12.3 C
İstanbul
Cuma, Ocak 30, 2026

Cehennem Başkalarıdır

Demek cehennem bu. Hiç aklıma getirmezdim böyle olacağını… Acı, ateş, kızgın ızgara hepsi sizsiniz demek… Ne gülünç şey! Kızgın ızgaranın ne gereği var: Cehennem başkalarıdır.

-Sartre


Öteki kavramı, Sanayi Devrimi’nden önce klasik Batı felsefesi tarafından neredeyse hiç konu edilmemiştir. Kapitalizmin ortaya çıkması ve toplumsal hayatı dönüştürmesinden itibaren ise başta kapitalizmin doğduğu Avrupa olmak üzere tüm dünyada felsefenin ve sosyolojinin temel meselelerinden biri haline gelmiştir. Sorunsallaştırdığı temel öznesi “kapitalizmin yarattığı insan” olan varoluşçu felsefe, öteki kavramına eğilen felsefe dallarının başında gelir.

Sartre’ın “Gizli Oturum” (1944) adlı oyununda sarf edilen “Cehennem başkalarıdır.” sözü, onun “öteki” kavramına olan bakışını imler. Sartre için ötekinin varlığı, bireyin özgürlüğünün ve -dolayısıyla- varoluşunun önünde engel teşkil eder. Ben’in dışındaki ben’ler, özne olan ben’e dışarıdan bakarak onu nesne konumuna indirger ve bireyin kendisine yabancılaşmasına neden olur. Kendisine dışarıdan bakmak, insanı kendi öz değerlerine yabancılaştırır. Yaptığı eylemi kendi fikirlerine göre değerlendirmek yerine, kendisini başkalarının bakış açısıyla yargılamaya alıştırır. Ötekinin muhtemel olumsuz bakışının varlığı utanmanın kaynağıdır. Utanç, otantik ve öznel bireyin konformist toplum içinde erimesine neden olur. Yapılan eylemin eyleyen için utanç verici olması, eyleyenin kendisini nesneleştirmesi ile mümkündür. Sartre, durumu açıklamak için şu örneği verir:
“İmgeleyelim ki bir otel koridorunda eğilmiş bir anahtar deliğinden içerdeki olup bitenleri gözlemlemekteyim. Burada kişi bir düşünce öncesi bilinç konumundadır. Birden bir görevlinin beni izlediğini duyumsadığımda hemen utanmaktayım. Burada ben artık kendimi nesne olarak özne olan başka bir bilincin nesnesi olarak kavrıyorum. Başkalarının odasını içerideki insanların haberi olmadan izlemek, eyleyen kişinin kendi öz değerlerine aykırı olmayabilir. Belki bunu kötü bir amaçla da yapmamıştır fakat kimseye nedenini açıklayamayacağı, toplumsal görgü kurallarına uymayan bu eyleminden utanır. Utanmaya başlamasından itibaren kendisi olmaktan çıkar ve arkasında kendisine baktığını zannettiği görevliye dönüşür.” Toplum içinde yaşamını sürdüren birey, yaşamını kendi öz değerleri etrafında şekillendirmekte zorlanır. Bazen de içine doğduğu sosyal ortam ve şartlar, bireyin kendisini gerçekleştirmesinin önünde geçilmesi imkânsız duvarlar örer. Sartre’a göre bu duvarlar iki çeşittir. Yazgı olarak adlandırabileceğimiz bu engellerin başında insanın değiştirmek veya yok etmek için elinden hiçbir şey gelmediği ve doğuştan edindiği özellikleri gelmektedir. Sartre bu durumu verdiği bir röportajda şu sözlerle açıklıyor:
“İnsan doğuştan boyun eğmek zorunda bulunduğu koşulların içine atılır. Zengin birinin oğlu olarak da doğabilirsiniz, bir Cezayirlinin, bir Amerikalının ya da bir hekimin oğlu olarak da. Böylece geleceğiniz sizin için daha siz dünyaya gözünüzü açmadan yoğrulmuş olur. Bu, kolaylıkla anlaşılacağı gibi, size başkalarının eliyle hazırlanmış bir gelecektir. Onlar bunları doğrudan doğruya yaratmıyorlar ama kendileri sizi siz yapan bu toplum düzeninin birer parçasıdırlar. Eğer bir köylü çocuğu iseniz, toplum düzeni sizi kente yönelmek zorunda bırakır. Orada makinalar beklemektedir sizi. O makinaların çalışabilmeleri için sizin gibi insanlara ihtiyacı vardır. Demek ki sizin yazgınız bir işçi olmakmış. Siz bir çeşit kapitalist baskı sonucu köyden uzaklaştırılmış bir köylü çocuğusunuz. Bu durumda fabrika sizin varlığınızın bir nedenidir. Kesin olarak nedir sizin “varlığınız”? Yapmakta olduğunuz iş (sizi yıprattığı için tepeden tırnağa size hâkim olan iş) ve yaşama standardına göre sizi sınıflandıran ücrettir. Böylesine bir varoluşun en doğru tanımı da cehennem sözcüğü ile olur.”

İnsanın mutlak özgürlüğünün önündeki bir diğer aşılması zor engel, bir önceki başlıkta sözü edilen, “dayanılabilir yazgı”dır. İnsanlar yaşamlarının ortasında varoluşsal sorular sormaya neden olabilecek aşırı durumlarla karşılaşabilirler. Sevdiği bir yakınının ölümüne şahit olmak, uzun süre aç veya parasız kalmak veya karşılıksız bir aşka tutulmak gibi sınır olaylar daha önce varoluşunun farkında olmayan insanları varoluşsal iç sıkıntısına sürükleyebilir. Fakat insanların birçoğu hem içine doğduğu sosyal ve ekonomik koşullar itibariyle hem de karşılaştığı veya karşılaşmadığı durumlar itibariyle varoluşsal soruları aklına getirmezler. Bu insanların hayatı ve dünyayı kendi öz değerleri çerçevesinde algılaması, Sartre’ın deyimiyle, imkânsıza yakındır. Tüm bunlara rağmen Sartre, insanın bir topluluk içinde varlığını sürdürmesinin imkânsız olmadığını söyler. İnsanların kendisi sorun değildir. Sorun, bir araya gelen insanların zamanla kendilerinin de yabancılaştığı kurallara uyma zorunluluğudur. Kendisini var eden özgürlüğünün bilincinde olan, kendisinden ve beraberindeki diğerlerinden sorumlu olan insanlar bir arada yaşayabilirler. Yazımı Zeki Demirkubuz’dan bir sözle bitirmek istiyorum: Bir erkeğe nazik davrandığında korkak, bir kadına nazik davrandığında aşık olduğunu veya asıldığını düşünüyorlar. Sartre’nin dediği gibi, “Toplum, tedavisi olmayan bir hastalıktır.”

Kendine Yakın Bir O Kadar da Uzak Varlık

Var mıydık? Belki biraz…

-Edip Cansever

Michelangelo Buonarroti-Creation of Adam (Adem’in Yaratılışı tablosu)

Varoluş felsefesini bir beden olarak kabul edersek şüphesiz, insan ve yaşam onun bu bedenin ilerlemesini sağlayan iki ayağı olurdu. İnsan ve yaşam, varoluşçuluğa sınırsız bir hareket alanı sağlayan kavramlardır. Ancak, insan ve yaşam, varoluşçulukta içi boşaltılmış kavramlar olarak değil, tam da varoluşun filizlendiği zemin olarak öne çıkmaktadır. Çünkü felsefe insana, insan olmanın ne demek olduğunu ve insan denen varlığın nasıl bir muhteva içerisinde filizlendiğini anlatmaya başladığında anlamlı nitelik taşır. Bunun haricinde söylenen her söz ve yazılan her yazı, kuru bir laf kalabalığı olmanın ötesine geçemez.

Klasik felsefesinin Platoncu çizgisinde, evrendeki ‘tam anlamıyla gerçek’ şeyler, tümeller ya da idealardır. Tikeller ise gerçekliğin bütününden yoksunlardır. Tümeller sınırsız olması sebebiyle tam olarak gerçektir, geçici ve değişken tikeller ise, kalıcı olmadığından belirsiz bir gerçeklik taşır. Dolayısıyla insanlığın tümel olması, onun her bir bireyden daha gerçek olması sonucunu çıkarmaktadır. Varoluşçuluk, insana yönelik olarak, onun varlığını, imkânlarını, manasını tanımadan önce insanı herhangi bir araca teslim etmeyi eleştirmektedir. İnsanı tanımanın, bedeni tanımaktan daha kolay olduğunu değil ama onu tanımanın dünyayı ya da fikir kurallarını tanımaktan çok daha önemli olduğunu düşünmektedir. Bir var olan olarak insan, bir özün sınırsız ve değişmeyen içeriğinin insanı, olmaya zorladığı şey değildir; o olmaya yöneldiği şeydir, öz belirlenimdir. Bu nedenle insan, soyut bir tanımla, varoluşundan önce gelen bir özle çevrelenmemiştir; o kendi varoluşudur, o kendini yaptığı şeydir. Kendini yaptığı şey, katılaşmaya başlayan nesnel bir keskinlikten çözülmeye başlayan öznel bir bulanıklığa doğru giden sınırsız bir varoluştur. Varoluş insanın kendi tözüdür. Bu ifade, insanın tözünün nesnel tanımlamalarla ifade edilemeyeceğini ve varoluşun çıplak var’ı olarak belirlenmiş tanımları parçaladığını imlemektedir. Strathern’in de vurguladığı gibi, “insan, ‘varlık’ olarak var olmaz, sadece sürekli bir ‘oluş’ durumunda var olur.” İnsan, en basit anlamda, dünya içi bir varlıktır. Varlığının bilincine diğer varlıkların oluşlarıyla varabilir. Descartes’ın ‘cogito’ önermesinde olduğu gibi, varlığının bilincine düşünerek değil, eylem aracılığıyla ulaşabilir. Eylem, dünyanın etkinlik alanıdır; varlıkların karşılaştıkları ve çarpıştıkları bir zemin olarak kabul edilebilir. İnsan da bu zemin üzerinde, eylemleriyle özgürlüğünün yolunda ilerleyen bir varlıktır. Heidegger’e göre varoluş, kendinin dışında, ötesinde saklıdır. Benim varlığım, benim bedenimin içinde somut olmayan bir töz içinde ortaya çıkan bir şey değil, varlığımın ilişki içinde olduğu bir alan veya bölgeye yayılmış bir vaziyettedir. Ben, kendi içine hapsolmuş bir varlık biçimi değildir. Başkaları bizim hem kaynağımız hem de ben’imizi yaratmamız için ötekileştirdiğimiz varlıklardır. Belirsiz bir varlık olarak insan, varoluşunu seçimleriyle şekillendirir. Belirsizliğin sürekli ve değişmeyen niteliğinin ana nedeni, insanın seçen ve ayırt eden bir bilince sahip olmasıdır. Her bir seçim, bilincin serbest özgürlüğünde gizlidir. Gizlidir çünkü seçimin mantıksal dizgelerini sağlayan unsurlardan azade bir biçimde oluşturulur. Diğer bir deyişle, insan seçerken, seçiminin motivasyonunu sağlayan nedenlerin karşısına ayrı nedenler koyabilecek çelişkili bir varlıktır. Onun için seçim ve özgürlük kaçınılmaz oluşlardır. İnsan, bir yönüyle düşünen bir varlık olarak elemekte olan, bir yanıyla da eleyerek oluşturduğu seçimler arasında mantıksal bir zincir oluşturamayan paradoksal bir varlıktır. Bilinç, onun en önemli niteliğidir; bilincin kendisinin bir yönelim olduğu düşünülürse, insan bir labirentin içinde sürekli yolunu kaybetme içkinliğini varlığında saklı tutan bir oluşa sahiptir. Hayat ve özgürlük, her ne olursa olsun ya da her ne olmuşsa olsun, o şeyden kopmak anlamına gelir. Yeniye doğru yönelmek demektir ve güdüler ile amaçları oluşturanda bu daimi yönelimdir; asla verili bir nitelik taşımazlar. İçinde yaşamak zorunda olduğumuz ortam ya da dünyanın en tuhaf ve tedirgin edici tarafı, kendi kaçınılmaz çemberi ya da ufkunda eylemlerimiz için bize hep çeşitli olasılıklarla kendisini göstermesidir. Çeşitlilik karşısında seçmekten, dolayısıyla özgürlüğümüzü kullanmaktan başka seçilebilecek bir yol yoktur. İnsan kendi seçimiyle bütün insanları da seçme eyleminde bulunur. Olmak istediğimize yönelik tasarı, kendimize göre herkesin olması gerektiği tasarının da belirleyicisidir. Her bir eylemimiz, olmasını zorunlu kabul ettiğimiz bir insan tasarımı doğurur.


İnsan, bilincin özsel niteliği olan yönelimsel yapısıyla her zaman yeni durumlara açık olma zorunluluğunu içinde taşır. Böyle durumlarda gerçekliğin öyle tahmin edildiği gibi uyumlu ve anlamlı bir bütün oluşturmadığını, tam tersi çelişkiler arz ettiğini ve bu çelişkilerin düşünce ile kavranamadığını, hatta çözülemediğini deneyimlemektedir. Sartre’ın da ifade ettiği üzere, “sınırlar ne özneldir ne de nesnel; daha doğrusu, hem öznel hem de nesnel bir yüzleri vardır. Nesneldirler çünkü her yerde görülebilir ve tanınabilirler. Özneldirler çünkü yaşanmışlardır.” Dolayısıyla, aklın dünyayı, yaşamı kavramada karşılaştığı tutarsızlıkları fark ederek, onu sadece akılla kavramaktan daha ziyade, içine ’ben’in de katıldığı bir bütün olarak yaşamayı, eylem ve uyumu tercih eden bir başka düşünce yolu daha vardır. Bu yol, paradoksa dayanan bir mantık içerir. Camus paradoks mantığını şu şekilde ifade etmektedir: “Gerçeği anlamaya çalışan us ancak onu düşünce terimlerine indirgediği zaman gereksiniminin karşılandığını düşünebilir. İnsan evrenin de sevip acı çekebileceğini benimseseydi, uzlaşmış olurdu. Düşünce olguların değişken aynalarında hem bu olguları hem de kendi kendilerini tek bir ilkede özetleyebilecek ölümsüz bağlantılar bulabilseydi, bir düşünce mutluluğundan söz edilebilirdi, mutlular söylemi de bunun gülünç bir benzeri olurdu ancak. Bu birlik özlemi, bu saltlık isteği, insan dramının temel devinimini ortaya koyar. ”İnsan sonsuz bir manzaranın seyrinde olan ve bu seyir halini de sınırlılığın demirlediği tek bir durum bağlamında alımlayabilen kendine yakın ve bir o kadar da uzak bir varlıktır.

Haftalık Keşif Listesi – III

Yeni yasakların gelmesi ve vaka sayılarındaki ciddi artış nedeniyle maalesef ki bir süre daha evlerimizdeyiz. Peki bu karantina günlerinde en iyi ne gider? Bir kahve ve bizim birbirinden harika önerilerimiz. Buyurun bakalım.

Haftanın Dizisi

Merlin

Büyülerin dünyasına ve çocukluğunuza dönmeye hazır mısınız? Benim ortaokul zamanlarımda televizyonda verilirdi bu dizi. Bayıla bayıla izlerdim. Aradan 11 sene gibi bir zaman geçmesine rağmen şu an izlediğimde daha büyük bir keyif alıyorum. 7’den 70’e bence herkesin izlemesi gereken bir dizi. Kısaca diziden de bahsetmek gerekirse şunları söyleyebilirim: Fantastik-drama türünde bir İngiliz dizisidir. Aslında dizi Kral Arthur efsanelerine dayanmaktadır. Dizi, önemli bir büyücü olan Merlin’in gençlik yıllarını ele almaktadır. Başından geçen her olay insanda bir sonraki bölüm için daha da merak uyandırıyor.

Haftanın Filmi

The Silence (Sessizlik)

The Silence, Türkçe anlamıyla “Sessizlik” isimli film korku-gerilim tarzındadır. Aslında içinde bulunduğumuz duruma çok uygun bir dizi diyebilirim. Çünkü bu filmde de konu salgındır. “Vesps” isimli değişik yaratıkların ortaya çıkması ile başlayan bir salgındır. Bu yaratıklar görmezler, kurbanları ses çıkardıkları zaman onlara saldırırlar. Film, bir ailenin bu salgından kaçmaya çalışması üzerine kuruludur. Başlarından çok değişik olaylar da geçer. Bence izlenebilecek en güzel filmlerden birisi. Umarım sizler de beğenirsiniz. Film hakkındaki düşüncelerinizi aşağıya, yorum kısmına bırakmayı unutmayın.

Haftanın Kitabı

Jack London – Martin Eden

Bu eser, Jack london’ın baş yapıtı olarak görülmektedir. Kitabın baş kahramanı, bir arkadaşının evine gittiğinde kız kardeşini görüp ona sırılsıklam aşık olan ve sırf onun için daha düzgün konuşmayı, daha çok okumayı ve yazmayı öğrenen, sonunda okuma ve yazmanın hayatının eksik kalan kısmı olduğunu anlayan gemici Martin Eden’dir. London Martin’in duygu ve düşüncelerini öyle betimleyip anlatmıştır ki onu aramızdan biri olarak görmemek elde değil. Eminim sizde hayranlık duyarak okuyacaksınız.

(Bu güzel kitap yorumu için yazarımız Emir Çakır’a çok teşekkür ediyoruz.)

Haftanın Müziği

Madrigal – Seni Dert Etmeler

Bu şarkıyı her dinlediğimde bana şunu hissettiriyor: Yaşadığın şehirden gitmeden önce deniz kenarındaki kayalıklara oturmuşsun, o an zihninden her şeyi silmek istemişsin ve bu şarkıyı açmışsın.

Haftanın Oyunu

Mandala

Mandala, boyama ile ilgilidir. Fakat normal boyamalardan biraz daha farklıdır. Yukarıda da görmüş olduğunuz şekiller belirli bir düzene göre boyanmaktadır. Bu düzen şu şekildedir: Şekiller ya en içten en dışa ya da en dıştan en içe şeklinde boyanmalıdır. Mandalanın psikolojimiz üzerinde olumlu etkileri de vardır. Hatta terapilerde de kullanılmaktadır.

Haftanın Belgeseli

II. Dünya Savaşı’nın En Önemli Olayları (Renkli)


Bu belgesel İkinci Dünya Savaşı’ndaki Britanya Savaşı’ndan Stalingrad Kuşatmasına, Bulge Muharabesi’nden Dresden Ateş Fırtınasına kadar on önemli olayı işler. Belgeselin en önemli yönlerinden biri o dönemde çekilmiş görüntülerin renkli olarak hazırlanması ve olaylar arasında konunun uzmanları tarafından incelenmesi ve yorumlanmasıdır. Bu bakımdan İkinci Dünya Savaşı’nı genel hatlarıyla öğrenmek isteyen bir kişiye önerebileceğimiz kaliteli bir belgeseldir.

(Bu güzel belgesel yorumu için yazarımız Emir Çakır’a çok teşekkür ederiz)

#evdekal

Susmuşlar Vadisi

“Her yanımı sardı feveranlar
Bir an ki öldüm ve durdum,
Aniden belirdi iz iz dumanlar,
O an ki gördüm ve doğdum…”

Garip bir müphemiyet, sonrası karanlık. Menzilini bilmeden günlerce ordan oraya koşuşturan sayısızca ayak arasından bir çifti sana ait, bana ait, ona ait…

Ah dost, ne meşakkatli bir telaşmış yaşamak denen gizem. Sırrını keşfedilmemiş okyanuslarda ve hatta kabuğu soyulmamış yaralarda taşıyan binlerce alem bekliyor bizi… Sordun mu kendine hiç, o ulu sırra vakıf kaç yürek yitip gitti aramızdan? O alem ki, varlığından bihaber binlercesi, milyonlarcası…

Âkibet menzil-i mâ vâdî-i hâmuşân est

عاقبت منزل ما وادى خاموشان است

Sonunda varacağımız menzil, susmuşlar vâdisidir (yani mezarlık)

Hafız Şirazi

Egoizmin Düş Hali

 Melankoli, egoizmin düş halidir.

-Emil Michel Cioran

Yaratıcılığın kaynaklarından biri olarak görülen melankolik tavır, psikolojik anlamda kaçış ve kayıp sadeliğiyle karşılanabilir. Bunu temellendirmek maksadıyla konuya psikolojik ve antropolojik pencereden iki bakışla yönelmemiz mümkündür. İlki Freud’un analizlerinde beliren “kayıp nesne”, ikincisi Canetti’nin “kaçış” değerlendirmesini besleyen çıkışsızlıktır. Öncelikle de melankoli hastalığı ile melankolik mizacı bir birinden ayıran Teber’in tespitine kulak vermek gerekir. Yoksa aradığımız bedensel bir rahatsızlıkla yaratıcılık ilgisi kurmak zorunluluğuna dönüşür:

“Doğaları gereği melankolik mizaçta olanlarda (da) zaman zaman bazı has talik belirtileri görülse de, bunlar temelde hasta değillerdir. Sıradan insanlarda daha çok melankoli hastalığı görülür. Buna karşın melankolik mizaç/ kişilik yaratıcıdır. Bu mizaçta görülen ruhsal acı, korku duygusu, bilgeliğin uzantısıdır. Bunlar, özgün bir ahlâk ve özünde haklı çıkmış tutkulu bir güçle heyecanlanma ve öfkelenme yeteneğindeki insanlardır.”

Antik çağdan bu yana ciddi bir hastalık olarak görülen, şiddetli öfke nöbetleriyle birleştirilen melankoli, ruhsal bir kararma hâli anlamıyla karşılanmaktadır. Bedensel olarak ise kanın ve safranın toplanmasıyla oluşan ve safranın suyunun acılaşması ve hatta zehir niteliğine dönüşmesiyle teşhis edilen bir hastalıktır. Melankolinin öncelikle bir hastalık belirtisi olduğu, sonrasında derin düşünce ve daha çok bireyde yaşanan derin korkuya dayalı olumsuz fikirler içerdiği İbn-i Sina ve Aristo gibi bilginler tarafından söylenmiştir.
Onlar, kavramı mizaçla açıklamışlardır. İslam düşünürleri, bunu vücudun “dört suyuk”undan birinin zayıflaması olarak kabul etmişlerdir. Bu konuda önemli bir çalışma olan Melankoli “Normal Bir Anomali “de Serol Teber, şöyle bir tanımla onu çevreler:
Melankoli, dünyaya gelmesine ‘fırlatılıp atılmışlığa’ bir türlü anlam veremeyen dünya ve diğer insanlarla ilişkilerini sürekli sorgulayan ve bütün bunlardan acı çeken, korkan, varoluş konumundan sürekli güvensizlik duyan, bir türlü kendisi olamadığını duyumsayan ve düşünen insanın durumu, özgün bir psişik yaşantıdır.

Freud, melankolinin ‘yas’la ilişkisinin uzak oluşuna değindikten sonra kaybın ne olduğuna dair bilinçte meydana gelen bir sıkıntıdan söz eder. Devamında sevgi nesnesine aslında ulaşmamış libidonun var diye kabul ettiği kendine dönük, regressif bir yön görür. Melankoli, Freud’a göre, kayıp zannedilen nesneye verilmiş tepkidir. Bir başka deyişle kişinin kendine benzer görmek istediği bir başka şeye duygusal yatırım yapması ve onun kaybıyla ortaya çıkan yıkımıdır. Freud, “Melankolide yoksullaşan ve boşalan egodur.” saptamasıyla kaybolmuş bir nesnenin egonun içinde tekrar kurulduğu analizine doğru gider. Sanatın da bu aşamada, anlattığı bireyi bir içe dönüşle veya iç selleştirdiğini dış dünyada görememenin endişesiyle ifadeye döktüğü söylenebilir. Yerine konan ya kederli bir dünya veya tam zıddı hedonizm olacaktır. Burada bir çeşit narsizm olduğu da gözden kaçmayacaktır. Çünkü sanatçı bizzat kendisinde eksik olanı aramaktadır.

Antropolojik bir kalkış noktasıyla mani ve melankoliyi histerinin uzantısında irdeleyen Canetti’nin yaklaşımındaki arketipsel çizgi ise bize şunu söyler. İnsan ve av ilişkisinde avlananın dönüşümleri, aslında bir dizi kaçıştır ve bunun şiddeti histeriye yol açar:
“Kaçış dönüşümleri yararsız oldukları hissedildiği için terk edilince melankoli başlar. Melankoli durumundaki bir kişi kovalamacanın bittiğini ve çoktan ele geçirildiğini hisseder. Kaçamaz, yeni metamorfozlar bulamaz. Girişimde bulunduğu her şey boşa çıkar; kaderine razı olur ve kendisini bir av olarak görür; önce bir av olarak, sonra yemek olarak ve son olarak da leş ya da dışkı olarak. Kendi kişiliğini giderek daha değersiz kılan kıymetten düşme süreci mecazi olarak suçluluk duygusu diye ifade edilir. (…) Melankolik insan yemek yemek istemez ve yemeği reddetme gerekçesi olarak da bunu hak etmediğini söyleyebilir. Ama asıl neden kendisini yenmiş hissetmesidir; yemeye zorlanırsa bunu hatırlar.

Sessiz Düşünceler

Evinin merdivenlerinden hızlı adımlarla indi.
Ne yapacağını bilmez, tedirgin bir edayla sağa sola bakındı. İçinden büyük düşünceler geçiyor, fırtınalar kopuyordu. Belki de kıyametine yaklaşmıştı bunu düşünüyordu.
Koşmaya başladı sanki birini kaçıracakmış, bir yere yetişecekmiş gibi. Durmadan koşuyor, daha da hızlanıyordu. Nefes nefese kalmıştı. Saçları rüzgarın ve soğuk havanın etkisiyle yüzüne çarpıyor, nefesi birbirine karışıyordu. Binlerce belki tonlarca düşünce vardı aklında ama o kadar yakışıksız o kadar vurdumduymazdı ki bu düşünceler nerede karar kılacağını bilemiyordu. Taşlı yollardan geçerken denize yaklaştığının farkında değil gibiydi. Koştu, koştu, kalbinin ritmi birbirine karıştı, atışını kulaklarında duyuyordu. Konuşmadan bağırmadan acımıştı boğazları..
Durdu. Tam da kayaların yamacında, denizin kıyısında..
Düşünceler durdu, beyni sindi bir köşeye.
Haykırdı son hadde kadar.
Belirgindi tüm siması. Durmayan tek şey kalbi ve nefesiydi.
Ona bu alemde var olduğunu hatırlatan, onca şeye şahit olan kalbi… Kalbine dokundu, ne düşünürse düşünsün ne görürse görsün o tekti. Ona sahip çıkmalı, kendini ele vermemeliydi. Kapattı gözlerini. Kocaman açtı kollarını. Uçuşan saçlarının kokusu geldi burnuna. Martıların çığlığı, vapurun düdüğü, dalgaların çarpışı.. Kendini bıraktı yumuşacık yatağına, dindirdi acele çığlıklarını.. Söndürdü kendine kötü gelen ne varsa içinde.. Söndürdü ateşini…

Kasımda Şubat

Ona aşık değilim, desem; negasyon mudur
Kalbinde kendime bir yer yapsam suç mudur 
Bazen kartlar açık oynanmalı ama
Seviyorum, desem; bu bir son mudur


Bilmenin tek yolu hileli zar
Her kış başka kederlidir lâkin bembeyaz da yağar kar
Yalnızlığa davet şarabıdır kıştan önce sonbahar
Oysaki onunla biz olmak var


Kış soğuğu üşütmez onun olduğu yerde
Elleri bedenime değdiğinde
Teninin arzusuyla yandım da alev alev
Elini sırtımdan çektiğinde üşüdüğüm halde


İnsan dediğin sevmelidir
Bazen saatlerce sevişmelidir
Eğer Tanrı’nın varlığı söz konusu ise
Benim ilahım O’dur ve Tanrı bunu bilmelidir


Tutkulu gözleri ruhuma saldırır
Bazen apansız yollara saptırır
Bir de kirpiklerine güneş düşünce
Bakışları insana sigara yaktırır


Sıcak bir şubat gecesi çözer bütün gizleri
Artık göz önündedir bütün yara izleri
Birbirine dolanmış bu dört kola rağmen
Bembeyaz karları hep kirletir ayak izleri

Bir Dünyadan Bakıyorum Size, Gökyüzünden Ziyade Yerin En Dibinde…

YERDEN BAKANLAR

Yine asfaltın pis kokusu doluyor ciğerlerime. Saat 23.50 Uzaktan bu tarafa doğru yürüyen iki adam gördüm. Biri iri cüsseli orta boylarda esmer diğeri ona kıyasla daha ufak çelimsiz. Birbirleri arasında hararetli, küfürlü bir tartışma başlattılar. Ufak çelimsiz olan diğerinden çekinmiş olacak ki bikaç adım uzaklaştı. Ama bu sefer içindeki öfkeyi dindirmek için sağa sola saldırmaya başladı. Öfkesi dinmemişti belli ki, yönünü çevirip yerden bulduğu bir taşı bana doğru küfürler sarfederek fırlattı. Bunu neden yapmıştı diye artık sormuyordum. Çünkü insanlar bunu sürekli yapardı. Yerde uzanan zararsız masum canlılar olduğumuzu düşünmek yerine bi suçluymuşuz gibi tüm öfkelerini üzerimize kusarlardı. Bizden hep nefret ettiler. Hatta birçok kez de öldürdüler beni. Bunu bir taşla yahut ucu çivili bir sopayla, ama hep nefret ettiler.

Ölümü bir ceza olarak gördünüz bana. Siz hiç ölmemişken.

Peki neyin cezasıydı bu?

Akrabalık Bağları ve Bundan Doğan Mefhumlar

Kan veya evlilik bağı ile bağlı olduğumuz insanlara en genel anlamda “akraba” denir. Akraba olan insanlara da derece veya konumlarına itibaren bazı özel isimler verilir. Bu isimler özellikle medeniyetimizce çok kullanılır. O kadar ki bazen konuştuğumuz kişilerin gerçek isimlerini unutup mecburen bu akrabalık isimleriye hitap ederiz. Bu isimlerin en çok karıştırılanları evlilik yoluyla oluşanlardır. Biz yine de bütün bu isimlere ve bunlarla bağlantılı olan bazı mefhumlara kısaca değineceğiz.

  • Öncelikle anne ve babadan başlayalım. Bunlar evlilik bağı ile bağlanıp kan bağını oluşturan en temel akraba unsurlarıdır. Konuyla alakalı mefhumlardan biri “üveylik” tir. Üvey anne ya da baba, ilk evlilikten doğan çocuğa nispeten anne ya da babanın başka bir evlilik yapması durumunda diğer anne ya da babaya denir. Yine bu konuyla alakalı mefhumlardan ikisi de “yetim ve öksüz” kelimeleridir. Yetim; kimsesiz kalmış, kimsesi olmayan anlamlarında Arapça kökenli bir kelimedir. Öksüzse bağ, göbek bağı gibi manalara gelen “ök” kelimesinden türemiş bir isimdir. Dilimizde babası vefat etmiş olana yetim, annesi vefat etmiş olana öksüz denir.
  • Kardeş, karındaş kelimesinin yumuşamış hali olup aynı anneden olan her bireye denir. Her ne kadar (kardeşler arasında) her birine kardeş dense de, özelde büyük olana erkekse ağabey (ya da abi) kızsa abla, küçük olana kardeş kullanımı da vardır.
  • Anne ve babanın anne ve babasına da anneanne, babaanne ve dede denir. Niye kadınlara iki hitap olup erkeğe bir olduğu meçhul olsa da… Dede hem annenin hem de babanın babasına kullanılır. Bunların çocuklarının çocuklarına da torun denir.
  • Teyze, dayı, amca ve halaya geldik. Annenin kardeşlerine teyze ve dayı, babanın kardeşlerine de amca ve hala denir. Annenin kız kardeşi, babanın erkek kardeşi alınarak “teyze anne yarısıdır. Amca baba yarısıdır” denmesi de ayrıca dikkat çekicidir. Birde bunların çocukları vardır ki onların da erkek olanına kuzen, kız olanına da kuzin denir. Yeğen kelimesiyse kardeşlerin çocukları için kullanılır. Bununla beraber “teyze, dayı, amca, hala ve kardeş çocuklarına yeğen denip, ayrıca bunların erkeklerine kuzen kızlarına kuzin” diyenler de vardır.

Geldik zor olan kısma.

  • Görümce, kadına göre kocasının kız kardeşleridir. Mesela bir kimsesin halası annesinin görümcesidir.
  • Elti, kadına göre kocasının erkek kardeşlerinin eşlerinden her biri. Mesela bir kimsesin (amcasının karısı olan) yengesi, annesinin eltisidir.
  • Yenge, bir kimsenin kardeşinin, dayısının veya amcasının karısıdır.
  • Baldız, erkeğe göre eşinin kız kardeşidir. Mesela bir kimsenin teyzesi, babasının baldızıdır.
  • Enişte, bir kimsenin kız kardeşinin veya kadın hısımlarından birinin kocasıdır. Mesela bir kadının ablasının kocası onun eniştesidir, keza bir kimsenin teyzesinin kocası o kimsenin eniştesidir.
  • Bacanak, eşleri kardeş olan erkeklerin birbirlerine göre durumu. Mesela bir kimsenin (teyzesinin kocası olan) eniştesi, babasının bacanağıdır.

“Kayın” isimlerine geçmeden önce onu tanıtalım. Bu kelime Arapçadaki, yerine geçmek, o makamda olmak manalarına gelen “kâyim” kelimesinden türemiştir. Dolayısıyla “Kayın” kelimesinin beraberinde kullanılan kelimeler, bahsedilen kimsenin yerine, onun gibi olma manasında kullanılır.

  • Kayınbirader, birader kardeş demektir. İkisi beraberse erkeğe göre karısının erkek kardeşleri, kadına göreyse kocasının erkek kardeşleridir. Kadınlar bu kelimeyi “kaynım” şeklinde de kullanırlar. Erkeklerde bu kelimeyi samimyet dairesinde “kayınço” olarak kullanır.
  • Kayınpeder, diğer bir değişle kayın baba, eşlerin birbirine göre babalarıdır.
  • Kaynana, diğer bir değişle kayın valide, eşlerin birbirine göre anneleridir.

Görüldüğü üzere Türkçe’de akraba isimleri oldukça zengindir (Bugün diğer medeniyetlerde bu zenginlik mevcut değildir). Bir de bunlar bilinen kısmıydı, daha nice isimler vardır kim bilir..!

Kırlangıç Yuvasına Kadın Yaratan Bir Adam: Sait Faik

“Uzun bir yoldan sonra denizi görmek gibisin.”

Dünya değişiyor dostlarım, günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak.

Son Kuşlar-Sait Faik, 1952

Sait Faik, 18 Kasım 1906 Adapazarı doğumludur. Görülmemiş, bilinmeyen bir öykü tarzı yaratmıştır. O ana kadar, erken modern öyküleme, klasik denebilecek yapıtlarını vermiştir. özellikle Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabındaki öykülerle benzersiz olan öykücülüğünde yeni bir atılım gerçekleştirmiştir. Demir Özlü, Yeni Ufuklar dergisinde 1967 yılında Sait Faik için şunları söyler: “Sait Faik—bu büyük yetenek, büyük birey, derin duyuşlu bir şair—özellikle Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı kitabıyla önümüzdeki kalıplaşmış rasyoneli yıktı, bize duyuşun, bireyliğin, yaratmanın yollarını açtı.” Özlü, yıllar sonra kaleme aldığı bir yazıda da Sartre’ın adını bile ilk kez Sait Faik sayesinde duyduklarını vurgular: “Bizim kuşak, J.-P. Sartre’ın adıyla, sanırım ilk olarak Sait Faik’in Beyoğlu üzerine yazdığı bir röportajda karşılaştı. “Nitekim Ferit Edgü, kendi kuşağıyla Sait Faik arasındaki ilişki için şunları söyler: “Dostoyevski’nin, ‘Hepimiz Gogol’un Palto’sundan geliyoruz.’ dediği gibi, ben de benim kuşağımın öykü yazarlarının büyük bir çoğunluğu da Sait Faik’ten geliyoruz.”

Bir gökyüzü peşinde koşturdu durdu. Tek başına. Milyonların içinde. İçime taş gibi ağır bir su gibi sevgiyi oturttu…Yaşamasını öğretti, adam akıllıca! Bir dülger balığı…

Sait Faik, Dülger Balığının Ölümü

Sait Faik’in öykücülüğü üç dönem halinde incelenir. Daha lisedeyken edebiyat dersi ödevi olarak yazdığı “İpekli Mendil”in de yer aldığı ve ailesinin maddi desteğiyle çıkarttığı Semaver ve sonraki iki kitabının (Sarnıç ve Şahmerdan) yayımlandığı 1936-1940 arası ilk dönem olarak kabul edilir. Bu dönemin öykülerinin ortak özelliği içerdikleri insan sevgisi ve yazarın coşkulu dilidir. Sait Faik’in ikinci dönemi 1948’de çıkarttığı “Lüzumsuz Adam”la başlar. Sait Faik’in bu dönemde en önemli değişiklik dilinde olur. Yazarın son dönemi 1952’de yayımlanan “Son Kuşlar”dan başlayıp ölümüne kadar olan süreyi kapsar. Sıradan insanların küçük hikâyelerinden koskocamam hikayeler yaratarak insanların sesi olur hem de bunu yaparken Türk öykücülüğüne yeni tarz getirir. Klasik öykü tekniğini bozarak insanları ve doğayı yalın, samimi, objektif bir biçimde anlatmayı başarır. Kendinden önceki yazarların tersine bireyi ön plana çıkarır. Ama bunu yaparken insanı doğadan ve toplumdan kopuk düşünmez. Doğa ve insanın etkileşimini net şekilde ortaya koyar. Sait Faik demek, sokak demektir. Öykülerinde toplumun alt katmanlarında, kenar mahallelerinde yaşayan insanların mücadelelerini, isteklerini, tasalarını ve her şeye rağmen korudukları yaşama sevinçlerini şiirsel bir dille anlatır. Genellikle gözlem yapan ve yaşayan bir karakter olarak öykülerin içindedir. Bunu yaparken de öyle dışarıdan bakmaz, zaten hayatta da o karakterle birliktedir. Balıkçılarla balığa çıkar, yoksullarla kahvehanelerde takılır, külhanbeylerinin meyhane masalarına konuk olur, çocuklarla arkadaşlık eder, işçileri dinler kısacası İstanbul’un tüm ötekileriyle ahbaplık eder. İstanbul’u, onun sokaklarını, insanını çok iyi bilir.

Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.

Hişt hişt!

Hişt hişt!

Hişt hişt!

Sait Faik-Hişt Hişt

Sait Faik, ölümünden on yıl sonra onu kimsenin hatırlayamayacağını düşünürmüş, ne acı değil mi? Ama on yıllar geçmesine rağmen onun öyküleri hâlâ okunuyor çünkü hala günceller. Ne de olsa zamanın değişmesine, teknolojinin gelişmesine, şehirlerin kalabalıklaşmasına rağmen insan gerçeği aynı kalıyor. “Yazmasam deli olacaktım.” diyerek haksızlığa karşı haykıran; “Sevmek bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” diye hüzünlenen; “Dünya çarelidir. İnsanlar dünyaya bir çare bulacaklar.” diye umut dağıtan bir yazardır Sait Faik. Onun yaşama sevinci bizimle olsun.

Tozlu Raflar

Kendimi o uzun – uzun baktığım raflarda
görüyorum şimdi.
Sükût bilen dudaklarda şimdi o tozlu raflar.
Unutulmuş bir kitabın satır arasında…

Sahipsiz bir kitap gibiydi sanki.
Tozlu raflarda unutulmuş gibi
Kimse fark edememişti tecessüs’ü
Bir sevgim var sana dair.
Kalemim olmadan yazılmış.
Kalsın gönlümün tozlu rafında.

Aziz Bey Hadisesi

Bilmiyordu ki vücudun ruha ihanet etmediği anlar pek azdır. Ne çok ister insan büyük kederlerin ardından ölüp gitmeyi de, başaramaz. Ruh, başına kara bir hale takarak göğe yükselmek için çırpınır; ama vücut dünyalıdır; yer, içer, yaşar.

Kimdir bu çetrefilli yanılgıların arasında harap olan mağrur şahsiyet? Bir hiçlik ovasında günden güne pörsüyen, hayatı adına aldığı her kararın ardından yalnızlığın kıyametinde bir başına kalan, dik başlı, kibrine mahkûm adam: Aziz Bey…

Ayfer Tunç’un güçlü kalemiyle yarattığı bu karakter, son dönemin en ilginç ve çözülmesi zor kişiliklerden biri sayılabilir. Geçmişte yaşadığı sarsıcı aşkın kırıntıları henüz üzerinden geçmemiş, gençliğine dair en ufak bir heyecanı kalmamış olan Aziz Bey, tamburuyla Haliç’in vazgeçilmez bir parçası haline gelir. Her ne kadar icra ettiği sanatı, gazino köşelerinde, efkarlı nağmelerden medet uman sarhoşların huzurunda dillendirmek istemese de, nihayetinde soluğu kucağında tamburuyla sahnelerde alır.

Birçok satırda içten içe “Ne vardı da kulaklarını tıkayıp böyle bir hayat seçtin Aziz Bey?” Diye geçirdim içimden. Ayfer Tunç’un son derece kısa tuttuğu romanın etkisi bir hayli uzun sürüyor ne yazık ki… Aziz Bey’in iç dünyasını karamsar bulanlar, kimi zaman bencilce verdiği kararlardan dolayı sebep olduğu felaketlere kızanlar, bazen de kitabın son satırına kadar onu anlamaya çalışanlar da olur zannımca. Fakat ustaca işlenen hikâyede beni en çok etkileyen karakter: Vuslat olmuştu.

Aziz Bey’in yalnızlığını gidermek için kurban seçtiği, koca evin içerisinde ömrünün sonuna kadar bir gölge olarak görmek istediği, cansız bir eşyadan farksız tuttuğu karısı… Beni derinden yaralamış, Aziz Bey’in bencilliğine öfkelenmeme sebep olmuştu. Hiçbir zaman anlayamadığı babasının kalıbına bürünmüş, hiç beklemediği bir şekilde tıpatıp ona benzemişti. Annesinin çektiği yalnızlığın hüznünü, birebir karısına yaşatıyordu. Bir an olsun aşkla bakmadığı karısı tıpkı annesi gibi günden güne gözlerinin önünde bir hayalete dönüşüyordu…

Sizlere yalnızca bir mesaj vermekle sınırlı kalmayacak, ufkunuzu fazlasıyla aydınlatacak bir eser. Ayrıca Ayfer Tunç’un okuyacağınız ilk eseri olarak da bu romanı seçmenizde fayda var. Sebebini okudukça anlayacaksınız, şimdiden iyi okumalar dilerim…

Sen Ol

Bugün 381. Gün
Saat 18
Akşamın darı
Akşamdan değil
Ben dardayım.

381 asırlık bir aşk sanki
Fakat hala tükenmek bilmez
Tek bildiği sensin
Tek bildigi sevgi
Sanki bir mecusi ateşi.

Gözlerimde damla
Gönlümde kan, hasret, gurbet
Oysa kalbim ufacık
Sığmayan aşkının yanında bunlar çok fazla.
Bitmeyen günlerin ardından
Vuslat çok uzakta.

Bu gece sema karanlık,
Nur Işığı’m mı güçsüz ?
Aşkımızın mı hükmü yetersiz ?
İmkansız,
Bitemez,
İhtimalsiz.
Aşkımız,
Mahşerlik değil
İki cihanlık.

Gel gecemi şenlendir.
Gel seni bulayım ,
Tek parlayan yıldız olan seni.
Gel sabahım ol doğ.
Perdenin arasından sızan,
Şifa güneşim ol.


Soldum,
Suyum ol.
Toprağım,
Çiçeğim ol.
Ay’ım,
Işığım ol.
Gülüm,
Kokum ol.
Sonum, ebedim ol.
Aşkım, sevdam ol.
Gözüm, gönlüm ol.
Mezarımda taşım ol.
Iki cihanda da eşim ol.

Yeter ki sen ol.

Yas: İnsanlaşma Süreci

(…)Tüfeğini depoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir ruzigar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısıyla:
“Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı.”

-Orhan Veli Kanık-Kitabe-i Seng-i Mezar

Yas süreci nedir? Cem Kaptanoğlu yas sürecini şöyle tanımlıyor: Yas tutan kişinin, grubun, topluluğun ya da toplumun yitirilen şeyin, şeylerin, insanların, sevilenlerin, ideallerin zihinsel temsilini benim zihnimde onunla ilgili olan bütün bellek kayıtlarını ele almak. Anılarımız yani onunla var olan ilişkimiz, onun söylediklerini, yaptıklarını bunları ele almak gözden geçirmek için benim başvurduğum bütün zihinsel etkinliklere yas süreci denir. Hem onunla ilgili düşüncelerimi ele alırım hem de duygularımı ele alırım. Yas böyle bir şeydir ve yas tutma süreci ötekini bir bakıma içimde gömme sürecidir.

Dışarıda çeşitli ritüellerle gömülmesi ölünün benim içsel yasıma önemli bir katkısı ve etkisi oluyor. Burada benim içsel sürecimde o kaybettiğimle ilgili bütün duygu, düşünce yani bilişsel, duygusal anlamlarını bu kaybın gözden geçirmem demektir. Yas sadece kaybolup giden, ölüp giden bir ötekiyle ilgili değildir. Ötekiyle olan ilişkimizi bir bakıma şairin de söylediği gibi “Ben ötekidir.” denilebilecek kadar kendimizi öteki üzerinden kurarız. Bir anne, kızını kaybettiyse bir anne olarak kendini de kaybeder. Bazen ötekine yaptığımız yatırımlar öylesine çoktur ki hayatımızda mesela “O bizim her şeyimizdi.” deriz. Bizim benliğimizden büyük bir parçayı alır. Diyelim ben eş olarak eşimi kaybettim ve ben kendimi ağırlıklı olarak onun eşi üzerinden kurduysam hep onun eşi olarak bensem benden geriye çok az şey kalır. Kendimi ideolojik anlamda ya da siyasi bir anlamda kurduğum zaman da bu böyledir. Mesela, kendimin büyük bir kısmını oğlumun babası olarak kurduysam bütün hayallerimi onun üzerinden kurduysam -narsistik yatırımlardır bunlar- önemli bir parçamı kaybederim. Sevgili kayıpları da böyle tabi. Ayrılık da bir kayıp, illa ölmesi gerekmiyor. Buna narsistik mortifikasyon da deniliyor. Narsistik olarak benim ölmem demektir. Kendimi ben onun üzerinden seviyorum çünkü. Kendini sevmemeye başlama gerçekleşiyor. Bazı ölümlerin ardından kişinin de somut ve soyut olarak ölmesi buradan ileri geliyor. Şimdi demek ki ben ötekini kaybedince şu soruları soruyorum: “O gittikten sonra benden geriye ne kaldı?, Ne kaldı bende?, Şimdi ben neyim?” Tam da yas bunların cevaplarıdır. “Yeniden başlayabilir miyim?, Yeniden kendimi kurabilir miyim? Yeniden bir şeyleri sevebilir miyim?, Yeniden hayattan zevk alabilir miyim?” Bu her yas yaşayan insanın bir parçasıdır. Hatta hala yası, acısı yoğun olan kişi hayattan zevk alan insanlara şaşırır. Hatta öfke duyar. Bunların bütün yanıtlarının verilmesi gerekiyor. Bunun yanıtını verirken siz kaybettiğiniz kişiyle ilgili olarak o kaybedileni iyi ve kötü yanlarıyla da ele almanız gerekiyor. Benim onunla ilgili duygularım ve düşüncelerim var. Ama bütün hepsinin iyi olması mümkün değil. Ben onunla ilgili çok kötü şeyler de düşündüm, çok kötü şeyler de yaşadık. İyi şeyler de vardı. Bütün bunların ele alınması lazım. Bir kaybın olduğunu anlamak gidenle birlikte gidenin geri gelmemek üzere gittiğini idrak etmek belli bir zihinsel işleyişi yani yaşadıklarımızı zihnimizde anlamlandırıp sembolize edebilmemizi getiriyor. Bu, insanın bir bakıma insanlaşma süreciyle beraber eş zamanlı olarak yaşadıklarını anlamlandırma, herhangi bir hayvandan farklı olarak yaşadıklarını bir şekilde o topluluk içinde sembolize etme gibi bir özelliğini tanımlıyor. Buradan yola çıkarak da insanı tanımlamanın çeşitli biçimlerinden biri; insan ölümlü olduğunu bilen bir varlık. Yani bir şekilde bir sonu olduğunu ve bir ölüm olgusu ile karşılaşacağını biliyor. Bu, insan olmayla ilgili farkındalığın kendisine dışarıdan bakıp kendisiyle ilgili süreçleri anlamlandırabilmenin bir boyutudur. Ben dışarıdan kendime bakıyorum ya da sevdiklerime bakıyorum. Ötekilere bakıyorum ve diyorum ki: “Evet bu kişi şimdi yaşıyor, konuşuyor, canlı, benimle ilişki içinde ama o da ben de bir gün öleceğiz. Bir gün bir başka yere bir başka boyuta geçeceğiz. İnançlarıma, düşüncelerime göre veya hiçliğe gideceğiz, yok olacağız.” Bu insan olmayı, insan zihninin işleyişini tanımlayan önemli bir farkındalıktır. Bu, insanlık tarihinde ne zaman fark edilmiş diye bakıyoruz. Çünkü bu uygarlık süreci ve uygarlık tarihini antropologlar, tarihçiler anlamlandırırlarken bu farkındalık çok önemli bir kriterdir. Buradan çıkarak da şuna bakılıyor: İnsanlar ne zaman ya da sürüden topluma geçen ve insanlaşan varlıklar ne zaman ölülerini gömmeye başladılar? Uygarlık tarihinde insan olmamızla ilgili tanımlamalar, anlamlandırmalar açısından bu çok önemli bir kavşak. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki 80-90 bin yıl önce neandertal insanlar ölülerini gömmeye başladılar. Onlara insanlar diyoruz bu anlamda. Çünkü ölenlerle bir empati kurabiliyorlardı. Ölenlerle duygusal bir ilişkileri vardı, ölen ötekiler onlar için bir anlam ifade ediyordu ve bir birliktelikleri vardı. Herhangi bir hayvan sürüsünden farklı bir şeydir insanların gömülmeleri. Onlar öldüğü zaman herhangi bir nesne, bir madde olmadıklarını ve ölümden sonra da bir şekilde hayatlarıyla ilgili bir tasavvurun, bir düşüncenin olduğunu bize gösteriyor. Örneğin; ölüleri sadece gömmüyorlar. Yanına çiçek koyuyorlar ya da belli biçimde gömüyorlar.

Bu öyle uç noktalara kadar gidiyor ki ileri dönemlerde hizmetkarlarını da ölenlerin yanına gömüyorlar bazen. Ama bu dönemde bir şekilde belli yerlere gömüldüklerini görüyoruz ve ilginç bir şekilde de bu gömme işleminin yaşanılan bölgeden çok uzak yerlere olmadığını, yani ayrılıkla ilgili bir kaygıyı taşıdığını hatta evlere, yaşanılan yerlere gömüldüğünü görüyoruz. Bu özellikle ölen bir çocuksa çok daha yakına, evin içine gömüldüğünü biliyoruz yapılan kazılardan, incelemelerden. Şimdi burada gömme ritüellerinin çeşitliliği, tarih içerisindeki aldığı biçimler bize o uygarlıkla ilgili son derece önemli bilgiler veriyor. Kemikleri toplayıp kemikten evler yapmak var. O kemikleri ateşte temizleyip evin içerisinde bir yere gömmek var. Bu nereye kadar gidiyor? Piramitlere kadar gidiyor. Bizim ülkemizde de 10.000 yıl önceye kadar gidiyor diyelim. Mezopotamya’da, Akdeniz kıyılarında vesaire çeşitli mezarlar var. Bu çok değişik biçimlerde oluyor. Toprağa gömme, küp içerisine gömme, toplu olarak gömme ya da anıtlar yapmak gibi olabiliyor. Likya mezarlarını düşünün. Taş, değişmez kalıcı mezarlar yapma gibi durumlar söz konusu. Şimdi burada ölenle ilgili zihnimizde bir süreklilik arzusu var. Onu burada tutma var. Örneğin; bir gömme ritüelinde yanına bir parça toprak konuluyor orada ekip biçsin diye. Ya da bir başka ritüelde sevdiği köpeği mutlaka yanına konuluyor ya da diğer ritüelde deniliyor ki oğlu varsa mutlaka onu mezara indirecek olan o olmalıdır ya da onun varisi olan kişi olmalıdır. Bizim de tabii ki halen sürmekte olan ritüellerimiz var.

Yas, kaybedenleri bir şekilde, en azından belli bir süre dokunulmaz kılıyor. Yani onları rahatsız etmeme hali. Bu anlamda pek çok ritüelimiz var. Bu da ölümle ilgili insanların algılarını, anlamlandırmalarını ve tabii ki ölen kişiyle ilgili duyguları, onunla ilgili ölüme, ölene affettikleri önemi gösteriyor. Uygarlık tarihi boyunca ölüye ve ölüme belli bir anlayış, saygı, anlamlandırma çabası içindeyiz. Yası biraz daha açmak gerekirse, yas sevilen bir insanın, sevilen bir nesnenin de bir kaybı olabilir. Bizden bir şeyler alıp götüren, bizim ruhsal yatırım yaptığımız, kendimizi onun üzerinden kurduğumuz, bu genellikle ve temel olarak bir insan oluyor. Oğlunu, kızını kaybeden bir anne, kendisini anne yapan o kız, o oğul üzerinden anneliğini kaybediyor. Son derece narsistik, bencilce de bir şey var. Ben kendimden de bir şey kaybediyorum. Dışarıda, benden bağımsız ötekini kaybettiğim gibi kendi kimliğimden de bir şey kaybediyorum. Bu anlamda benden de alıp bir şeyler götürüyor bu kayıplar. Sevilen bir insan dedik ama bu bir ülkede olabilir, özgürlük de olabilir. Bu bir ideal de olabilir. Bütün bunların yani bir insanın yerini almış soyut kavramların da kaybına karşı bir tepkidir yas. Bizim dünyayla ilgili gelecekle ilgili belli bir toplumsal ilişkilerle ilgili bir hayalimiz, tahayyülümüz varsa ve bunu kaybediyorsak bunun olacağıyla ilgili inançlarımız zayıflıyorsa bu da bir yası gerektirir. Toplumumuzda belli grupların bu yasları yaşadığını biliyoruz. Gelecekle ilgili planları, hayalleri, gelecekle ilgili ümitleri “Gerçekleşmeyecek, mümkün değil artık” diyen insanların sayısının çoğaldığını görüyoruz. Bu ülkeden ayrılanlar da göç hayalleri kuranlarda da bir yas var esasında. Tabii bu konumuz olan sevilen birinin gelmemek üzere gitmesi yası, insanlık tarihi boyunca çok temel ritüellerle, taziyelerle anlamlandırılmaya çalışılan, ötekilerle paylaşılan bir süreçtir. İnsanlar bunu ötekilerle paylaşmak istiyorlar. Çünkü kayıp insanlara acı verir ve insan ruh sağlığı içinde acıdan kaçma gibi bir eğilim vardır. Bu eylem yasınızı reddetme, o gidenin geleceğiyle ilgili düşünceler, o giden hiç gitmedi esasında yaşıyormuş gibi olduğu “Evet gittiğini, öldüğünü biliyorum ama esasında o burada” dediği hepimizin zaman zaman tanık olduğu çok farklı yas süreçlerine neden olur. Onun dolabı bozulmaz, onun masasına her gün tabak konulur, o gelecekmiş gibi bazı kararlar alınır. Bu yasın uzamasına neden olur. Yasın paylaşılması bu eğilimi bir şekilde hafifleten bir süredir. Ötekiler size diyor ki: “Başınız sağ olsun.” Bu her başınız sağ olsun da o gitti gelmeyecek demektir. Onların tanıklığıyla biz gerçeği yani onun olmadığı bir dış dünyayı kabullenmeye başlıyoruz. Yazıyı William Shakespeare’nin Macbeth 4. Perde 3. Sahnesiyle yapmak istiyorum:

“Acınızı kelimelere dökün; çünkü dile gelmeyen acı // Zaten dolu olan yüreğe akar, onu parçalamaya zorlar.”

17 Kasım – Son Veda

İşte şimdi buradayız değil mi,tüm hislerimi nefrete dönüştürebildin.
Hayatına istediğinde beni alıp istediğinde kolayca çıkarabildin.
Basitti senin için görmezden gelebildin,
Ve herkesten kaçıp o küçük kalbinde saklanabildin.

Üzüntüm oldun, pişmanlığım, korkum
Çoğu zaman oyuncağın oldum.
Kolayca buldum seni o saklandığın pencereden ve kaçtın her an hissinden
Senin fikrinde ben hep imkansız oldum.
Görmezdi gözlerin körelirken hislerin
Beni hep ikinci planda tuttun.

Sorarsalar korkandın reddedilmekten beni kaybetmekten
Aslında yoktu bana hislerin
Beni kullanma isteğin
Derdin sendin ve senin ipe sapa gelmez işlerin.

Beni bir kez görebilseydin
Bir kez gururunu yenebilseydin
Karşında değil yanında olurdum.
Keşke bir anda seni silebilseydim.
Hala doğum gününü hatırlamaz olurdum.

Dünler dündeydi bugünler bugünde kalsın.
Sen hayatımda yaptığım en güzel hatamdın.
Son kez veda ediyorum sen ve senin berbat anılarına
Asla da göz yummuyorum senin bende kalan imkansız yanına.