Ona İhtiyacımız Var ~ Fe Eyne Tezhebûn

Soru

İnsan bazen bildiğini bir başkası tarafından duyduğunda idrak eder. Ya da nasıl diyelim, amiyane tabirle başkası söyleyince dank eder ancak. İşte bu yüzden bugün kendime bir seslenişi sizler huzurunda yapmak istedim. Sizler huzurunda yapmak istedim çünkü belki birini rahatsız ederim dedim, belki birinin uykusu kaçar, belki biri koşmayı bırakır da bir durur soluklanır, belki yaralı bir kalp şifa bulur niyetine..

Kendime zaman zaman sorduğum bir sualdir bu: Fe eyne tezhebûn…
Bu gidiş nereye?” yahut “Öyleyse Kur’an’ı bırakıp nereye gidiyorsunuz?”

Zamanında kalbi mühürlenmiş müşrikler Efendimiz’e her türlü işkenceyi ettiler malumunuz. Nübuvvete erdikten sonra (haşa) ne büyücü olmadığı kaldı, ne şair, ne mecnun…
Cebrail, melek suretinde vahiy getirdiğinde anlatmıştı o suretsiz ve sîretsiz hadsizlere. Melek değil cin olduğunu söylemişler, hayal gördüğünü anlatıp yaftalamışlardı yine Onu. O bildiği ne varsa dosdoğru anlattı felah arayan kalplere. O, Ona vahyolunan ne varsa bir umutla apaçık anlattı kaskatı, bir organdan ibaret olan müşrik kalplere. Fakat bıkmadılar, onlara uzanan ebedi saadet kilidini ellerinin tersiyle ittiler, azap denizine attılar kendilerini göz göre göre… Tekvir suresi 22-26. ayetleriyle o küstahlara net, sarsıcı bir yanıt geldi..

~Bu kadar beraber yaşadığınız kişi kesinlikle mecnun değildir.
~Andolsun ki onu (vahiy meleğini) apaçık ufukta görmüştür.
~O, gayba ait bilgileri sizden esirgemez.
~O, lânetlenmiş şeytanın sözü değildir.
~Öyleyse nereye gidiyorsunuz?

Bu soruyu gerçekten soruyor muyuz kendimize? Hakikaten soruyor muyuz? Bir yakınımızı kaybettiğimizde sesimiz titreyerek sahiden mi diye sorduğumuz gibi soruyor muyuz? Çarşıdan, işten, okuldan döndüğümüzde açlıktan ölürken yemek var mı der gibi soruyor muyuz? Ağustos sıcağında tarladaki işçinin saatler sonra bir yudum su var mı diye sorduğu gibi soruyoruz muyuz? Kritik bir hastalık esnasında kaç ay ömrüm kaldı diye sorar gibi soruyoruz muyuz? Çok ehemmiyetli bir toplantıya yetişmemiz lazımken taksi şoförüne saat kaç diye sorduğumuz gibi soruyoruz muyuz? İçinde sevdiğimiz bir kişinin bulunduğu bir otobüs kaza yaptığında ona bir şey olmuş mu der gibi soruyoruz muyuz?..

Bakmayın 1400 sene evvel gönderilmiş bir ikaz olduğuna, 14 asır öncedir diye bizi ilgilendirmez mi sanırız? Öyleyse nedendir bir moda gibi çoğalan ateizm, deizm. Öyleyse nedendir bir çığ gibi büyüyen İslamofobi. Öyleyse nedendir bunca delile rağmen hala bağıra bağıra inkar eden nasipsiz güruh…

Değişmedi, o çağ bu çağdır.. Ebu Cehil isim değiştirdi, Küffar ordusu biçim değiştirdi, münafıklar tavır değiştirdi, riya başka boyutlara büründü, müşrik yine İslam’a saldırmak için pusuya yattı. İşte bu yüzden bizim ‘Ona İhtiyacımız Var’. Üstüne basa basa söylüyorum, nefesim yetene kadar söyleyeceğim. Onun bize ihtiyacı yok, Allah Teala, onu ve mukaddes İslam’ı kıyamete kadar koruyacaktır. Fakat bizim ona; suya, yemeğe, giyinmeye, barınmaya ne kadar ihtiyacımız varsa işte hepsinden en az yüz kat daha fazla ihtiyacımız var.

Geçenlerde şöyle bir olay yaşadım. İnançsız olduğunu belirten biriyle İslam konusunda münakaşa içindeyken durumun benim kurtarabileceğimin çok çok üstünde olduğunu fark ettim ve ‘Leküm dinikum ve liye din‘ yazdım. ‘Benim dinim bana senin dinin sana‘dır mealen. Hiddetli bir karşılık aldım benim dinim de yok dine ihtiyacım da yok diye. Sonrasında gerçekten çok üzüldüm. Olaydaki şahısla alakalı değil üzüntüm. Bir ateiste bir ayet yazıyorum, meali idrak edip tak diye cevap veriyor. Bugün bir ateist gelse ve bana bir ayet söylese, şansım yaver gitmezse kalakalacağım o hale baktım ve ona üzüldüm. Bugün bir ateist bizim ayetlerimizi cımbızlayıp taklidi imandaki bizleri tutup kendi bataklığına sürüklerken bir Müslüman olarak ayetlerin hepsini dimağına kazımış, ne sorsa anında tokat gibi cevap verecek bir vaziyette olmadığıma üzüldüm. Bugün bir ateist Allah’ın ayetleriyle onun yokluğunu ispat etmeye çalışırken(ahmakça diyip geçmeyin bu hepimizin yangını) 6666 ayetle ona O’nun varlığını ispat edemiyor oluşumuza üzüldüm. Hoş O’nun varlığı ispata muhtaç değildir. O bizler ispat etmesek de var ve olacak. Fakat ben kendi varlığımın ispatı için vallahi O’nu ispata muhtacım. Yarın mizan kurulup her şey apaçık ortaya serildiğinde ‘Ey fani dünyanın ve baki alemin sahibi Allah’ım, durmadım, anlattım, kaskatı kesilmiş kalplere seni anlattım, ispat istediler delil istediler yüzlercesini sundum. Vallahi senin için değil, bugünün geleceğini bildiğim, bu defterin açılacağına aldığım nefes kadar emin olduğum, kendi elimle ne yazdıysam karşılığını göreceğime inandığım için. Vallahi fani alemde bir çöp gibi yaşayıp ölmediğime ispat olsun diye’ diyebilmek için. İhtiyacım var…

Bu yüzden soruyorum kendime ve sizlere. Bu gidiş nereye?

‘Ona İhtiyacımız Var’ başlıklı ilk yazımda şöyle demiştim son paragrafta. “Dolayısıyla bizler Kur’an’ın rikkatini, şefkatini, himayesini, emir ve yasaklarını yaşamlarımıza öyle kodlamalıyız ki; İslam’a davet için lisân-ı kâl’e gerek olmasın, cehl bizi kendimizle vurmasın.” Bunun üzerine önceleri okuduğum bir mesele hatrıma geldi. Adaletin eşsiz timsali, devlet mumu yanıyorken işini bitirip kendi mumunu yakana kadar Hz. Osman’ın(r.a.) selamını almayan, saraylarda en güzel kıyafetler içinde değil yırtık bir elbiseyle taşların, kumların üzerinde dinlenen, reisler reisi, Mü’minler Emîri, Efendimiz’in “Benden sonra peygamber gelecek olsaydı o olurdu” dediği kutlu sahabe Hz. Ömer(r.a)..

Azgın müşrikler ve onların başı Ebu Cehil hakikat karşısında duramayacaklarını anladıklarında Kainatın nuru Peygamber Efendimiz’i öldürme kararı almış, planlar yapmaya koyulmuşlardı.. Onu öldürerek İslam’ın nurunu söndürebileceklerini mi sanmışlardı? Onu ortadan kaldırabileceklerini, kaldırdıklarındaysa hakikatin büsbütün karşılarında durmayacağını mı sanmışlardı? Cahildiler evet ama bu kadar mı hiddetliydi cehaletleri. Kalpleri kararmıştı fakat büsbütün mu sirayet etmişti vücutlarına, beyinlerine de böyle basit ve hain planlar düzüyorlardı. Bu işi yapsa yapsa Hattaboğlu Ömer yapardı, öyle de demişti. “Onu ben öldüreceğim. Bu işi Hattaboğlundan başka kimse yapamaz..” Bir hiddetle yola koyuldu Kureyş’in en büyük kılıç şövalyelerinden Hattaboğlu.. yolda Nâim bin Abdullah ile karşılaşınca nereye böyle öfkeli öfkeli sualini aldı. “Kureyşi alçaltan Muhammed’i” öldürmeye gidiyorum demişti. Nâim bin Abdullah en doğru hamleyi yapıp şöyle söyledi ona, “Sen Muhammed’den evvel kız kardeşin Fâtıma ile kocası Sâid’in hakkından gelmeye bak. Onlar çoktan Müslüman.” Hattaboğlu şaşkınlık ve öfke içinde yoğrulurken yönünü dosdoğru kardeşinin evine çevirdi. İçeride İrs oğlu Habbâb, Fâtıma ve Sâid bin Zeyd.. Ve içeriden yükselen kutlu, yanık bir ses. Bir kelam ki Ömer şaşırıp kaldı. Habbâb saklandı, Fatıma kapıyı açtı, tehditler savururken Hattaboğlu, Fâtıma İslam’ın yıkılmaz duruşunu sergiliyordu:
Ne yaparsan yap, yâ Ömer! Ben ve kocam Müslümanız!
Allah ve Resûlüne imân ettik! Var mı bir diyeceğin!”
İşte imanın sarsılmaz duruşu, işte Müslüman tavrı…Ömer yine kaskatı kesildi. Sonrasında okudukları şeyi merak etti, temizlendi, Taha süresini okumaya koyuldu. Beni Allah’ın Resûlüne götürün diyordu, neredeyse Ona götürün, Ona teslim olayım. Kahrolan kafirler Ömer İslam’a kaymış dediklerinde “Yalan söylüyor, ben Muhammed(s.a.v.)’in dinine kaymıyorum, büsbütün girdim Ömer Müslümandır, öğrenin!” diye haykırıyordu…

İşte Sezai Karakoç’un ‘İslamiyeti öyle diri yaşa ki seni öldürmeye gelen sende hayat bulsun.’ dediği nokta. İşte dini uğruna Onu öldürmeye giden Hattaboğlu ve aynı din uğruna cihattan cihada ölümüne koşan Hz. Ömer. İşte bu aciz kardeşinizin ‘İslam’ı öyle bir yaşamalıyız ki’ derken kelimelere dökemediği nokta..

Bizler neyi kaybettik, neleri kaybettik de. Hz. Ömer’ler bu denli azaldı. Bizler neleri kaybettik de bizi öldürmeye gelen Hattaboğulları hedeflerine ulaşır oldu. Biz sıkı sıkı sarılmamız gerekirken her gün biraz daha uzaklaştığımız Kur’an-ı Azimüşşan’la aramızı açtık da Yüceler Yücesi bizi bizimle mi cezalandırıyor. Soralım, her gün defalarca soralım; Bu gidiş nereye. Hakikati biliriz de neden Kuran’dan uzaklaşırız. Kalbimizin temizliğine, Rabbimizin merhametine sığınırız da bilmez miyiz ki azabı ve gazabı da affı ve merhameti gibi sonsuzdur. Cennetle müjdelenen sahabelerin hatimle namaz bitirdiği, ağlamaktan gözlerinde katre kalmadığı, ben münafıklardan mıyım diye defalarca sorduğu halde bu ne cüret, bu ne imanına güven, bu ne kendini bilmezlik…

Biz önce kendimiz dirilmeliyiz ki bizi öldürmeye gelen bizde can bulsun. Aksi takdirde ve şu an içinde bulunduğumuz ahvalde bizi öldürmeye gelen yalnız beni neden ölü bir kimseyi öldürmeye gönderirsiniz. Vaktimi çalmaya utanmıyor musunuz diyecektir. Kimse için değil kendin için, kendim için, bir kere uykularımızı kaçıracak kadar sorgulayalım. Nereye gidiyoruz. Sonumuz nedir. Neden ona döneceğimizi bile bile ondan kaçıyoruz. Neden ve nasıl son nefeste tövbe edip kurtulacağımıza bu kadar eminiz. O kadar kolay mıdır? Tüm kemiklerinin kırılma acıları birleşse 40 kat daha yüksek bir acıdan bahsediliyor. O acıyla tövbe etmeyi neden bu kadar kolay sanırız?..

Utanıyorum üniversite sınavında derece yapmak için uykusuz kaldığım gecelerden, döktüğüm yaşlardan, geçirdiğim rahatsızlıklardan, bozduğum gözümden.. Sıkı çalışan birini görünce amiyane tabirle ben bu insanlarla yarışamam denir hazırlık döneminde. Ey ahmak.. düşünmez misin ki tefekkürle, ibadetle, duayla geçen ömürler vardır; onlarla nasıl yarışacaksın… Onların olduğu listede ilk bine nasıl gireceksin düşünmez misin hiç. İkazımı yapayım, oranın mezuna kalma senesi olmaz!..

Söz sözü açtı, yavaştan sonlandıralım.
Bıkmayın tekrar tekrar söylediğim için.
Fakat vallahi Ona İhtiyacımız Var!.
Âtiden meslek, rızık kaygısıyla korkuyoruz fakat vallahi ne zaman geleceği belli olmayan bir ölüm var.
Öyleyse ey güzel kardeşim.
Fe eyne tezhebun?..

'Yazmak ibadetimdir, ibadetimdir şiir Kalemimdir askeri cihat meydanlarının" 19 yaşında, kendine Hakk'kı ve hakkı anlatmayı şiar edinmiş, aciz bir kul.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir