13.4 C
İstanbul
Perşembe, Ocak 29, 2026

Bayram Sızısı

Sabah uyandığında bir çift ayakkabı ve bayrama yakışır bir takım bulma ümidiyle kapattı gözlerini. Mesuttu, her şeyden önemlisi sabaha saatler kalmıştı. Acaba nasıl bulacaktı bayramlıklarını, renkleri nasıl olacaktı? Ayaklarında nasıl duracaktı yeni kunduraları? Bu düşüncelerin içinde kaybolarak kendini uykuya teslim etti.

Annesini kaybedeli beş yıl olmuştu küçük Ali… Şimdi yedi yaşındaydı. Hayatın derdini yüklenmek için çok küçüktü. Annesini hatırlıyor muydu? Orası bile meçhuldü. Çok sessiz ve içine kapanık bir çocuktu bu yüzden okulda “Sessiz Ali” olarak bilinirdi. Sessizdi elbette, konuşsa anlayacak kimi vardı ki? Babası annesinin ölümünden bir ay geçmeden köyden Nazife kadınla evlenmişti. Nazife kadın sertti tıpkı bir kaya gibiydi yüreği. Acıma nedir bilmezdi… Hele ki Ali onun gözünde başına kalan bir ayak bağından başka bir anlam ifade etmezdi. Nerden kalmıştı bu çocuk başına? Hep böyle düşünür gününün güzel geçmemesinin sebebini bile Ali’den bilirdi. Uğursuzdu bu çocuk ona göre; varlığı bile insanın tepe taklak olmasına yeterdi. Ali’nin babası Ahmet Efendi, çocuğuna sahip çıkan bir baba değildi. O da küçükken hırpalanmıştı ama bak sonrasında hayatı öğrenmişti, böyle düşünürdü. Nazife kadın, Ali için doğru olanı bilirdi o da sonuçta bir anaydı. Bu yüzden Ali’nin Nazife kadın tarafından hırpalanmasına söz etmezdi. Kim el bebek gül bebek büyümüştü ki?

Ali uyuduktan sonra söylenerek mutfakta işlerini bitirmeye çalışan Nazife kadın her zamanki gibi çok yorulduğundan dert yanıyordu. Yarın bayramdı, şunun şurasında iki-üç saat sonra kalkacak kazanlarda yemek pişirmeye başlayacaktı. Hiç hali yoktu; yaşının verdiği yorgunluk yüzünden okunmaktaydı. Mutfaktan geldiği gibi sedire uzandı, Ali’ye baktı. Yine sağ kolu açık uyumuştu. Bu onun her bayram yaptığı bir alışkanlık haline gelmişti. Nazife kadın onun neden böyle yattığını bilirdi. Yine bir bayramlık yolu gözlemekteydi Ali, bayram sabahı için. Sinirli bir şekilde güldü Nazife kadın; “ Ekmeği buldu da yemeye bir de utanmadan bayramlık yolu gözlüyor” dedi.

Nazife kadın, kendi çocuklarını Ahmet Efendiyle evlenirken babasına bırakıp kaçmıştı. Babasının artık bir ayağı çukurdaydı. Acaba bakabiliyor muydu çocuklarına? Bunları düşündü bir an. Bayram akşamı babasının yanına gidip elini öpmeliydi. Sabahtan gidemezdi, Ahmet Efendinin hısım akrabası çoktu. Bütün gün insanlara hizmet etmek zorundaydı. Bu düşüncelerle gözlerini kapattı ve uykuya daldı….

Sabah olmuş gün ağarmadan kazanları kaynatmaya başlamıştı Nazife kadın. Ahmet Efendi caminin yolunu tutmuştu bayram namazı için. Güneş ışıklarının gözüne vurmasıyla uyandı küçük Ali. Koluna baktı; bomboştu. Ağlamak istedi; boğazına bir şey düğümlendi. Hayalini kurarak uyuduğu bayramlık da ayakkabı da kollarının arasında yoktu. Gözlerini odada gezdirdi, yine hüsrana uğradı. Yoktu işte hayal ettiği hiçbir şey yoktu o eski odada. Sonra düşündü küçücük yaşı ama kocaman aklıyla. Neydi ki bu bayram? Dedi. Bir çocuğa bir çift ayakkabıyı bir takım elbiseyi layık görmeyen Nazife kadın gibi bir şey miydi? Parmak uçlarına bakarak ağladı, çorapları delineli belki de aylar olmuştu. Uzun uzun baktı sonrasında eskiyen çoraplarının içinden görünen parmaklarına… Bir bayram sabahı yine gelmiş ama dünden bir farkı olmamıştı onun için. İşte yine yırtık çorapları, yırtık gömleği, taş kalpli Nazife kadın ve baba sevgisini bir kez olsun göstermeyen Ahmet Efendi! Kaderine razı olarak boynunu büktü küçük Ali, bundan sonra bayramdan bir beklentisi olmamak üzere kapattı cılız kollarını sonsuza denk ve uzandı yatağına, düşündü uzun uzun; bayramlar bir fazlalık getirmeyecekse niye vardı ki? Olmasa olmaz mıydı? Başkalarının güzel elbiselerini görmek için mi vardı? Eksiklikleri tamamlamak için değil, eksiklikleri daha çok hissettirmek için mi vardı? Bir annenin, bir babanın, bir takımın ve bir çift ayakkabının eksikliğini hissetmek için mi vardı? Evet, bayramlar hep burun sızlatmak için vardı!

Bir Kan Davası; Berfin ve Hikmet

Ali Ağa’nın 18 yaşındaki kızı olan Berfin, 22 yaşındaki Hikmet’e âşık olmuştur. Berfin ve Hikmet kan davası olan iki ailenin çocuklarıdır. Hikmet’in babası Soner Ağa, Çukurova’da Berfin’in babasını bir tarla meselesi yüzünden gözünü kırpmadan öldürmüştür. Aileler bu olayı kan davası saymış, ağabeyi olmayan Berfin’in Hikmet’ten öç alması gerektiğini zorunlu kılmıştır. Oysa Hikmet ve Berfin arasında yıkılmaz bir gönül bağı bulunmaktadır. Bu gönül bağının farkında olan tek kişi, Berfin’in annesi Şermin Hanım’dır. Kocasını birkaç dönümlük yere kurban veren Şermin Hanım, kızını da bu sevdaya kurban vermek istememektedir. Derhal bir çözüm bulmalı, kızını bu sevdadan vazgeçirmelidir. Kızıyla yaptığı uzun müzakerelerden sonra bu işe bir çözüm bulamayan Şermin Hanım, çıkmazdadır. Bir gece gizlice buluşan Berfin ve Hikmet içinde bulundukları durumun çetrefilli olduğu konusunda hemfikir olurlar ve kaçmaya karar verirler. Gün doğumuna sözleşen Berfin ve Hikmet, samanlığın önünde buluşurlar ve kaçarlar. Durumdan çok sonra haberdar olan Şermin Hanım’ın babası Alemdar Ağa, peşine yandaşlarını takarak Şermin ve Hikmet’in peşine düşer. Alemdar Ağa’nın damadını kurban verdiği yetmezmiş gibi bir de şimdi ona damadından yadigâr kalan Berfin’in o aileye gelin gitmesi düşüncesi başını döndürmüştür. Ne olursa olsun Hikmet’i bulmalı ve oracıkta canını almalı; damadının intikamını almalıydı. Birkaç gün sonra Berfin ve Hikmet’i bir tarlada saman meskeninde bulan Alemdar Ağa, hiç düşünmeden tetiği ateşlemiş ve Hikmet’in canını orada almıştır.  Annesinin kaderine mahkûm olan Berfin’in çok sonra öğreneceği hamilelik haberi ona, kendisi gibi bir kader yaşamak için hazırlanan bir can olduğunu haber verecektir…

Bir Eylül Sonunda

Bir Eylül sonunda

Yatağımın başucunda

Düzensiz uykularımın

Bilmem kaçıncı rüyasındayım.

Güz kokulu yağmurda

İzbe bir köşe başında

Islak kaldırıma yapışmış

Kırmızı yaprağın kışındayım.

Sıcak sesinin soluğunda

Kalbimin fısıltıları arasında

İçimizi ısıtan

Demli bir çayın dumanındayım.

Sevdiğin şiirin son satırında

Bir ricalık uzakta

İyi dileklerle birlikte

Büyük bir merakın başındayım.

Bir Eylül sonunda

Karanlık akşamın koynunda

Bi’ sigaralık sohbetin

En koyu anındayım.

Sessizim

Bunalmamak mümkün mü

Hayal kurmaktan bu denli uzaklaşmışken

Sakin kalmak yada nefretle patlamak

Neyi istediğini bilememek

İstediğin şeyi gerçekte istediğini bilememek

Kimsin sen diyen bir sesin yankısında git gide kayboluyorum

Önemsenmeyen tüm hataları tekrarlıyoruz

Belki de bir kişilige ait değilimdir

Arka bahçede kaybolduğunu sanan koskoca dünyadan habersiz bir çocuk gibi

Bir fuar eğelencesi yalandan kahkahalar

Akışında akmayan nehirlere bak

Bir sonbahar sabahında kendinden emin bir şekilde uyanmak

Ufuk çizgisini hedefleyen bir kaptan

Kendini tekrarlayan düşünceler

Bilinmezleri artık merak etmiyorum

Bir amacınız olması gerçekten çok eğlenceli

Hali Bitkin

Yeniden doğmalıyım

Göğe yükselmek için açtım kanatlarımı

Şeffaflığı bahşet bana

Yüce olmama bilinmezliğim zarar mı

Vermem gereken saçma kararlar mı

Gurur dolu inançların ardında ıslanmış kuralları

Pislik dolu toplum,bırakmazlar suçları

Beyni dolu kuruntuları

İnsanlığın kalan son kırıntıları

Ritmik olarak uyuşuyor mantıksal kalıntıları

Olimpik düzeyde zihni fetheden trajedik akımları

Yitirir benliğinde gizlenen tehlikeli anımsamayı

Kişiliği kaybolur durmaz hayali varlıkların yankıları

Yükselsin tüm şehvetin

Issız sessizlik oluşur büsbütün belirgin

Titrer bacakları yürürken sallanır vücudu beli ince sivri parmakları hali bitkin.

Harlı Savurma

”Har vurup harman savurma!” Gündelik hayatta ne çok duyarız bunu öyle değil mi? Bir sürü elbisemiz vardır giyecek fakat bize bir hiç gibi gözükür. Bir sürü yemeğimiz vardır bize yetecek fakat bizi doyurmayacakmış gibi gelir. Yeni ayakkabılar, yeni mallar, yeni mülkler ve daha niceleri. Peki bu cümleyi duyduğumuzda neden aklımıza ilk gelen şey sadece para ile ilgili şeylerdir? Her zaman elimizde bulunmayan ve herkesi değiştirebilecek güçte olan para. Peki ya her daim bizimle olan içimizdeki güçleri de har vurup harman savuramaz mıyız? Hak edilmeyen birisine gösterdiğimiz saygı, belki de içimizdeki en büyük güçlerden birisi olan aşkı yanlış kişiye göstermek, bizi önemsemeyenlere anlattığımız bir dolu laf, gösterdiğimiz şefkat ve tevazu… İçimizdeki bu güçleri har vurup harman savurmak aslında bizi güçlü kılan şeylerdir. Bizi ayakta tutan şeylerin çoğunu saydığımızda mutluluktan pek bahsetmeyiz ama acılarımız hep bir kenardadır. Bazılarımız bu gücü çok harcadığını düşünür ve acıların kenarında kendisine de yer yaparak orada bir yaprak gibi sürükleniverir. Fakat nereye kadar sürüklenebiliriz? Un ufak olmuş kalp kırıntılarımızı nereye kadar saklayıp, onları göstermemek adına kendimiz olmaktan çıkabiliriz? Bir insana duyulan sevgiyi ona göstermedikçe, bu duyguyu göklere çıkartmadıkça nasıl anlayabiliriz bizim için doğruluğunu veya yanlışlığını? Yolda yürürken, bir sokak hayvanına şefkat göstermeye giderken nereden bilebiliriz onun bize olan tepkisini? Saygı duymadıkça, göstermedikçe kendimize olan saygımızı nasıl anlayacağız? Ey insanoğlu! Uyan. Sen har vurup harman savurmadıkça sen olamazsın. Ne zaman ki bu har seni yakıyor, sakın telaşa düşme. Yeni bir sen olmanın başlangıcındasın demektir. Har vurup harman savur!

Merhaba Ekim, Merhaba Yeni Ben

Sonbaharın en turuncu, en sarı ve en kahverengi, tertemiz toprak kokan ayı;

Hoş geldin Ekim ?

Güz yağmurları ile bütün endişeleri, kötü enerjileri temizle. Kir, pas, toz aksın gitsin. Yeni ayda yeni başlangıçlar bizimle olsun.

Yeni Ayyyy, Yeni Mevsimmmm

‘Aylar, mevsimler bile yenilenirken senin değişmemek için çaban niye?’ diye sormadan geçmeyeceğim. ?

Bu yeni ay ile hayatına neleri dahil edip neleri söküp atasın var yenileyesin var? Bu ay yeniyi kucaklamaya çok niyetimiz var bence.

Merhaba Ekim, Merhaba Yeni Ben

‘Merhaba Ekim, Merhaba Yeni Ben’ diyelim mi hep birlikte? Okurken dediniz bile. O zaman şimdi yüzünü kapat ve kalp gözünü aç! Saatleri sustur, zamanı düşünme. Hatta zamansızlığa bırak kendini ekimin tonlarında.

Bıraksan artık;
Geçmişte olmuş bitmiş olanı düşünmeyi,
Bugün tüm çabana rağmen olmayan için kendini suçlamayı,
Olacak olanı tahmin etmeye çalışıp kendini korumaya almayı…
Bıraksan artık.
Ne güzel olur.

Tıpkı yaprağın kendini rüzgara bırakması gibi, yağmurun toprağa kavuşması gibi

Bazen bırakmaya da ihtiyaç duyar insan. Kendisine iyi gelmeyen insanları, işe yaramaz eşyaları, fayda sağlamayan düşünceleri, yerinde saydıran alışkanlıkları, doğru bildiklerini, iyi sandıklarını…

Bazen sımsıkı tutmak gerekir sahip olunana. Bazen ise bırakmak.

‘Dön bak, ayıkla, değerlendir sonra da bırak gitsin.’

Kendime iyi gelen kelimeleri sımsıkı tutuyorum aklımda ve dilime doluyorum sahip olduğum değerim için. Ve bırakıyorum en güzel dileklerimi yeni aya, yeni güne…

Ekimle antlaşma imzalayarak hayretlerinizi gayrete çevirin ve bir adım atın mesela.

Bahar gelince açan çiçeklerin nasıl eşsiz kokuları varsa, biten baharla dalından düşen yaprakların rüzgarla danslarındaki hissedilen musikide bulun kendinizi. Bulun manayla anlamın kesiştiği noktadaki ruhunuzun değerini…

Bir ‘HI HI’ duyar gibi oldum. ?

Tekrar diyelim ‘Hoş Geldin Ekim’ harika ol lütfen. Bize ilham ver, bize şans ver, harika sürprizler çıkar karşımıza, güzel insanlar getir hayatımıza…

Yeni aya, yeni güne; huzurla, mutlulukla, sağlıkla, neşeyle, keyifle, bol kazanç, bereket, şans ve uğur ile kapılarımızı açalım…

“Hoş Geldin Ekim’e, Günaydın Yeni Gün’e ve Merhaba Yeni Ben’e…”

Mihmandar

Küçük sevgi gördüm Mihmandar.

Çok küçük bir damla

Ruhumu okşadılar sanki.

Melekler mabedim için değil,

Masalı fısıldamak için buradaydı.

İnan ki.

Kırık kemiklere ilaçlar sürdüler.

Kalplere ne gerek

Kalplere ne gerek

Ne istediğini bilmeyen bir aciz kişi Mihmandar.

Bir kuş sağında,

Bir baykuş solundan sürüklüyor.

Nasıl durdurulur bu sefil?

Nasıl dur denir ona?

Bir güç var ki yitiriliyor Mihmandar.

Söylediği lafı nasıl unutur?

Nasıl acısı hatırlanır?

Bir huzur ki çok kesit bir lahza.

Bocalanıyor bu anda Mihmandar.

Kendini kaybediş.

Belki hiç bulamayış, arandıktan sonra.

Sözün engereği burası Mihmandar.

En tılsımlı yerinde.

Bak biri var.

Kalp fukarası.

Ne yazık ki ona, ne çok yazık.

Üfürükten Aslan

Usulca yaklaştım.
Biraz görgüsüz,
Biraz ahmaktım.
Bir şey bilmekten çok
Sorunum bildiğimi sanmaktı.
Kısık sesle çığırdı.
Derdimiz katlandı.
Beyinleri haplandı.
Hançerler sırtlara saplandı.
Dirileri aptaldı.
Ölüleri saklandı.
Gördüğüm rüyaydı.
Mezar taşına yaslandı,
Elinde gazete, içinde şişeyle…
Okawa’lar kafeste,
Onlar üfürükten aslandı.
Asaletleri Kaf’tandı.
Sanki Anka kanatlandı.

Yol Almak

Yol uzun ve ben yalnızım Ama gitmem gerek aheste aheste; Yol almak istiyorum, Maviliğe masmaviliğe…

Bazen yol almak gerek mehtaplı bir gece de, Yollar yol olmuş biz yolculuğa çıkmayalı, Ey sende kalan bende giden yolcu! Yol almak hâlden anlamak olsa…

Yelken açmak gerek bazende; İnsanlardan, Mahalle ortasında, Sıkıştırılmış hayattan, Hep yol almak isterim,hiç durmadan…

İlerlerim, kasırga alıp götürür beni, Haydi daha uzağa der gibi! Kapının önünde akıp gidiyor bütün zaman, Ve geçen günlerin arkasından bakılarak…

Küçük bir araya ihtiyacım var; Gitmek geliyor içimden uzağa upuzağa, Yolculuklar çekiyor içim.

Ah O An

Bazı havalar olurya ya da anlar
Hani içinden köpük köpük taşan şiir ırmakları;
Kelimeler olur, sihirli…
Ve seni alıp bir başka âleme;
Yokluğa, yoksunluğa götüren
Garip bir gerçeklik; bulmak kendini
Bir taşın aşınmış çukurlarında.
Ah o an, aşıp bütün zamanı
Yabancılaşan kalbimdeki bana.
Boş bir telaş her uzvumda!

Olmamışlar Tiyatrosu

Kadın yağmurlu bir günde sırılsıklam olan saçlarının akan siyah boyasıyla uğraşırken,
Adam güneşli günlerde dahi içinden akan, kendi olamama haliyle boğuşuyordu.

Kadın kurumuş ellerini nemlendirmeye çalışırken bir tramvayda,
Adam taşlaşmış kalbini günlük telaşlarla oyalıyordu.

Kadın bir şiir yazıyordu o hiç inanmadığı aşka mısra mısra,
Adamsa gaipten ilgi sözleri mırıldanıyordu anlık hevesler için.

Kadın yalnızlığıyla dans ediyordu bir latin müzik ezgisinde,
Adam kadından daha yalnızdı kalabalıklar içinde.

Kadın adama veda etti yavaşça,
Adam kadını uğurladı o anda.

Tuttuğunu koparanlar tiyatrosunda,
Perde bu kez
Başrol olması gereken oyuncuların,
Başarısız figürasyonuna kapandı.

Ne oynayan,
Ne izleyen
Hiçbir şey anlamadı.

Ne Zaman Kül’üyüm?

‘Şu an sahip olmadığım, bir zamanlar bana ait olduğu gerçeğini değiştirmeye yetmiyordu.’

‘Aşkı hiç gördün mü?’

Ona dünyanın en saçma sorusunu sormuş gibi baktım. Ama hiç de üzerine alınmış görünmüyordu.

‘Aşık olup olmadığımı soruyorsun herhalde?’

‘Cık’ dedi. ‘Yok, o herkese nasip olmaz. Ama herkes hayatında bir kez aşka tanık olur.’

Benden kısa boyu, kocaman bir gülümsemesi vardı. Bazen onu ciddiye almakta zorlanıyordum. Ama bazı anlar geliyordu, şimdi olduğu gibi… Karşımdaki kızın bu dünyalardan çok uzaklarda, hiçbir kötülüğün ve gerçekliğin ona dokunamadığı bir yerde yaşadığını hissediyordum.

‘Eee?’ diye sordu yüzünde kıpır kıpır ve kıpırtısız bir ifadeyle. ‘Anlatmayacak mısın?’

Ona kızmaya niyetlendim ama başaramadım. İnsan nasıl böyle bir yüze, evladına karşı öfkelenebilir ki…

‘Aşk sandığın gibi görebileceğin ya da kelimelere diyebileceğin bir şey değildir.’ Söylediklerim Ayşe’nin dikkatini çekmişti. Tamamen bana odaklanıp devam et dercesine gözlerimin içine baktı. ‘Bazı duygular kelimelere sığmayacak kadar derindir. Dünya üzerindeki hangi kelimeyi getirirsen yanına sönük kalır. Gördüm sanarsın, yanılırsın. Yalnızca kalpte yeri vardır aşkın. Aşk kalpten ruha akan ve birbirini mühürleyen bir mucizedir.’

Biten sözlerimin ardından boğazıma düğümlenenler kelimelere dökemediklerimin bedenime vurduğu acılardı. Herkes bardağın elimden düşüşünü fark etti ama hiç kimse elimin titreyişini fark etmedi. Mustafa’nın ‘Aşka sahip olmayan birisine göre, söylediklerin fazla düşündürücü.’ sözleri dudaklarıma acı bir tebessümün yayılmasını sağlamıştı. Ama bilmediği bir şey vardı. Şu an sahip olmadığım, bir zamanlar bana ait olduğu gerçeğini değiştirmeye yetmiyordu.

☆☆☆

‘Bu kadar nefret edilmeyi hak ediyor muyum gerçekten?’

‘O kadar yorgunum ki…’

Mustafa’nın sesi öylesine titriyordu ki kelimeler boğazıma düğümlendi. ‘Neyden?’

Gözlerini açıp bir şeyler mırıldanınca söylemek istemeyecek diye korktum. Sonra başını kaldırdı, o çökük omuzları ve yaşlı gözleriyle bana baktı:

‘Bu kadar nefret edilmekten…’

Bir insan bu sözleri söyleyecek kadar ne yaşamış -ne yaşatmış- olabilir diye düşünmeden edemedim. Uzanmak, onu kollarımın arasına alıp teselli etmek isterdim. İnsanın içindeki hisler hep kötü anıları beslemeseydi eğer…

‘Söylesene..?’ dedi yüzünden bir damla düşerken.

‘Sen iyi birisin. Adilsin. Bu kadar nefret edilmeyi hak ediyor muyum gerçekten?’

Onu tanıyalı on iki yıl olmuştu. Kalkıp sen sevilmeyi hak ediyorsun desem hangi lafıma inanacaktı? -bir kere ben inanmazdım- Bu düşünce içimde hissettiğim mutlulukla beraber çürüdü. Neden mutluydum? Çünkü bu karşımdaki kırgın ve sapkın adam benim iyi, adil biri olduğumu söylemişti.

‘Her insan sevilmeyi hak eder.’ Uzanıp sarılacak cesareti ve cüreti bulamasam da yüreği gibi buz kesmiş ellerini tuttum.

‘Ve hiç kimse nefret edilmeyi hak etmez. İnsanlar senden, sen kötü biri olduğun için nefret etmiyor. -Bu cümleden sonra bir ölüm yorgunluğu yerleşti iyimser hücrelerime.- Kalplerinde kötülük olduğu için nefret ediyorlar. -Maalesef kalbimde kötülüklerinden başka bir birikim ve kin yoktu.-

Kaşları birer ters yay gibi büzüldü. Ağzını açtı ama kelimeler yolunu kaybetmiş bir çocuk gibi kaçtı.
‘Anlıyorum seni.’ dedim dargın ve baygın bir halde kolunu sıvazlarken. ‘Anlıyorum.’

Sustuğuma hiç pişman olmadım. Konuştuğuma defalarca pişman oldum. Sinemde yutkunamadığım bir sıkıntı… Allah’ım kalbimin yanlışa meyletmesine izin verme. Benim ne kadar üzüleceğimi hesaba katmadığı her olay onu mahvedecek! Gönlümün kıymetini bilmezsen demiştim; yakarım seni mevlâ aşkına…

Artık hiçbir şey düşünmeye izin yoktu, hiç geriye doğru bakılmayacaktı, öne doğru bile bakılmayacaktı. Ne geçmiş ne gelecek düşünülecekti…

“Gülleri sarı severim, toprağı ıslak…”

☆☆☆

‘Nasıl olup da ruhumda daha önce hiç tanımadığım bir başka ben çıkmıştı…’

Yaramın nerede olduğunu bilmiyorum. Yalnız bir yerim acıyor; çok acıyor. Kalbim olmasın..? En güzel sözleri duyduğum kişiyle en ağır şeyleri işittiğim insanın aynı olması da ayrı bir yaralayıcı.

‘Sevmek kalbi naifleştiriyor, peki neden beni kendin gibi gamsızlaştırıyorsun?’ Beni duymayan kalbe, lâlım bundan gayrı. Beni sevmeyen bir adamı, sevmemeye karar verdim.

Sorsan ki şu ahir zamanda kendine ne yaptın diye; ‘Sevilmek isteyen gönlümü, bir olmazın peşine takıp çok güzel ziyan oldum.’ derim.

Sözlerim birer fısıltıdan ibaretti. Çünkü ne bağıracak ne de kelimeleri bir onaya getirecek güce sahiptim. Sanki ruhumun kemikleri birer birer kırılmış ve hepsi birden kalbime saplanmıştı. Daha önce de acılarla yüz yüze gelmiştim ama bu sefer acıyı tatmaktan öte acının kendisi olmakla yüzleşiyor(d)um.

Bu kadar mı nefret etmiştim Mustafa’dan? Hiç mi yer edinememiştik kalplerimizde? Bir iz dahi bırakmamış mıydık? Dizlerimin altında ezilen toprak yağmurun etkisiyle çamurlaşmaya başlamıştı. Avuçlarımı toprağın üzerine bastırıp var gücümle sıkmaya başladım. Sanki bir nebze olsun acımı alır diye bir medet umdum ondan. Olmadı, ne acım hafifledi ne de yağmur az da olsa hafifledi.

Sanki her şey sözlerimi mühürlüyordu. Toprak bile sahiplenip sevmiyordu beni. Başımı göğe kaldırdım. Yağmur damlaları tenimi delmek istercesine sicim sicim inerken içimde kalan son güçle dilime tutunan kelimeleri göğe haykırdım:

‘Yalvarırım! Affedin nefret edileceğim, kimse sevmez artık beni…’

Artık gözyaşlarım özgürlüğünü ilan etmiş ve var gücüyle günahlarımdan arındırmak için akmaya devam ediyordu. Başımı yeniden yere indirdiğimde bir çift ayakkabı görmeyi elbette beklemiyordum. Gözlerim Murat’ın gözlerine ulaştı. Bana buruk bir şekilde tebessüm ederken aynı zamanda acımı hissediyor gibi bakıyordu. Dudaklarından süzülen kelimeler ise kesinlikle beklediğim bir şey değildi.

‘Anne! Verebileceğin en cesurca karar, kalbini ve ruhunu inciten her şeyi bırakmandır. Bize ‘Baba’ dedirttiğin Mustafa yüzünden Ayşe okula gönderilmiyor, Musa sanayide iş kazası yüzünden sakat kalıyor, Fatma’nın ve diğer oğlanların tavırları baba dediğimiz kişi yüzünden bozuk ve soğuk…’

‘Onu dünyadan göndereceğim ve sizi mutlu edeceğim.’

Nasıl olup da ruhumda daha önce hiç tanımadığım bir başka ben çıkmıştı. Ah ki ne ah! Garip kaldık bu alemin hengamesinde…

☆☆☆

‘Karaboğaz haddini aşar, bağ bozumunda yükselir taşar… Bir ailenin gülleri solgun, külleri yorgun yaşar… Kim kimin derinliğini görebilir akıp giderken zaman? Hem de hangi gözle..?”

Kendimi dün geceden beri sürekli uzun uzun düşünürken buluyorum fakat bu düşünceler beni bir ırmağın kenarında götürmüyor. Seni nereye olduğunu bilmeden yürüten o derdi kime anlatacaksın Güllü? (Aynaya karşı) Kendi istek ve arzularım için değil çocuklarım için bu akşam olacak olanlar.

Hatice’nin yanından ayrıldığı belli olan Mustafa, sürü ile eve geldi. Herkes iş bölümünü eksiksiz yapıyordu tembihlemişim gibi. Mustafa’nın üzerinde sinen asabilik ve memnuniyetsizlik genzimi yakmıştı… Saatler ilerledikçe damarlarımda akan kanın bileklerime ve şakaklarıma yaptığı artan vuruşları hissediyordum. Çocukları yataklarına yatırdım ve uyuduklarından emin olana kadar yanlarından ayrılmadım.

Murat’ın yüzüne baktım. Yetiştirdiğim cellata büyük bir güvenle bakıyordum. Mustafa’dan kurtulacaktık. Dünyamızı kurtaracaktık.

Her insanın hayatında kendini yetersiz ya da kötü olduğu bir gün olur. Ben şimdiye kadar bunu sık sık yaşadığımı düşünmüştüm. Buna rağmen, bunu sizden başka kimseye söyleyecek gücüm olmasa da hiçbir zaman yanlış yolda oluşuma inanmamıştım. Bazı insanların düşüncelerimi beğenmemesi benim suçum değildi. Onlarındı. Ben kendimi ve değer verdiklerimi korumak için ne gerekiyorsa onu yaptım.

Hayatımda ilk kez birisi yüzüme yanlış yaptığımı çarpmıyordu. Ama ben, buna ilk kez inanıyordum. Sevdiklerimi korumak için başkalarının sevdiklerine zarar vermiştim ve her ne kadar yapmam gereken buydu da desem, benim yapmam gereken olanı durdurmaktı, öldürmek değildi.

Mustafa’yı halıya sarıp arka bahçede ateş yakmıştık. Mustafa bu dünyadaki cehenneminde yanarak ölecekti. Cesetin kokusunu, koyun yünlerini ve yorganları yakarak bastırdık. Yağmur öyle yağmaya başlamıştı ki… Yağmurda günahlarımızla sırıl sıklam kalakaldık… Ben ne zaman gül’üyüm, ben ne zaman kül’üyüm, ben ne zaman öl’üyüm…

İstemeden anılarımın arasında dolaşırken, gözlerimi kapatıp kulaklarımı tıkıyorum. Bu sefer o ölüm kokusu geliyor burnuma. Böyle yeniden canlanıyor bütün kaygılar. O buz gibi anılar, simsiyah acılar… Unutmak istedim de, hatırlattılar…

Gönlümdeki fırtına dindi ama bütün çiçeklerim telef oldu bu cehennemde. ‘Üzülme’ uzanıp yüzümü tuttuğunda kan damlaları yanaklarımdan aktı. ‘Ben ölmesi gereken son kötü adamdım. Artık özgürsün.’ dediğini unutabilir miyim? Bir insanı ölürken izlemek ve yanıp kül oluşunu gizlemek ne kadar derin; gündüzleri ölü, geceleri emanet ruhumda…

Karaboğaz haddini aşar, bağ bozumunda yükselir taşar… Bir ailenin gülleri solgun, külleri yorgun yaşar… Kim kimin derinliğini görebilir akıp giderken zaman? Hem de hangi gözle..?

Üzerime kan kokusu sinmiş hırkamı çıkarırken aynadaki yansımama baktım. Bu insan gerçekten ben miydim? Ellerimdeki kahverengi lekeler gerçekten başka bir insana -kocama- mı aitti? Peki ya bu Karaboğaz’ın bulanıklığı… Ölmüş bir bedenin küllerinden mi bu halde yoksa solmuş bir bedelin külleri mi gözyaşlarımın bulanıklığı..?

Hikayem sona ererken asla sesli olarak kabul edemeyeceğim bir gerçekle yüzleşiyordum;

Bu hikâyenin kötüsü, bendim.

İnsanların kötülüğünü gördüğümde kendimi evime kapatmak istedim. Bunun yerine kendimi hapishanede buldum. Yerimde başka biri olsaydı bu soğuk odaya kısılıp kaldığı için kahrolurdu. Oysa ben artık insanlardan kaçmak istiyordum.

Ve hayatımda ilk defa özgürdüm.

Allah’tan başka hiç kimseyi râzı etmeye ihtiyacım olmadığını fark ettikten sonra, özgürlüğün ne olduğunu anlamıştım.

Gül’dürülemeyenlerden misin? Sol’durulamayanlardan mısın? Kül’lerinden yeniden doğmak için o büyük günü bekleyenlerden misin?

“Merhaba yaşamak! ‘Bende kül, bende kanat, bende gizem’ bırakmadılar…”

Sansürsüz Telaş

Otopsi raporlarında görmüştüm yaşamsal belirtilerin Ay’ın mahremiyetinde gittiğini. Islak imzalı raporda : “Tekdüze şiirlerde, gizli özne olarak adlandırıldığını ve hiçbir şekilde aleniyetle ifşa edilemeyen duyguların esiri olduğu…” yazıyordu. Ruhsal kimliksizliğinin bir ferdi daha kurban edilmişti çağın sansürsüz telaşına. Yalın ayaklı harfler esir düşmüştü iki kelime arasındaki mesafelere. Oluşan cümlelerde de bertaraf edilmişti özgürlüğe anlam katan bütün ifadeler. Sanki olması imkansız bir vebalin, tutması mümkün bir bedduası yaşıyor gibiydi hâli hazırdaki yaşantılar. Neyse ki ceset torbasına koyulmuştu ifşa edilemeyen bütün samimi duygular..

Keşke Tüneli

Seyre durduğumuz bu hayat pek de iç açıcı değil…

Hepimiz, kendi senaryomuzun tek izleyicisiyiz. Peki roller elimizdeyken neden yaşadıklarımızdan bu kadar şikayetçiyiz? Olaya hiç bu pencereden baktınız mı? Hadi bakalım. Mesela sen;

Evet evet! Bunu okuyan kişi sana soruyorum bu soruyu, bu pencereyi sana ben açıyorum. Düşünmeye davet ediyorum seni; hayatınla ilgili…

Neler yapıyorsun mesela bu günlerde? Gelecekteki kendine keşke dedirtmemek için;

Su akar yolunu bulur mu diyorsun?                   

Ya da o akan suya oluğu sen mi açıyorsun?

Her şeyi geç, kendini ne kadar tanıyorsun?

Bütün bu sorulara cevap verebiliyor musun?

Ben verdim, şimdi sen de beni dinle! Bana en büyük zararı veren “elalem ne der?” sorusundan kurtuldum. İlk işimdi bu benim. Hem “elalem” için ben de bir “elalem” değil miydim?

Kurtuldum pencerelerimin menteşelerinden, beni içeride tutan sınırlarımı yıktım.

Düştüğüm yolda aldığım yarayı kendim sardım.

Kendime yetmeyi öğrendim.

Peki “keşke” senin için ne ifade ediyor?

Yaptıklarına mı keşke dersin, yoksa yapamadıklarına mı?

Cevabı geciktirmiyorum, yanlış olmasın!

Ben yaptıklarıma “keşke” dememek için otuz kere düşünenlerdenim. Bu bir zaman kaybı evet, ama otuz kere düşündüğüm şey otuz sene boyunca keşke (!) dedirtmeyecek bana.

Yapamadıklarımıza gelecek olursak, bir şiir dizesi veriyor bunun cevabını bizlere.

“En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız.”

Keşkelerin verdiği buruk hüznü yaşatmaktansa göz bebeklerimizde

Şu sözün verdiği umutla sarılmalı hayata

Hem elinde olmayan bir sebepten olmamışsa, keşke demenin ne faydası var!

Her insanın içinde ışığa dönük bir yan var. Onu kullanmayı dene!

Çiçekli bir yolda yürürsen, çiçek kokusu alırsın!

İçindeki çiçekli bahçeye sırtını çevirme.

Bu da bir denklem aslında.

Sözün özüne gelirsek;

Düştüğün yolda, kalk bir daha yürü. Bir daha düşmekten de korkma. Ayrıca tekrar düşeceksin diye de bir şey yok. Yaptıklarından asla pişman olma, yapamadıkların için de üzme kendini. Hayat senin, çıkar hayatından keşkeleri ve keşkeye eğimli her şeyi! Kendini yıpratma, hayatı kendine keşkelerle zindan etme! Sonuçta bir kere yaşıyorsun bu hayatı.

Ne kendini ne başkasını suçla ve bu hayatta önce kendin için yaşa.

Kuşlar kanatlarını çırpmaya derman bulamaz yoksa.

Kendi yuvasından yoksunsa.