Bayram Sızısı

Sabah uyandığında bir çift ayakkabı ve bayrama yakışır bir takım bulma ümidiyle kapattı gözlerini. Mesuttu, her şeyden önemlisi sabaha saatler kalmıştı. Acaba nasıl bulacaktı bayramlıklarını, renkleri nasıl olacaktı? Ayaklarında nasıl duracaktı yeni kunduraları? Bu düşüncelerin içinde kaybolarak kendini uykuya teslim etti.

Annesini kaybedeli beş yıl olmuştu küçük Ali… Şimdi yedi yaşındaydı. Hayatın derdini yüklenmek için çok küçüktü. Annesini hatırlıyor muydu? Orası bile meçhuldü. Çok sessiz ve içine kapanık bir çocuktu bu yüzden okulda “Sessiz Ali” olarak bilinirdi. Sessizdi elbette, konuşsa anlayacak kimi vardı ki? Babası annesinin ölümünden bir ay geçmeden köyden Nazife kadınla evlenmişti. Nazife kadın sertti tıpkı bir kaya gibiydi yüreği. Acıma nedir bilmezdi… Hele ki Ali onun gözünde başına kalan bir ayak bağından başka bir anlam ifade etmezdi. Nerden kalmıştı bu çocuk başına? Hep böyle düşünür gününün güzel geçmemesinin sebebini bile Ali’den bilirdi. Uğursuzdu bu çocuk ona göre; varlığı bile insanın tepe taklak olmasına yeterdi. Ali’nin babası Ahmet Efendi, çocuğuna sahip çıkan bir baba değildi. O da küçükken hırpalanmıştı ama bak sonrasında hayatı öğrenmişti, böyle düşünürdü. Nazife kadın, Ali için doğru olanı bilirdi o da sonuçta bir anaydı. Bu yüzden Ali’nin Nazife kadın tarafından hırpalanmasına söz etmezdi. Kim el bebek gül bebek büyümüştü ki?

Ali uyuduktan sonra söylenerek mutfakta işlerini bitirmeye çalışan Nazife kadın her zamanki gibi çok yorulduğundan dert yanıyordu. Yarın bayramdı, şunun şurasında iki-üç saat sonra kalkacak kazanlarda yemek pişirmeye başlayacaktı. Hiç hali yoktu; yaşının verdiği yorgunluk yüzünden okunmaktaydı. Mutfaktan geldiği gibi sedire uzandı, Ali’ye baktı. Yine sağ kolu açık uyumuştu. Bu onun her bayram yaptığı bir alışkanlık haline gelmişti. Nazife kadın onun neden böyle yattığını bilirdi. Yine bir bayramlık yolu gözlemekteydi Ali, bayram sabahı için. Sinirli bir şekilde güldü Nazife kadın; “ Ekmeği buldu da yemeye bir de utanmadan bayramlık yolu gözlüyor” dedi.

Nazife kadın, kendi çocuklarını Ahmet Efendiyle evlenirken babasına bırakıp kaçmıştı. Babasının artık bir ayağı çukurdaydı. Acaba bakabiliyor muydu çocuklarına? Bunları düşündü bir an. Bayram akşamı babasının yanına gidip elini öpmeliydi. Sabahtan gidemezdi, Ahmet Efendinin hısım akrabası çoktu. Bütün gün insanlara hizmet etmek zorundaydı. Bu düşüncelerle gözlerini kapattı ve uykuya daldı….

Sabah olmuş gün ağarmadan kazanları kaynatmaya başlamıştı Nazife kadın. Ahmet Efendi caminin yolunu tutmuştu bayram namazı için. Güneş ışıklarının gözüne vurmasıyla uyandı küçük Ali. Koluna baktı; bomboştu. Ağlamak istedi; boğazına bir şey düğümlendi. Hayalini kurarak uyuduğu bayramlık da ayakkabı da kollarının arasında yoktu. Gözlerini odada gezdirdi, yine hüsrana uğradı. Yoktu işte hayal ettiği hiçbir şey yoktu o eski odada. Sonra düşündü küçücük yaşı ama kocaman aklıyla. Neydi ki bu bayram? Dedi. Bir çocuğa bir çift ayakkabıyı bir takım elbiseyi layık görmeyen Nazife kadın gibi bir şey miydi? Parmak uçlarına bakarak ağladı, çorapları delineli belki de aylar olmuştu. Uzun uzun baktı sonrasında eskiyen çoraplarının içinden görünen parmaklarına… Bir bayram sabahı yine gelmiş ama dünden bir farkı olmamıştı onun için. İşte yine yırtık çorapları, yırtık gömleği, taş kalpli Nazife kadın ve baba sevgisini bir kez olsun göstermeyen Ahmet Efendi! Kaderine razı olarak boynunu büktü küçük Ali, bundan sonra bayramdan bir beklentisi olmamak üzere kapattı cılız kollarını sonsuza denk ve uzandı yatağına, düşündü uzun uzun; bayramlar bir fazlalık getirmeyecekse niye vardı ki? Olmasa olmaz mıydı? Başkalarının güzel elbiselerini görmek için mi vardı? Eksiklikleri tamamlamak için değil, eksiklikleri daha çok hissettirmek için mi vardı? Bir annenin, bir babanın, bir takımın ve bir çift ayakkabının eksikliğini hissetmek için mi vardı? Evet, bayramlar hep burun sızlatmak için vardı!

Arzu ODA
1995 yılı Zonguldak doğumluyum. Türk dili ve edebiyatı bölümünde yüksek lisans öğrencisiyim.