Sokağın Aydınlık Yüzü

2008 krizi biz 2000’lilere vurmamıştı sanırım. Zira o dönemin Hasır Üstü oyunlarından olan Borsacı’da kah Sirkeci Garını kah Mecidiyeköy iş hanlarını kah Tarabya villalarını alıp satmaya devam ediyorduk hâlâ. Yaz dönemlerini genellikle bu Hasır Üstü oyunlarıyla geçirirdik. Artık dönemin en popüler oyunu ne ise bizde de o oyundan olur ve ikindi sonrası büyük bir ağacın gölgesini bulur, Hasırımız serer, eğer varsa meşrubatlarımızı da alır, başlardık oynamaya. Tabi yaz aktivitemiz yalnızca bununla sınırlı değildi. Oyun dışında bir de sokak turlarına çıkardık. Zira bizim orası bunun için çok müsaitti; birçok ara sokak, çıkmaz sokak bulunur, velhasıl keşfedilmeyi bekleyen birçok geçit vardı. Bu sokaklardan bazıları insanın ruhunu söndüren bir karanlığa sahipken, bazıları da ruhu aydınlatır nitelikteydi.

Yine o sokak turlarından birine çıkmıştım. Bu sefer camiye çıkan bir numaralı sokağı seçtim ve oradan gidiyordum. Bu tur, sair günlerde olduğu gibi yalnızca geçip gitmek için değil de bilakis yürüdüğüm sokağın yolunu, taşlarını, otlarını, duvarlarını, evlerini ve insanlarını incelemek içindi. Bunun sayesinde belki ileride anlatacağım birçok keşfe imza atmıştık Yavru Kurtlar Cemiyeti olarak. Ancak şimdi bahsedeceğim tura tek çıkmıştım. Neredeyse camiye varmak üzereydim ki sokağın sağında kalan bir eve gözüm ilişti. İncelemek için siyah, kıvrımlı demirden desenleri olan avlu kapısına sokulup içeriye göz atmaya başladım. Avlu çok büyük sayılmazdı, her bir köşesinde çeşit çeşit çiçekler vardı; sümbüller, leylaklar, manolyalar, kasımpatılar ve daha envai çeşit çiçek. Çiçekler o kadar çok ve yoğundu ki dikkatli bakılmasa hemen arkalarında bulunan ev görünmüyordu. Buraya daha önce hiç böylesine dikkatli bakmamıştım. Ve bakarken envai çeşit çiçeğin kokusunun sokağa yayıldığını duyumsadım. Derin derin içime çektim o kokuyu, hala anımsar gibiyim. Sesini, bu oyunun müdavimlerinin duyunca hemen tanıyacağı o cam çarpışma sesini işittim ve dikkat kesildim. Büyükçe bir saksının arkasında çömelmiş misketleriyle oynayan bir çocuk olduğunu fark etmem çok uzun sürmedi. Pek görünmese de ara sıra attığı misketleri almak için uzandığı elini ve sandaletlerini görebilmiştim. Tam son bir bakış atıp o kokuyu son kez içime çekip gidecekken o çocuk yine uzağa kaçan misketini almak için uzanmış olacak ki beni fark etti ve arkamdan seslendi. “Hey, dursana biraz. Burada birçok misketim var ve tek başıma oynamaktan sıkıldım. Bana biraz eşlik eder misin?” diye seslendi. Şaşırmıştım bu teklife, çünkü daha önce hiç karşılaşmadığım birinden bir anda geliyordu. Biraz tereddüt ettikten sonra, “Peki olur. Adın ne senin, daha önce seni burada görmemiştim, herhalde burada oturmuyorsundur?” diye art arda birkaç soru sordum. Adının Akın olduğunu, burada babaannesinin yaşadığını ve yaz tatillerinde birkaç hafta kalmaya geldiğini, bu gelişinin de ikinci sefer olduğunu söyledi. Bende ona kendimi tanıttım biraz. Konu konuyu açtı ve uzun soluklu bir konuşma yaptık. Birbirimizi tanıdıkça sanki kaybolmuş bir arkadaşı bulmuş, sanki unutulmuş bir kişiymiş de onu hatırlamaya başlamışcasına hemen yerini buldu gönlümde. O saatte arkadaş olmuştuk bile onunla. Görüldük şey değil bu doğrusu, zira çocuklar mahalledeki arkadaşlarını doğuştan edinir, ne zaman başladığı ve öncesi hatırlanmaz, daha doğrusu yoktur. Bu bir ilkti benim için ve içten içe heyecanlanmıştım. Ardından misket oynamaya başladık ve kısa süre sonra gitmem gerektiğini söyledim ve daha sonra tekrar buluşmamızı teklif ettim. Yüzünün biraz ekşidiğini gördüm. Evet çok iyi vakit geçirdik ancak bir amaç için sokağa çıkmıştım ve devam etmeliydim. Buluşmak için bir vakitte anlaşıp ayrıldığımda artık daha bir neşeyle etrafa bakıyordum, meşhur Heidi yürüyüşüyle seke seke turluyordum artık sokağı.

Günler günleri kovaladı ve biz gün aşırı buluşup bazen oynuyor bazense hemen yolun kenarındaki banka oturup sohbet ediyorduk. İkimiz öyle saf ve masumduk ki, eminim o erken saatlerde orada geçirdiğimiz vakitlerde sokak daha bir aydınlık, daha bir geçilesi, daha bir havadar oluyordu.

Bir yaz bu şekilde geçti ve onun gitme zamanı gelmişti. Tam bir yaz arkadaşı olan Akınla artık görüşemeyecek olsakta eminim ki ikimizin gönlünde de çok farklı bir yer edinmiş bu ilişki hiç unutulmamıştır. En azından ben unutmadım.   

Sokak turlarımız yaz boyu devam etti tabi. Ve bunu genelde Yavru Kurtlar olarak hep birlikte yapardık. O ara sokaklarda ki, sanki bize bir şey anlatmak istercesine fısıltıyla esen rüzgarın yüzümüze temasını hala anımsar gibiyim. Özellikle Ramazan Bayramlarında ellerimize poşetleri alıp tüm o sokaklara girer, çalınmadık kapı, kutlanmadık bayram bırakmazdık, tabi poşetlerimiz şeker ve çikolatalarda dolana kadar. Hani derler ya, “Nerede o eski bayramlar,” diye. Sanırım bizde bunu şeker toplamayı bıraktığımız bayram demeye başlamıştık. Artık bayramlar, biz yetişmemiş çocuklar için ana gayesini kaybetmişti; şeker toplamayıp, cebimizi o bozuk paralarla doldurmayıp, herkesin bayramını kutlamayıp evde oturduktan sonra ne anlamı vardı ki bayramın, diye düşündük o gün. Yine bizim için o dönemin en aydınlık sokakları en çok güler yüzle karşılaşıp birkaç bozuk paranın cebimizi bulduğu ve en sevdiğimiz çikolataların alındığı sokaklardı. O sokağın girişini görmek bile mutluluk verirdi bize. Aydınlatırdı o masum ruhlarımızı, sürûr içinde günü bitirmemize vesile olurdu.

Bitirirken şunu da eklemek isterim; aslında bir sokağı aydınlık ya da karanlık yapan şey, bulunduğu yer yani mekansal konumu değildir. İnsanların oraya getirdikleri ve orada yaptıklarıdır bu atmosferi değişken kılan. Yani bir dönem karanlık olan aydınlığa, başka bir dönem aydınlık olan sokakta karanlığa bürünebilir. Bizim temennimiz orada masum ruhlar varken karanlığa bürnmemesidir, zira ne (eğitim) ışığıyla ne (edebiyat) ziyasıyla ne de (minare) kandiliyle aydınlanmaz bu karanlık. Vesselam.

Sakarya'da oturuyorum İstanbul'da okuyorum. Okurum umarım bir gün yazar da olurum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir