İlk olarak 2019-2020 eğitim öğretim yılında 30 bin üniversite öğrencisine verilmeyen başlanan bursun miktarı 3.200 TL. Peki İBB Genç Üniversiteli burs başvuruları ne zaman başlıyor?
İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2020-2021 yılı Genç Üniversiteli burs başvurularının başladığını açıkladı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu :”Üniversite öğrencilerine destek olacağız demiştik. Yaptık. İstanbul’daki 30 bin üniversite öğrencisine sağladığımız 3.200 TL’lik destek için başvurular başladı.” dedi. İBB Genç Üniversiteli burs başvuruları 15 Eylül- 14 Ekim 2020 tarihleri arasında https://gencuniversiteli.ibb.istanbul internet sitesi üzerinden yapılabilecek.
Başvuru Genel Koşulları
T.C. vatandaşı olmak
Öğrencinin kendisinin veya ailesinin/anne-baba vefat durumunda yakınının İstanbul’da ikamet etmesi *
Lisans veya önlisans öğrencisi olmak
Normal öğrenim süresinin içinde eğitimine devam ediyor olmak
Devlet üniversitesinde okuyor olmak veya vakıf /özel üniversitede %100 burslu okuyor olmak
Ara ve son sınıf öğrencileri için yılsonu başarı notunun en az 100 üzerinden 53 ya da 4,00 üzerinden 2,00 olması
Gelir durumu açısından maddi desteğe ihtiyacı olmak
Başvuru Yapamayacak Öğrenciler
Açık öğretimde okuyanlar
Uzaktan öğretim görenler
Ücretli değişim programında bulunanlar
25 yaşından büyükler
Öğrenim görüyorken yüz kızartıcı bir eylemden dolayı disiplin cezası alanlar
Öğretmen İhsan Kartoğlu - Karsın Arpaçay ilçesinde bir Melek! - Edebiyat
Genç yaşta, Kars’ın Arpaçay ilçesine bağlı Okçuoğlu köyünde ilk öğretmenlik vazifesini yerine getiren Öğretmen İhsan Kartoğlu ile çok güzel bir sohbet gerçekleştirdik. İhsan öğretmen, yalnızca öğrencilerinin değil, sosyal medyada epey ilgi gören paylaşımlarıyla takipçilerinin de kalbini fethetti. Gelin bu güzel öğretmeni biraz daha yakından tanıyalım… Karşınızda Genç Öğretmen; İhsan Kartoğlu
Okul sadece dört yanı duvarla çevrili, tepesinde dam olan yer değildir. Okul her yerdir. Sırasında bir orman, sırasında dağ başı. Öğretmenin, bilginin var olduğu her yer okuldur.
Merhaba İhsan Kartoğlu, bize kısaca kendinizi anlatır mısınız?
Merhabalar. Ben İhsan KARTOĞLU. 22 Kasım 1996 yılında Rize’nin Çayeli ilçesinde doğdum. Biri benden büyük, ikisi küçük toplam üç kardeşim var. İlk ve ortaokul eğitimimi ilçem Çayeli’nde tamamladım. Lise öğrenimimin 3 yılını Fındıklı Anadolu Lisesi’nde, son yılını Çayeli Vakıfbank Anadolu Lisesi’nde tamamladım. Hemen akabinde RTEÜ Sınıf Öğretmenliği bölümünü kazandım. Üniversite dönemimde Öğrenci Konseyi Başkan Yardımcılığı görevinde bulundum. Birçok projede aktif rol oynadım. 2018 yılında üniversiteden mezun olup 2019 yerel seçimlerine katıldım ve ilçem Çayeli’nde belediye meclis üyesi seçildim. Ağustos 2019’da atamam gerçekleşince görevimden istifa edip, Kars’ın Arpaçay ilçesinin Okçuoğlu köyünde sınıf öğretmenliği görevine başladım. Ayrıyeten RTEÜ Sosyal Bilimler Enstitüsünde tezli yüksek lisans yapmaktayım.
Mesleğinize olan tutkunuzu görmemek ve hissetmemek mümkün değil. Sizce öğretmenlik tutkuyla mı yapılmalı?
Teşekkür ederim. İçimde öğrencilerime ve mesleğime karşı güçlü bir coşku hissediyorum. Bu his doğrultusunda öğretmenliğin tutkuyla yapılmasına inanmaktayım. Burada önemli olan içimizdeki tutkuyu çocuklara sezdirebilmek ve aynı tutkuyu onlardan alabilmektir. Eğer bunu sağlayabilirsek; öğretmen ve öğrenci için mesleki başarı kaçınılmaz olur.
Genç bir öğretmen olmanın zorlukları nelerdir? Memleketinizden uzak bir köyde görev yaptığınız ilk zamanlar nasıl geçti?
Genç bir öğretmen olmanın tek ama en büyük zorluğu tecrübe. Başlangıçta belki tecrübesiziz ama içimizde bulunan dinamik yapı sayesinde bu eksikliğimizi kapatabileceğimizi düşünüyorum. Görevimin ilk zamanlarında tecrübesizliğime bir de alışma süreci eklenince zorlanmadım diyemem. Sonuçta hiç bilmediğiniz bir yere atanmışsınız ve önünüzde çözmeniz gereken birçok problem var. Bu problemlerden en büyüğü belki de kalacak yerdir. Özellikle kış aylarının sert geçtiği Kars gibi bir memlekette iseniz kalacak yer daha da önem arz ediyor. İlk gittiğimde kendime uygun bir daire bulamadığım için öğretmenevinde kalmayı tercih ettim. Kendime uygun bir daire bulunca da öğretmenevinden ayrıldım. Köye alışma sürecinde ise köy halkı ve velilerle iyi iletişim kurmaya önem verdim. Zaten köyde öğretmenlik yapıyorsanız veli ve köy halkı tarafından sahiplenmeniz daha kolay oluyor ve alışma sürecini rahat atlatıyorsunuz. Bu süreçte öğrencilerimin evlerine tek tek tanışma ziyaretleri gerçekleştirdim. Çocuklarına değer verdiğimi velilerime hissettirdim. Bu sayede köye alışma sürecim hız kazanmış oldu.
Öğrencilerinizle ilk karşılaşmanızda neler hissettiniz?
Bu soruyu cevaplamaya kelimeler yetmez ama hislerimi dile getirmeye çalışayım: Sınıfa ilk girdiğimde karşımda meraklı gözlerle bana bakan 11 öğrencimi gördüm. Beni rol model alacak; öğretmenim, hocam diye peşimde dolanacak çocuklar, benim çocuklarım. Kimisi göz göze gelince çekinip başını öne eğiyor, kimisi gülümsüyor. Bu manzara karşısında çok heyecanlandım. Uzun zaman sonra ilk defa kalbim o kadar hızlı atıyordu. Konuşurken birkaç kez heyecandan yutkunduğumu hatırlıyorum ki ben önceki yaşantımdan gelen toplantı, konferans vb. ortamlarda kitlelere hitap ederken yutkunduğumu hatırlamam. Ne kadar heyecanlandığımı siz düşünün. Bu durumu onlara çaktırmamak için elimden geleni yaptım. Çünkü yetişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da ilk izlenim çok önemlidir.
Öğretmen İhsan Kartoğlu’nun Sosyal Medya Adresleri
Öğretmen İhsan Kartoğlu, Türkiye’nin önde gelen eğitimcilerinden biridir ve sosyal medyayı aktif olarak kullanan isimlerden biridir. İhsan Kartoğlu’nun Instagram hesabı, https://www.instagram.com/ikartoglu/ adresinde bulunabilir. Hesabında öğretmenlikle ilgili paylaşımlar, eğitimle ilgili düşünceler, kitap önerileri ve hayatından kesitler yer alır. İhsan Kartoğlu, aynı zamanda Twitter hesabını da aktif bir şekilde kullanmaktadır. https://twitter.com/ikartoglu/ adresindeki hesabında, eğitimle ilgili güncel konular hakkında fikirlerini paylaşır ve takipçileriyle etkileşimde bulunur. İhsan Kartoğlu’nun sosyal medyayı aktif bir şekilde kullanarak, öğrencileri, öğretmenleri ve eğitim dünyasındaki diğer kişilerle iletişim kurmayı ve fikir alışverişinde bulunmayı amaçladığı görülmektedir.
Sosyal medya paylaşımlarınızla birçok yüreği ısıttınız. Öğrencilerinizle olan mutlu anlarınıza birçok insan şahit oluyor. İnsanların güzel yorumları size ne hissettiriyor?
Öncelikle güzel dilekleriniz için çok teşekkür ederim. İnsanların yüreklerine ufak da olsa dokunabildiysem ne mutlu bana… İnsanların güzel yorumları elbette beni çok mutlu ediyor. Etkisinde kaldığım ve yolumda daha güçlü bir şekilde ilerlememi sağlayan birçok güzel mesaj alıyorum. Bu mesajlardan bir tanesini sizinle paylaşmak isterim: “Hocam merhabalar, ben yaklaşık 10 yıldır belli sebeplerden dolayı bir köyde eğitim veren bir sınıf öğretmeniyim. Sizin videolarınızı ve çocuklarla olan muhabbetinizi gördükten sonra neden mutlu olmadığımı anladım. Çok teşekkür ederim. Artık ben de mutlu olacağım.” Bu mesaj benim için çok önemli. Mesleğe yeni başlayan bir öğretmenim. 10 yıldır görev yapan bir meslektaşımdan bu mesajı alıyorum. Bana göre bir öğretmen mutsuz ise oradaki çocuklar da mutsuzdur. Hocamızın görüşünü değiştirmem demek orada öğrenim gören çocukların da hayatlarını değiştirmem demekti. Hiç tanımadığım bir öğretmen ve çocuklarının hayatlarını değiştirdiğimi düşünüyorum. Yaşadığım bu his paha biçilemez… Bu ve bunun gibi güzel mesajlarını ileten, desteğini esirgemeyen herkese çok teşekkür ediyorum. Güzel mesajların yanında arada kırıcı mesajlar da alıyorum. Ama şunun da bilincindeyim: Sosyal medyada yaptığım paylaşımlar dolayısıyla gelen güzel mesajlar beni iyi bir öğretmen yapmayacağı gibi gelen olumsuz mesajlar da beni kötü bir öğretmen yapmaz. İşime ve öğrencilerime odaklıyım. Müsait oldukça da güzel anılarımızı sizlerle buluşturmaya çalışıyorum.
Öğretmenliği hepimizin nezdinde kutsal bir hâle getiren Mahmut Hoca’nın tabiriyle: “Okul sadece dört yanı duvarla çevrili, tepesinde dam olan yer değildir. Okul her yerdir. Sırasında bir orman, sırasında dağ başı. Öğretmenin, bilginin var olduğu her yer okuldur.” Taze bir eğitimcinin okul tabirini merak ediyoruz; sizce okul nedir?
Üstad Münir Özkul’un bu tanımını çok seviyorum. Bu tanıma kendi bakış açımı da eklemek istiyorum. Bence okul hayatın ta kendisi, ders ve notlardan daha fazlasıdır. Özellikle ilkokul öğrencilerine hitap ediyorsanız benim tanımım daha da önem kazanıyor. Çünkü ilkokulda temel eğitim veriyoruz. Bir nevi ağacı yaş iken eğiyoruz. İlkokul dönemlerinde okul bu kadar önemliyken çocukların okulu sevmesi için uğraşmalıyız. Peki bir çocuğa okulu nasıl sevdirebiliriz? Eğitim anlayışını sevgi değerine dayandıran bir öğretmen olarak şunu söyleyebilirim ki: Bir çocuk öğretmenini severse öğretmeninin anlattığı dersleri de sever, dersleri severse okulu sever, okulu severse araştırmayı ve öğrenmeyi sever, öğrenmeyi severse tüm eğitim hayatı boyunca bilgiye aç olur ve bunu bir alışkanlık haline getirir. Tüm bunların sonucunda sadece akademik değil her anlamda başarıyı elde eder. Ama hepsinin kilit noktası öğretmen sevgisidir. Geçmişinizde bir yolculuk yapalım. İlkokul, ortaokul, lise ya da üniversite anılarımızı hatırlayalım. Sevdiğimiz öğretmenlerin derslerini dinlemekten zevk almadık mı? Belli bir dönemde sevdiğimiz bir dersten, o dersi anlatan öğretmeni sevmediğimiz için soğumadık mı? O yüzden her şeyin başı öğretmen sevgisi… Peki kendimizi nasıl sevdireceğiz? Çok basit: Yeri geldiği zaman onlar gibi olacağız, onlar gibi davranacağız, onlar gibi düşüneceğiz. Onları anladığımızı onlara hissettireceğiz. Gerisi kendiliğinden gelecektir.
Öğrencilerinizle vakit geçirirken o yıllarınız aklınıza geliyordur… Peki siz nasıl bir öğrenciydiniz?
Öğrencilerimle iyi ilişkilerimi aslında hala kendi öğrencilik yıllarımı hatırlamama borçluyum. Bunun sayesinde öğrencilerimi çok iyi anlayabiliyorum ve verecekleri tepkiyi önceden kolayca kestirip ona göre hareket ediyorum. Ben çok sessiz, sakin bir öğrenciydim. Öğretmenlerimden çok çekinirdim. Hiçbir zaman öğretmenimle sıkı bir ilişkim olmadı. İlkokulda yazım çok güzel olduğu için panodaki tüm yazıları öğretmenim bana yazdırırdı. Yazarken çok yorulurdum ama öğretmenimden alacağım “aferin” sözü her şeye bedeldi. İlkokulda arkadaşlarım tarafından çok sevilirdim. Kimseyle kavga etmezdim. Herkesle arası iyi olan, arabulucu bir öğrenciydim. Halen daha öyleyim. Kimseyle düşman olmayı sevmem, hep bir açık kapı bırakırım. Öğretmenlerim tarafından da sevilirdim. Kopya çekmeyen, derslerine çalışan bir çocuktum. Zeki değildim, hiç de olmadım. Buralara gelmemi çalışkan olmama borçluyum.
“Her şey bir öğretmeni sevmeyle başlar.”
Öğretmen İhsan Kartoğlu, başucuna hangi kitabı bırakıyor?
Kişisel gelişim kitapları okumayı çok seviyorum. Ama sadece nasihat tarzında olan kişisel gelişim kitaplarından hoşlanmıyorum. Yazar ortaya bir konu koyuyorsa o konuyu bilimsel çalışmalarla desteklemeli. Başucu kitabım da aynı bu şekilde yazılan bir kitap: “Çocuklar Nasıl Başarır?” Mümin Sekman ve Dr. Bahar Eriş’in birlikte kaleme aldığı mükemmel bir eser. İşin içinde çocuklar olunca zaten benim için farklı bir anlam kazanıyor. Bu kitabı defalarca okudum ve notlar çıkardım. Çıkardığım notları zaman zaman uyguladım. Başarılı olduğum birçok konuda bu kitabın etkisi büyüktür.
Eğitim sistemimiz ile alakalı bir soru olmazsa olmazdı. Sizce eğitim sistemi nasıl daha iyiye yönlendirilebilir?
Soru çok güzel bir soru fakat bu soruyu cevaplayacak cüreti kendimde görmüyorum. Elbette benim de bazı düşüncelerim var ama mesleğe yeni başlayan bir öğretmen olarak dile getirmek istemiyorum. Öğretmen olduğum için öğretmen açısından kısaca ele alıp konuyu kapayayım. Her zaman şunu söylerim: “Çalıştığım işi en iyi ben yapıyorum.” değil, “İşimi en iyi şekilde yapma çalışıyorum.” Ufak farklar büyük sonuçlar doğurur. Ben her zaman işimi en iyi şekilde yapmaya çalışacağım. Böylece eğitim sistemimizin daha iyiye gitmesinde bir öğretmen olarak üzerime düşeni yapmış olacağım.
Son olarak bu yolda ilerleyen öğretmen adayları için Öğretmen İhsan Kartoğlu’nun tavsiyeleri nelerdir?
Hepsini çok seviyorum ve onlarla aynı mesleği yapacağım günü sabırsızlıkla bekliyorum. Birçok insan yazıyor. Lisede okuyan çoğu gencin kararını değiştirip sınıf öğretmenliğine yönlendirdim. Bunu bilmek bile ayrı bir gurur veriyor. Onlara birkaç şey söylemek istiyorum: Risk alsınlar, klasik bir memur olmasınlar. Yeniliğe açık ve özgün olsunlar. Doğru olduğunu bildikleri şeyi yapmaktan korkmasınlar. Bugün sizinle röportaj yapabiliyorsam bunları yaptığım içindir. İyi bir öğretmen-öğrenci ilişkisi ve öğrenci başarısı istiyorlarsa çocukları sevsinler, kendilerini öğrencilerine sevdirsinler. Çünkü “Her şey bir öğretmeni sevmeyle başlar.”
Bizimle bu güzel sohbeti gerçekleştirdiğiniz için teşekkür ediyoruz ve 24Okur ailesi olarak meslek hayatınızda başarılarınızın devamını diliyoruz güzel öğretmen…
Röportaj yapma fırsatı verdiğiniz için dergi ekibinize çok teşekkür ederim, gurur duydum. Yolunuz düşerse sizleri okulumda ağırlamak isterim. Sevgiyle kalın…
“Öğretmen İhsan Kartoğlu” gibi farklı eğitim ile alakalı 24Okur yazılarına göz atabilirsiniz.
‘’Ah, gençliğimdeki ben olsam! Neler yapardım, neler…’’ der anneannelerimiz babaannelerimiz. Bir de gençlik diye yanıp tutuşurlar. Ne varmış bu gençlikte? Biz de genciz. Bir elimiz balda bir elimiz kaymakta. İstediğimiz her şey hemencecik önümüzde.
Teknolojide de vardır dünyaları kapına kadar getirmene yardımcı olan. Japonya’da hangi deprem olmuş, Amerika’da hangi fırtına olup bitmiş ‘’tek tuşla’’ anında haberin olur.
Oysaki anneannelerimizin, dedelerimizin gençliğinde bunlar mı vardı? Koyunları, davarları ‘’tek tıkla’’ gütmek… ‘’Tek tuşla’’ su kuyusundan su çekmek… Bizler ayağa kalkıp da su almaya üşendiğimiz şu günlerde onlar boylarından büyük işlere göğüs gerdiler. O küçük yaşlarına rağmen kocaman merhametli kalplere sahip oldular. El ele tutuşup tüm dünya işlerinin üstesinden geldiler. Onlar gençti.
Ya biz, biz genç miyiz peki? Hemen her odada büyük biraderin bizleri izlediğini hissediyormuşçasına yaşıyoruz hatta bıraksak düdüğünü öttürüp bize hesap soracak. Acaba böylesine diken üstünde oturmak mı bizim gençliğimiz?
Belki de şu ‘’meçhul gençlerin’’ yanına uğramak lazım. Albümleri karıştırmak, bu meçhullerin nasıl genç olduğunu öğrenmek zamanı geldi. Fotoğraflar ardı ardına sıralanıyor. Bakıyorsun bıyıkları yeni terlemiş, tel tel yiyen gençler; bir bakıyorsun radyosu elinde çayırda oturan gençler görüyorsun. Sonra gözlerin, onların gözlerine takılı kalıp onların gözlerinden kalplerine ulaşıyorsun. Kalplerindeki gençlik tutkusuna… Gençlik kıpırtısıyla birlikte gelen ilk tecrübeleri görüyorsun. Okuyamadıklarını, çalışmak zorunda olduklarını, hayvanlara bakmak ya da çiftlikte çalışırken yanmış olan ten renklerini gözlemliyorsun. Belki de çeşme başında karşılaşılan yârilerin sevgisini sıcacık gülümsemeyle karşılıyorsun. Yine çeşme başında bulunan o beyaz mendilin saf ve temizliğini okuyorsun onların gözünde. Ayrıca küçük yaşta hayatın ıstırabını görmüş, tüm hayatları boyunca babasıyla göz göze gelmekten korkan, annesiyle iki kelam edemeyen gençleri selamlıyorsun yine onların gözlerinde.
İşte o vakit anlıyoruz ki onlar, o meçhul gençler, gençliği dibine kadar yaşamışlar. En önemlisi de kalplerinde hissederek…
Onlar biliyorlar ki zamane gençleri tek tuşla yitiriyor gençliklerini, kendi tecrübe edindikleri duyguları yaşayamadıklarını düşünerek. Diyorlar ki ‘’Ah, ben bir genç olsaydım!’’ İşte buradan geliyor onların genç olmayı istemeleri. Sonradan da ekliyorlar, sadece fiziken yaşlandıklarını, kalben hâlâ genç olduklarını kanıtlayan şu sözleri sarf ederken: ‘’Neler yapardım, neler?’’
Kuzey Sentinel Adası‘nda modern uygarlıklarla bağı olmayan bir kabile yaşıyor. Bu kabile Sentinelliler olarak biliniyor. Yaşamlarını avlanarak, balık tutarak ve vahşi bitkileri toplayarak sürdürdükleri biliniyor. Bu adada şu ana kadar tarıma veya ateşe dair herhangi bir iz rastlanmadığı biliniyor. Bu kabile, modern dünya ile tüm iletişimi reddediyor, bölgelerine girmeye çalışan insanları da şiddet uygulayarak zorla çıkarıyorlar. Hatta 2006 yılında bölgelerine yanlışlıkla giren bir balıkçıyı öldürdükleri biliniyor. Şu an bu adaya girişler kesinlikle yasak.
2. Plüton’un Kapısı, Türkiye
Plüton’un Kapısı isimli bu yer Romalıların ölüm Tanrısı olan Plüton’a adanmıştır. Strabon isimli bir antik tarihçi bu yeri ziyaret ettiğinde: “İçeri giren her hayvan anında ölümle karşılaşıyor. İçeri birkaç serçe fırlattım ve hepsi son nefesini verip yere düştü.” ifadesini kullanmıştır. Daha sonrasında bu alanda bilim insanları araştırmalar yaptığında Strabon’un söylediklerinde haklılık payı olduğunu görmüşlerdir.
Bilim insanları buradaki karbondioksit yoğunluğunu ölçmüşler. Gündüzleri Güneş’in bu gazı dağıttığını, geceleri ise sıcaklığın düşüp karbondioksit havadan daha ağır bir hal aldığında karbondioksitin yere çökerek ölümcül bir göl oluşturduklarını fark etmişlerdir.
3. Poveglia Adası, İtalya
Poveglia Adası dünyadaki en ürkütücü ve gizemli ada olarak biliniyor. Bunun nedeni ise şu: Roma İmparatorluğu döneminde vebaya yakalanan insanlar bu adaya getiriliyor. Daha sonrasında Ortaçağ döneminde de veba hastalığı nüksettiğinde bu ada bu hasta insanlara ev sahipliği yapıyor. Pek çok insan buraya terk edilmiş, aynı mezarın içine gömülmüş ve hatta yakılmışlardır. Bir rivayete göre, toprak çürüyen ve yakılan bunca cesetten dolayı o kadar etkilendi ki bugün %50’si insan küllerinden oluşuyor.
Peki sadece bununla yetinilmiş mi? Hayır. 1922 yılında bu adada bir akıl hastanesi açılmış. Zaten bu adanın geçmişten gelen ürkütücü ve negatif enerjisi buradaki hastaları pek de olumlu etkilememiştir. Bugün adaya bakıldığında kıyıya vurmuş insan kemiklerine de rastlamak mümkündür.
4. Yılan Adası, Brezilya
Brezilya’da bulunan Yılan Adası zehri çok güçlü binlerce yılana ev sahipliği yapıyor. Her bir metrekaresine ortalama olarak bir yılan düşüyor. Bu durumda oraya yanlışlıkla bile yolunuz düşse birkaç günden fazla yaşamanız pek mümkün gözükmüyor.
5. Coca Cola Formülünün Saklandığı Depo
Coca Cola bilindiği üzere son 100 yılın neredeyse tartışmasız lider alkolsüz içecek üreticisi konumunda. Bizim o severek içtiğimiz Coca Cola’nın formülünü 125 yıldır saklıyorlar. Bu gizemli formül Atlanta’da bulunan bu depoda saklanıyor.
Bugün sizlerle cidden önemli bir konu ile birlikteyim. Nedense bakıyorum da bu konu çok suistimal ediliyor. Günümüzde herkes istediği hususta ve buna engel olacak bir hastalığa sahip değil ise çocuk sahibi olabiliyor. Peki herkes ebeveyn olabilir mi? Olmalı mıdır? İşte bu konu ile ilgili fikirlerimi sizinle paylaşmak için buradayım.
Günümüzde sağımız solumuz her bir yanımız bilinçsiz ebeveynlerle dolu.Peki ebeveyn olmak için nelere dikkat etmeliyiz? Her insanın bu konuda kendini yoklamasını ve test etmesini isterdim. Çünkü kimimiz bu sorumluluğu alacak kadar yeterli olmayabiliriz.
-Kendimize sorabileceğimiz bazı sorular –
-Ben bir çocukla yapabilir miyim?
-Ona iyi bakabilir miyim?
-Çocuk ağlamalarına ve çığlıklarına dayanıklı mıyım, sinirimi kontrol edebilir miyim?
-Ona istediği özveriyi ve ilgiyi verebilir miyim?
-Ve sahip olduğum sevgi ona yeterli olur mu?
-Onun bir birey olduğunu kabul edip ona saygı duyabilir miyim?
-Onu sıkmadan onu korumayı öğrenebilir miyim? Ve daha nicesi…
Sevgili ebeveynler bu çocukların dünyaya gelme sebepleri sizler iken hiç değilse bu soruları kendize sormalı ve yeterli misiniz değil misiniz diye kendinizi test etmelisiniz. Aksi takdirde sizler kendinizi bilmiyor, çocuklarınızı sağlıksız büyütüyor, geleceğin potansiyel katil, hırsız vb. niteliğinde bireyleri var etmiş oluyorsunuz. Bir insanın temeli çocuklukta oluşur. Siz çocukken çocuğunuza nasıl davranırsanız gelecekte çocuğunuz o kıvamda bir insan olacaktır.
Çocuklarınıza nefreti, kini, şiddeti göstermeyin. Öğretmeyin! Elbette sinirleneceğiniz sabrınızın yetmeyeceği noktalar olacaktır, peki o çocuklar bu sinirin nefretin altında ezilmek zorunda mıdır? Hiç sanmıyorum. Kendimizi geliştirmeli, önce kendimizi sevmeli sonra çocuk sorumluluğunu almalıyız. Unutmayın ki kendini sevmeyen biri hiç kimseyi sevemez. Anlık isteklerinizle ve heveslerinizle çocuk yapmaya karar vermeyin! Bu uzun bir süreç olmalı. Kendinizi lütfen bir teste tabi tutun. Bugün burada elimizde bir şans varken, geleceğin sağlıksız vatandaşlarını var etmeyelim ve çocuklar hiç üzülmesin. Bu dünyayı onlar için güzel hale getirelim. Yarınların mirasçıları çocuklardır. Lütfen biraz daha dikkatli olalım ve bilinçli olalım. Ve Nazım Hikmet’in bu güzel şiirine kulak verelim:
“Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
Allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
Oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
Dünyayı çocuklara verelim
Kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
Hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
Dünyayı çocuklara verelim
Bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
Çocuklar dünyayı alacak elimizden ölümsüz ağaçlar dikecekler “
Bugün “En Çok Kendimden … Diliyorum” diyerek başladım güne, bir mektup sayesinde.
Başkalarını kaybetme, yanlış anlaşılma, yalnız kalma, sevilmeme, terk edilme korkularım yüzünden pek çok şeyi yok saydığım, görmezden geldiğim ve özür dilediğim zamanlarda bir an durup aslında en büyük haksızlığı kendime yaptığımı fark etmemi sağlayan bir mektup aldım.
En derin mutsuzluk nedeni; kendi değerinin farkında olmamak, kendisini sevmemek, kendinde kusur aramak, insanın kendi varlığını reddetmesi değil de nedir?
Koyu harflerle sıralı kelimeleri okurken şimdi elinize bir kalem ve kağıt alıp kendinize özür mektubu yazın lütfen. Çünkü inanın en çok kendinizden özür dilemeyi hak ediyorsunuz diyordu şu satırların başında:
Ruhsal Bilge’nin mektubu
Bugün her şeyden önce, kendimden özür dilemek istiyorum. Kendime karşı çok sert olduğum için… Günün sonunda mutsuz olmanın bedelini ödemek zorunda olduğum ve mutluluğu engellediğim için. Sürekli korku ve endişe içinde yaşamayı seçtiğim için… Sadece tembel veya yorgun olduğum için değil duygularımdan kaçınma isteğim yüzünden çok fazla uyuduğum için… Olumsuzluk enerjisi beni içine çektiğinde onunla savaşmadığım için… Kendime kızarak, kendimi suçlayarak ve kendimi acımasızca yargılayarak iyi yanlarımı öldürdüğüm için… Ve içimdeki çocuğun ne istediğine kulaklarımı tıkadığım için kendimden özür dilerim. Yetersiz, zeki, güzel, yetenekli, akıllı olmadığımı düşündüğüm, duygularımı ve düşüncelerimi kontrol edemediğime inandığım, cesaret bulamadığımı sandığım, sustuğum kabullendiğim ve kendi değerimi hiçe saydığım için kendimden özür dilerim. Başkalarının ne düşündüğünü ve ne istediğini bir öncelik olarak belirlediğim için, kendimi hiç durmadan ertelediğim için, hayallerimi karanlık bir çekmeceye kaldırdığım için, birilerinin neyi nasıl yapmam gerektiğini bana söylemesine fırsat verdiğim için ve kendimi yetersiz bulduğum için kendimden özür dilerim…
Yaralandığım, incindiğim, zorbalığa uğradığım ilişkilerin içinde kalmaya devam ettiğim ve kendimi bunlara layık gördüğüm için ‘Kendimden özür dilerim’.
Sevgiyle ve ışıkla…
Ruhsal Bilge
Mektubu okurken ve yazarken aklıma başka şeyler de geldi. Gözyaşlarımın yanaklarımdan süzülmesine de izin verdim. Kalbimi gözyaşlarıyla yıkadım, temizlendim. Artık eminim insanın kendisiyle barışması iyi hissettiriyor. Ruhsal Bilge’nin tavsiyesi üzerine kolayca mektubu bulabileceğim bir yerde saklayacağım. Ve yine önceliklerim başkaları olursa, kendime haksızlık ettiğimi anlayabilmek için bu mektubu okuyacağım. Sizlerle de bu mektubun orijinalini paylaşıyorum. https://www.ruhsalbilgelik.com/en-cok-kendimden-ozur-dilerim/
Anladım ki insan tek başına dünyayı bile değiştirebilecek bir güce sahip. İçerisi değiştiğinde dışarısı da değişmeye başlıyordu çünkü, gördüm. İçeriyi onardıkça dışarısı da tamir oluyordu. İçin güldüğünde dışarısı da gülümsüyordu sana. Yani sen içindekini değiştirdiğinde dünya da sana göre değişiyordu.
Belki de bir türlü tarif edilemeyen mutluluk buydu işte…
Pareto ilkesi, 80-20 kuralı olarak da bilinir. İtalyan ekonomist Vilfredo Pareto‘ya göre sonuçların %80’i nedenlerin %20’sinden kaynaklanır. İtalyan toprakların %80’inin nüfusun %20’sine ait olduğunu görmüş ve buna başka alanlarda da gözlemlemeye başlamış. Pareto ‘nun 80-20 ilkesini birçok alana uygulayıp çıkarım yapmak mümkün. Örneğin:
Dünya servetinin % 80’i dünya nüfusunun %20’sinin elinde,
Sosyal medyada geçirdiğimiz zamanın %20’si verimli,
İşteki başarının %80’ini o iş için harcadığımız zamanın %20’si belirler,
Trafik kazalarının %80’ine sürücülerin %20’si sebep olur,
%80 ihtimalle arkadaşlarınızın %20’si ile buluşuyorsunuz.
Günlük hayatımızda sürekli meşgul görünen ancak az şey başarmış insanlar görürüz. Hatta zaman zaman biz de böyle olduğumuzu hissedebiliriz. Bunun nedeni getirisi büyük olan bir veya iki şeyi erteleyip değeri küçük işlerle meşgul olmaktır.
Peki bu önemli azınlığı nasıl bulacağız?
Pareto ilkesi diğer bir adıyla 80-20 ilkesi sadece hayatımıza etki eden ‘oranları’ gözler önüne serer. Bu oranları hayatımıza fayda sağlayacak şekilde yönetmek bizim elimizde. İnsanın hayata dair bir tercihi olsa ekseriyetle hedefini nokta atışı vurmayı, yerinde hamleler ile hayatını güzelleştirecek işler yapmayı tercih eder. Ama nasıl?
‘Önümde duran işlerden hangi %20’lik kesimin bana %80 oranında faydası olacak?’ şeklinde kendimize soru yönelterek yol haritamızı hazırlayabiliriz. Genellikle uğraştırıcı ve karmaşık işler dönütü en fazla olandır. Eğer basit yapılan işlere vakit ayırırsak geri kalan zamanda karmaşık işler gözümüzde büyür, bir türlü başlamak istemeyiz. Dolayısıyla korkmadan ve konfor alanımıza çekilmeden büyük işlerle başlayalım.
Elinize bir kağıt alın hedeflerinizden 10 tanesini yazın. Çoğu insan daha az önem taşıyan %80-85 kısıma takılırken en önemli kısmı atlıyor. Oluşturduğunuz listedeki maddelerden hangi hedef hayatınızın geri kalanına büyük ölçüde yol verecek? Sonrasında gelecek ikinci maddeyi de belirledikten sonra %20’lik kısma şekil vermiş olacaksınız. Böylece hayatınızda size en fazla gelir, mutluluk, kalite vs. getirecek azınlığı bulmuş, çoğun içinde boğulmamış olacaksınız.
Pareto ilkesinin oranı genellikle tutsa da burada asıl önem taşıyan savunduğu düşünce. İş hayatınızda, eğitim hayatınızda, kurduğunuz insan ilişkilerinde yani birçok bir alanda faydalı azınlığı bulup kaliteyi yükseltebilmek sizin elinizde.
Ülkemizin güneydoğusu sayısız medeniyetlere ev sahipliği yapmış Mezopotamya topraklarını içine katıyor. Her şehri, ilçesi, köyü, bucağı ayrı zenginliğe sahip Güneydoğu her köşesinde bin bir hikâye ve tarih barındırıyor.
Adıyaman’da, Atatürk barajının arasında kalmış küçük bir ilçe var, adı Samsat. Bu Samsat aslında yeni Samsat diye adlandırılabilir çünkü eski Samsat baraj yapımı ile sular altında kalmış. Ne yazık ki sular kadim ilçenin yerini değiştirmekle kalmamış, barındırdığı tarihin delillerini de yutmuş. Kadim kelimesi bu ilçe için tam yerinde kullanılmış bir kelimedir çünkü Samsat’ın tarihi bugünden 8000 yıl geriye M.Ö. 6000’li yıllara kadar uzanmaktadır.
Samsat’ın bu derin tarihinin bir kıyısından geçen, belki de birçoğumuzun tanımadığı biri var. Samsatlı Lukianos…
Lukianos, M.S. 125 yılında doğduğu tahmin edilen Samsatlı bir işçi ailesinin çocuğudur. O dönem Süryani şehri olan Samsat’ta doğup büyüyen Lukianos heykeltıraş dayısının yanında çalıştı bir süre. Burada Yunancayla tanışan Lukianos, Yunan kültürüne ve edebiyatına da ilgi duymaya başladı.
Bir dönem Antakya’da avukatlık yapan Lukianos kendini gerçekleştirmek için daima bir arayış içerisinde oldu. Avukatlık döneminden sonra Atina’ya gitti ve orada sofist oldu. Sofist olduktan sonra kendini şehir şehir gezip felsefe öğretmeye adayan Lukianos Roma’da felsefeci Nigrinos ile tanıştı.
Atina’ya döndüğünde değişmiş olan Lukianos sofistliği bırakarak gördüğü eksikleri ve yanlışları yazmaya başladı.
Lukianos Yazmaya Başlar
Anadili Süryanice olan Lukianos yıllar içerisinde Yunan dili ve edebiyatına ileri seviyede hâkim oldu. O kadar ki bu dilde 80 kadar eser verdi. Günümüze kadar ulaşan eserlerinin düzyazı, şiir ve genellikle diyalog türlerinde olduğu görülmektedir.
Düzyazı ve öykülerinde birçok farklı karakteri konuşturan Lukianos kalemini sivriltmekten asla kaçınmamıştır. Dönemin en önemli gücü olan Roma imparatorluğu içerisinde eleştirilemez denilen birçok gücü eleştirmiş, yermiştir. Sadece yöneticileri değil başka yazarları, felsefecileri, kendini peygamber ilan edenleri kısacası yanlış gördüğü herkesi ve her şeyi eleştirmiştir Lukianos.
Samsatlı Lukianos’un en çok dikkat çeken eserleri: Dalkavukname, Tanrıların Konuşmaları, Deniz Konuşmaları, Ahirete Varış, Öbür Dünyada Konuşmalar, Tarih Nasıl Yazılmalı, Gerçek Bir Hikaye…
Gerçek Tarih
Lukianos’un 80 kadar eseri arasından onu farklı kılan, hepsinden ayrı bir kitabı vardır. Dünya literatürüne “İlk Bilim Kurgu Romanı” olarak geçen ‘Gerçek Tarih’ (True History) kitabı.
Milattan sonra 175 yılında yazılan kitap, bir grup gezginin gemi seyahatindeyken yaşadığı sıra dışı olayları anlatıyor. Bindikleri geminin büyük bir fırtınada sular üstünde kalkıp inerken, kalkıp Ay’a kadar gittiğini anlatan kitapta Ay’da yaşayanlar ile Güneş’te yaşayanların Venüs için savaştıkları anlatılıyor. Kitabın detaylarında o tarihte düşünüldüğüne inanılmayacak birçok tasvir var. Savaşta ölenlerin kanlarının bulutları kırmızıya boyadığı ve Güneş batarken bazen bu bulutların göründüğü hikayesi ilgi çekici tasvirlerden yalnızca biridir.
Kitap Ay’a yolculuk edebilme düşüncesini hiciv ve bilim kurgu yoluyla da olsa ilk defa akıllara getirdiği için büyük önem taşıyor. İnsanoğlunun hayal etmeden hiçbir şey yapamadığı ve hayal ettiğinin de peşinden gittiğinin 2000 yıllık kanıtıdır bu kitap.
Senden geriye kalanla avunuyorum; Birkaç yırtılmış, solmuş fotoğraf; hırkan ve bitmeyen geceler. Her zamanki gibi sesini duyamadan geçiyor günler, Gülüşüne sarılamadan, Mutluluğunu hissedemeden, Hissemeden bitiyor…
Senden bir haber bekliyor yüreğim, Aklım sende sürekli. Bu dört duvar üstüme-üstüme geliyor; Gidemiyorum bir yere, gidemiyorum…
Hep sana ayarlı, sana bozuk bu yüreğim, Hayal meyal düşlediklerimin tortusu bu. Senden geriye kalan; Sımsıkı sarıldığım mâzin şimdi.
Kat kat sarılmak istiyorum.
Yorgan, döşek
Belki bir kağıt parcası;
Ne bulursam işte.
Ben neydim, kimdim ki?
Aşarken zaman boyumu.
Gömsem başımı.
Kızgın bir kum da olur,
Turkuvaz bir deniz de.
Belki bir çift kehribar,
Onda bulurum kendimi.
Acımasız, acınılası dünya;
Hissetmiyorum artık.
Ne varsa parmak uçarımda.
Sen yan hâline.
Derinlerde bir yerde;
İçimden el çekmeyen,
Mütemadiyen bir savruluş.
Çok sıkı bir vejeteryan olan Praglı yazar FranzKafka, arkadaşı Max Brod’a öldükten sonra eserlerini yakmasını söyledi. Ancak Brod’un ihanetinden dünya edebiyatına müthiş bir soluk doğdu.
Fransız yazar Albert Camus on yedi yaşına kadar futbol oynadı. Verem hastalığına yakalanınca futbolu bırakmak zorunda kaldı ve içindeki tüm cevheri ortaya çıkaran yazarlığa yöneldi.
“Benim yaşımdaki insanların sıkça yaptığı şeyi yapıyorum. Son günlerimi tek başıma ve sükûnet içinde geçirebilmek için dünyadan vazgeçiyorum.” notunu ardında bırakarak evinden ayrılan Rus Edebiyatı’nın önemli isimlerinden biri olan seksen iki yaşındaki Lev Nikolayeviç Tolstoy, birkaç gün sonra tren istasyonunda donarak öldü.
İngiliz yazar Charles Dickens‘ın “Dünyanın elektrik akımları, pozitif ve negatif elektrik” diyerek açıkladığı tuhaf bir takıntısı vardı: Uyurken başını kuzey kutbuna doğru uzatmak.
İrlandalı şair Oscar Wilde ile Amerikalı gazeteci ve yazar Ernest Hemingway’in anneleri psikolojik sorunlarla baş ediyordu. Bu nedenle çocuklarını, kız çocuğu kıyafetleri giymeye zorluyorlardı.
Alice Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Carroll bir matematik dehasıydı. Aynı zamanda çok iyi kelime üretirdi. Ürettiği pek çok kelime hâlâ İngilizce’de kullanılıyor. Scrabble oyununun ilk örneği de ona aittir.
Arthur Conan Doyle, dünyanın en ünlü dedektifine “Sherringford Hope” adını verdi. Daha sonra Alfred Sherlock ve hukukçu Oliver Wendell Holmes’un isimlerinden Sherlock Holmes ismini yarattı.
Sefiller’in Fransız yazarı Victor Hugo görünüşüne önem verirdi. Bu yüzden her sabah soğuk su dolu küvete girerdi.
Ünlü Fransız yazar Honoré de Balzac kahveyi çok severdi. Günde elli bardak içer, ona kahve yapacak kimse olmadığında ise kahve çekirdeği çiğnerdi.
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski gerçek bir kumarbazdı. “Kumarbaz” adlı kitabını, borcunu ödemek için yirmi dokuz günde yazdı.
İlk milyoner yazar olan Jack London intihar girişiminde bulunmuştu. Pasifik’te yaptığı bir gezi sırasında yakalandığı tropikal hastalığı kendince tedavi etmeye çalıştı. Ancak yanlış tedavi böbreklerini iflas ettirdi. Hâlâ şüpheli olan ölümünün nedeni, intihar olarak da düşünülmekte.