Kendini İhlal Etmek

Hiç hayatınıza seyirci kaldığınızı düşündünüz mü?
Size biçilen rolü oynadığınızı, hayatınızı başka şeylerin yönlendirdiğini hiç düşündünüz mü?
Kendiniz olma hakkınız var mı?

Bu fotoğraf, çok yerinde bir imge. Adeta kendi hayatımızda kenarda kalmayı anlatıyor. Korkan, kendi gibi olamayan biri o çöp adam.

Oysa en doğal hakkınız değil midir kendiniz olmak?
“Hak, bireyin, diğer insanların kendi hayatlarını yaşama şekline müdahale etmeden, kendi yaşamına yön verme özgürlüğüdür.” şeklinde bir tanım yapılmış. Tanımın neresinden tutsak elimizde kalıyor.
“Kendi yaşamına yön vermek.” Ne kadar havalı ve şahane bir cümle! Peki ne kadar geçerli?
Hayatımızın yönetmeni olmak şöyle dursun, çoğu zaman sete çay getiren biri kadar bile içinde olamıyoruz konunun.

İnsanlar “Hakkına sahip çıkmalısın!” der…

Ama zaten hakkınız, size ait değil mi? Ölü biri yaşama hakkım var diyebilir mi? Diyemez, çünkü zaten o hal yok onda. O zaman bu ‘sahip çık’ mevzusu, ‘kimsenin o hakkı senin elinden almasına izin verme’ demek.
Biri sizin hakkınız olanı neden alır, çalar demek daha yerinde belki?

Belki de abartıyorum, bilmiyorum ama insanların haddini aşması, hakkımı yemesi beni epey rahatsız ediyor. Sanki bana ait olan özel bir alana gelmiş de yerleşmişler gibi öfke hissediyorum. Sonra sınırlarımı ihlal etmelerine izin verdiğim için (isteyerek ya da istemeyerek) kendime sinirleniyorum ve üzülüyorum.

Yaşadığımız sürece nasıl bedenimizin hakkını vermek zorundaysak, kendimiz olmanın hakkını da vermemiz gerekir. Ama bu kadar da kolay değil, epey zor. İnsanlara laf anlatmak zor.
Sana ne benden, benim hayatımdan, demek zor.
Herkesi bir kenara bırakalım, biz kendi içimizde “benim hayatım, benim karar verme hakkım, benim seçim hakkım, benim hata yapma hakkım” diyemiyoruz çoğu zaman, zor geliyor.

Neden biliyor musunuz?
Bilmiyoruz ki haklarımızı, sınırlarımızı veya biliyoruz ama sahip çıkıp benimsemiyoruz.
Bilsek de ifade etmek, insanların tepkilerini düşünmek bize korkutucu geliyor.

Acaba şu yaptığım doğru mu’lar,
suçluluk duygusu,
aşırı yorgunluk,
genel bi can sıkıntısı,
fedakarlık,
herkese evet deyip uyumlanmak,
insanların sizi kullanması,
içte bir çelişki… oluyorsa hakkınız yeniyordur.

Hata yapma hakkınız, hayır deme hakkınız, dinlenme hakkınız, tercih yapma hakkınız ve daha nicesi.


Düşünün ki…

Düşünün, birileri sizin eve, bahçenize girmişler, sizin gel keyfim gel! Arabasını park etmiş, mangalını yakmış, köpeğini kedisini toplamış getirmiş.
Bu, hak yemek değil midir?
Sizin olanı ihlal etmek değil midir?
Sizin hakkınız olanı sizden esirgemek değil midir?
Böyle haddini bilmeyenleri bir süpürge ile kovalayıp, sınırlarınızı güçlendirmeniz lazım. Tabii sizin hakkınızı bol bol yiyenler gıcıklık yapacak o ayrı.
Ama şunu düşünün sahipsiz evler harabedir, yıkıktır, serserilere mekan olur. İzbe, terk edilmiş. Çünkü sahibi yok, o bile sahip çıkmamış gitmiş de başkası mı sahip çıkacak?
Hadi diyelim sahibi var evin, ama yaşlı ya da felçli yani gücü yetmiyor, onun meyvelerini de başkası toplar, afiyetle yer. Bahçesine çöp atarlar, halı silkelerler, bir şey yapamaz.
Ev, bahçe sizin olan hakkınız,
Hakkın, mülkün sahibi ise sizsiniz.
Belki de metrekarelerce araziniz, eviniz, odanız, havuzunuz var ama anahtarları, kontrolü başkalarında. Olamaz mı?

Kısaca, biz kendi hakkımıza sahip çıkmazsak kimse çıkmayacak.
Kimse bize haklarımızı altın tepside sunmayacak.

Unutmayın, tek bir ömrümüz var, kendimiz olabileceğimiz tek kısa ömür…

“Hakikat aramakla bulunmaz, lakin bulanlar hep arayanlardır.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir