Bir Hayali Yaşamak, Bir Hayalde Yaşamak

 Müzik ruhunuzun nerede kaybolduğunu bilir denir. Doğru yerde ve zamanda dinlenen müzikler hayatımızda en kıymetli anlara eşlik eder, en unutulmaz hatıraları oluşturur çoğu zaman. İyi bir müzikle pek çok şey yapılabilir. İyi bir müzikle neşelenilebilir, gülünebilir, yalnızlaşabilir, hüzünlenilebilir, huzur duyulabilir, eskiye dair bir şeyler anımsanabilir, geleceğe dair düşüncelere dalınabilir, şimdinin keyfi sürülebilir ve tabii ki en çok da hayal edilebilir. Hayal dediğimiz şey aslında özünde oldukça karmaşık bir kavram. Çünkü hayal etmek, genel düşüncenin aksine gerçekliğin zıttı olarak var olan bir ifade değil, gerçekliğin içerisinde, gerçeklikle birlikte olarak sürdürülen bir eylem. Biraz açmak istersek örneğin yaşadığı gerçeklikten koparak olağanüstü, yani gerçeküstü hayallere saplantı derecesinde kapılan ve bu hayallerde yaşayan bir insanı, öncelikli olarak gerçekliğini kaybetmiş bir hayalperest olarak nitelendirmektense, durumu hayallerinin olağanüstülüğünden değil, gerçeklik anlayışının olağanüstülüğünden değerlendirmek; gerçeklik algısını araştırmak daha doğru olacaktır çünkü bu kişi muhtemelen gerçeklik algısı ve anlayışını hayalleri üzerine inşa etmiştir, hayallerini gerçeklik algısı üzerine değil. Dolayısıyla hayallerine temel oluşturabilecek bir gerçeklik anlayışı yoktur. Yalnız burada nesnellikten değil, gerçeklikten bahsediyorum. İkisini birbirine karıştırmamak gerekir çünkü nesnellik bir tanedir ve herkes için aynıdır. Bunun yanında gerçeklik de bir tanedir fakat her insanın, gerçekliğe bakış açısının, bunu kendi içinde tartma ve değerlendirme mantığının farklı olmasına dayanarak diyebiliriz ki gerçekliği de farklıdır ve pek çok çevresel ve belki zaman zaman da genetik etmene bağımlıdır. Bu anlamda kişinin gerçeklik algısı, insan vücudunun işleyişine benzetilebilir; üstüne düşünülmediği takdirde her şey oldukça basit ve alışılmış bir şekilde işlemeye devam eder ama aslında son derece karmaşık bir yapısı vardır ve bilinmeyenleri bilinenlerinden her zaman daha fazladır. Eğer öyle olmasaydı kişinin kendine ulaşması için verdiği mücadele ve girdiği uğraşlar da bir ömür boyunca sürmezdi. Kendini tanıması değil, kendine ulaşmasından bahsediyor olduğumun farkındalığı bu noktada önemli. Çünkü bana göre insan, bütün bir bedeni, zihni, kalbi ve ruhu ile birlikte devamlı bir değişim içerisinde olduğundan ve zaman zaman kendisine bile yabancılaştığından, kendini tam anlamıyla tanıyabilmesi pek de mümkün değil. Oysa kendisine ulaşabilmesi daha mümkün. Çünkü tanımak bir anlamda bilmek ise; ulaşmak, her haliyle ve bilinmezlikleriyle birlikte kabul edebilmektir ve bence daha önemlidir. Kişinin bu kendisine ulaşma serüveninde kendi gerçekliğini kurarken şekillendirdiği kavramların yeri ise hiç de küçümsenmeyecek kadar fazla. Hayal de onlardan bir tanesi. Hayaller insana başkaları ve kendisi hakkında pek çok şey söyleyebilir. Peki çok güçlü etkileri olabilen bu hayaller insanı bazı durumlarda korkutmalı mıdır? Özellikle gerçekleşmeyeceği net olarak bilinen bazı hayaller, sonrasında sebep olabileceği ruhsal yıkıntıdan kurtulmak için, belki de hiç kurulmamalı mıdırlar? Dostoyevski Yeraltından Notlar’da bir sarayın varlığından, daha doğrusu arzularındaki, hayallerindeki varlığından bahsederken der ki ‘’ Billur sarayın gerçekte olmamasından bana ne? Arzularımda varsa, daha doğrusu arzularım yaşadıkça o da var olacaksa, gerçekliği neden umurumda olsun?*’’ Gerçek bir kabulleniş ve umursamazlığın getirisi olan bu yaklaşım pek çok açıdan bir cesaret örneği sayılabilir. Kendi iç dünyasını ve gerçekliğini dış dünyanın önünde tutma cesaretini gösterebilmek, ancak kendi iç dünyasında dışarıda geçirdiğinden çok daha fazla zaman geçiren, yalnızlığını en derin ve yalın şekliyle kabul edebilen ve buna teslim olabilen, kendini zaman zaman yalnızlığının içinde hapsolmuş bulabilen insanların yapmaya cesaret gösterebileceği türden bir şeydir. Peki neden örneğin bir korkaklık değil de cesaret sayılmalıdır? Veya korkaklık da sayılabilir mi bu yaklaşımla yaşamak? İnsan bir şeyleri istediğinde, hayalini kurduğunda, o şeyi somut olarak elde etmek ister. Kendisinin dışında başka insanların da bundan haberdar olabileceği türden bir şey olmasını arzular. Çünkü arzusunun temelinde yatan sebeplerden biri de hiç şüphesiz görülmek ve bilinmektir. En mütevazı insan bile sahip olmayı veya yapmayı istediği şeylerde, kurduğu hayallerde içten içe bu arzuyla beslenebilir ve bu sebeple motive olabilir: başkaları tarafından görülme, bilinme ve tanınma arzusuyla. İnsan acı çektiğinde bu acının duyulması için inler. Çünkü çekildiği haber verilen bir acı, acıyı çeken insan tarafından artık daha katlanılabilirdir. Yapayalnız olunan bir zamanda yalnızlığını herhangi bir yolla başkalarına duyurmak daha çekilebilir ve tatmin eden türden bir yalnızlığa dönüşür. Çünkü insan tamamen yalnız kalmaktan; çektiği acılardan kimsenin haberdar olmamasından, yaptığı veya başardığı işleri kimsenin bilmemesinden, sahip olduklarını hiç kimsenin görmemesinden her zaman bir parça korkar. İşte bu açıdan bakıldığında, tüm bunların arasında, bir şeyi sadece hayallerinde var etmek ve kendisinden başka kimsenin bu varlıktan haberdar olmayacağını kabul etmek, yalnızlığın ürkütücü tarafına karşı gösterilen bir cesaret örneği sayılabilir, ve sayılmalıdır da. Bunun yanında aynı örnek, bir başka bakış açısıyla, korkaklık da sayılabilir. Çünkü billur sarayın yalnız arzularında var oluşunu kabul etmek ve bununla yetinmeyi öğrenmek, buna alışmak, zaman içinde kişinin arzularını, hayallerini, yani kafasının içini kendi konfor alanı haline getireceğinden bir süre sonra kişinin buradan çıkmaması artık bir tercih değil bir zorunluluk olacak ve bu konfor alanını terk etmenin fikri bile son derece rahatsız hissettirecektir. Yani billur sarayı arzularında var ettikten sonra durumun diğer boyutlarını umursamama ve bununla yetinme durumunun temelini, kişinin arzuları ve hayalleri dışına çıkma ve gerçek hayatla karşılaşma korkusu oluşturacaktır. Bu durumda her iki senaryo da denge sağlanamadığı takdirde beraberinde yeni sıkıntılar getirecektir. İnsan, kendisini birilerine kanıtlama, başkaları tarafından görülme, fark edilme arzusunu baskılayabildiği ve yaşadığı şeyi bu kaygılardan tamamen bağımsız olmasa da en azından uzak olarak, öncelikle kendisi keyif aldığı veya istediği veya öyle gerekli gördüğü için yaşayabildiği ölçüde gelişebilir ve olgunlaşabilir. Bunun yanında bu görülme arzusu bazen o kadar büyüyebilir ki insan okuyacağı kitabı başkaları tarafından entelektüel görülme kaygısına göre seçer, fikirlerini bu kaygıya göre oluşturur, gideceği yeri başkalarının gözünde güzel olup olmadığına göre belirler, arkadaşlarını, sevgilisini popülerliğine göre gruplar, izleyeceği filmi sırf birilerine izlediğini vurgulayabilmek ve bahsedebilmek için izler. Yaşadığı her andan başkalarını haberdar etmek ister. Sanki paylaşılmayan ve başkalarına gösterilemeyen bir an, kişi için neredeyse yaşanmamıştır, yoktur, kıymetsizdir. Günümüzdeki pek çok insan gibi kendinden ve kendi keyiflerinden uzakta olarak, üstelik kendinin ve keyiflerinin tam da merkezinde olduğunu sanarak bütün yaşamını geçirir. Yaşamın bu duygusuz olmasa da ruhsuz olan akışı içinde hayal kurabilmek; gerçekleşmeyeceğinden emin olunsa bile sonrasında hayal kırıklığına uğramaktan korkmadan güzel hayallere hak ettikleri değeri verebilmek, hayal kurmaya saf bir cesaretle yaklaşabilmek, yaşamın oldukça kıymetli ve gerekli bir parçası olarak düşünülebilir bu yüzden. Ama tabii ki hayal kurmanın insanın iç dünyasında yapıcı etkileri olduğu gibi, yıkıcı etkileri de var. Bir hayali ciddi bir tutkuyla arzulamak ve ona bağlanmak, bu hayalin gerçekleşmemesi durumunda insanı ciddi bir bunalıma da sürükleyebilir. Fakat aslında dikkatli bakıldığında bu bunalımın temel sebebinin kurulan hayalin gerçekleşmemesi olmadığı, asıl nedenin gerçekleşmesi yönünde duyulan arzu ve girilen beklenti olduğu görülür. Kişi bunalıma girmiştir çünkü kurulan hayal, kişiye gerçek hayatta gerçekleşebildiği ölçüde bir şeyler ifade etmektedir. Oysa zihnin içinde yaşanan bir hayalden keyif alabilmek ve bununla yetinmek öğrenilirse söz konusu olan bunalım da belki şiddetini önemli oranda düşürecek, veya bunun pratikte uygulanabilirliğine göre belki de hiç var olmayacaktır. Peki bir hayali zihnin içerisinde yaşamak, söz gelimi her gece, içinde bulunulan mutsuz ve keyifsiz yaşamdan uzaklaşmak arzusuyla kafanın içinde oluşturulan hayal ürünü bir evde gezinirken uykuya dalmak, uzun vadede bizleri iyice içe dönükleştirerek o evin içerisinde hapsolma tehlikesiyle karşı karşıya bırakır mı, yoksa düşlendiği anlarda getirdiği keyif ve huzurun yanında, bizden götürdüğü hiçbir şey olmaz mı? Kişinin bu evde örneğin kaybedilen sevdikleriyle beraber yaşamasının ve bundan kimseye söz açmadan, hayal olduğunun son derece farkında olarak, sadece ruhundaki boşlukları doldurabilmek umuduyla kullandığı bir araç olarak hayal kurmanın, doldurmaya çalışılan bu boşluklardan çok daha büyüklerinin açılmasına sebebiyet vermeyeceğine güvenilebilir mi? Hayal kurmak bizi geri dönüşümsüz olarak realiteden koparabilir mi? Toplumda genelde düz bir ifade ile ‘deli’ olarak kabul edilen, psikiyatrik tedavi alan veya alması gereken insanların belirli bir kesiminde bu kopmuşluğun örnekleri çok çeşitli olarak incelenebilir. Her vakanın ayrı bir hikayesinin olmasından ve ‘hastalık yoktur hasta vardır’ yaklaşımından da destek alarak şunu da sorabiliriz ki; normal olarak kabul edilen kesimin yaşadığı realiteden kopmuş ve kendi hayal dünyaları içinde yaşayan bu insanlar, geçirdikleri patolojik durumların dışında, kendi hayal dünyaları içinde yaşamaktan ve en sonunda da burada hapsolmaktan kaynaklı olarak mı gerçek dünyadan kopuyor, yoksa dış dünyadan kopmuşluğun bir getirisi olarak mı kendi hayal dünyalarına çekilmeye başlıyorlar? Bu soruya pratikte net bir cevap bulabilmek mümkün değil. Verilecek cevap varsa bile her insan için farklı olacaktır. Yine de bu iki durumu teoride incelemek, bizi net cevaplara ulaştıramasa da bazı bakış açıları ve fikirler kazandırabilir.
 İlk durumda kişi kendi zihninde kurduğu bir dünyada yaşamaya başlar, kendisini dış dünyadan koruma veya belki de sadece kendi dünyasında geçirdiği bu vaktini artırarak daha fazla keyif alma/mutlu olma amaçlı olarak buraya olan ziyaretleri sıklaşır, burayla olan bağı kuvvetlenir ve yaşamının gidişatına bağlı olarak da bir süre sonra buraya bağlı hale gelir. Başlangıçta sadece bir kaçış odası olarak inşa edilen bu yerde zaman geçtikçe kapı kaybolur, yerine yeni duvarlar örülür, en sonunda da kişi hapsolur. Kişi, bu hapsoluş hikayesinin farkında ve bilincindeyse içe kapanık, değilse hasta olarak nitelendirilir. Çünkü farkındalık meseleye -belli bir seviyeye kadar- bir tercih ve kontrol boyutu kazandırır, kişi kurduğu hayalin gerçek olmadığını bilerek fakat gerçekmiş gibi düşünmeye yine de devam etmek isteyerek, bunu tercih ederek hayatına devam eder. Farkındasızlık ise insanda sanrılar ile sonuçlanır, gerçek ile hayal ayırt edilemez hale gelmeye başlar.
 İkinci durumda ise kişi dış dünyadan bazı nedenlerden dolayı bir şekilde kopmaya, uzaklaşmaya başlar. Bu durumda insanı kendi hayal dünyasında yaşamaya iten şey dış dünyaya karşı koyduğu mesafesi olur. Bu iki durum arasından ikinci durumun ruh ve akıl sağlığını kaybetme riski açısından daha sağlam bir noktada olduğu söylenebilir. Sanrılar içerisinde yitip gitme ve gerçek olanı kaybetme olayına bu durumda daha az rastlanır. Fakat burada da insanı kendisine çekebilecek tehlikelerden biri şu olur: dış dünyadan uzaklaşmak, kurulan hayallerin gerçekleşebilirliğine olan hevesin ve inancın devamlı azalmasına sebep olabilir ve bunun sonucunda da kişi hayalini gerçekleştirmek için kendisine sunulan fırsatı göremeyecek kadar körleşir ve/veya isteksizleşir. Zihninin içinde oluşturduğu ve onunla yaşadığı hayaliyle yetinmeyi öyle iyi öğrenir ve kendisini bu konuda öyle iyi eğitir ki bu hayalinin gerçek olabilme fırsatını farkında olarak veya olmayarak, isteyerek veya istemeyerek elinin tersiyle iter. Ve çok acıdır ki böylece yaşamının çoğu kafasının içinde yaşadıklarından ibaret kalır.
 Hayal kurmak her insanın bir şekilde dahil olduğu ve genellikle de etkileri hafife alınan kolay ve sıradan bir olay. Oysa kolay bir şey olmasının yanı sıra o kadar da basit bir şey değil. İnsanı olgunlaştırabildiği, onarabildiği gibi insana küçümsenmeyecek ölçülerde yıkımlar da getirebilir. Ulaşılamayan, gerçekte var olmayan şeyleri zihninizde var edebildiği gibi sizi kendi zihninize hapsedip varlıklarınızı, sahip olduklarınızı yok da edebilir. Umut, keyif ve mutluluk getirebildiği gibi yalnızlık ve bilinç kaybına, umutsuzluğa, ruhsal ve zihinsel problemlere de sebep olabilir. Bu oranların detaylı hesabı ve sorgulaması ise kişinin kendisine bırakılmalı. Çünkü elbette ki her yaşam farklıdır ve sonuçta ilaç ile zehir arasındaki tek fark da maddenin dozudur.

*Dostoyevski, Yeraltından Notlar, İş Bankası Yayınları, s 39&40
Paylaş

3 Comments

  1. Emir çakır Cevapla

    Öncelikle çok güzel bir çalışma olmuş, kaleminize sağlık. Hayal dünyası gerçekten içinde bulunduğumuz kainat kadar geniş olan, içimizde olan başka bir kainat. Orada yaşamak faydalı mı zararlı mı tam bir muamma. Bununla beraber çalışmanız aydınlatıcı ve bilinçlendirici olmuş. Gerçektende hiç kimsenin bilmediği ama yaşadığı bir Dünya, kaybolmamak lazım

  2. Emine Cevapla

    Hayalin hayal olduğunu bilmek❤️ Ne güzel yazmışsın, ne güzel sürükledin, eline sağlık!❤️

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir