Şiir Gibi Bir Film: Kelebeğin Rüyası

                                           İyimser mi daha cesurdur kötümser mi ?

2.Dünya Savaşı sıralarında 1941 yılında Zonguldakta geçen film şair Rüştü Onur ve şair Muzaffer Tayyip Uslu’nun belediye başkanının kızları Suzan’a tutulmaları ve iddiaya girmeleriyle başlar.Suzan hangi şiiri beğenirse iddiayı o kazanacaktır.Fakat her ikisinin de çağın illeti olan vereme yakalanmış olmaları Suzan’a giden yolda yollarına taş koyacaktır.Rüştü ve Muzaffer memuriyetlerine ve şiir dolu yaşalarına devam ederken bir yandan da hocaları şair Behçet Necatigil’le hafızalara kazınan diyaloglarda bulunurlar.

                                     İnsanoğlu hocam iyi davranınca çabuk unutuyor…

Dans provasından çıkan Suzan tokalaşmak için el uzatan Rüştü’yü geri çevirir.Dostunun bu duruma içerlenmiş olsa gerek ki Muzaffer sonraları hocası ile gezerken Suzan’la karşılaştığında ona pek de sıcak olmayan bir tutum sergiler.Ve yüreğimize dokunan,akıllara kazınan o sözü söyler:İnsanoğlu hocam,iyi davranınca çabuk unutuyor…

                                        Sen çok güzelsin. Sebepsiz de gülebilirsin.

Rüştü ve Muzaffer Suzan’la tanışır güzel vakitler geçirmeye başlarlar.Rüştü bir yandan yazmış olduğu tiyatro için provalara başlamak niyetindedir ve öyle de olur. Eserinde yer verdiği,maden ocağına inmek isteyen Hatice karakterine Suzan,Mehmet’e ise Muzaffer can verir…Ta ki Suzan’ın babasının Rüştü ve Muzaffer’in verem olduğunu öğrenene kadar.
 
                                   Bir ermiş bir gün rüyasında kelebek olduğunu görmüş.
                          Uyanınca kafası karışmış.Ben mi rüyamda kelebek oldum yoksa
                  bir kelebek şu anda rüyasında ben olduğunu mu görüyor? Diye düşünmüş..

Rüştü Heybeliadaya verem tedavisine giderken Suzan’la Muzaffer birbirleriyle daha fazla zaman geçirir ve hatta Rüştü’nün hayalini,eserinde yer verdiği o deliliği yapmaya cüret eder çok da eğlenirler.Kaderlerinde mi var bilinmez güzel her an yarıda kalır, bit temizliği için soyunması gereken Suzan’ın şapkası kaldırıldığına omuzlarına lüle lüle dökülen saçları her şeyi gün yüzüne çıkarmıştır.

                                                Sen takma kafana Muzaffer
                                                 Senin savaşın sana yeter.

Rüştü Heybeliadaya tedaviye gider hocası Necatigil’le beraber fakat senatoryumdan ne davet almıştır ne de onay. Fakat davetten onaydan daha güçlü bir silahı vardır, kelamı, lisanı, şiiri vardır… Vardıklarında içeri alınmazlar fakat başhekimi görürler, Necatigil başhekime Muzaffer’in çok kıymetli bir şair olduğundan bahseder ve Muzaffer defterini açıp şu çok kıymetli dizeleri yüreğinden koparıp  dile getirir:

“Diyecekler ki arkamdan
                                                   Ben öldükten sonra
                                                   O, yalnız şiir yazardı
                                                   Ve yağmurlu gecelerde
                                                  Elleri cebinde gezerdi
                                                   Yazık diyecek
                                                  Hatıra defterimi okuyan
                                                  Ne talihsiz adammış
                                                  İmanı gevremiş parasızlıktan”

                    Senin varlığın her şeyin tam manasıyla kötü olmasına mani oluyor.
                                   Yoksa senden başka her şey kötü be karıcığım.

Muzaffer senatoryuma kabul edilir ve Rüştü’nün mektubunda da bahsettiği biricik sevdiği Mediha’yla da tanışır. Günler birbirini kovalarken Mediha’nın senatoryumdan ayrılması gerektiğini öğrenen Rüştü ve Muzaffer de kaçar. Rüştü ile Mediha evlenirken Muzaffer Suzan’ın İstanbula döndüğünü öğrenir. Bu sırada her gelen dergiyi hevesle açan, yıllardır şiirlerini dergide yayınlamak isteyen Rüştü ve Muzaffer’in şiirleri Varlık dergisinde yayınlanmıştır. Mediha sürekli ateşlenir hastalıkla savaşır. Ve çok geçmeden sebebi sonradan anlaşıldığı üzere apandisti patlamış, fark edilememiş  ve ölmüştür. Perişan olan Rüştü ve kadim dostu Muzaffer o daracık odaya kapatır kendilerini.. Günlerce yazarlar.. Kağıtlara,defterlere; duvarlara… 17 gün sonra Rüştü de verem illetine ve Mediha’nın hasretine dayanamaz hayata gözlerini yumar..              
                                    
                                                 “Tanrım açamadık içimizi
                                                  Artık buluşmamız mahşere kaldı.

                                                  Ne yelken ne gemi var limanda
                                                  Kaçmak bir uzun sefere kaldı.

                                                  Mercan bir sahildeymiş gemiler
                                                  Bulmak kasvetli günlere kaldı.


Her köşesi şiir kokan bu filmde yer yer kendinizi bulacak, yer yer seyre dalacak, yer yer huzurla dolacaksınız… Cümlelerime son verip iyi seyirler derken… Filmin başlangıcındaki şu dizeleri tekrar etmek istiyorum..
                                                  “….
                                                   Önümde Rüştü ve Muzaffer’in yazdıkları
                                                   Sana onlardan
                                                   Kendine acıyan şikayetnameler gibi
                                                   Yazılmış mektupların birinde
                                                   Belki bahsetmiş olmalıyım
                                                   Ve yahut bende herkes gibi
                                                   Onları tümden unutmuş
                                                   Düpedüz ayıp etmiş olurum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir