı. Bu şiirleri kısa zamanda bütün arkadaşlar defterlerimize yazmış ve ezberlemiştik. Mustafa Kemal “Milletleri uyandıracak olan fikir adamları, devlet adamlarıdır.” diyordu. Yabancı lisana karşı büyük bir hevesi vardı. Bu maksatla, Beyoğlu’nda bir Fransız madamına pansiyoner olmuştu. Bu Fransız kadın, Fransız Sefareti kuryeleriyle, İttihatçıların Paris’te yayınladıkları gazeteleri getirtiyor ve Mustafa Kemal’e veriyordu. Fransız kadın aynı zamanda Mustafa Kemal’e Fransızca dersi veriyordu. Bizler, vatan, millet ve Türklük fikirlerini ilk defa, Harp Akademisi sıralarında ondan duymuştuk. Bizim sınıfta en iyi Fransızca bilen Ali Fuat’tı (Cebesoy). Çünkü Ali Fuat Fransız okulundan Harbiye’ye gelmişti. Onu takiben de Mustafa Kemal iyi Fransızca bilirdi. Mustafa Kemal, Harbiye’de iken her tatilde Selanik’te bir Fransız okulunun tatil kurslarına devam ederek lisanını ilerlettiğini söylerdi.”
Atatürk, Harbiye yıllarında kendi fikirlerini destekleyici çok kaynak ve yazar okumuştu. Edebiyatın her türünü okumaya gayret eden Mustafa Kemal en çok, Mehmet Emin Yurdakul, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Jean Jacques Rousseau, Montesquieu, Voltaire’den etkilenmiştir.
1283 İÇİMİZDE
Bu güne kadar Atatürk’ün yaşamının her dönemi birçok yazar
tarafından kalemi alınmış farklı açılardan anlatılmıştır. Ancak, Harbiye
yılları onu yaşamının sonuna kadar taşıyan temeldir, fikirlerinin yıkılmaz
duvarlarına karılan harçtır. Atatürk’ün vatan ve millet fikirleri Harbiye’de
olgunlaşmış, devrim fikirleri burada somutlaşmıştır.
1283 Mustafa Kemal Anıtı – Kara Harp Okulu
Büyüklüğü tüm Dünya’da kabul gören Başkomutanımız, Türk
milletinin kalbinde, her Harbiyelinin ise ruhunda yer edinmiştir. Onun okuduğu
sıralarda okumak anlatılmaz bir gurur verir insana. Giydiğin üniformadaki
asalet, ruhundaki ulviyet, fikirlerindeki selamet, mesleğindeki keramet,
bedenindeki riyazet seni asker yapar ve Harbiyeli feraseti kazandırır.
Harbiyeli Mustafa Kemal dün olduğu gibi bugün de meçini
kuşanmış hazır bekliyor Mekteb-i Şahane’de.
Harbiye bir yuva, Harbiyeli olmak ise hiç kaybolmayacak bir ruhtur.
Nerede, nasıl olursa olsun ilelebet “1283 İÇİMİZDE!”
Size ilk defa geçen sene Moskova’daki
heykelinizin önünde seslenmiştim. O günden bugüne sizi anlamaya başladıkça size
saygım arttı. Sibirya ve Dresden hayatınız, tüm çilelerinize rağmen yazma ve
anlatma aşkınız sizi ve sizin gibi kaliteli yazarları örnek alan, yolunuzdan
ilerlemek isteyen talebeler için eşsiz birer örnek teşkil ediyor. İnanan ki
ilerlemek istediğimiz yolda ilerlememek için her şeye bahane bulabiliriz. Hayal
etmek güzel ama çalışmak zor. Hava açıksa insan gezmek, kapalıysa uyumak istiyor.
Gece az biraz dinlenmek ya da toplanmayan kafayı dağıtmak istiyor. Hastayken
iyileşsem de çalışsam derken iyileşince de sağlığın tadını çıkarayım önce
diyor. Sınav haftaları, yolculuklar derken bahaneler sağanak yağmur gibi
yağıyor. Sizin hayatlarınızdan aldığımız ilham ise birer demir şemsiye. Bugün
evinizi dolaşırken gözlerim doldu. Ruhunuzun hâlâ orada olduğunu hissettim. En
zor şartlarda bile siz böyle müthiş eserler vererek insanı insana anlatıp
insanın kendini bulmasını sağlamışsınız, var olun. Nasıl oldu da hayat kavgasına
boyun eğmeden ve dünyaya varlığınızı kaptırmadan konup, yazıp, göçtünüz
anlamaya çalışıyoruz. Kendini bilmeyen başka ne bilebilir ki Sayın Dostoyevski!
Ne güzel anlatıyorsunuz bizi bize. Ürettikleriniz tüketiciyi, hayatınız ise
yeni üreticileri besliyor. Ruhunuz şad olsun.
Şair ve şiir severler derneği kurmak istiyorum arkadaşlar. Birbirimize şiirler okuduğumuz, altını çizdiğimiz kitaplarımızı armağan ettiğimiz, şairlerden konuştuğumuz organizasyonlarda buluşmak istiyorum. Bildiklerimizi ve daha fazlasını paylaşıp elim yüzüm söz içinde kalkmak istiyorum masadan.
Böylesi bir ortamda olduğumuzu varsayarsak eğer, elbette size ilk okuyacağım şairlerdendir Ali Lidar. Günümüz şairlerinin en yalını ve duygusunu aktarımda en ustasıdır. Bir şair kaç şiirini ezebere bilir bilmem ama, şiirleri unutulmayan bir şairdir.
Bilmeyenleriniz için 1976 da Eskişehir’de doğan, sosyoloji mezunu ve felsefe öğretmenliği yaparken yazdığı şiirlerle şairliğe adım atmış olan Lidar, 2020’de Eskişehir’de ‘Küçük Prens’ müzesi açmak için çalışmalarını sürdürüyor.
Şairin kitaplarından sadece biri olan ‘Alengirli Şiirler’, şiir severler için büyük bir armağan. Okumanızı yürekten tavsiye ediyorum.
‘Nerede türkü söyleyen birini görürsen korkma, yanına otur. Türkü söyleyen insanların kötü hikayeleri yoktur.’ demiş büyük halk ozanı Neşet Ertaş. Ben de bu öğretilerle büyüyen şanslı çocuklardan biri olarak türküleri hep çok sevdim. Sazlı sözlü ortamlar iyilikle kuşatılmış gönül bahçeleriydi benim için. Oralarda kimse kimseyi ayıplamaz, kınamaz, ötekileştirmezdi. Türküler sevdanın, hasretin ve yoldaşlığın özüydü her daim. Uzun yolda giderken seni yalnız bırakmayan, karlı yolları yürürken içini ısıtan, ‘Bu kadar da dibe vurulmaz ki be arkadaş!’ dediğinde elinden tutup seni kaldıran, ölümle yüzleştiğinde seni hayata bağlayan sadık bir dosttu.
Mevzu bahis Halk Müziği olunca nice kıymetli ozanlarımız var elbette ama bugün sizlere benim için kaçınılmaz istikametlerden biri olan, Aşık Nesimi Çimen’in oğlu balet ve müzisyen Mazlum Çimen’in son albümünden bahsetmek istiyorum. Kelimelerle adeta sevdayı kalbimize nakış nakış işleyen Mazlum Çimen’in en güzel eserlerinin çok özel isimler tarafından seslendirildiği ‘Benim İçin Söylenenler’ albümü kendinizi dinlemekten alıkoyamayacağınız bir proje olmuş. Haluk Levent’ten Teoman’a, Jehan Barbur’dan Zuhal Olcay’a, Ender Balkır’dan Hayko Cepkin’ e birçok sanatçının yer aldığı albümde her eserin farklı bir tadı var.
Toplum olarak sevmeye ve sevilmeye sonsuz ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde birbirinize armağan etmeniz ve sevginin onarıcı gücünü hissetmeniz için sizlere bu albümden Edip Bülbül’ün kendine özgü sakinleştirici tarzıyla seslendirdiği, ‘Sokağın Tavanı Kadar’ ı tavsiye ediyorum. Her cümlesinde ayrı manâ olan eseri şu cümleyle bitiriyor Bülbül: Desen ki sevdin ne kadar, sokağın tavanı kadar.
Sokağın tavanı kadar çok sevdiğiniz ve sevileceğiniz günleriniz olması temennisiyle.
Çağdaş Klasik Batı Müziği’ ne adını yazdıran birçok kompozitor psikanalizle doğrudan bağlantı kurarken, Karlsruhe’ deputy 1952 yılında dünyaya gözlerini açan Wolfgang Mihel Ğim psikanalizi psikiyatriden ayırmadan ve daha çok şizofrenik hezeyanları notasyonuna dahil ederek kendisini kabul ettirmiştir. Şizofrenik hezeyanın resmini, hariçten gazel okumadan, dinleyicileri eserlerine dahil ederek çizen, müziğin anlamını yapısına yeğleyen Rihm doğaçlama çalışmalarını çoğaltmaya başladığı 1968 yılından itibaren müzikal yapıyı altüst ve ter yüz etmiş ve böylece daha o yıllarda, şizofrenik hezeyan özelinde psikiyatriyle ve doğal olarak, psikiyatriyi ötekileştirmeyen psikanalize hemhâl olacağının müjdesini vermiştir. Karslsruhe Müzik Yüksekokulu’ nda Augen Wehne Velte’ nin ( Eugen Werner Velte) rahle- i tedrisinden geçen kompozitör, hocası sayesinde, ilerlediği yolun alanını genişletip derinleşmeye başlamıştır. Wolfgang Fortner, Hamprly Sörl’ den yine aynı okulda, Karlhein Ştokhozın’ dan da Köln’ de ders alan Ğim; Franz Liszt ve Gustav Mahler gibi kompozitörlerin geçirdikleri aşamaları mihmandarlarıyla kavramış hatta Mahler’ in eserlerini anımsatan çalışmalarını gün yüzüne çıkarmıştır. Ştokhozın’ dan ayrıca kendisine özgü stil geliştirmenin nasıl gerçekleştirileceğini kavrayan Ğim Ştokhozın’ ın aksine, kendisinden önce alın teri dökerek ” On İki Ton” tekniğini ete kemiğe büründüren isimlere karşı refleksif tavır takınmamıştır. Mahler’ den Alban Berg’ e uzanan bir köprü inşa eden, köprüden Mahler’ in notalarını iliklerinde hissederek geçen Ğim karşı çıktığı “On İki Ton” tekniğiyle, bu tekniğin iç mimarlarından Alban Berg’ in müzik anlayışını merkezine alarak geçinmeyi ihmal etmemiştir. Berg’ in put kırıcılığından ve avangardlığından etkilenen Ğim, Niçe’ nin teorisine ve Artur Rembo’ nun politikasına put kırıcılıklarını kavradığı için odaklanmıştır. Put kırıcılar kümesini Georg Bühner’ in tiyatrosuna sabitlenerek zenginleştiren Ğim seriyalden postseriyal döneme geçmiş ve ismini kendisinin verdiği “İnklusif Kompozitörlük” döneminin perdesini aralamıştır. Disonanslarla konsonansların buluşturulması ve subjektif duyumlarla dış etkenlerin de üzerinde özellikle durulmasının karşılığı olan ” İnklusif Kompozitörlük” terimini şizofrenlik hezeyanlarını tablolarına yansıtan Adolf Wöfli’ nin dünyasına adım atarken kullanan Ğim benzeri hezeyanları yaşayan ve adı “Vahşet Tiyatrosu” ile özdeşleşen Antonin Artaud’ yla Meksika’ nın Trahumara Kızılderelilerinin kasvet yüklü ayinlerine kulak kabartmıştır. Artaud’ nun diğer eserlerine de nota nakışlayan ve onunla Meksika’ nın havasını içine çekerken, sesini Meksika’ dan dünyaya duyuran Oktavyo Paz’ ın poetikasına da gönül düşüren Ğim sıralarından geçtiği okulda profösörlüge yükselse de, bürokrasi onun hezeyan yüklü, salkım saçak, dalsız budaksız hayatlarla içli dışlı olmasını engelleyememiştir. Çağdaş Klasik Batı Müziği’ ne şizofrenik hezeyanlar özelinde psikiyatriyi ve psikanalizi davet eden Ğim’ in eserleri, psikiyatriyi kendi yakasından düşürmek, tersinden silkelemek, ona derin derin nefes aldırmak isteyenler için biçilmiş kaftandır. Wolfgang Mihel Ğim’ in teorisinin ve pratiğinin Türkiye’ de yankısını bulmaya çalışmak, bunun için uğraş vereni boşa kürek çekmekten öteye götüremeyecektir. Zira Türkiye; “Çağdaş Klasik Batı Müziği’ nin” yanında psikiyatriyi, bürokrasiden icazet alarak konumlandıran, standart, normal gibi hayatı sınırlandıran ifadeleri işlerine geldiğinde, meydanı boş bulduklarında sorgulayan, müzik özelinde tıbbın sektörleşmesi karşısında kıpırdamayan ama karınlarından konuşmayı çok iyi bilen ” sözümonalar” ın ükesi olmaktan kurtulamamıştır.
İlk olarak Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıkan ve Covid-19 adı verilen coronavirüs , Antarktika dışında tüm kıtalara ve 100’den fazla ülkeye yayılırken, 8 Mart Pazar itibarıyla Coronavirüs olanların sayısı dünya çapında 109 bini aşmış durumdadır.
İnsanlar bu virüse yakalanmamak için neler yapılması gerektiği ile ilgili araştırmalara girmiş hijyenik yerlerde bulunmaya, hijyen kalmaya, maske kullanımına başlamıştır.
Hijyen ve sağlıklı kalmanın en önemli uyarısı ellerin her zaman yıkanması ve elleriniz ile herhangi bir yere dokunduktan sonra yüze ve vücuda temas ettirmemek gerektiği uyarıları yapılırken insanlar toplu taşıma araçlarına veya asansör düğmesine bile dokunurken çekinir oldu , ben şahsen o şekildeyim. Dışarıdayken el yıkanacak yerler kısıtlı olduğundan el dezenfektanı almak istedim ama haberlerde izlediğim kadarıyla onların bile sahtesini yapmışlar ve çoğu yer de de kalmamıştı. Bende kendi el dezenfektanımı nasıl yapabilirim diye araştırmaya başladım ve gördüm ki diğer insanlar da en çok el dezenfektanı nasıl yapılır diye araştırmış, ben de o yüzden sizlerle doğal el dezenfektanı nasıl yapılır paylaşmak istedim.
Gerekli Malzemeler aşağıdaki gibi.
Esans olarak Çay Ağacı Yağı tavsiye ettim çünkü Çay Ağacı Yağı Melaleuca yağı olarak da bilinir, bu mevcut en güçlü ve güvenli antibakteriyellerden biridir. Aynı özelliklere sahip başka yağlar da var ama ben çay ağacı yağı kullanıyorum. Bu karışıma alkol de ekleyebilirsiniz ama ülkemizde saf alkol bulmak biraz zorlaştığı için onu yazmadım bu şekil de de kullanabilirsiniz.
El dezenfektanı kullansanız bile ellerinizi bol sabun ile yıkamanın yerini hiç bir şey tutmaz bunu aklınızdan çıkarmayın.
Devrim için yanıp tutuşan taze kınalı ellerimle bir kız çocuğu büyütmekteyim Hem de recmedilmeden henüz Sen ise ölü bir annenin kızısın Golnaz! Haydi, gülümse de saçlarını öreyim…
Golnaz! Dayaktan moraran yüzümüzü direnişimiz kapatacak Haydi, kalk ayağa ve sende söyle Bizi onlar değil yalnızca Tanrı öldürebilecek Çivisi çıkmış şu dünyanın bağrında bir gül gibi açan bizler Yalnızca kadın sayıldığımız günleri düşlüyoruz Ve hiçbir idam bizi yıldıramayacak Haydi, kalk ve sende söyle kızım Beraber bağırırsak sesimiz arşı titretecek Ve kan kokulu darağaçlarından haberini vereceğiz mutlu dünyamızın Golnaz! Söyle kızım, şimdi susmak olmaz
Ağabeyimin kinli yüzüne rağmen alnım ak, bir kız çocuğu büyütmekteyim Hem de idam fermanıma aldırmadan henüz Sen ise savaşımızın şehidinin kızısın Golnaz! Haydi, gülümse de yeniden dirileyim…
Golnaz! Yasaklardan kapkara kesilmiş şu karanlığı bu kadın ellerimizle yırtacağız Ve aydınlığa ulaşacağız Haydi, kalk ayağa ve sende söyle Kıyamet kadınların yüzü suyu hürmetine kopmuyor, kopmayacak Tutalım ellerimizi sımsıkı Utanç utancından yerin dibine batacak Başımız açık, yüreğimiz dimdik Öncelerde karanlık adımlarla acıyan o sokakları Bu kez ayaklarımız aydınlatacak Haydi, kalk ve söyle kızım Cihanın durması da gerekse o cihan duracak Golnaz! Ağlama kızım, şimdi ağlamak olmaz
Çığlıklarım bir fotoğraf karesinden taşıp inletemiyorsa da şu kaskatı yürekleri Dilimde “Eşitlik İçin Kadın Marşı” bir kız çocuğu büyütmekteyim Sen ise bir masalın uzun saçlı kızısın Golnaz! Gözlerini yum da seni de masallarla büyüteyim…
Golnaz! Şu yassı ve kaygan zeminli dünyanın Yanlış coğrafyalarında kuruyup giden Sen gözyaşlarımla suladığım kızım Haydi, kalk ayağa ve sende söyle Bu coğrafyalarda kadınlar bir çiçek gibi yeniden yeşerecek Baharı getireceğiz el ele tutuşup Savurup içimizdeki şu yayvan hüznü Hep ilk kez gülümsermişçesine gülümseyeceğiz Biz bu savaşı kadın başımıza Kadın ellerimizde oyuncaklarla Kazanacağız! Haydi, kalk ve söyle kızım Kendi devrim şiirimizin şairi olacağız Golnaz! Bekleme boynuna dokunacak urganı kızım, artık haykırmamak olmaz…
~EBRÂR
6.9.18
23:21
EŞİTLİK İÇİN KADIN MARŞI
Tenimdeki yara izinden tekrar yeşereceğim; Varlığım için ki ben kadınım, kadınım, kadınım Ses sese, ele ele verirsek, beraber adım atarsak kurtuluruz Başka bir dünya yaparız, eşit bir dünya, dayanışma ve kardeşlik içinde Daha iyi ve daha mutlu bir dünya Ne recm, ne darağaçları, ne tekrar tekrar gözyaşları, ne utanç Başka bir dünya yaparız, eşit bir dünya, dayanışma ve kardeşlik içinde Daha iyi ve daha mutlu bir dünya.
Hayatımız artık o kadar sürat aldı ki sürekli bir yerlere acelemiz var, telaşlı bir şekilde bir yandan bir yana savruluyoruz. Bazı zamanlar yaşamımızın nasıl bir yolda ilerlediğini bile fark etmiyoruz hayatlarımız artık spontaneleşti. Anlık kararlar üzerinde bir hayat yaşıyoruz maalesef. İnsanlık artık yarının derdin de değil günü bitirebilme cabası içerisinde. Bulunduğumuz dönemin gerekliliğinden olsa gerek bu yarışın sebebi, sanki bir an için durursak rakiplerimiz bizi büyük bir farkla önümüze geçeceklermiş gibi yaşamımızı sürdürüyoruz. Peki ya bu kadar koşuşturmaca ve caba ne için ? Hayatımızı adadığımız şeyler cidden bizim için bu kadar önemli veyahut bu kadar mı çok istiyoruz ? Durup bir saniye bir yolumuza baksak, isteklerimizi gözden geçirsek, hayatımızın nasıl ellerimizden kayıp gittiğini net bir şekilde görüceğiz. Yaptığımız eylemlerin sonucu bizlere ne katıyor ? Bu yarışta birinci olmak içimizde ki hırsı bitirecek mi ? Peki her şeye son versek böylesi daha mı iyi olucak… Sponten olmanın bizlere kattığı en kötü şey sorgulamayı bırakmamızdır. Yaptığımız eylemler ” yaptım” diyebilmekten başka bir şey olmayabiliyor genellikle. Durup düşünmek, planlamak ve hedeflemek bizlere başarısızlığımızda bile kazanç sağlayabilecek şeylerdir. Tabii ki de en önemlisi sabırdır. Bunları yaptığımız zaman mutlak başarı elde edemeyebiliriz elbette ama ne yaptığımızı ve neden olmadığını anlayabilmemizi sağlayacak şeylerdir. İnsanın en güçlü özelliği yanlışını fark edebilmesidir…
Nasılsınız efendim? Ben iyiyim. Sormadınız biliyorum ama ben bu soruyu zaten başkalarından beklemeksizin her gün kendime soruyor ve yine her gün dürüstçe cevap vermeye gayret ediyorum. Laf aramızda hâlden anlarım, iyi sır tutarım. Bu yüzden söylüyorum kendime nasıl olduğumu. Yoksa herkese söylenecek şey değildir bu. Bakmayın siz insanların birbirine “Nasılsın?” diye sorup durduğuna. Çok azı verilecek cevabı gerçekten duymak için sorar.
Size biraz kendimden bahsetmek isterim.
Kısacık saçlarım vardır benim. Uzatmayı pek sevmem, beceremem de zaten. Omzuma
azıcık değmeye görsünler, koşa koşa sevinçle kuaföre giderim. Bir kısa saç
modelinden bir başkasına geçmek için… Simsiyah kaşlarım vardır sonra. Onları
bozar, birbirine karıştırır, ben kızınca da “Bu kaş bozulur mu be!” derdi eski
sevdiğim. Biraz büyükçe olduğu için dikkat çektiği söylenen gözlerim, eşlik
eder onlara. Gözlerimle pek çok şeyi anlatmayı, yaşamayı öğrendim ve dikkatlice
bakmayı; karşılaştığım bütün gözlere…
Yüzüme bir de
kederliyken dahi gülümseyen bir dudak yerleştirdiniz mi, beni tanımanıza ramak
kaldı. Ama yok! Daha fazlasını söyleyemem. Eşgalimi çıkarmayın, istemem.
Bana ne vakit rastlasanız ya bir plan yapıyor, bir hayal kuruyor ya da iş üstünde, bir yerlere yahut bir şeylere yetişmeye çalışıyorumdur. Gitmek istediğim yere erkenden vardığım pek görülmemiştir. Edip Cansever’in;
“Her yere yetişilir/ Hiçbir şeye geç kalınmaz
ama”
dizelerini yalana çıkarıp ölmüş bir şairin kemiklerini
sızlattığım iddia edilebilir.
Kolaycacık
kaybolduğumu da itiraf etmeliyim ki bu, en sevdiğim arızalarımdan biridir. Ya
derinlere dalmışımdır usulca, dışımdaki dünya çıkaramaz ben istemedikçe ya da
yeni bir hikâye dayanmıştır kapıma, açayım diye beklemektedir. Sevdiklerim
dalga geçer kayboluşlarımla. Geçsinler be! Otururum yanlarına, en çok ben
gülerim onların laflarına. Ne diye gülmeyecekmişim sakarlıklarıma?
Duyguları nasıl yaşadığımı sormayın; şuursuzca, fütursuzca, korkusuzca… Nasıl inandığımı, güvendiğimi, nasıl sevdiğimi… Kızdığımı, küstüğümü, umutsuzluğa kapıldığımı, ardından umuda gözümü açtığımı… Sormayın, anlatamama; ölen birinin hayrına cami önünde elifba cüzü dağıtır gibi. Herkesle paylaşılmazmış duygular, bunu öğrendim şu kısacık ömrümde. Bir bardak, bir sürahi suyu almazmış.
Ben ne çektimse bu
duygulardan çektim. Panayır yeri oldu bazen, şenliklerle doldu gönlüm. Derken
bir fırtına koptu, nice sevdiklerimi daha hayattayken gömdüm. Siz bu acıyı
bilir misiniz? Gönül işleri değil sözünü ettiğim… Elbet kırılır insan, tabiatı
böyledir bu işlerin. Demem o ki siz hiç canınızdan, kanınızdan birini daha
yaşarken gömdünüz mü? Umarım buna hiçbir vakit gerek duymazsınız. Çünkü bunu
yapmak zorunda kalınca bazen karıştırırsınız yerin altındakinin kim olduğunu.
Siz misiniz, yoksa gömdüğünüz kişi mi?
Elimin ayarı kaçtı
yine. Kendimi bu kadar anlatmayacaktım. “Niye yaptım bunu?” dedim sonra. Kim, ne
yapsın benim deli kuytularımı… Hoş, ben bunları başkaları ne düşünür diye kaygı
duyarak da anlatmadım. İçimden geldi işte. Söylemek, ben böyleyim demek, kendimi
kendime hatırlatmak istedim de ondan. İhtiyacım vardı buna. Neden diyeceksiniz.
Hani bir Çin bedduasından söz ederler ya;
“İlginç zamanlarda yaşayasın.”
Çinli birinin
bedduasını da almadım ama demek ki edinmem gereken birtakım acı tecrübeler
varmış. İlginç zamanlarda yaşadım. Dökemedim içimi kimselere. Kendi omzuma
sarılıp ağladım.
Yine de ne güzel
yaşamak ve her şeye rağmen ne zor buradan ayrılmak!
Şair boşuna dememiş;
“Yaşamak kolay değil ya kardeşler,/ Ölmek de değil;/ Kolay değil bu dünyadan ayrılmak.”
Babası gibi bir baba olmaktan hep korktu Ama herkes ona ‘BABA’ dedi.
Müslüm Akbaş, 7 Mayıs 1953 Şanlıurfa’nın Fıstıközü
köyünde dünyaya geldi. Kerpiç bir evde dünyaya geldi. Müslüm’den sonra Ahmet
adında bir erkek, Zeynep adında bir de kız kardeşi var.
Ailesinin maddi sıkıntılarından dolayı ailece Adana’ya göç ettiler. Sadece ilkokulu bitirdi. Adana’da terzi çıraklığı ve kunduracılık yaptı.
İlk 1965 yılında, küçük yaşta Adana’da bir çay bahçesinde şarkılar söylemeye başladı. Aile Çay Bahçesi’nde düzenlenen yarışmaya katılmak istedi ama babası izin vermedi. Yarışmadan bir gün önce Müslüm uyurken babası saçını kesti. Babasının saçını kesmesine rağmen yarışmaya katıldı ve birinci oldu. Yarışmayı kazandığı gece Annesini ve kız kardeşini kaybetti ve katili ise babasıydı.
Sesiyle küçük yaşlarda dikkat çeken Gürses, kendisiyle yapılan bir röportajda o dönemle ilgili olarak şunları söylemiştir:
“İlkokulu bitirdim. Gerisi yok Adana’da damda yatarken uzun hava okudum. Arkadaşım Halkevine gidiyordu. Ben de gittim. Derken Çukurova Radyosun’da sanatçı oldum”.
Müslüm’ün soyadı Çukurova Radyosunda ‘Gürses’ olarak değişti.
1967 yılından itibaren TRT-Adana-Çukuroava Radyosu’nda da her hafta Cumartesi günü canlı olarak türküler söyledi. İlk plağı 1968 tarihli “Emmioğlu/Ovada Taşa Basma” plağıdır.
İstanbul’a gelen Gürses, Selahattin Sarıkaya’nın sahibi olduğu Sarıkaya Plak ile 2 adet 45’lik plak doldurdu: “Giyin Kusan Selvi Boylum/Hayatımı Sen Mahvettin” ile “Gitme Gel Gel/Haram Aşk“.
Daha sonra 1969 yılında yine İstanbul’da Palandöken firması ile çıkış parçası olan ‘Sevda Yüklü Kervanları’ içeren “Sevda Yüklü Kervanlar/Vurma Güzel Vurma” isimli 45’lik Plağı çıktı. Bu plak tam 300.000 adet satarak rekor kırmıştır.
Gürses, bu plaktan sonra askerliğini yaptı, tekrar İstanbul’a gelerek aynı firmada plaklarını çıkarmaya devam etti.
1970 yılında Anadolu turnelerine çıkmaya başladı.
Adana Tarsus yolunda şoförü uyuya kaldı ve kaza geçirdiler. Şoför olay yerinde hayatını kaybetti. Müslüm Gürses öldü diye morga koydular ama tesadüfen sağ olduğu fark edildi ve ameliyata alındı. Ameliyata alınan Müslüm beynine koruyucu bir plaka takıldı.
Müslüm Gürses hayatta kaldı ama kaza
sonrası aldığı kayıplardan dolayı çok sıkıntı çekti. Başına gele bilecek en
ufak darbede hayatını kaybede bilirdi ama o her şeye rağmen hayatta tutuldu ve
hayata bağlanmak için bir sebebi oldu.
Malatya turnesinde kendisi gibi ses
sanatçısı olan Muhterem Nurla tanıştı ve 1986’da evlendi. Kısa süre sonra
Müslüm Gürses’in isteğiyle sanat hayatını noktaladı Muhterem Nur.
Müslüm Gürses’in Babası yıllar sonra
ceza evinden çıktı. Usta sanatçı babasını hiçbir zaman affetmedi sadece maddi
destek verdi.
2010 yılında Müslüm Gürses’in babası 75
yaşında vefat etti. Almanya turnesinde olan Müslüm Gürses tüm konserlerini
iptal edip memleketini gitti ve babasına son görevini yaptı.
Müslüm Gürses, 15 Kasım 2012 Perşembe günü Memorial Hastanesi’nde geçirdiği by-pass ameliyatından sonra akciğer ve kalp yetmezliği nedeniyle yoğun bakıma kaldırıldı ve solunum cihazına bağlandı. Gürses, 3 Mart 2013’te, yaklaşık dört aydır tedavi görmekte olduğu İstanbul Memorial Hastanesinde hayatını kaybetti. 4 Mart 2013 günü Teşvikiye Camisinde kılınan cenaze namazının ardından Zincirli Kuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Sanatçı Müslüm Gürses için cenaze töreni düzenlendi. Cemal Reşit Rey’de yapılan törenin ardından Gürses’in naaşı Teşvikiye Camii’ne getirildi. Törene binlerce Gürses hayranı katıldı. 04 Şubat 2013 / Mehmet Ali Poyraz
Kaçabildiğin kadar kaç! Kaçıncı yüzyılın hızında yaşıyorsun farkında mısın? Önce mutsuzluktan sonra yalnızlıktan en son ölümden bu kaçışların.
Sen de ben de hepimiz bu sonun, kaçışın farkındayız da kendimizi kandırmayı sever gibiyiz. Rengarenk telaşların içine kapılmak dünyanın insanoğlu üzerindeki cilvesi değil de nedir? Yokluğun içinde kayboluşumuzun rüyasını yaşıyoruz. Her gün yeniden aşık oluyoruz buralara. İçimize çekiyoruz tertemiz yaşamlarımızın hasret kalınan havasını! Dibine kadar batıp her yükselişi kâr bildiğimiz takvim yapraklarını yırtıp atıyoruz bir bir. Duvarları boyuyoruz da yüreklerimizi renksiz bırakıyoruz ya en çok da bu gücüne gidiyor insanın.
Aydınlatıyoruz da camlarla odalarımızı, günlerimiz gülümsemelerimizin sıcaklığına hasret. Vaz mı geçtik gerçekten? Dünyaya gelişimiz bu kadar mucizevi iken yaşamlarımız basite mi alınır? Öylece geçip gitmek için fazla erken değil mi? Unutma! Durmak için “ÖLÜM” var, yaşamak için “NEFES”
Göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zaman içinde YAŞAMAYA bekleniyorsunuz!
Buyrun geçici heveslerinizin peşinden değil, kalıcı zevklerinizden devam edebilirsiniz yolunuza…
Zehrediyorum! Önce kendimi sonra bir başkasını! İnsanlara uğur getirdiğim söyleniyor. Külliyen yalan! Ben, ölmek üzere olan biri, nasıl… (Sessizlik. Derin bir nefes.) Nasıl olur da birini iyileştirebilirim ki? İçi ölüm kokan biri nasıl yaşamak isteğiyle doldurabilir bir başkasının içini? Mutluluk bir garip dünya icadı sadece. İnanmıyorum! Yaşayabildiğime bile. Benim gibi biri neden hala yaşayabiliyor? Kendimden korkmasam şuracıkta geçirirdim ellerimi boğazıma! Kahrolsun ki yapamıyorum. Bu korku içimde bir garip is gibi büyüyor. Büyüyor ve her tarafı simsiyah yapıveriyor. Şans! Şansa hangi ahmak inanır ki bu devirde? İnsan icadı! Kahrolsun insanlık! Bir ufak teselli için neler de uyduruyor kıçından. Kelebek! Kelebekler bir gün yaşamıyorlar esasında. Bir edebi haz için kaç kelebeğin canına kast ettiler! Durup ince şeyleri düşünmeye kimsenin zamanı yok! Yok! Bir kelebek görsek avuçlayıp sımsıkı öldürmek isteyecek kadar canileştik. Sahi neden? Neden hala uğur böceklerinin şans getirdiklerine inanıyoruz? Oysa üstündeki benekler zehirleri… (Ağlamaya başlar. Bir an. Haykırır.) Tanrım! İnsan gittikçe bozuluyor farkında mısın? Bir makine gibi robotikleşmeye başlıyor günden güne. Dur demek senin elinde. Nerede? Nerede hani? Kıyamet! Helak olmak için daha kaç yüzyıl bekleyeceğim. Kahrolası ben! Kahrolası şu düzen! Kırmızıya bürünmek benim elimde değildi. Ben rengârenk olmak istemiştim oysa! Gökkuşağı gibi. Gökkuşağı! Her rengin ayrı bir tonunu barındırmak içimde. Ya şimdi? Ölmek. Hatırlamak yahut ölümü? Aptalca, bir miktar! Aptalca, haddinden fazla! Tanrım zehirliyorum herkesi. Kendimde dâhil buna! Bu sebeple var olmak, bir acınası hal alıyor benim için. Durduramıyorum. Kiminle yan yana anılsa adım. Oracıkta helak ediyorum benliğini. Affet Tanrım. Bunun tüm suçlusu benim. Şimdi beni bekler bu uçurum. Şimdi boğazımda izini bırakmak ister bu hançer? Ölüm şu zamana kadar hissettiğim en gerçekçi şey. Tanrım ölüyorum. Affet! (Derinden gelen viyolonsel sesi.)