23.3 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 5, 2026

Edip Cansever’de Öteki: Çağrılmayan Yakup

Ben şiirin yaratıldıktan sonra çok önemli bir yaşamı olduğuna inanan bir insanım. İnsan gibi yaşadığına inanıyorum (…) Hep kuşkulu konuşuyorum, çünkü yazarken gerçekten bunlar düşünülmez (…) Benimki şiirsel dediğimiz dil, sizinki çözümleyici bir dil. Ben de sizinle birlikte çözümlemeye kalkarsam, hem şiiri açıklamış olurum ki karşı koyduğum bir şey benim bu, hem bir şeye de yaramaz. Onun için ben daha uzaktan bakmak zorundayım şiire. Çünkü, belki de benim dediğim gibi değil bu söylediklerim. Masama gelen insan gerçek mi, düş mü bilmiyorum diyorum. Bugün böyle diyorum. Acaba bu şiiri yazdığım gün gerçek olarak mı düşünmüştüm o gelen insanı? Onu da bilmiyorum.

ÇAĞRILMAYAN YAKUP

I
Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
Bunu kendine üç kere söyledi
Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım
Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli
Daha hiç çağrılmadım
Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç Yakup!
Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım
Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim
Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım Sonra bir güzel yıkanayım da.
Ben size demedim mi.

Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum
Telaşlı, aç gözlü kurbağalara
Bakmaktan
Bilmiyorum
Bilmiyorum, bilmiyorum
Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup Bazen karıştırıyorum.

Bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü
Sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü
Kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu
Onlar işte hep boyuna koşuyordu Birileri çıkıyordu ordan burdan
Hiç çıkmamak halinde ve ölgün
Birileri çıkıyordu
Geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık Bir pencerenin sokağa doğru içinde Bu uyum korkunçtur Yakup!
Yakubun olması korkunçluğudur bu
Dünyanın insana doğru içinde Yakup, Yakup!
Burdayım, yani ben.. evet, geliyorum
Lambayı söndürmesinler, geliyorum
Siz bütün lambaları yakın, evet Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? hayır, Yakup Bazen karıştırıyorum.

Ve kendine bilinmeyenler yaratan Yakubum ben, iyi ya
Durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun
Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık
Hep böyle istiyorum, ayıp değil ya
Durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum
Bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde
Ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum
Bir ölünün günü boyayan renginde
Çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar
Kayalardan dondurmalar sorduğum
Ben, yani Yakup, Yakubun hiç çağrılmamış şekli
Kim bilir ne diyordum
(Kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına Bir baykuş tarafından
Ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu
Ben ne oluyordum.)

Bütün iskemleler ağır ve hastalıklı
Bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak
Bunu Yakup söyledi
Dedi ki, çünkü herkes Yakubu yaşıyordu, bense
Çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum
Kızgın kâğıtların üstüne
Ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu
Ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen
Oluyordu ve bir de
Bir otobüse bindiğim, biletçinin bilet bile kesmek istemediği ben
Kendimi koruyordum
Bunu bana Yakup söyledi
Öyle bir Yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği
Kimsenin sözünü bile etmediği bir Yakup
Ben
Bunu hep biliyorum
Bunu hep biliyorum ve işte Özgürüm, cezasız duruyorum.

II
Kurbağalara bakmaktan geliyorum
Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
Telaşlı, açgözlü kurbağalara
Bakmaktan geliyorum. Ben sanki Yusuf
Ve Yusuf değil
Her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum Ve durmuyorum. Ben işte Yakup Yok artık karıştırmıyorum.

Taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım
Eski taş merdivenleri. Yanımdan bir sürü adam
Geçti ve kolayca gittiler
Müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler
Yanan güneşin altında
Onlar ki.. onlara benzer şeyleri ben çok gördüm Ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar
Ve sordum
Yakup daha başka nasıl bir Yakup olsun
Ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki
Yakup ve onlar nasıl olsunlar. İşte ben taş merdivenleri
Kurbağalara bağlayan taş merdivenleri
Durmadan kendimle karıştırıyordum
Kimse beni tutup çıkarmıyordu
Vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında
Anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar
Yoruldum! bunu sanki biri söyledi
Yakubun biri
Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
Kendime bir isim düşünerek
Birden ki bir isim düşünerek kendime. Hayır bu kimse değil
Ancak gelebildim

Aşağıda bir luna park kımıldıyordu. Ah kurbağalara bakmam gecikecek
Luna park kımıldıyordu, hem öyle değil
Bu uyum korkunçtur Yakup
Bir yokluğun kımıldamaya doğru içinde Ve sen ki böyle tanımlanırsan Yakup Yakuup!
Bir şey ki seni çağırıyor, o şimdi ne olmalı
Gene bir Yakup olmalı bu, Yakup
Kurbağalara bakman gecikecek, bunu ben nasılsa söylüyorum
Nasılsa ben bunu bir kere söylüyorum
Güneşse kırmızı top taşıyan bir adamın tahta bacağını çok yakıyordu ki
Adam içinden bağırdıkça dünya
Ters yönden yaratılıyordu, diyebilirim
Bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp
Kan kalp
Kırmızı top
Yakıcı dönüşümler çıkaran
Belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın
Öyle değil mi Yakup
Hemen hemen öyleydi, Yakup bunu söyledi
İyi ki söyledi. Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
Şimdi bir kurtarabilsem ayaklarımı
O benim ayaklarımı… taşlardan
Bir kurtarabilsem
Saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim Bir zamansızlığın Yakuba doğru içinde
Saat on yediyi ve yirmi biri
Gösteriyordu ki, ben nerdeydim
Her saniyedeki ve işte her saniyedeki Ben, yani Yakubun o dağılgan şekli Nerdeydim.

Bilmem ki. Bir avukat benim ellerimi tuttu. Gözlüklü bir kadındı bu, iyi mi
Kim bilir bir çağın neresinden burada. Anlaşılması
Yoktu ki. Kendine özgü bir duruşu
Yoktu ki. Pek güçlü kolları vardı yalnız
Ne diyordum, ben işte Yakup
Çekiverdi beni taş hamurun içinden
Pek öyle gürültüyle değil
Bir başka yapışkanlığın içine
Çekiverdi beni
Göğüsleri pek hoştu, ipekli bir giysinin altındaydı onlar
Sonra elleri ve kalçaları pek hoştu
Kılların ve bütün oynak yerlerin ölümlere doğru içinde
Bacaklarıyla bir şeyler bir şeyler bir şeyler yapıyordu artık
Onu ben çok iyi görüyordum. Ama çarşaflar, öyle bir takım kıpırdanmalar araya giriyordu Engelliyordu bizi
Ter içindeydik. Ellerimden çekiyordu. Ter içindeydik
Beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi Ben’i
Ter içindeydik
Terlerimiz üstümüzde duruyordu, yıkanmış yeni kaplar gibiydik
Üstümüzde olgun ve kararsız su tanecikleri bulunan
Biz Yakup
Biz gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan
Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Kurbağalara geldik.

III
Kurbağalara bakmaktan geliyorum
Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
Masalarda oturmuşlardı. Ben oradan geliyorum
Yazı makineleri, kağıt sesleri Ben oradan geliyorum.

Önce bir kenarda durdum, hiç kimse beni çağırmadı
Sonra bir yer bulup oturdum. Hadi bir sigara içeyim dedim
Olmaz, dedi mübaşir kılıklı kurbağanın biri
Belli ki yeni tıraş olmuştu, bana yakasından bir kopça eksik gibi geldi
Öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım, şöyle bir duvara dayandım Bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir sözdizimi Olmaz ki, Yakup!
Peki Yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi
Herkesin durduğu bir yere gittim. Ben Yakup
Ya onlar kimdi
Aralarına aldılar beni. Artık ben hiçbir şey göremiyordum
Biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekçe bir yere oturmuş
Onu ben duyuyordum
Duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu
Ve “Yakup” sesini ancak anlıyordum. Yakubun ötesinde
Birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum
Anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için
Sonra bir şey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış olmalıyım
Ben, yani Yakup
Dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin
Ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi
Bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde
Diye düşündüm ya ben
Ben, yani Yakup
Bütün gücümle bunu bağırdım
Ben ki bağırdım işte, bütün kurbağalar bir olup beni dışarı çıkardılar
Bir odaya aldılar beni, ellerime gözbebeklerime
Daha başka yerlerime de baktılar
Sonra bilmiyorum ki, kapıyı gösterdiler bana
Ben, Yakup, beni hiç kimse çağırmadı
Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi
Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
Bağırdım, bağırdım, bağırdım Tanrının ayak izleri!
Tanrının ayak izleri!

