Oscar Wilde’nin 1888’de yayımlanan Mutlu Prens’teki masalları oğulları için yazıldığı düşünülse de yazar hedef kitlesini “yediden yetmişe çocuk ruhlu insanlar,şaşırma ve sevinme gibi yetilerini koruyanlar”olarak açıklamıştır.Çocuk kitabı diyerek okunmadan rafa kaldırılmamalı.
’Nereyi seversen orası senin dünyandır.’
‘Balıkçıya seslendi.Satılık neyin var?dedi. Sana ruhumu satayım diye cevap verdi.Yalvarırım al ruhumu,ben artık ondan bıktım.’
Uçurtmayı Vurmasınlar
12 Eylül döneminde annesiyle hapishanede kalan Barış’ın o uyurken hapishaneden çıkan İnci’ye yazdığı mektuplardan oluşan bir kitaptır. Kitaba başlar başlamaz Barış’ın masum,sevgi ve özlem dolu hayatıyla tanışacaksınız.
Babasının ziyarete gelmesini,İnci’ye mektuplarının ulaşmasını istiyor.Özlemi,umutları demir parmaklıklara takılıyor Barış’ın.
Kitabı okurken çok duygulanmıştım. Okuyan herkesin en az benim kadar etkileneceğini düşünüyorum.Ayrıca kitabın filmi de bulunmaktadır.
“Bugün görüş günüydü.Ama kuşlar hiçbir şey getirmediler.Ne babamı ne de senin mektubunu.Sen bana demez miydin hep çok istediğin bir şey varsa söyle, kuşlar pazara gidince getirirler diye.”
“Bizim göğümüzün yalnızca gündüzü var.Senin göğünde akşam oluyor mu İnci?”
Kırmızı Pazartesi
Marquez’in en iyi romanı olarak tanımladığı Kırmızı Pazartesi, “Santiago Nasar, öldürüleceği gün piskoposun geldiği vapuru beklemek için sabah saat beş buçukta kalkmıştı.” cümlesiyle başlıyor.Daha ilk sayfada bir cinayetin işleneceğini öğreniriz.Kitabı açar açmaz karakterin öldüğünü öğrenmek biraz şaşırtıcı olsa gerek.Çok kısa bir zamanı farklı kişiler aracılığıyla okuyoruz.
Bir cinayet romanı olan Kırmızı Pazartesi’yi okurken katilden çok cinayet sebebini merak ediyorsunuz.Ve toplumun buna göz yummasına tanık olmaya hazır olun.Bu durum size biraz günümüzü hatırlatabilir.Çünkü gözünüzde Santiago Nasar beyaz kadar temiz ve masum…
“Bana bir önyargı verin,dünyayı yerinden oynatayım.”
“Bizlerden daha sağlıklıydı ama insan onun göğsünü dinleyince yüreğinin içinde fokurdayan gözyaşlarını duyabiliyordu.”
Korkmasaydın Ne Yapardın?
Kitap gerçek hayatta yaşanmış hikayelerden ve yazarımız Bahar Eriş’in yaşam tecrübelerden oluşan bir kişisel gelişim kitabı.Bazen kendimizi dinlemek ya da farkında varabilmek için kitaplara ihtiyaç duyabiliriz.
“Bir içinde yaşadığımız hayat var, bir de içimizde taşıdığımız. İçimizde anlatılmamış hikayeler ve kullanılmamış potansiyeller taşırız. İçimize gömülü hayaller, bizden bir şeyler yapmamızı bekler.
Hayat kişinin cesareti oranında genişler ya da daralır.’diyor Anais Nin. Senin hayatında kaç cesaret denemesi var?’’
Bir sayfada soluklanıp kendinize sorular sormanıza sebep olabilir.
“Korkuna rağmen neler yaptın? Korkmasaydın ne yapardın?’’
İyisiyle kötüsüyle bir yılı daha arkamızda bırakıyoruz. 2019’a veda ederken dönüp baktığımızda hayatımıza neler girdi, teknoloji nasıl gelişti. Bir göz atalım..
Giyilebilir teknoloji.. Aslında çok yeni olmayan bu ürünler geride bıraktığımız yılda oldukça yaygın kullanılmaya başlandı. Akıllı saatler cep telefonlarımızın yerini almakla kalmadı, bileğimizde taşıdığımız sağlık aracımız oldu. Kalp ritmimizi, uyku süremizi hatta uyku kalitemizi, attığımız adımları tek dokunuşla görülebilir hale getirdi.
Sarmalayan gerçeklik.. Sanal gerçeklik gözlüğü de denilen VR gözlükler.. Korkutucu derecede gerçek görüntüler sağlayan bu gözlük bir anda popüler oldu.
3 Boyutlu yazıcılar.. Artık çıktı almak bir kağıt parçasına sahip olma anlamına gelmiyor. Bir oyuncağı, maketi hatta fabrikalarda kullanılan araçların parçalarını elde etmek dakikalar sürüyor. Yine geride bıraktığımız 2019 yılında kullanımı artan ve adını sık sık duyduğumuz bu makine hayatımıza bambaşka bir boyut kazandırdı..
Katlanabilir teknoloji.. Telefon ve televizyonlar görmeye yıllardır alışkınız. Yıllardır sayısız modelde ve her geçen gün gelişen teknolojilerle donatılan bu ürünlerin bir de katlanabilir haline şahit olduk! Ne kadar yararlı tartışılır elbette fakat şaşırtıcı olduğu su götürmez bir gerçek..
İnsansız araçlar.. Artık bir şoföre veya bir pilota ihtiyaç duymadan araçları kullanabiliyoruz. Daha çok savaş araçlarında duymaya alışığız bunları. Otomatik park ile hayatımıza girmeye başlayan bu teknoloji de gittikçe gelişerek önümüze çıkmaya devam ediyor..
Yapay zeka.. Eskiden sadece bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz ütopik robotlar hayatımızın merkezine girmeye başladı. Neredeyse her alanda yaygınlaşmaya başlayan yapay zeka ürünlerini de 2019’da sık sık duyduk..
Hiç durmadan gelişen ve iyileşen teknoloji dünyasında bunlar ve daha nice yenilik gördük.. Bakalım 2020’de bizi nasıl yenilikler bekliyor? Teknolojinin hep dostumuz kalması dileğiyle. Yenilik dolu yıllara 🙂
Bel kırmaya gelmedik, bel doğrultmak maksadımız. Övüp övüp bitiremedik
birbirimizi, gıdıklamaya doyamadık ne yazık ki. O kadar aşina olduk ki övgü sözleri işitmeye ve beklemeye artık
gülemiyoruz gıdıklamalara dahi.
Netflıx’in ikinci Türk yapımı dizisi olan Atiye 8 bölümden oluşan ilk sezonuyla seyirci ile buluştu. Baş rollerinde Beren Saat ve Mehmet Günsür’ün yer aldığı Atiye alışılmışın dışında bir senaryo ve hikayeye sahip. Şengül Boybaş’ın “Dünyanın Uyanışı” adlı romanından uyarlanan Atiye dizisi Göbeklitepe merkezli mistik olayları konu almaktadır. Ressam olan Atiye çocukluğundan beri aynı deseni çizmektedir. Atiye için sıradan olan bu desen, Göbeklitepe kazılarında bulunup haberlere çıktıktan sonra anlam kazanmaya başlar. Sembolün peşine düşen Atiye var olan düzenini bir kenara bırakarak Göbeklitepe araştırmalarında görevli olan Erhan ile birlikte ortak geçmişlerine doğru bir serüvene çıkar. Atiye kimsenin duymadığı ve görmediği şeyleri algılamaya başladıktan sonra şizofreni teşhisi ile psikiyatri tedavisi görmeye başlar. 6 yıldır birlikte olduğu Ozan ile evlenme kararı alan Atiye düğün gecesi ölmüş olduğunu sandığı anneannesini bulan Emrah ile birlikte onlar için yazılmış olan geçmişi bulmak üzere Nemrut Dağına gider. Atiye’nin annesi ondan çok büyük bir gerçeği yıllarca saklamıştır. Ailenin kadınlarının vücudunda doğuştan gelme bir yıldız deseni bulunmaktadır. Bu onların seçilmiş olduklarını göstermektedir. Dizinin sonu biraz basit olmuş olsa da yeni sezon için bir bilinmezlik ve merak yaratıyor. Felsefe, tarih ve bilim kurgunun iç içe geçtiği Atiye dizisi bir solukta izlenebilecek bir Netflıx dizisi.
Kendilerine has tarzlarıyla müzik yapan ve bu yeteneklerini en iyi şekilde kullanan iki parlak isimle bir röportaj gerçekleştirdik. Çeşitli yerlerde sahne alan ve ayrıca müzik eğitmenliği yapan İpek ve Ezgi,24Okur ailesine müzik serüvenlerini anlatıp, gençlere ilham veren tavsiyelerde bulundular. Kendilerine bu güzel sohbet için teşekkür ederek, sizlere keyifli okumalar dileriz.
Merhaba, öncelikle neler yapıyorsunuz?
Merhaba, Bursa/Balat’ta kuruculuğunu birlikte yaptığımız bir sanat okulumuz var. Orada müzik eğitmenliği yaparak aynı zamanda da sahne çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
Ezgi ve İpek kimdir, bizlere kendinizi tanıtır mısınız?
Tabii ki. Aslında biz müzik hayatlarımıza farklı şehirlerde başladık. İpek Ankara doğumlu ben de Bursa. İkimizde küçük yaşta piyano dersleri alarak ve çocuk korolarına katılarak başladık herşeye. Daha sonra kendi yaşadığımız şehirlerde Güzel Sanatlar Liseleri’nde okuduk. Ve yollarımız Üniversitede kesişti.
“RednBlack Acoustic” nasıl oluştu?
Üniversite’den mezun olduktan sonra herkes gibi biz de iş başvuruları yapmaya başladık. Öğretmenlik için birçok okula başvurduk. Cevap gelen okullarla o veya bu sebepten çalışmak istemedik. Ezgi de lise ve üniversite yıllarında birçok grupla sahne çalışmaları yapmış. Bana da ” İpek birlikte müzik yapalım” dedi. Ben de bunu daha önce hiç yapmamış biri olarak tabii ki bu konuda çekingendim . Derken kendimizi şarkı çalışırken bulduk ve güzel bir uyum yakaladığımızı düşünerek birkaç yere başvurduk. Daha sonra da arkası geldi.
Sizleri genellikle klarnet ve gitarla görüyoruz. Bildiğiniz veya öğrenmek istediğiniz başka enstrüman var mı?
Aslında müzik öğretmenliği mezunu olduğumuz için birçok enstrümana hakimiz. Ezgi’nin ana çalgısı viyola ama bunun yanısıra keman, gitar, piyano, ukulele, saksafon enstrümanlarını da çalıyor. Ama tabii ki hepsi farklı seviyelerde. Benim ise ana çalgım klarnet bunun yanısıra piyano, bateri, bas gitar, saksafon, yan flüt gibi çalgılara da farklı seviyelerde hakimim. Çalmak istediğimiz enstrümanlar viyolonsel, trompet ve fagot.
Güney Marlen ile beraber sahnede yer almışsınız. Güney ile tanışmanız nasıl gelişti?
Bizim bir YouTube kanalımız var . Orada Güney’in “Her şeyin Sahte” şarkısını yorumladık. Bunun üzerine Güney bizimle iletişime geçti ve sahnesine davet etti. Biz de tabii ki seve seve konuk olduk.
Müzik, ruhun dışa yansımasıdır. İnananların önünde yer alıp, şarkı söylemek büyük bir cesaret ister. Siz bu duvarı nasıl yıktınız?
Küçük yaşlarda koro, resital, okul konserleri gibi deneyimler yaşadığımız için bizde bu duvar sanırım farketmeden erken yaşlarda yıkılmış oldu.
Henüz bir sahnede yer almamış, müzisyen olmak isteyen genç arkadaşlarımıza ne tür tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
“Kendini sürekli geliştiren, üreten ve yaptıklarından tatmin olmayan insanlar her zaman ilerler.”
Her zaman kendilerinden daha iyisini beklemelerini ve hep daha çok çalışmalarını tavsiye edebiliriz. Müzik de birçok alan gibi çağlar değiştikçe gelişen ve hep de gelişmeye ve ilerlemeye devam eden bir alan. Bu yüzden hiçbir zaman ben iyiyim zaten demesinler daha iyisini nasıl yapabilirim diye düşünsünler ve üretsinler. Kendini sürekli geliştiren, üreten ve yaptıklarından tatmin olmayan insanlar her zaman ilerler.
Müziğin hayatınızdaki önemi nedir?
Aslında hayatımızın her anı müzik . Gerek eğiterek, gerek üreterek, gerek icra ederek… Farklı şekillerde de olsa tüm hayatımız bu.
Gelecek için ne tür planlarınız olduğunu merak ediyoruz. Grubunuza yeni üyeler almayı düşünüyor musunuz?
Gelecekten isteğimiz; insanların ürettiğimiz şarkılarda kendilerine ait bir şeyler bulabilmeleri ve bizi hayatlarına kabul etmeleri. Sürekli olarak düşünmüyoruz. Ama tabii ki bazı konserler için bir ekip oluşturmayı düşünüyoruz.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı? Biz, 24Okur ailesi olarak sizleri tanımaktan büyük mutluluk duyduk. Kariyerinizde büyük başarılar diliyoruz. ❤
Hayır yok. Çok güzel sorular hazırlamışsınız. Bizce önemli olan çoğu şeye değinebildiğimizi düşünüyoruz. Bizler de sizleri tanıdığımıza çok sevindik. Bu keyifli röportaj için biz sizlere teşekkür ederiz. ?
Kimi zaman müzikleriyle kanayan yaralarımıza merhem olan, kimi zaman ise icra ettikleri sanatla bizleri kendilerine hayran bırakan ve belki de birçoğunuzun dinleyip de tanımadığı bir grup ile röportaj yaptık.
Anna Rf, Roy Smila ve Ofir J. Rock‘un ana iskeletini oluşturduğu elektro-etnik-reggae grubudur. Müziklerinde kullandıkları etnik enstrümanlarla ülkemizin nazarını celbetmiş ve birçok kesimden dinleyici kazanmışlardır. Her kültürden birer renk alan bu güzel insanlarla tatlı bir röportaj gerçekleştirdik. Öncelikle samimi cevaplarından dolayı kendilerine teşekkür ederek sizlere keyifli okumalar diliyorum…
Öncelikle nasılsınız? Son zamanlarda nelerle meşgulsünüz?
Merhaba, çalışmalarımız harika gidiyor. Yeni şarkılar yazmakla meşguldük… Geçen sonbaharda Türkiye’de, Kabak Vally’de kalırken dokuz tane yeni şarkı yazdık. Gerçekten büyüleyiciydi.
Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız, nasıl karşılaştınız ve müzik yapmaya karar verdiniz?
Biz üç müzisyeniz; Ofir JRock, Roy Smila ve Or Raveh. 2011 yılında İsrail’in küçük çöl kasabası Shaharut’ta buluştuk. ANNA-RF grubuna dönüşen müzikal bir bağlantıyı hızla kurduk. Electro-Ethnic-Reggae çalıyoruz, ancak bu terim, kısmen dünyanın her yerinden müzisyenlerle işbirliği sayesinde, çok yönlü olan müziğe kadar uzanmıyor. Yeni sesleri eski geleneklerle karıştırmaya çalışıyoruz. Kemençe, lafta, saz, flüt ve gitar gibi enstrümanlar kullanıyoruz.
“Anna RF”in anlamı nedir?
“Bilmiyorum” anlamına gelen ve İbranice’de de kullanılan Arapça bir ifadedir.
“Bingöl” adında bir şarkınız var… Bu şarkının hikayesini öğrenebilir miyiz?
Bingöl elbette bir örtü… Hindistan’da Seyahat ettiğimizde farklı müzisyenlerle tanışırken bu melodiye aşık olduk. Sadece kendi versiyonumuzu yapmak zorunda kaldık.
Türkiye ve Türk müziği hakkında duyduğunuz şeyler var mı?
Türkiye’yi seviyoruz. İnsanlarını, yerlerini ve yemeklerini… Wev’e son yedi yıldır turlar için Türkiye’ye geliyor ve bizler de bu sayede buranın yerlisi gibi olduk. Roy, eşi Yeliz ile bile Ankara’daki ilk turumuzda tanıştı.
Şarkılarınızda farklı müzik türlerini farklı enstrümanlarla birleştirmede çok usta gibi gözüküyorsunuz. Örnek verirsek, kemençe ile dubstep türünde bir şarkı ürettiniz. Bu karışımları yaparken size birlikte olabileceklerini düşündüren şeyler neler? Özel bir sırrınız var mı?
Karışımın doğal olduğuna inanıyoruz. Bugünün dünyasında bilgisayardan ayrılmadan bile bunun etkilerini her şeyin üzerinde görebilirsiniz. Ama bizler için en iyi şey turlara çıktığımızda yeni müzisyenlerle tanışmak ve oranın doğal sesini hissetmek. Bunları kendi müziğimize harmanlıyoruz sonra.
Son dönemde batılı müzisyenler yeni fikirler ve yeni ilhamlar için doğu müziğini mercek altına aldılar. Bu işi doğal bir süreçte gerçekleştiren sizlerin gözünden bu eğilim sizce iyi mi? İşe yarıyor mu?
Çok farklı yönlerden ilham alıyoruz. Kemençe ve geleneksel müziği de seviyoruz bunun yanında dubstep ve festivalleri de seviyoruz. Müzikteki tarzımız neden çeşitli olmasın ki?
İçinde bulunduğumuz coğrafya, son zamanlarda pek huzurlu görünmüyor… Böyle bir atmosferde müzik yapmak nasıl hissettiriyor? İsrail’de müzik yapmanın artıları ve eksileri nelerdir?
İsrail tartışmalı bir yer olduğu kadar aynı zamanda yaratıcı da bir yer. Yaşadığımız coğrafyanın iyi yönlerini almaya çalışıyoruz. Etnik kökenleri ne olursa olsun bu etkinin bölgenin tüm insanında olduğuna inanıyoruz. Bu bölgenin bir gün barış dolu olmasını; müzik, yemek ve eğlence hakkında daha fazla, politika ve savaş hakkında daha az tartışabileceğimiz bir yer olmasını umuyoruz.
Tekrardan yorumladığınız “Weeping Eyes” Türkiye’de dini referanslar içeren bir şarkıda kullanıldı. Hiç o şarkıyı dinlediniz mi? Bu yorumu ortaya çıkaran ilhamınız neydi?
Aslında şarkının dini anlamını bilmiyoruz. Melodiyi ve bestecisini seviyoruz.
Türkiye için bir konser planınız var mı?
Evet yapıyoruz! Henüz kesinleşmedi ama baharda gelmeyi planlıyoruz. Yakında güncelleneceğiz…
Son olarak, maymunu soralım. O nasıl? Onsuz bir final düşünülemezdi. ?
O iyi ve şu anda kendi özel sığınağında (gülüşmeler) güzel bir şekerleme yapıyor.
Eserleri ile sadece Rus Edebiyatı’na değil bütün dünyaya etki eden Rus yazar Dostoyevski’nin sanat şehri St. Petersburg’daki evine misafir olmaya hazır mısınız? Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşleri yazdığı bu ev 6 bölümden oluşuyor. Giriş, çocuk odası, eşinin odası, yemek odası, salon ve kendi çalışma odası. Müzede sadece bu 6 bölüm açık. Kapısı kilitli odalar da bulunmakta fakat oralarda ne olduğunu bilmiyoruz.
Dostoyevski Müzesi’nin girişi
Girişte sadece soba benzeri bir yapı bizi karşılıyor.
Evin girişindeki küçük alan
Girişten direkt olarak devam edince çocuk odasına çıkıyoruz. Burası da Dostoyevski’nin kızı Lyubov’un odası (Lyubov Rusça ’da “AŞK” anlamına geliyor)
Çocuk Odası
Çocuk odasını ise Dostoyevski’nin eşinin odası takip ediyor. Burada eşine ait bir masa ve masanın üzerinde abaküs, üstünde hesaplar yapılmış bir defter ve gaz lambası görüyoruz.
Eşinin odasından çıktığımızda ise evin salonuna ulaşıyoruz. Burasının dizaynı yaşadığı günlerdeki gibi değil. Farklı yerlerinde masa ve sandalyeler görmekteyiz. Buradan devam ettiğimizde ise yemek odasına ulaşıyoruz. Burada da yemek takımı, semaver ve Dostoyevski’nin akrabalarının resimlerini görüyoruz.
Yemek odasından çıktığımızda ise evin salonuna ulaşıyoruz. Burasının dizaynı yaşadığı günlerdeki gibi değil. Farklı yerlerinde masa ve sandalyeler görmekteyiz. Aynı zamanda evin girişi ile bu salonun ortak olarak açıldığı ortak bir alan da bulunuyor.
Salondan sonra ise evin en heyecan verici yerine geliyoruz, Dostoyevski’nin çalışma odasına. Odaya giriş yasak fakat ilk bakışta odanın içinde bir takvim görüyoruz. Bu takvim ve saat yazarımızın dünyaya veda ettiği tarihi gösteriyor. Takvimin hemen sağında ise iki ayrı pencere var. Bu pencerelerden birinde ise capcanlı çiçekler görmek mümkün. Odanın tam ortasında yatay bir şekilde çalışma masasını görüyoruz. Bu masanın üzerinde sigarası, çalışmaları ve çalışmalarında referans göstereceği kitaplar bulunuyor. Çalışma masasının arkasında ise uzunca bir koltuk bulunuyor.
Resimlerle ve yazıyla bu muhteşem atmosferi ancak maddi yönleri ile aktarabiliriz. Eğer yolunuz Petersburg’a düşerse bu manevi atmosferi de mutlaka solumanızı tavsiye ederiz. Videoyu izleyerek de gezebilirsiniz.
Parazit, bir canlıya bağımlı olarak yaşayabilen ve üzerinde yaşadığı canlıya zarar verebilen organizmadır. Bu bilgi filmi daha iyi algılamanıza yardımcı olacaktır. Temeline sınıfsal farklılığı ve sınıf içi çatışmayı alan Parazit filmi içerisinde barındırdığı gizli ve açık mesajlar nedeniyle oldukça dikkatli bir şekilde izlenmesi gereken bir film. Filmin başlangıç ve bitiş sahnelerinin aynı açı ve oyuncuyla gerçekleşmesi basit bir tesadüften ibaret değildir. Kameranın sokağa bakan camdan hafif bir şekilde Kim ailesinin yaşadığı bodrum kattaki evin içine dönmesi, yönetmenin bizlere ailenin sınıfsal olarak ne kadar altta olduğunu hissettirme isteğindendir.
Kim ailesinin sosyal statüsünü göstermek için birçok metafor kullanılmış. Bunlardan birisi böcek; böceklerle yaşayan Kim ailesi böceklerden kurtulmak için her seferinde sokağın ilaçlanacağı günü beklemektedir. Sokak ilaçlanırken evlerinin camlarını kapatmayan Kim ailesi böcekten farksız bir yaşam sürmektedir. Günümüz değişen ihtiyaç hiyerarşisini Kim ailesin üzerinde çok iyi bir şekilde anlatan yönetmenimiz teknoloji çağının sorunsallarıyla bizleri yüzleştirmektedir. Öyle ki Kim ailesi karınlarını doyurmakta bile zorlanırken ilk öncelikleri wifi ve telefondur. Kim ailesinin hayatı oğullarının zengin Park ailesinin kızına özel ders vermesiyle değişir. Saf bir kadın olan bayan Park kendisine söylenen her şeye inanır. Çeşitli yalanlarla Park ailesinin yanında sırayla işe giren Kim ailesinin fertleri bu ani sınıfsal değişime ayak uydurmakta zeka ve kurnazlıkları nedeniyle zorlanmayacaktır. Kim ailesi her ne kadar sınıfsal olarak aşağıda bulunsa da kendilerini asla küçük göstermiyor ve hiçbir şeyi alttan almamaktadırlar. Yavaş yavaş statü kazanmaya başlayan Kim ailesi daha önceleri evlerinin önüne gelen ayyaş adama ses çıkaramazken statünün verdiği özgüvenle adama saldırmaya başlar. Burada statünün gücünü görmekteyiz.
“Zenginler ama iyi değiller, zengin oldukları için iyiler.” Kim ailesi yaşadıkları evde gökyüzüne mahrum yaşamaktaydılar. Öyle ki Parkların evine geldiklerinde evin oğlu rahat koltuklarda uzanmak yerine bahçede çimlerin üzerine uzanıp gökyüzünü izlemeyi tercih eder. Böcek metaforu filmin ilerleyen sahnelerinde de karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki bayan Kim kocasına hamam böceği benzetmesi yapıyor. Ve ev sahipleri beklenmediği bir anda geldiğinde Kim ailesi birer böcek gibi masa altlarına saklanmaktan geri kalmıyor. Filmi iki bölüme ayırabiliriz. İlk bölüm Kim ailesini tanıma ve Kim ailesinin çeşitli kurnazlıklarla Park ailesinin yanında işe girmesi olarak özetleyebiliriz. İkinci bölümde ise beklenmedik bir olay Kim ailesinin huzurunu bozuyor. Eski hizmetçinin yaklaşık 4 yıl boyunca bodrumda gizlice sakladığı eşinin ortaya çıkması. Aynı sınıfa mensup bireyler arasında çatışmaya yol açar. “Gönder tuşu füze rampası gibi basacağımızı söyleyip tehdit edersek o insanlar bize hiçbir şey yapamaz.” Yazının başında filmin göndermelerle dolu olduğunu söylemiştik. Mesaj gönderme butonunun füze rampasına benzetilmesi ile Kuzey Kore ve Amerika Birleşik Devletleri arasında ki füze söylemlerine bir gönderme yapılmaktadır. Aynı sahnenin devamında Kuzey Kore ana haber bültenin taklit edilmesi yönetmen Bong Joon-ho’nun Kuzeyli dostlarına bir göndermesi olarak algılayabiliriz. Koku filmde sınıfsal farklılığın simgesi olarak kullanılmış. Park ailesinin erkek çocukları; terapisti, evin hizmetlisinin ve şoförün aynı kokuyu taşıdıklarını söylemesi kokunun bir farkındalık sağladığını hissettiriyor. Bay Park’ın şoförünün kokusundan rahatsız olması ve bunu eşiyle paylaşırken Şoförün kokusunun metro da ki insanların kokusuna benzetmesi kokunun sınıfsal bir ayırım olarak görüldüğünü açıkça gözler önüne seriyor. Öyle ki Bay Park ölen adamın altından arabanın anahtarını alırken bile kokudan rahatsız olup burnunu kapatıyor. Kim ailesinin anne ve babası çocukları kadar üst sınıfa uyum sağlamış değiller. Bay Kim’in sürekli kokusu yüzünden hor görülmesi canını sıkmaya başlar. Bu sınıflar arası bir nefrete dönüşür.
Doğal afetler bile zengin ile fakir arasında anlam farkları içermektedir. Yağmurlu havada Park ailesi kendilerini dış dünyadan izole ettikleri evlerinde yağmurun keyfini çıkarırken. Kim ailesinin bodrum kattaki evi lağım sularının işgaline uğramıştır. Kim ailesi o geceyi afet zedeler için açılan spor salonunda geçirir. Ertesi gün spor salonunda sel baskınından zarar görmüş insanlara yapılan yardımları görürken aynı sahnenin devamında da Park ailesinin oğulları için verecekleri doğum günü partisi için yaptıkları şatafatlı hazırlıkları görüyoruz. Aynı bölge de yaşayan birbirinden farklı yaşamları kadrajına alan yönetmenimiz bizleri çağımızın hastalıklarından birisi olan dış dünyadan izole yaşamı, gözler önüne seriyor. Filmin hikayesine ve akışana fazla değinmeden filmin içerdiği mesajları irdelemeye devam edeceğim. Olaylar Park ailesinin yaşam alanında gerçekleşmesine rağmen tamamen Kim ailesinin kontrolü altındadır. Zenginlerin yaşam alanları alt sınıftan gelen profesyonel insanlar tarafından kontrol edilmektedir. Gurur alt sınıfta yer alan insanlar için oldukça önemli. Sürekli kokusuyla hor görülen Bay Kim içten içe Park ailesine nefret duymaya başlar. “Bir plan yaparsan hayat o planı hep bozar” Kim ailesinin yapmış olduğu kurnazca planlama ile Park ailesinin yanında çalışan kendi sınıfındaki insanları işten kovdurmaları ve kendilerinin o boşalan kadrolara yerleşmesi bir zamana kadar rayında gider. Daha sonra hayatın onlar için planladıklarını yaşarlar. Film günümüz ekonomik sorunlarına da değinmektedir. Yükselen enflasyon ve güvenlik görevlisi olmak için açılan iş başvurusuna 500 üniversite öğrencisinin başvurması Kore ve birçok ülkenin ortak sorunu. Film hakkında son olarak genel bir değerlendirmede bulunulacak olursak filmin senaryosu ve görüntü tekniği üst seviye. Olayların işlenişi, oyuncuların yetenekleriyle birleşince ortaya bir Güney Kore başyapıtı çıkmış. İzlerken ve izledikten sonra izleyiciyi düşündüren bir film özelliği taşıyan Parazit adından daha sıkça bahsettirecek gibi duruyor. Günümüz sınıfsal farklılığına farklı bir bakış açısıyla yaklaşan yönetmen Bong Joon-ho’nun Cannes Film Festivalinde aldığı Altın Palmiye ödülünü fazlasıyla hak ettiğini söylersek abartmış olmayız.
Bugün hepimizin hayatında yer alan batıl inançların -başka bir deyişle hurafelerin- altında yatan nedenlere değineceğiz.
Ölüler Güneş Battıktan Sonra Gömülmez.
Ölülerin güneş battıktan sonra gömülmemesinin nedeni Türklerin güneşin batması ile beraber yerlerin mühürlendiğine inanmalarıdır. Eğer ölüyü gömmek için güneş battıktan sonra bir yer kazılırsa, yeraltında yaşayan kötü ruhların yeryüzüne çıkıp insanlara türlü kötülükler yapacağı düşünülür.
Ağaçlara Bez veya Çaput Bağlama
Ağaçlara bez veya çaput bağlama bir nevi kurban etme sayılır. Bunu yapan kişiler bağladıkları bez veya çaputları vücutlarından bir parça olarak görürler. Dilek dilerler ve bağladıkları bu çaputlarla kendi vücutlarından bir parçayı kurban ederler.
Tahtaya Vurma
Hepimiz kötü bir şeyin başımıza gelmemesi için farkında olmasakta tahtaya vurmuşuzdur. Bunun altında aslında şu neden yatıyor: Meşe ağacının yüksek ve sağlam olması nedeniyle eski zamanlarda özel güçlere sahip olduğuna inanılmaktaydı. Bu özel güçleri ortaya çıkarmak için tahtaya vurulurdu. Bizler de herhalde bu özel güç sayesinde korunacağımıza inandığımız için tahtaya vurma gereksinimi duyuyoruz.
13 Rakamının Uğursuzluğu
13 rakamının uğursuz olduğu düşünülmesi Hz. İsa’dan gelmektedir. Hz. İsa 12 havarisi ile birliktedir. Toplam 13 kişilerdir. Bu havarilerinden birisi Romalılarla anlaşır ve Hz. İsa’yı ele verir. 13. kişi ihanet eden kişidir. Bu yüzden 13 rakamı da uğursuz sayılmaktadır.
Merdiven Altından Geçmek
Merdiven dayandığı yer ile bir üçgenlik oluşturulur. Üçgen, Mısır inancında önemli bir yere sahiptir. Üçgen içinden geçmek Tanrı’ya saygısızlık, ona bir baş kaldırı olarak düşünüldüğü için merdiven altından geçmenin uğursuzluk getirileceğine inanılır.
Ruhsal hastalıklar, bir kişinin sağlıklı sürdürmesi gereken hayatını, sağlıklı bir şekilde sürdürmesine engel olan psikolojik rahatsızlıklara verilen genel isimdir.
Ruhsal Hastalıklar Nelerdir?
Aşağıda yazılan hastalıklar ruhsal hastalıklardan bazılarıdır.
Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu
Madde Bağımlılığı
Yaygın Anksiyete Bozukluğu
Nikotin Bağımlılığı
OBSESİF – KOMPULSİF BOZUKLUK
Ocağı kapattım mı? Kapıyı kilitledim mi? Bunlar obsesif davranışın hafif örnekleridir. Hastalarda belli düşünceler, fikirler, imajlar sürekli tekrar eder. Örneğin basamakları sürekli sayarlar. Kir de obsesif reaksiyonlara yol açabilir. Hastaların çoğu bunun farkında olsa da buna karşı koymayı başaramaz. Bu psikolojik hastalık çoğu kez sosyal çevreyi de etkiler, sosyal ilişkilerin bozulmasına yol açabilir.
Kadınlarda görülme oranı: % 4,2
Erkeklerde görülme oranı: % 3,5
DEPRESYON
Depresyonda olan bir kişi çoğu zaman kendisini kederli ve isteksiz hisseder. Depresyonun başlıca belirtisi, hiçbir şeye karşı ilgi ya da heyecan duyulmamasıdır. Depresyon, insanın sadece bazen kendisini kötü hissetmesi anlamına gelmez. En bilinen psikolojik hastalık olan depresyonun uzmanlar tarafından tedavi edilmesi gerekir. Depresyon, uyku sorununa, konsantrasyon bozukluğuna, iştahsızlığa ve gelecek ile ilgili olumsuz düşüncelere ve hatta zaman zaman intihar düşüncelerine neden olabilir. Burada da erken teşhis önemlidir.
Kadınlarda görülme oranı: % 11,4
Erkeklerde görülme oranı: % 5
SOSYAL FOBİ
“Sadece bir saniye için gözlerinizi kapatın ve bir odaya girdiğinizi ve orada bazı arkadaşlarınızı ve meslektaşlarınızı gördüğünüzü düşünün, birden yere doğru bakıyorsunuz ve üzerinizde hiçbir giysinin olmadığının farkına varıyorsunuz”. Sosyal fobisi olan kişilerin bir toplumsal durumla karşılaştıklarında neler hissettiklerini bu senaryo çok iyi anlatmaktadır. “Büyük bir utanç duyarsınız, odadan kaçıp gitmek istersiniz, sanki ölecekmiş gibi olduğunuzu hissederseniz, hiç kimseyi yeniden görmek istemezseniz”.
SF bireyin başkaları tarafından yargılanabileceği kaygısını taşıdığı toplumsal ortamlarda mahcup ya da rezil olacağı konusunda belirgin ve sürekli korkusunun olduğu bir kaygı bozukluğudur. Kişiler başkalarıyla etkileşimde bulunmalarını gerektiren ya da bir eylemi başkalarının yanında yerine getirmeleri gereken durumlardan korkarlar ve bunlardan olabildiğince kaçınmaya çalışırlar. Başkalarının kendileriyle ilgili olarak anksiyeteli, zayıf, kaçık ya da aptal gibi yargılarda bulunacağını düşünürler.
PANİK ATAK
Temel özelliği, aniden ortaya çıkan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğunsıkıntı ya da korku nöbetleridir. Hastalarımızın çoğu zaman “kriz” adını verdiği bu nöbetlere biz PANİK ATAĞI denir.
Panik Atağı, birdenbire başlar, giderek şiddetlenir ve 10 dakika içinde şiddeti en yoğun düzeye çıkar; çoğu zaman 10-30 dakika (seyrek olarak da 1 saate kadar) devam ettikten sonra kendiliğinden geçer.
PANİK ATAĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR?
Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma,
Çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması
Terleme,
Nefes darlığı ya da boğulur gibi olma,
Soluğun kesilmesi
Baş dönmesi, sersemlik, düşecek ya da bayılacak gibi olma
Uyuşma ya da karıncalanma
Üşüme, ürperme ya da ateş basması ,
Bulantı ya da karın ağrısı
Titreme ya da sarsılma
Kendini ya da çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme
Kontrolünü kaybetme ya da çıldırma korkusu
Ölüm korkusu
TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU
Birçok kişi hayatının herhangi bir döneminde sevilen birinin kaybı, ölüm, ciddi hastalıklar, kazalar, doğal afet veya darbe gibi travmatik olaylar ile karşılaşmış veya yaşamıştır. Zaman içerisinde bu yas dönemi geçer, acı azalabilir ve hayat normal seyrine dönebilir. Çoğu insan bu travmatik olayları yardım almadan atlatabilir. Fakat bazı insanlar bu kadar şanslı olmayabilir. Bu travmatik olayların aylar hatta yıllar geçse bile üzerinden etkisini atamayabilirler. Travma sonrasında aşırı kaygı ve stres duymaya devam edebilir ve hatta depresyon geçirebilirler.
Kişiyi aşırı derecede korkutan, dehşetler içerisinde bırakan, çaresizlik yaratan çoğunlukla beklenmedik bir şekilde gerçekleşen olayların kişilerde meydana getirdiği psikolojik etkiler ruhsal travma olarak adlandırılabilir. Asıl olarak kişiyi üzüntü ve çaresizliğe sürükleyen birçok olay varken, bunların hepsi ruhsal travma olarak sayılmaz.
BİPOLAR BOZUKLUK
Bipolar bozukluk, “maniden depresyona kadar uzanan ruh halindeki aşırı değişiklikler” olarak tanımlanır. Önceleri Manik depresif bozukluk veya manik depresyon adıyla bilinen, öz Türkçesi iki uçlu duygulanım bozukluğu olan, bipolar afektif bozukluk, riskli davranışlar nedeniyle ilişkilere ve kariyere zarar veren, tedavi edilmediği zaman intihara bile yol açan ciddi ruhsal bir hastalıktır.
Bipolar bozukluk nedir, sorusuna cevap olarak iki uçlu duygudurum bozukluğu yani çift ruh hali değişimi şeklinde cevap verilebilmesi mümkündür. Diğer adıyla manik depresif bozukluk olarak ta bilinir.
Hasta olmayan insanların ruh hallerinde ani iniş çıkışlar gözlemlenemez fakat bipolar bozukluk hastalarının ruh hallerinde gündelik hayatı çok etkileyecek şekilde iniş çıkışlar, değişimler olduğu gözlemlenebilir. Bipolar bozuklukta önce mani dönem daha sonra depresyon dönemi belirtileri ortaya çıkar.
Bipolar Depresyon Belirtileri
Mani dönem aksine çok enerjisiz hissetmek
Unutkanlık hali
Ümitsizlik hissi
Hiçbir şeyden zevk alamama
İştah problemleri
Yorgunluk
Aileden ve yakın çevreden uzaklaşmak
Uyku esnasında sık sık uyanmak
İçe kapanıklık
Keyif alarak yapılan faaliyetlere karşı ilgisiz olmak
Kendini değersiz hissetmek
İntihara meyillilik, intihar girişiminden bulunmak
YEME BOZUKLUKLARI
Yeme davranışı ve yemekle ilgili duyguların ve düşüncelerin bireye ciddi boyutlarda rahatsızlık vermesiyle ortaya çıkar. Diyet yapma davranışı, yeme bozukluklarının gelişimine yol açan ortak uyarıcıdır. Kişinin yiyeceklere, kiloya ve görünüşe aşırı derecede takıntılı olma durumunun; sağlığına, ilişkilerine ve günlük aktivitelerine ters etki yapma derecesine kadar gitmesine neden olmaktadır.
Yeme Bozuklukları, sadece yiyecek ve ağırlık ile ilişkili değildir. Bedensel belirtiler ön planda gibi görünse de ciddi psikiyatrik sorunlarla birlikte ilerler. Oluşan bir yeme bozukluğu, içsel yaşanan karmaşaya dışsal bir çözüm getirmektir. Yeme Bozukluklarının oluş nedenleri tam olarak bilinmemektedir. Etiyolojide biyolojik ve psikososyal nedenlerin birlikte rol oynadığı sanılmaktadır. Yeme Bozukluklarının altında yatan sebepler; düşük benlik saygısı, depresyon, kontrol kaybı duygusu, değersizlik, kimlik karmaşaları, aile içi iletişimde problemler ile ilişkilendirilmektedir.
ERİŞKİN DİKKAT EKSİKLİĞİ
Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında başlayan, etkisi tüm bir yaşama yayılabilen, süreğen bir nöropsikiyatrik bozukluktur. Biyolojik kökenleri üzerine yapılan kalıtım, genetik ve beyin görüntüleme araştırmaları bu bozukluğu anlayabilmemiz yönünde önemli katkılar sağlamıştır. İyi tanımlanmış bir psikiyatrik bozukluk olmasına karşın, DEHB tanısıyla ilgili gerek sosyal-kültürel itirazlar ve gerekse eklenen psikiyatrik eş tanılar onun iyi anlaşılamayan bir bozukluk olarak kalmasına yol açmaktadır. Ayrıca rahatsızlığın belirli dönemlerde farklı belirtilerinin ön plana geçişi anne-babaların, eğitmenlerin ve hatta hekimlerin kafasını karıştırabilmektedir.
Hastalığı yaşayanlarda görülen özellikler
– ayrıntılara dikkat edemez, sık hata yapar bir işle uğraşırken dikkati kolayca dağılır – kendisiyle konuşulurken dinleyemez, aklı başka yerde gibi görünür – yönergeleri izleyemez, başladığı işi bitiremez – yapması gereken işle ilgili organize olamaz – sürekli dikkat gerektiren işlerden kaçınır, bu tür işleri sevmez – sık sık bir şeyleri kaybeder – dikkati dış uyaranlardan dolayı kolayca dağılır
MADDE BAĞIMLILIĞI
Madde bağımlılığı, vücudun işlevlerini olumsuz yönde etkileyen maddelerin kullanılması, bundan dolayı zarar görüldüğü hâlde bu maddelerin kullanımının bırakılamamasıdır. Bağımlı, madde kullanımına ara verdiğinde yoksunluk belirtileri yaşar. Zamanla madde kullanım sıklığını ve dozunu artırır.
Aşağıdakilerden sadece 3’ünün 12 aylık bir süre içerisinde görüldüğü kişi bağımlıdır.
Kullanılan madde miktarının sorunlara rağmen giderek artırılması.
Bırakma çabalarının boşa çıkması.
Maddeyi sağlamak, kullanmak veya bırakmak için çok fazla zaman harcanması.
Sosyal, mesleki ve kişisel etkinliklerin azaltılması veya bırakılması
Ne yapmalı?
Eğer kişi maddenin etkisi altında ise onunla bu durumda konuşmanın yararı olmaz.
Kendinizi hazır hissetmeden onunla konuşmayın.
Açık, samimi ve inandırıcı olun, öğüt vermeyin.
Genellemeler yapmaktan kaçının.
Korkularınıza dayanarak konuşmayın.
Onu etiketlemekten kaçının, çünkü “kullanıcı olarak” etiketlenen kişiye yaklaşmak çok zordur.
Ön yargılarınızın farkına varın (“Bunlar iflah olmaz”), böylece yanlış iletişim kurma olasılığını azaltırsınız.
Kendinizi onun yerine koymayı deneyerek onun düşünce, yaşantı ve korkularını anlamaya çalışın.
Uzman yardımı alması için samimi bir yaklaşımla onu ikna edin.
YAYGIN ANKSİYETE BOZUKLUĞU
Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB) olan kişilerde ise “sürekli, aşırı ve durumla uygun olmayan bir endişe durumu” söz konusudur. Aşırı endişe, kişinin günlük yaşamını olumsuz bir şekilde etkileyerek, hayatının normal akışını engeller. Bu kişiler her konuda en kötü sonucun gerçekleşeceğini düşünürler, her şey kendi denetimlerinin dışındadır. Aşırı endişe ve kaygı kontrol edilemeyecek durumdadır ve en az altı ay boyunca hemen her gün vardır ve gün boyunca sürer.
YAB’nun yaşam boyu görülme sıklığı %5-6’dır. Başka bir deyişle, her 100 kişiden 5-6’sı yaşamlarının herhangi bir döneminde bu rahatsızlığı yaşayabilir. Yaşla birlikte kaygı duyarlılığı artar. YAB yaşlılıkta en sık görülen anksiyete bozukluğudur.
Yaygın Anksiyete Bozukluğu Belirtileri Nelerdir?
Bir neden yokken ya da bir neden olsa bile durumla uygunsuz olan, aşırı olan denetlenemeyen nitelikteki endişe hastalığın temel belirtisidir. Kişi endişelerinin aşırı olduğunun farkında olsa bile endişelerini denetleyemez ve sakinleşemez. Kolay irkilme, sürekli kötü bir şeyler olacağı düşüncesi, yorgunluk, dikkat ve konsantrasyon güçlüğü, uykuya dalamama ve gece sık sık uyanma diğer önemli belirtilerdir. Sıklıkla yorgunluk, baş ağrısı ve kas ağrıları, yutma güçlüğü, titreme ve seyirmeler, terleme, tahammülsüzlük, bulantı, sersemlik hissi, sıcak basması gibi fiziksel yakınmalar eşlik eder.
NİKOTİN BAĞIMLILIĞI
Bağımlılık kişinin madde alımı üzerindeki kontrolünü kaybetmesini ifade eder. Dünya sağlık Örgütü (DSÖ) madde bağımlılığını “kullanılan bir psikoaktif maddeye kişinin daha önceden değer verdiği diğer uğraşlardan ve nesnelerden belirgin olarak daha yüksek bir öncelik tanıma davranışı” olarak tanımlar. Diğer bir deyişle madde kullanımı bireye ve topluma zarar verici düzeyde bir davranış haline gelir. Sigara içme veya dumanının solunması zamanla kişide psişik ve fiziksel bağımlılık oluşturur. Tütünde esas bağımlılık yapan madde nikotindir. Sigara, daha çok alışkanlık yapıcı daha az zevk verici bir bağımlılık türü olarak kabul edilmektedir.
SİGARA VE NİKOTİN BAĞIMLILIĞININ TEDAVİSİ
Nikotin bağımlılığı ile diğer bağımlılık sendromları birbirine benzerdir. Bu benzerlik “tedavi için de geçerlidir. Tedavide amaç uzun erimde sigara kullanımın bırakılmasıdır. Tedavideki hedefler öncelikle içme davranışını denetleme, miktarını azaltma ve daha sonra bırakmayı içermektedir. Birden bırakma doğru mudur? Olanaklı mıdır? Azaltarak bırakmak mı önerilmelidir? Olanaklı mıdır? Bu sorular nikotin bağımlılığının, diğer bir deyişle sigara bırakma tedavisi açısında her zaman sorulan, yanıtları hastaya göre değişen sorulardır.
Addams Ailesi, bir Amerikan filmidir. Yönetmenliğini Greg Tieman, Conrad Vernon’ un yaptığı, 1991 yılında vizyona girmiş Addams Ailesinin 3D ve değiştirilmiş versiyonudur. Gösterime giriş tarihi: 6 Aralık 2019 olan film birçok tanınmış yüze yer vermiştir ve yurt dışında beğeni toplamıştır.
Yapım Şirketleri: Bron Studios, Metro Goldwyn Mayer, Cinesite, Nitrogen. Yapımcılar: Alison O’ Brien, Gail Berman, Conrad Vernon, Alexandra Schwartz.
• Balon Pilotları (2019)
6 Aralık 2019 vizyon tarihli yabancı yapım filmin yönetmen koltuğunda Tom Harper yer almıştır. İngiliz fizikçi ve teorisyen Stephan Hawking’in hayatını anlatan, Her Şeyin Teorisi’nde birlikte rol alan Eddie Redmayne ve Felicity Jonus’u bir araya getiren filme başrolde Redmayne ve Jones’a, Tom Courtenay, Tim Mclnnery, Phoebe Fox Vincet Perez gibi isimler eşlik etmiştir. Yapımcılar: Tom Harper, Todd Lieberman, David Hoberman Yapım Şirketi: FilmNation Entertainment
• Alev Almış Bir Kızın Portresi (2019)
6 Aralık 2019 vizyon tarihli yabancı yapım filmde, Ćeline Sciamma yönetmen koltuğuna oturmuştur. Ana teması Dram olan: Alev Almış Bir Kızın Portresi filmi, Fransa’ da çekilmiştir. Britanya’da genç bir kadının portresini yapmakla görevlendirilen bir sanatçının hikâyesini konu alıyor. Oyuncular arasında Noémie Merlant, Adèle Haenel, Luàna Bajrami yer almıştır.
• Uzun Kız (2019)
6 Aralık 2019 vizyon tarihli yabancı yapım filmin yönetmen koltuğunda Kantemir Balagov oturmuştur. Ana teması Dram ve Savaş olan film, Rusya’da çekilmiştir. Uzun kız, II. Dünya Savaşı’nın ardından hayatlarını yeniden inşa etmeye çalışan iki kadının hikâyesini konu ediniyor. Oyuncu kadrosunda Viktoria Miroshnichenko, Vasilisa Perelygina, Andrey Bykov yer almıştır.
“Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi, insan varlığının en müşahhas şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsemesiyle başlar.” Hasan Âli Yücel
24okur’un çiçeği burnunda serisi 4×4’ün 2. Haftasında kitap bölümüyle sizlerleyiz. Kitap okumak, farklı bir Dünya’ya göz atmak gibidir. Üzerine söylenmiş onlarca güzel sözü hak eder kitaplar. Ancak benim için kitap okumak üzerine söylenmiş en güzel söz “Okumadığın gün, karanlıktasın.”
Bu hafta, sizler için yabancı ve yerli eserlerden, farklı edebiyat türlerinde, faydalı olacağına inandığım kitapları derledim. Ancak, klasik kitap incelemeleri gibi uzun uzadıya kitabı anlatmak yerine, kitabın özünde anladığımı sizlere aktarmaya çalıştım. Her ne kadar, altını çizdiklerimi sizlerle paylaşsam da hiçbir kitap için spoiler yok merak etmeyin.
Bu kitapları okumayan herkesin merakını uyandırmak tek gayemizdir. Kitapların dünyasında kaybolmuş her kitap sevdalısı ile bir paragraf başında karşılaşmak ümidiyle, keyifli okumalar.
Fransız fikir insanı Jean- Jacques Roussea’nun kaleme aldığı eser, günümüzde canlılığını ve geçerliliğini kaybetmeyen fikirlerin toplandığı klasik bir kitaptır. 144 sayfadan oluşur.
Rousseau, bu eserde politik devlet düzenini ve bu düzen içerisinde olması gereken idealleri en açık biçimde okuyucuya aktarmıştır. Kitapta, toplumun, düzene ihtiyaç duymadığı ve mülkiyet kavramının olmadığı zamanlardan, sosyal sınıfların, düzenin, mülkiyetin yerleştiği dönemlere nasıl geçtiği net bir şekilde anlatılmaktadır.
Jean- Jacques Roussea’ya göre niyet: “insanları oldukları gibi, yasaları da olabilecekleri gibi ele alıp, toplum düzeninde güvenilir ve haklı bir yönetim kuralı bulunup bulunamayacağını araştırmaktır.”
“En güçlü, gücünü hak, boyun eğmeyi de ödev biçimine sokmadıkça hep egemen kalacak kadar güçlü değildir.”
“Bir kalabalığı boyunduruk altına almakla, bir toplumu yönetmek arasında her zaman bir ayrım olacaktır.”
“Her çıkarın ayrı birtakım kuralları vardır. İki özel çıkar arasında uzlaşma, bir üçüncü kimsenin çıkarına karşı yapılır.”
“İyi yönetilen bir devlette cezalar azdır. Bunun nedeni bağışlanmaların çokluğu değil, suçluların azlığıdır.”
“Özgürlük elde edilebilir ama kaybedildi mi, bir daha ele geçmez artık.”
“Kendini her zaman iyi yöneten bir halkın yönetilmeye gereksinimi yoktur.”
“Zeus’un oğlu Dionysos, kötü bir davranışını yüzüne vuran ve ‘Benim böyle bir şey yaptığımı gördün mü?’ diyen babasına, ‘Sizin babanız kral değildi ki.’ Diye verdiği karşılık hayli akıllıca bir karşılıktır.”
Zeytindağı
Mektepli bir Edebiyatçı olan Falih Rıfkı, Osmanlı son dönemlerinde bürokrasi de görev alırken, gazetecilik yapmıştır. Cemal Paşa’nın hususi kâtipliğini yaptığı sıralarda Orta Doğu Osmanlı şehirlerini görmüş, oralarda yaşarken yaşananlara yakından şahit olmuştur.
Zeytindağı ismi, günümüzde de Kudüs’e gidildiğinde görülebilen dağın isminden geliyor. Kitapta, Osmanlı’nın son döneminden, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar yaşananlar konu edilmiştir. Kitap 192 sayfadan oluşmaktadır.
Bu dönemlerde yaşananlara “Ah” demeyen kaç kişi var acaba? Suçlu ne Zeytindağı, ne Cemal Paşa. Suçlu, tarihe tekerrür imkanı veren, sonra olanlara kader deyip “Ah” edenler.
“Batıyorduk”, evet batıyorduk. Falih Rıfkı bunu söyleyebilme cesurluğuna erişmiş nadir kalemlerden. Bilinmez nedendir ama batarken dümene yakın olmasından geliyor olabilir bu cesaret.
Kitap çok sade, açık bir dille, tane tane yazılmış. Adeta görün ve yapmayın kardeşim diyor. Tarihten çıkarılacak dersin daha da ağırlaşmaması için okunması gereken kitaplardan.
“Yirmili yaşlar; ümit, hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyordum.”
“Harbiye nezareti, Vicdani mahlasıyla yazılan ”Ordu ve Gençlik”i men ettiğinde, Hafız Hakkı Paşa veda ederken “kalemle yaptıramadıklarımızı, silahla yapacağız!” diyordu. O dönem gençlik; çabuk sever, çabuk inanır ve bağlanırdı.”
“Bir disiplin kadrosu içinde anonim kalmak Türk gençlerinin hoşuna gitmezdi. Meşrutiyet gençliği gibi Cumhuriyet gençliğinin başlıca eksiği budur.”
“O gençler şimdi toprak ama fikirsizlikler hep 18-20 yaşında.”
Günümüzün en büyük fazlalıklarından biri maalesef geliştirmeyen kişisel gelişim kitapları. İnsan kendini geliştirmek istiyorsa ruhuna yönelmeli, onu onarmalı. Başkalarının metotları sadece insanı popüler kukla eder. Popüler olmak için halı altına süpürülmüş her sorun bir gün büyümüş olarak karşımıza çıkar.
İşte, insan ruhuna fısıldayan, o ruhu ve psikoloji yakından tanıyan biri Prof. Dr. Kemal Sayar. Psikiyatri profesörü olan Sayar’ın akademik kişiliğini bir yana bırakalım. Yazdığı kitaplarla ideal insan gereklerini orta şekerli, tatlı-sert kulaklara fısıldayan Kemal Hoca, torunlarımızın okuyacağı yakın tarihi yaşadığımız bu günleri kendi üslubunca çok geniş pencerelerle gözler önüne sermiş.
Günümüz beşerinin, en şaşar olduğu nokta insanlık! İnsanlığın hududu nereye uzanır? İnsanlık, insanın neresinde saklanır? İnsanların insanlığı neye yarar? Bu soruların cevabı yine insanda saklıdır. Ancak nisyan ile malul olan beşere ara sıra ihtar zorunlu olur. Muhtarların, hatır gönül işlerinden ihtara vakit bulamadığı bu zamanlarda koşar adım gelmiş imdada Kemal Hoca.
Bu kitabın bölümlerinden hiç bahsetmeyeceğim. Sadece bu kitabı herkesin okuması gerektiğini söyleyeceğim. İnsan kalmaya hevesli, vicdanını yitirmemiş, aklını kaybetmemiş, nefes alıp vermekten daha yararlı planları olan her insanın okuması gerektiğini söyleyeceğim.
“Vicdan iyi bir turnusol kağıdıdır.”
“Başkalarının günahı bizi aziz kılmaz!”
“Siyasetçi ve onun takipçisi, kendi erdemini ortaya
koymaktansa ötekinin erdemsizliğinde kendine pay çıkarmak derdinde.”
“İnsan insanın kurdu değildir bizim irfanımızda. İnsan
insanın yurdudur.”
“Bir uygarlık kafasından değil, önce kalbinden çürür. (Aime
Cesaire)”
“Temsil asla gerçeği ikame edemez. Geçmişim sonsuza dek
yitip gitmiş olduğu bilgisi yürek yakar. Nostalji, geçmişin temsili ve gerçeği
arasındaki boşluğa oynar.”
“Hakikat yaralar, yalan ise öldürür.”
“Geçmişi susturmak sadece bugünü zehirler.”
“Zalimin elindeki en etkili silah, mazlumların zihniyetidir.”
“İstediğiniz bir şeylerden mahkûm olmak, mutluluğun vazgeçilmez bir rüknüdür.”
Bir Adam Girdi Şehre Koşarak
Tarık Tufan için mahallemizin kalemi diyorum ben. Çünkü
okuduğunuz her kitabında, romanlarında da denemelerinde de sizden, bizden hikâyeler,
konular görüyorsunuz. Bir romanını okurken benzer olayları yaşamış yan
komşunuzu hatırlayabilirsiniz. Ya da bakkalın önünde sohbet ederken anlatılan
bir olay da olabilir. Her gün düşündüğünüz bir derdi kelimelere dökülmüş bir
deneme çıkabilir karşınıza. Ve daha onlarcası. Tarık Tufan mahallemizin
kalemidir bana göre.
“Şehrin en uzak ucundan bir adam koşarak geldi ve ‘Ey
kavmim!’ dedi, ‘Bu elçilere uyun! Sizden hiçbir karşılık beklemeyen ve
kendileri doğru yolda olan bu kimselere uyun!’” (Yasin Suresi, 20-21) Kitabın
ismini bir ayet koymuş. Ama hemen ön yargıya kapılmayın, zamane ayrışmasına
yenik düşmemiş kalemlerdendir Tarık Tufan.
Bir kelamı en güzel kalem erbabı anlar. Bir kitabı en güzel
kitap sahibi anlatır. Peki Tarık Tufan bu kitapta ne yazdı, ne anlattı?
“Yakama yapışan cümleleri yazdım. Bir cümle insanın yakasına yapışır mı demeyin, yapışır. Gördüklerimi, hatırladıklarımı, sayıkladıklarımı, unuttuğumu sandıklarımı, gözlerimi kapatır kapatmaz zihnime üşüşenleri yazdım. Aklıma ilk geldikleri halleriyle yazdım cümleleri. Bir küçük gazete haberini, bir film sahnesini, yolda gördüğüm insanları yazdım. Çoktan kabuk bağladığını düşündüğüm yaralarım vardı. Yanılmışım. Yazmaya başlayınca onlar da bir bir sızlamaya ve bazen de kanamaya başladı. En çok tekrarladıklarım, en çok ihtiyaç duyduklarımdır. Bundan öte bir amacım yok.”
İşte bu kitabın ilk sözü ve özü. Elinize aldığınızda huzuru koklayacağınız bir kitaba davet ediyorum sizi.
Türk edebiyatının güçlü kalemi, cevval gazeteci, yazar Peyami Safa’nın edebi kişiliği ve eserleri kendi adına düzenlenen sempozyumda konuşulacak.
Seval Şahin, Didem Ardalı Büyükarman, Banu Öztürk ve Tülin Ural tarafından düzenlenen Peyami Safa Sempozyumu 21 Aralık’ta Beyoğlu Aynalıgeçit’te olacak.
Açılış konuşmasını Mehmet Tekin’in yapacağı sempozyum, Peyami Safa’nın edebi derinliği ve henüz tamamı ortaya koyulmamış edebi mirası konuları üzerinde devam edecek.
Tüm edebiyat ve Peyami Safa severlerin ücretsiz bir şekilde katılabileceği sempozyum programı şöyle:
10.00 – 10.45 Açılış Konuşması – Mehmet Tekin “Sözde Kızlar’dan Yalnızız’a Peyami Safa Romancılığı”
10.45 – 11.00 Ara
11.00 – 12.15 Birinci Oturum: Moderatör: Süreyya Elif Aksoy 1. Konuşmacı: Hasan Aksakal “ Avrupa’da Bir Başka Cevelan: Peyami Safa’nın Büyük Avrupa Anketi’nde Oksidentalizm ” 2. Konuşmacı: Hasan Turgut “Peyami Safa Metinlerinde Ulusal Alegori” 3. Konuşmacı: Barış Özkul “Gazeteci Kimliğiyle Peyami Safa”
13.30 – 14.45 İkinci Oturum: Moderatör: Çimen Günay Erkol 1. Konuşmacı: Erol Üyepazarcı “Peyami Safa’nın Gazeteciliği” 2. Konuşmacı: Didem Ardalı Büyükarman “Peyami Safa’da Yer Değiştiren Kimlikler” 3. Konuşmacı: Banu Öztürk “Peyami’nin Cingöz’ü: Arsene Lupin ile Birlikte ve Karşı Karşıya”
15.00 – 16.15 Üçüncü Oturum: Moderatör: Didem Ardalı Büyükarman 1. Konuşmacı: Süreyya Elif Aksoy “ Yalnızız’da Trajedi, Mit ve Ütopya Kesişimi” 2. Konuşmacı: Seda Yücekurt “Ünlü Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun Kapanışları” 3. Konuşmacı: Erol Köroğlu “Zaman Kaçığı: Fatih-Harbiye’de Bir Gerçekçilik Sorunu Olarak Yanlış Batılılaşma”
16.30 – 17.15 Dördüncü Oturum: Moderatör: Çilem Tercüman 1. Konuşmacı: Serdar Soydan “Server Bedi’nin Hasta Kadınları” 2. Konuşmacı: Çimen Günay Erkol “Zıpçıktılar ve Toplumsal Değişim” 3. Konuşmacı: Tülin Ural “Peyami Safa’dan Server Bedi’ye, Muhafazakârdan Moderne, Cumbadan Rumbaya”
17.15 – 17.40 Kapanış Konuşması – Seval Şahin “Peyami Safa Külliyatı Bize Ne Söylüyor?”