24.5 C
İstanbul
Perşembe, Temmuz 2, 2026

Evreni Gösteren Dostumuz Emekli Oluyor

2003 yılından bu yana evrenin gözlemlenemeyen yerlerini bize gösteren kızılötesi Spitzer Uzay Teleskobu emekli oluyor.

Yaklaşık 17 yıldır görev yapan Spitzer dün son verilerini aldı. NASA 30 Ocak‘tan sonra fişini tamamen çekme kararı aldı.

Yaydığı ışınlar sayesinde evrenin kızılötesi dalga boyunda gözlemlenmesini sağladı. Görev yaptığı yıllar boyunca birçok buluşa imzasını attı. En dikkat çekici keşfi şüphesiz TRAPPIST-1 sisteminde, yaşanılabilir olma potansiyeline sahip beş farklı Dünya benzeri gezegen keşfetmesi olmuştu.

Spitzer, kızılötesi ışınla gözleme özelliği sayesinde gökbilimcilerin zaman ve mekan içinde özgürce yolculuk etmesini sağladı. Spitzer Uzay Teleskobu görevinin eski yöneticisi Suzanne Dodd, evrendeki “kozmik perdenin” Spitzer sayesinde kalktığını söyledi.

Spitzer’ın içinde hala keşfedilmeyi bekleyen onlarca veri var. Fişi çekildikten sonra bile bize yıllar boyunca hizmet etmeye devam edecek ve evreni gözler önüne serecek.

Ela Gözlüm

Ela gözlerine âşık olduğum
O gözlerinle bak bana n’olur

Aşkından yanıp duran bu canım
Kül olmadan yetişiver n’olur

Senden başka kimseyi görmem
Güzelliğin göster bana n’olur

Sensiz yüreğim sızısı durmaz
Sevgin ile sarsan beni n’olur

Aşkından yüreğim sızısı durmaz
Yüreğim sesini duyuver n’olur

Âşıklar mâşukuna erişmiş
Âşık Mahmut’un hâli n’olur

20.08.2014

Mahmut Yıldırım

Romanya’daki Dava Olumlu Sonuç Verdi!

Aşk-ı Memnu’nun senaristleri Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu Romanya’da açtıkları davayı kazandı. Sebebi ise Aşk-ı Memnu senaryosunun izin alınmadan birebir kopyalanmasıydı.
Romanya’nın ünlü kanallarından Antena 1’de çıkan Fructul Oprit (Yasak Meyve) dizisi yayınlandığı ilk andan itibaren Aşk-ı Memnu’ya olan benzerliği ile dikkatleri bir hayli üzerine çekmişti. Durum böyle olunca senaristler bunu mahkemeye taşıdı ve dava da olumlu sonuçlanmış oldu. Dizi Romanya’da yayından kaldırıldı.

Kadim Bir Tapınak

Apollon Tapınağımıza Yolculuk

Kamera özelliği gelişmiş olan bir telefon aldım geçenlerde. Bu iyi oldu aslında benim için. Bazı insanların fotoğraf çekmeyi neden bu kadar çok sevdiğini biraz daha iyi anlar oldum. Etrafıma farklı bir gözle bakıyorum artık. Yıllardır gözlük kullanıyorum ama boşunaymış. Ne çok şeyi görmeden geçirmişim zamanımı.

Gezi yazısı gibi bir şey yazmaya karar verdim. Belki bu sayede bir yerlere kök salmayıp da gezen biri olabilirim. Umarım…

Kutsal Bir Ziyaret

Annem ve küçük kardeşimle yaklaşık sekiz yıl önce göç ettiğim ve çok kez yanından geçerken göz ucuyla baktığım ama içine hiç girmediğim Apollon Tapınağı’na gittim geçen hafta arkadaşımla. Sağ olsun böyle bir yeri gezme fikrinde bulundu. Yoksa benim aklıma hiç gelmeyecekti sanırım.

Girişine doğru sohbet ederek yürüyorduk. Montlarımızı acaba arabada bırakmasa mıydık, rüzgar sanki biraz sert esiyor diye düşünmeden edemedik. Ama üşendik, geri dönmedik araca.

Küçük bir cami vardı yanında. İşçiler vardı içinde. Onarım yapıyorlardı sanırım ya da bilmiyorum, belki de yeni inşa ediliyordu.

Tapınağın girişine doğru yöneldik. Giriş için bilet lazımmış, bilmiyordum. Gerçi bilsem de müze kartım yoktu. O derece kültürlü bir şahsiyetimdir! Arkadaşım hala üniversite öğrencisi olduğu için indirimli olarak, bir yıl geçerli olan karttan aldı. Ben acaba başka bir yerlere daha gider miyim bu sene içinde bilemediğim için, o an kullanmak üzere olan tek seferlik biletten aldım. Böyle güzel tarihi yapılardan bahsederken araya parasal konuları sokmak ne derece etik oldu bilmiyorum. O sebeple, incittiğim birileri varsa eğer özür dilerim.

Birkaç basamak indikten sonra, tanımlamak için kullanacak sıfat bulamadığım ve acizlikle, çokça kullandığımız güzel kelimesini tercih ederek anlatabileceğim yapının bulunduğu alandaydık. Yapımı M.Ö. 4. yüzyıla uzanan bu yapı, ion tarzında yapılmış, dünyanın en büyük üçüncü tapınağı olma özelliğine sahipmiş. Çeşitli dönemlerde insanların ve doğanın etkisiyle harap olmuş.

İçerisine çok güzel bilgilendirici yazıların olduğu panolar da koymuşlar. Yanımızda, burayı bilerek gezmemizi sağlayacak bir rehber olmadığı için üzülmüştük açıkçası. Sırayla panoları okuduk. Görsellerde numaralandırılmış olan yerleri, işte bak şurası diyerek birbirimize gösterdik.

Çeşitli gösterilerin, yarışma tarzı şeylerin de yapıldığı, insanların da oturup izleyeceği amfi tarzı yere, basamaklara baktık. O zamanın insanları da buldukları yere adlarını kazımaya meraklıymış. Güldük.

Güzel bir hanımla tanıştık tapınağı gezerken. Bizim gibi gençleri görünce çok mutlu olduğunu dile getirdi. Mimarmış. Kitaplarda okuduğu yapısal özellikleri yerinde görmek istemiş. Ayaküstü ne kadar hoş bir muhabbet ettiğimizi anlatamam. Gözümüzün saate gitmediği bir zaman dilimiydi. Tarih boyunca insanlığın birbirine ne kadar çok eziyet ettiğinden de bahsetti. Mesela “siz bu yapıya bakınca ne kadar büyük, görkemli bir şey” dersiniz ama ben burası yapılırken, o hani canının hiçbir kıymetinin olmadığı, işçi olarak kullanılan ve haddi hesabı olmadan can veren köleleri düşünürüm, dedi. Maalesef ki gerçekten de bazı insanların kendi ‘değerleri’ uğruna başkalarının “değerini” yok saydığı bir insanlık tarihine sahibiz. Bu konuda başka bir şey söylemeden, sözü size bırakıyorum.

Yazımı daha da uzatıp sizleri sıkmak istemiyorum. Ne de olsa, güzel bir insan “muhabbete doyum olmaz, sonu ayrılık değil mi” demiş. En kısa zamanda tekrar buluşmak dileğiyle, sizlere saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

Çok güzel bir gündü. Ve bunu sizlerle paylaşmak da bana çok iyi geldi. Umarım bu güzel duyguyu sizler de tadarsınız…

Mahmut Yıldırım

Toplumun Sesi: Sabahattin Ali

Öğretmen, şair, yazar, gazeteci.


Sabahattin Ali Edirne’nin Eğridere kazasında 25 şubat 1907’de doğdu.

Babasının mesleği nedeniyle ülkenin çeşitli yerlerinde ikamet etti. O sırada yapılan Yunan işgalleri nedeniyle maddi-manevi zorluk yaşadı.

Ardından Balıkesir Muallim Okulunda yatılı eğitim almaya başladı. Yazmaya hep ilgisi olan Sabahattin Ali bu dönemlerde de çeşitli dergilere, gazetelere yazılarını gönderdi. Okulunda yaşadığı bazı olaylar sonucu idare kararıyla İstanbul’a nakledildi. Burada hocalığını yapanlardan birisi de Ali Canip Yöntem’di.

Onda gördüğü cevherle Ali’nin hayatında izi kalacak destekler verdi. Yazmaya devam eden Ali, ilk görev yeri olan Yozgattaki Merkez Cumhuriyet Okuluna tayin edildi.

Bir mektubunda dertleşecek,konuşacak kimsenin olmadığından yakınıyordu. Mektup arkadaşı İstanbul’da tanışıp mektuplaşmaya devam ettiği Nahit Hanım’ı. Bir zaman sonra Nahit Hanım’a hislerini açıklayan Ali, bu aşkına cevap bulamadı ve bir süre sonra da Aliye Ali ile evlendi.

Aliye Ali’yi isteme merasimi ardından,bir mektubunda Nahit Hanım’a “Mühim bir havadisim var. Evleniyorum. Hatta nişanlandım bile. Sen benim gibi kelepiri kaçırdığınla kal. Birisi “Niçin evleniyorsun” dese vereceğim cevap şudur: Çalışabilmek için… Ben kendimi her hususta idare edemiyorum. Halbuki muhakkak muntazam ve ölçülü bir hayata muhtacım ve ancak bu şekilde faydalı işler çıkarabilirim.” yazdığı söylenmektedir.


Görev yaptığı yerde Anadolu insanını gözlemleme şansı bulmuş ve eserlerinde çokça yer vermiştir.

Almanya’ya eğitim için 2 yıl süreyle gidip geri döndüğünde Konya’da görevine devam eder.Bazı suçlamalar sebebiyle tutuklanan Ali af sebebiyle serbest bırakılır. Kendisi gibi yazıları engellenen Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz ile siyasi mizah dergileri çıkarırlar. Burada yazdığı yazılardan dolayı da 3 ay hapis cezası alır.

Yazıları zorluklarla karşı karşıya kalan,engellenen Sabahattin Ali ülkeden ayrılmak ister. Bulgaristan’a kaçmaya karar veren yazar anlaştığı kaçakçı tarafından öldürülür. Ölümü hakkında hala şüpheler vardır.

Romanları:

  • İçimizdeki Şeytan
  • Kürk Mantolu Madonna
  • Kuyucaklı Yusuf
  • Öyküleri:
  • Yeni Dünya
  • Sırça Köşk
  • Ses
  • Kağnı
  • Bir Orman Hikayesi
  • Değirmen

Bir kaç sözüyle de yazımızı bitirelim.

Kitaplar yeni tanıdıklarına karşı çok ketum olurlar. Bir kere de onlarla laubali oldunuz mu size malik oldukları her şeyi verirler ve onlar bizim isteyebileceğimiz her şeye fazlasıyla maliktirler.

İçimizde şeytan var. Can kırıkları var. Nefret var, yalanlar var. Bir yanımız bizi çoktan terk etmiş, kaçıyor.Melankoli ve hüsran var.Keşke bazı geceler hiç sabah olmasa.

İçimde biriken hislerin birdenbire patlayarak beni zerreler halinde dağıtacağından korkuyorum.

Demin söyledim ya, müthiş bir gevşeklik içindeyim. Üşeniyorum. Atalet kanunu icabı sürüklenip gidiyorum.

Özdemir Asaf’ça Kalın!

Onu tanıyanlar tarafından her zaman duygusal, nazik ve duyarlı biri diye tanınan Özdemir Asaf, aramızdan ayrılışının 39. yılında da unutulmadı. Çağdaş Türk şiirine  kendine özgü tarzıyla damga vuran Özdemir Asaf kimdir, Türk edebiyatına damga vuran şiirleri ve sözleri nelerdir? inceleyelim…


Gerçek adı Halit Özdemir Arun olan şair Mehmet Asaf ile Hamdiye Hanımın çocuğu olarak dünyaya geldi. İkizi Neire Özgönül Arun’dan bir gün önce, 11 Haziran 1923 tarihinde doğan şair; doğmadan bir yıl önce ailesinin Atatürk’ün özel daveti ile Ankara’ya çağırılması üzerine oraya yerleşmişlerdir. Bu süreç içerisinde babasının geçirdiği bir hastalık sonucu 1930’da  hayatını kaybetmesi ile aile, aynı yıl içerisinde tekrar İstanbul’a taşındı.


Eğitim hayatına Galatasaray Lisesi’nde başlayan Asaf, 1941’de girdiği sınavı kazanarak Kabataş Erkek Lisesi’ne geçti.
Buradan mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okumaya başlayan Asaf, eğitimine iki yıl devam edebildi. Tabi bu süreç içerisinde ilk eşi Sabahat Selma Tezakın’a aşık oldu.

Okuduğu üç fakülteden de mezun olamadı

Şair, daha sonra iktisat ve gazetecilik bölümüne devam etse de buralardan da mezun olamadı.
Bu süreç içerisinde çeşitli işlerde çalışan Asaf, 1961 yılında eşinden ayrıldı.
Zaman ve Tanin gazetelerinde çevirmen olarak çalışan Asaf, Türkiye’nin akademik eğitim almış ilk kadın fotoğrafçısı Yıldız Moran’la ikinci evliliğini 1922 yılında yaptı ve bu evlilikten Gün, Olgun ve Etkin isimlerinde 3 oğlu dünyaya geldi.

58 yaşında vefat etti

Sanat Basımevi’ni 1951’de kurup matbaacılığa başlayan şair, 1955 yılında Yuvarlak Masa Yayınları’nı kurdu ve şiir kitaplarını da art arda buradan çıkarmaya başladı.
İkilikler ve dörtlüklerden oluşan ilk şiirlerinde yoğun bir söyleyiş biçimi göze çarpan Asaf, eserlerinde insan-toplum ilişkisini konu almıştır.
Çevirileri ve şiirleri çıkarılmaya devam ederken 1970 yılında matbaasını ve Yuvarlak Masa Yayınları’nı kapatan şairin şiirlerinde, önceden çok kullandığı sevgi, ayrılık, ölüm temaları son dönem şiirlerinde giderek yerini kaçış ve ümitsizliğe bırakmıştır.
Beyninde tümör tespit edilen ve 28 Ocak 1981’de, 58 yaşında hayata veda eden Özdemir Asaf’ın cenazesi, isteği üzerine Aşiyan Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Eserleri
Dünya Kaçtı Gözüme
Çiçekleri Yemeyin
Sen Sen Sen
Çiçek Senfonisi gibi şiir kitaplarıyla;
Dün Yağmur Yağacak ve Ça isimli hikayelerini okuyucuyla buluşturdu.

Özdemir Asaf Sözleri

“Ben sana hep üşüyordum,
Çünkü kıştım.
Nakıştım, bakıştım.
İnkar etmiyorum da bunu,
Seni sevmek gibi büyük işIere kaIkıştım.
Ve Iütfen inkar etme;
Sana en çok ben yakıştım.”

“Ama ne olur sakın bir insanı;
Gönülce,
Gözce,
Dilce,
Ruhça,
Kırmayın…”

“Geleceğim, bekle dedi, gitti..
Ben beklemedim, o da gelmedi.
Ölüm gibi bir şey oldu..
Ama kimse ölmedi.”

Huzur içinde uyu ulu şair…

Yanan Parfüm; Tütsü

Tarihçesi çok çok eski zamanlara kadar uzanan, mistik güzellik. Yüzyıllar boyunca kötü kokuları bastırmanın yanı sıra meditasyon, ferahlama, çakra açma amacıyla tütsü yakılıyordu.

Ayrıca çok tanrılı dinlerde, ayinlerin de vazgeçilmeziydi tütsüler. İslam kültüründe camii ve türbelerde, saraylarda ve evlerde, Bizans döneminde kiliselerde ayin zamanı yakılmış ve Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu dönemine ait pek çok buhurdan sayesinde tütsü kullanıldığı ortaya çıkmıştır.

Eski dönemlerde bu kadar yaygın kullanılmasına rağmen, pek yaygın kullanılmıyor artık. Tütsülerin yerlerini oda kokuları almış durumda. Fakat enerjiye inanan bir insansanız tütsülere bir şans vermelisiniz. Her kokunun farklı bir anlamı ve hatta her amacın ayrı bir kokusu var. Dilerseniz birkaç koku ve anlamlarına bakalım..

Sandal Ağacı Motive olma gücünüzün artmasına ve rahatlamanıza yardımcı olur.
 Sedir Birçok kültürde kutsal kabul edilen bir ağaç olan sedir, evinize yaydığı orman kokusuyla doğada  gibi hissettirir ve stresinizin azalmasına yardımcı olur. Sedir, hem olumsuz enerjiyi saflaştırmak hem de yok etmek için kullanılmıştır.
Gül Çok eski zamanlarda gül yaprakları kurutularak çoğunlukla taze başlangıçlar için yakılırdı. çoğu dini gelenekte kutsal atfedilen bu bitki hem sevgiyi hem romantikliği temsil etmektedir.
Vanilya Vanilya  huzur ve mutluluk hissettirir. Bazı yiyecekler vanilya ile yapıldığında kokusu insanda gevşeme etkisi yaratmaktadır. Vanilya refahlığı da temsil etmektedir.
Mint Nane baharatından yapılan bu koku şifa kokusu olarak geçmektedir. Ağrı ve sızıların geçmesine yardımcı olur, burun ve boğaz enfeksiyon hastalıklarında nefes almayı kolaylaştırır ve tıkanıklığı giderir.
Ayrıca şans, başarı, meditasyon hatta para adında tütsüler var.. Etkileri bilinmez ama saçtıkları kokular başarılı..

Kendimizi iyi hissetmek için ufak bir adım, hayata katılan ferah bir koku. Beklenen etkiyi bu kadar net alamasak bile, içimize çektiğimiz güzel koku günümüzü güzelleştirmeye yardımcı olmakta başarılı..

Lal-ü Ekbem

“Anladım ki susmak bir cüsse işi…
Derin denizlerin işi…
Serin sular en hafif rüzgârları bile coşturabiliyor
Derin denizleri ise ancak derin sevdalar…”

Bir hüzün makamında erişiriz sükutun müthiş kudretine. Çağın vebalı gürültüsünden kaçarak nefsimizin pespaye isteklerini kulak ardı edip, ruhumuza fırsat verelim o hüzün makamında…

“Eğer kendini bilir ve içindeki meluna sahip olursan, putları yakıp, kırarsın.”

O melun, bazen zehir akıtan dilimizin ta kendisi, bazen ise aciz kibrimizin ayrılmaz gölgesidir. Dilimizde beslediğimiz zehir günden güne bizi de bitap düşürüyor. Öyle ki, temaşa ettiğimiz güzellikleri öldürüyoruz farkında olmadan.

Derin denizlerin sükutu büyüler beni
İçimi bir heybet hissi kaplar
Benliğimi hasret duyguları istila eder
Kalbim ürperlerle dolar
Dalgalı denizler, durgun mavi denizler kadar heybetli gelmez bana
Göklerin suskunlugu da öyle
Gök gürlemeleri, mavi derinliklerin heybetini siler diye düşünmüşümdür hep
Sükut her zaman daha manalı, daha derindir…”

“Ya dilinden bal akıt meclis şenlensin, ya da sükut et edebinle, dostun huzura erişsin.” der bir Abdal.

En son ne zaman içten bir tebessüm ettiğimizi hatırlıyor musunuz? Civarın görmek istediği gibi değil de, ruhumuzun rahat ettiği gibi göründük mü? Sahi ya, tatlı bir kelam ve içten bir tebessüm dilimize ne kadar yakışırdı kim bilir…

Ayırdılar bizi bizden. Ne anlayabildik birbirimizi, ne de anlaşabildik bu debdebeli kalabalığın arasında. Her gün biraz daha kayboluyoruz, biraz daha eksiliyoruz. Benliğimiz; gurbetin derin sularında çırpınıyor bizden habersiz.

Velhasıl ziyan olduk, ziyan ettik. Ne hüzün makamına eriştik, ne de sahip olduk içimizdeki meluna…

Güneş

Güneş hem bir yıldız, hem de güneş sistemimizdeki en büyük ısı ve ışık kaynağıdır.

O olmasa yaşam olmayabilirdi, bu da bizim için önemli bir etken tabi ki. İlk insanlar Güneşi tapılan bir şey olarak görürlerdi, bu da ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Antik Yunan’da, mitolojik olarak çeşitli tanrılar vardır. Helios da bunlardan biridir ve Güneş Tanrısı olarak bilinir.

Yıldızımızı, bir pide fırını olarak düşünebilirsiniz, 15.000.000 santigrat derece de bir pide firını düşünün! Güneşimiziz çekirdeği ise bu dereceyle oluşan hayli kızgın ve sıcacık bir yıldızdır.

Güneş her saniye 620 ton hidrojeni helyuma çevirir ve ısı ve ışığı sağlayan şey budur.

Güneşi şu şekilde keşfediyoruz, hala da keşfetmeye devam ediyoruz. Hem profesyonel hem de amatör astronomlar, yeryüzünde ki ve uzayda ki  gözlemevlerini kullanarak yıldızımızı inceliyoruz. Yeryüzünde konuşlandırdığımız telskoplar, güneşimizin yüzey kısmını ve atmosferik yapısını bütün açılarıyla ve ölçüleri ile ölçerler.

NASA’nın Güneş’i ve Dünya’ ya olan etkilerini gözlemleyen ve inceleyen uzayda belli konumlar da konuşlandırılmış cihazlardan oluşan belli bir filoya sahiptir, bunları NASA’nın internet sitesinden ücretsiz olarak okuma ve inceleme şansınız var. Hadi bu filo ya bakalım:

Güneş Karasal İlişkileri Gözlemevi (STEREO), solar aktivitenin sürekli olarak üç boyutlu görünümünü sunan, yörünge etrafında dönen iki uydudur.

Güneş Dinamikleri Gözlemevi (SDO), Güneş’in ve patlamalarının gerçek zamanlı görüntüsünü sunar ve heliosismoloji araştırması yapar.

Güneş ve Heliosferik Gözlemevi (SOHO), Güneş’ in üst katmanlarına ve taç küreye odaklanır.

Çok bilinen bir yanlış daha var, kime sorsanız Güneş’in sarı olduğunu söyler size! Fakat bu doğru değil, eğer uzayda olma şansınız olsa idi ve göz kırpmadan çıplak bir şekilde ona doğru bakarsanız, sarı değil de bembeyaz bir yıldız olduğunu görürdünüz, bize sarı görünmesinim sebebi; Güneş ışınları, kendi içinde mor, mavi, kırmızı, sarı, turuncu, ve yeşili barındırır. Atmosferinizden bu ışınlar geçerken, mor ışınlar kırmızıya ilişkin daha çok dağıtırlar.

Kısaca Platon (Eflatun)

          Platon, Yunan filozof, yazar ve matematikçidir.Platon, kendinden sonraki dönemleri etkileyen isimlerden biridir ve akıl hocası Sokrates ve öğrencisi olan Aristoteles ile batı felsefesinin temellerini atmıştır..Sokrates’in öğrencisi olan Platon, Sokrates’ten aldığı bir çok düşüncesini (bknz. Bilgelerin Yöntemi,  Ruhsal ve Bedensel Eğitim ,Ruh Beden Ayrımı) düşüncesini sistemlemiştir ve Socrates’e dair bilgilerin çoğu Platon’un eserlerinden edinilmiştir.Platon’un gerçek adı Aristokles’dir, “Aristokrat” ve “Aristokrasi” kelimelerinin kökeni olmuştur. Platon atletik yapısı ve geniş omuzlarından dolayı Yunanca ”geniş” anlamına gelen Platon lakabını ile tanınmıştır ve doğu felsefesin de Eflatun adıyla geçen Platon, yaptığı çalışmalarla “Maddesel olmayan, sadece düşünsel boyutta var olan” anlamına gelen “Platonik” deyişiyle ilişkilendirilmektedir.Platon oldukça çok seyhat etmiş, MÖ üç yüz seksen beşte Atina’ya geri dönmeden önce İtalya’nın güneyinde ve Sicilya’da bir süre kalmıştır. Burada “Akademi” olarak bilinen okulu kurmuş ve ölümüne kadar başında kalmıştır. Akademi aynı zamanda günümüzdeki modern üniversite oluşumunun başlangıcı olarak da kabul edilir. Platon’un felsefesini, beş önemli kuram arasında toplamak mümkündür. Bunlar, “bilgi” , “idealar” , “ruhun ölümsüzlüğü”, “evren doğum” ve son olarakta “devlet” dir.

“Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın, yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır.”

Bilgi Kuramı

          Felsefenin olabilmesi de  erdemin bilgi ile aynı şey olduğunu söyleyen sav ile mümkündür. Platon’a göre bunun için dialektika gereklidir.Bilgiye götürecek adım dialektikadır. Dialektika’nın Platon’a göre 3 açılımı vardır: -Tartışma sanatı. Soru yanıtlarla var olan her şeyin değişmez özünü arama (Sokratik).-Hipotezlerden yola çıkarak akıl yürütme.-Bir yöntem olarak bölme tekniği.Bölünmez olan bir türün tanımına ulaşan dek cinsleri türlerine bölmek.

“O halde görmeye, işitmeye başlamadan ve başka duyularımızı kullanmadan önce bu kendinde eşitliğin ne olduğunu öğrenmiş olmamız gerekir. Duyulardan gelen eşitlikleri bu kendinde eşitliğe atfedebilmemiz ve bütün bu eşitliklerin kendinde eşitliğe yaklaşmaya çalıştıklarını fakat bunda başarı göstermediklerini fark etmemiz ancak böyle mümkün olacaktır. Biz dünyaya gelmeden önce bu bilgiyi kazandıksa, bu bilgi ile dünyaya geldikse o halde dünyaya gelmeden önce de dünyaya gelirken de yalnız eşitliği, büyüğü, küçüğü değil aynı tabiatta olan bütün şeyleri de biliyorduk çünkü burada söylediklerimiz eşitliği ilgilendiği gibi kendinde güzeli, kendinde iyiyi, doğruyu, kutsalı, tek kelime ile suallerimiz ve cevaplarımızda mutlağın mührü ile damgaladığımız bütün şeyleri de ilgilendirir.”

İdealar Kuramı 

        Platon’un idealar düşüncesine de iki dünya vardır. Bunlardan birisi duyu organlarımızla algıladığımız, “görülen dünya”dır. Görülen dünyada; yok oluşlar, tüm değişiklikler yaşanır. Gelip geçici ve ikincil bir dünyadır görülen dünya. Bu dünyaya dair bilgileri edinmenin ya da bu bilgilerin peşinden koşmanın pek de önemi yoktur. Daha doğrusu, sürekli değişen bu dünyanın, değişen bilgisinin insanlara bir faydası yoktur. İdealar kuramının diğer bölümü ise “kavranan dünya”dır. Görülen dünyadaki (kötü olmayan) her şeyin değişmeden sabit kalan bir ideası vardır ve tüm bu idealar kavranan dünyada yer alır.İdealar yalnızca nesnelerin düşünsel karşılıkları değildi. Nesnelerin olduğu kadar, nesnesel karşılığı bulunmayan, “adalet, eşitlik, güzellik” gibi soyut kavramların da, kendi ideaları vardır ve idealar evreninde, idealar en üstlerinde Platon’un Tanrı ile özleştirdiği ” İyi ideası”nın da bulunduğu bir sıra düzeni içindedir. Somut nesnelerin olduğu kadar soyut kavramların da ideaları olduğunu düşünerek, fiziki ve sanal evreni ayrı ayrı inceleyecek olursak; sanal evrende ki formlar hakkında bilgilerimizin tam ve kesin olduğunu, oysa fiziki evrende bulunan nesneler hakkında is ancak bir kanı, yaklaşık bir bilgi sahibi olabildiğimiz görürüz. Çünkü fiziki evrende algıladığımız hiç bir nesnenin, zihnimizde  canlandırdığımıza tıpa tıp uyduğunu iddia edemeyiz. Fiziki evreni algılamamız sürekli yuvarlamalara mahkumdur. Platon bunu mağara örneğiyle açıklar: Bir mağara girişinde durup arkası güneşe dönük olan kişi, güneşi hiç görmemiştir. Yalnızca önündeki mağara duvarına yansıyan kendi gölgesini görmektedir. Bu kişi duvardaki gölge ve ışığı gerçekliğini kendisi zanneder. Oysa gerçek güneş ve kendi bedenidir.

” Bilerken susmak, bilmezken söylemek kadar kötüdür.”

İnsan Felsefesi

          Platon’un iki dünyalı metafiziği, insanda her biri dikkatini söz konusu bu dünyalardan birine yöneltmiş olan iki temel bileşenin bulunduğunu ortaya koyar. İnsanın duyusal dünyaya yönelmiş, duyusal dünyaya ait olan parçası bedenidir; yine aynı benzerini bilebileceği, ancak aynı cinsten olanlar arasında bir ilişki bulunabileceği ilkesine göre, insanın bir de gerçek varlığını dünyasına yönelmiş olup, bu bağlamda idealar dünyasının bir parçası olan ruhu vardı. İnsan ruhu, Platon’a göre, insandaki maddi olmayan, ölümsüz parçasıdır. 

” Kötülüklerin ilki ve en büyüğü, haksızlıkların cezasız kalmasıdır.”

Ruh Kuramı

          Platon’a göre ruh idealar dünyasından yeryüzüne inmiştir ve tanrısal bir kaynaktan çıkmıştır. Ruhun idealara yönelmiş akıl yönü, akla uyan irade yönü ve ona uyan içgüdüsel yönü olmak üzere üç yönü vardır. Akıl, iradenin de yardımıyla içgüdülerin zorlamasına karşı koymalı; insan, ruhun asıl yurduna dönmesi için gereğini yapmalıdır. Platon, ruhun ölümsüzlüğüne de, hatırlamaya, sonsuzluk bilgisine ve hayat idesine dayalı çeşitli metafizik kanıtlarla ispatlamaya çalışmıştır.

“Merak, bir filozofun en düşkün olduğu şeydir. Çünkü felsefenin bundan başka bir başlangıcı yoktur.”

  Evren Ruhu

                              Evren de kendi etrafında dönen bir küreydi ve onun da ruhu vardı. Buna alem ruhu diyordu Platon. Ruh Platon göre, özü itibariyle değişim ve dönüşümün kendiliğinden hareketin, kendi kendine hareket  eden varlığın bu hareketinin ilkesidir. Ruhu özü ve kavramı harekettir. Ruh demek zaten hareketi kendiliğinden olay şey demektir. O bütün varlıklar için akla sahip olabilecek yegane varlıktır.

“Gerçek bilgeliğe ancak ölümden sonra elde etmek mümkündür.”

kaynaklar:

https://www.filozofunyolu.com
https://en.wikipedia.org/wiki/Plato
https://www.biyografi.info/kisi/eflatun
http://www.nedir.org

Rise Of Empires Ottoman Yayında

Netflx’in 24 Ocak 2020 de yayınladığı 6 bölümlük dizi-belgesel serisi olan “Rise Of Empries Ottoman” Fatih Sultan Mehmet’in tahta geçişini ve Konstantinopolis’in fethini konu alıyor.
Yönetmenliğini Emre Şahin’in yaptığı Rise Of Empires’ın senaryosuna ise Celal Şengör ve Dr. Emrah Safa Gürkan danışmanlık yaptı.
Türk oyuncularla İngilizce olarak çekilen Rise Of Empires’ın oyuncu kadrosu ise oldukça zengin; Tuba Büyüküstün, Cem Yiğit Üzümoğlu, Selim Bayraktar, Birkan Sokullu, Osman Sonant, Tolga Tekin, Ushan Çakır ve Damla Sönmez yapımda rol alıyor.
Geçtiğimiz günlerde bir diğer Türk yapımı dizisi olan Atiye’yi izleyicileriyle buluşturan Netflıx, Rise Of Empires ile belgesel dizi severlere ulaşmayı hedeflemektedir.

SİZİN GURBETİNİZ

Sizin gurbetiniz bana çok ağır
Çocuk yaşta başladı ölümüm
Anneme hasret büyüdüm
Sonra annemi de unuttum
Çocukluğum gibi.
Sonra ne varsa bana dair 
Hepsini bir bir unutu verdim
Şimdiler de yanlızlık ülkesinde
Sokak sokak gezen bir viraneyim.
Sığdıramadım küçücük yüreği
Bu ölüm kokan memlekete
Alıp başımı gitmek isterim de
Neresine bilemedim.
Şimdilerde yakınlığın uzağında
Kimseciklere ses etmeden nefes alırım
İşitmeden, işitilmeden
Oradan oraya bağırır dururum…

O Basit Bir 20 YTL Değil!

O aslında 20 lira ama sahibi 50.000 liraya satacağını söylüyor gelin detaylarına hep birlikte bakalım.

Bundan birkaç yıl önce bir müşterisinden aldığı 20 lirada bir basım hatası olduğunu fark eden Serdar Türk; parayı değiştirmek istedi fakat müşterisinin bankada değiştirirsiniz yalnızca bir basım hatası demesi üzerine Türk, daha sonra değiştiririm diye köşeye bıraktı. Parayı inceleyip değiştirmekten vazgeçen esnaf saklamaya karar verdi. Ve gelen müşterilerin de bu basım hatası olan banknota çok ilgi gösterdiklerini belirtti.


DHA’ya konuşan Türk; kendisinin bir koleksiyoner olmadığını ve eğer merakı olan veya para koleksiyonu yapan biri bunu isterse 50.000 TL karşılığında satabileceğini belirtti.

TRT 2: Türkiye’nin Aydınlık Yüzü

Geleneksel Türk televizyonculuğunun kalıplarını kırarak 22 Şubat 2019 tarihinde ikinci kez yayın hayatına merhaba diyen TRT 2, resimden edebiyata, sinemadan müziğe, felsefeden tarihe kadar birçok alanda bilinmeyenleri, konuşulmayanları ve gösterilmeyenleri ekranlarınıza taşıyor.
Kanalın sloganı “Sanat içinde sanat” olarak belirlendi. Alev Alatlı, Hülya Koçyiğit, Doğan Hızlan, Fuat Güner, Anjelika Akbar, Gülveri Kaya, Teoman Duralı ve Alin Taşçıyan  gibi isimlerin ekranlarımıza taşındığı kanalda 7/24 sanatla iç içe bir seyir keyfi yaşayabilirsiniz.
Her akşam birbirinden kaliteli filmleri ekranlarınıza getiren TRT 2 bunun yanı sıra; Sinema+, Film Gibi Hayatlar, Hayat Sanat, Tarih Söyleşileri, Felsefe Söyleşileri, Koleksiyoner ve daha bunlara benzer onlarca programla ilgi alanınıza eğilmenize olanak sağlamaktadır.

1986 yılında açılan TRT 2 haber ve sanat kültür yayıncılığının mihenk taşlarından birisi olmuştur. Çeşitli değişikliklerle 2010 yılına kadar yayın hayatına devam eden TRT 2, 2010 yılında alınan kararla yayın hayatına veda etmişti. Klasik TRT 2 denilince aklıma tabi ki de Ressam Bob Ross’un Resim Sevinci programı gelmektedir.

Stockholm Sendromu: Zulüm eden kişiye aşık olmak

Aslında kulağa tanıdık gelen bir sendrom ve aslında hepimiz ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Şimdi detaylarıyla birlikte daha iyi öğreneceğimiz bu sendrom belki çoğumuzun başına gelmiştir…

Stockholm Sendromu Nedir?

Rehinelerin, kendilerini esir alanların duygularını anlama noktasına gelmeleri ve kendisini rehin alan kişilerle geçirdikleri sürenin sonunda onlara yardımcı olmaya başlaması ve nihai olarak da onlarla özdeşim kurmalarına Stockholm Sendromu denmektedir. Bu sendromun anlamını genişleterek insanın kendisini zora sokan, üzen koşulları benimsemesi, savunması ve bu koşulları yaratan nedenleri görmemesi, ezenin yanında yer alması olarak da tanımlayabiliriz.

La casa de papel

Psikiyatr Nils Bejerot tarafından adlandırılan sendrom, ismini 1973 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’de yaşanan bir olaydan almaktadır.  Olay 23 Ağustos 1973 günü Stockholm’de soyguncular bir bankayı soymak için basarlar, bankada 4 banka görevlisini 6 gün boyunca 131 saat rehin tutarlar. Soyguncular, rehinelere iyi davranır aralarında iyi ilişkiler oluşur. Polisin bankaya operasyon düzenleyeceğini fark eden rehineler, soyguncuları uyarırlar. Rehineler olay sonrasında yakalanan rehineler aleyhine ifade vermekten kaçındıkları gibi, soyguncuların avukatlık ve savunma giderlerini karşılamak için aralarında para toplarlar. Günün gazeteleri bu olay üzerine ‘ soyguncular bankadan para çalamadılar, ama bazı insanların kalbini çaldılar’ diye manşet atar. Rehinelerden Stockholm Sendromuna yakalanan bir görevli serbest kaldıktan sonra nişanlısını terk ederek, banka ilgi duyduğu banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler.

1973 İsveç

Bu sendromun ortaya çıkmasının temel nedeni, hayatta kalma içgüdüsüdür. Dış dünyadan tamamen soyutlanan kurban, ihtiyaçları için kendisine baskı yapan kişiye bağımlı olduğunu hisseder. Saldırganın yaptığı küçük iyilikler kurbanın gözünde büyür, zamanla kurban kendisini saldırganın yerine koyup olayları onun gözünden görmeye, yaptıklarına hak vermeye başlar. Kurban tarafından baskıcının şiddet eğiliminin tamamen göz ardı edilmesi sonucunda, içinde bulunulan tehlike de reddedilir. Kurban, tek olumlu ilişkisinin şiddet gösteren ile kendi arasında olan olduğunu düşündüğü için bu ilişkiyi de kaybetmek istemez ve dolayısıyla saldırgandan ayrılması gittikçe zorlaşır.

Kurbanlar, böyle bir duruma düştüklerinde ‘Stockholm Sendromu’ yaşadıklarının farkında olmuyor. Ve birçoğu bunu ‘Aşk’ sanıyor. Karşısındaki insanın yaptığı tüm zorbalıkları, uyguladığı tüm baskıları “Beni sevdiği için yapıyor” diyerek hoş görüyor. Olayın saçmalığını, garipliğini anladığı zaman ise iş işten geçmiş oluyor. Bu kez de ‘bağımlılık’ sorunu yaşamaya başlıyor. Sanki o hayatından giderse, hiçbir şey yapamayacakmış gibi hissediyor. Uyuşturucu bağımlılarının mal bulamadığı zaman yaşadıkları ‘yoksunluk krizi’ gibi… Hatta kurbanlar “Onsuz yapamam” diye düşündükleri gibi, bazen baskı uygulayan kişi için de “Bensiz yapamaz” yanılgısına bile kaptırabiliyorlar kendilerini.

Stockholm Sendromu’nun gelişimini etkileyen faktörler;

  • Kaçırılma, esir alınma süresi ve yoğunluğu 
  • Rehinenin saldırgana olan yakınlığı ve bağlılık derecesi 
  • Kurbanın kendi ortamından psikolojik anlamda ne kadar uzaklaştığı 
  • İçinde bulunulan durumun kendine özgü hassasiyeti 
    • Düşmanca bir çevrede bulunma 
    • İzolasyon durumu 
    • Çaresizlik hissi

Stockholm Sendromunun Görüldüğü Belli Başlı Gruplar;

Rehin alma durumu ve benzer bir baskı yaratan kaçırılma durumlarında (rehine-esir alan) Tecavüze uğrama, ensest ya da cinsel tacize maruz kalan çocuklarda  (istismara uğrayan çocuk-istismar eden ebeveyn) Savaşta bulunma, savaş esirleri, toplama kamplarında yaşama durumlarında Hayat kadınlarında (pazarlanan) Aile içi şiddete maruz kalınması durumlarında  (dövülen eş-döven eş) Yoğun dini  (tarikat benzeri ) ve siyasi baskı uygulanması durumlarında (brainwashing durumlarında)  (takipçi-lider) Uzun süren hapishane deneyimlerinde (tutuklu-gardiyan) gibi gruplarda Stockholm Sendromu görülmesi olasılığı çok yüksektir.

Psikologlar, bu koşulların çoğunlukla aile içi şiddet olaylarında baş gösterdiğini belirtir. Bu tip durumlarda, şiddete uğrayanlar saldırganı kışkırtıp hiddetlendirecek şeyler yapmaktan çekinir. Onun onayını kazanmak ister ve onun tarafında gibi davranır. 

Aynı şekilde, savaşta ve savaş esirlerinde de tarafa patolojik şekilde bağlanma olayları görülür. Saldırganıyla özdeşleşen kurban, saldırgana karşı birçok duygu besler, onunla özdeşim geliştirir ve hatta kişilik değişimi yaşar.

Travmatik bağlanma güçlendikçe, şiddet ve şiddet tehdidi de artar. Tutarsız davranışlar sergileyen bir saldırgan karşısında, kurbanlar da uygun olmayan düşüncelere sahip olurlarsa saldırganın onlardan daha güçlü şekilde öç alacağını düşünürler. Bu hem izolasyonu hem de bağlanmayı artırır.