IV
Kurbağalara bakmaktan geliyorum. Ben Yakup
Bunu Yakup söyledi
Yıkanmış çamaşırlar duruyordu odamın penceresinde
Gök işte bu beyazlıktan azıcık alıp veriyordu, diyebilirim
Bir kırlangıç onu kirletmese
Ki onlar o kadar çok siyahtırlar ki, ben
Onları hiç sevmem
Ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur
Odamın düşünülmesi halinde bile
Kimseler yoktur
Biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde
Ve biraz da çarşılar
Ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki
Bitmesin
Çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben
Kirli ve eski
Bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde
Onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin
İntiharlara doğru büyüyen içinde
Ben, yani Yakup
Kurbağalara bakmaktan geliyorum işte
Açgözlü, mor kurbağalara
Akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki
Bir bardak da süt içeceğim. Sonra
Bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum
Ben
Gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Yakup Uyumak istiyorum.

Ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım
Yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde.

Edip Cansever, “Çağrılmayan Yakup” başlıklı uzun şiirinde, bireyin “ben”iyle ve “öteki”yle kurduğu varoluşsal ilişkiyi sergiler. Bu şiiri anlamak için öteki kavramı üzerinde durmak yerinde olacaktır. İnsanlar ve topluluklar kendilerini tanımlayabilmek için kendisinden olmayan başka insan ve topluluklara gereksinim duyar. Kültür oluşturmanın temelinde de kimlik oluşturmak yatar. Bir toplumun “biz” kimliğini oluşturabilmesi, “ben”in belirlenmesi ile mümkün olur. Kendisi ile kendisinden olmayan arasındaki ayırt edici özellikler ve sınırlar belirlenerek kimliğe ulaşılabilir. Bu durumda kendinden olmayana “öteki” sıfatı yüklenir ve öteki olumsuz bir uzamda konumlandırılır. İnsan veya topluluk kendisini tanımlarken “öteki”nin kötü özellikleri üzerinde yoğunlaşarak (hatta yoksa bile kötü özellikler yükleyerek) onu dışarıda tutma eğilimindedir. Ben, Öteki’ne değer biçerken kültürün ölçütlerini kullanır ve bunu genel anlamıyla kültürle karıştırır. Bu durumda Öteki, kendisinin eksik halinden başka bir şey olamaz.” Böylece ben ve öteki arasındaki mesafe kalıcı olarak büyüme eğilimindedir. Biz/ben yüceltilirken öteki aşağılanır. Öznenin üstünlüğü ve çeşitli yaptırımları yavaş yavaş dile, zihne ve gündelik yaşama yerleşerek normalleşir ve bunun sonucunda kalıcı bir ötekileştirme meydana gelir. “Ben” kimliğini oluşturmak, dışarıda kalan ötekilerle mümkündür. Gelişim süreci içindeki ötekiler, bakan öznenin yarattığı kurmaca bir yapıya sahip olurlar ve kurmacaya dayalı gerçek bir “ben” kimliği kurulmaya çalışılır. Ben’in gerçekliği de öteki ile kurduğu etkileşime bağlıdır. Ben ve öteki arasındaki ilişki incelenirken önemli olan aradaki farklılıklar değil, bu farklılıklara yüklenen anlamlardır. Öteki, öznenin sahip olduğu özelliklerden yoksundur ama aynı zamanda da radikal farkından dolayı öznenin istikrarlı dünyasına bir tehdit de oluşturmaktadır. İnsanların veya toplumların, kendisinden çok farklı insan veya toplumla karşılaştığında, kendisiyle özdeşleştirdiği değerlere sığınarak farklı olanı yadsıma eğiliminde olduğunu belirten Claude Lèvi-Strauss, yabancılık hissinin doğurduğu tiksinti ve ürperti gibi kaba tepkilerden söz eder. Kendi toplumuna ait değerleri benimsemiş bir gözlemci, farklı ve kendi içinde değerlere sahip bir toplum ile karşılaşınca bu yeni olanı inkâr eder, sadece kendi toplumunun bir tarihi olduğuna inanır. Ötekine atfedilen tiksinti uyandıran özelliklere Richard Kearney de değinir. Öteki”nin daima yabancı/canavar konumda olduğunu ileri sürer. Yabancı figürü genellikle kendilerini başkaları üzerinden veya başkalarıyla karşıtlıklarına göre tanımlamaya çalışan insanlar için bir sınır deneyimi olarak iş görür. Yabancılar birbirinin gözünde neredeyse daima ötekidir. Yabancı olan öteki, “ben”in kendi içindeki bir bölünmenin uzantısıdır ve özne konumundaki kimlik, kendisine yakıştıramadığı tüm olumsuz özellikleri ötekine yükler. Edip Cansever, “Çağrılmayan Yakup” başlıklı uzun şiirinde, bireyin “ben”iyle ve “öteki”yle kurduğu varoluşsal ilişkiyi “tikelde tümeli gösterme” çabasının bir sonucu olarak “Yakup” özelinde günümüz insanının durumunu yansıtarak gerçekleştirir. Yakup; kendine, başkalarına, çevresine, dünyaya, olay ve olgulara, insanlık durumlarına karşı bir “yabancılaşma” içindedir. Bunun getirdiği sıkıntı ve çaresizlik, onu varlık bunalımına düşürmekte, sürekli bir çıkmaza doğru sürüklemektedir. Bulunduğu durumdan kurtulmayı istemekle birlikte bunun için ne yapılabileceği konusunda bir fikri ya da bu yönde somut bir girişimi yoktur. Bilinç durumu da zaten buna elverişli değildir. Her şeyi, anlamsız bir tekdüzelik içinde algılayan Yakup’un algı biçimleri, metnin kuruluşuna ve anlatım özelliklerine de yansır. Cansever, çağımız insanının bu trajik durumunu, umutsuzluğuyla birlikte verir.

Bir Aralık…

“Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü…” böyle bir soğuk havada bu şiirle içimizi ısıtmalık mis kokulu bir gün. Bir aralık huzur da verir-miş inandım.

“Kim mutlu edebilir seni? Sen hazır değilsen? Başkasıyla gelen mutluluk başkasıyla gidecektir. Kendi kendinle mutlu ol benden sonra bir aralıkta da.”

Son görüşmemizde son sözümüz bu olmuştu Kasım Abi’yle. O bir aralıkta duygusallığım tuttu işte.

‘Duyguları yaşamaya izin vermeliyiz.’ değil o. ‘Duygular varlıklarıyla bizim yaşamamıza izin veriyor.’ sırayı karıştırmamak lazım Çocuk Hanım, derdi. Tabi şimdi yanımda olsaydı. Evet aynen bunu derdi dostum.

İstanbul’da cadde ve sokak aralarında yürürken birden durup geriye bakıyorsunuz. O kadar yoğun güzel bir koku bulutu içinden geçtiğinizi fark ediyorsunuz ki; acaba bir parfüm aracı devrildi de taşıdığı ürünler etrafa mı saçıldı diye düşünüyorsunuz.

Hayır böyle bir şey olmadığını fark ediyorsunuz… Kış mevsimine girdik ya(!)

Ihlamurun yeri ayrıdır bende… Kış ayında en yakın dostumun biri de ıhlamur. Kavanoz içinde evlerin “Nöbetçi Eczanesi” halinde raflarda durabiliyor. Demlenmiş bir şiir kalıp bozulmuyor. Bir aralık mutlu olmak için hazırım ıhlamur çayımı hazırlarken şimdi.

“Pencereden kar geliyor aman annem,
Gurbet bana zor geliyor…” dedim dinledim diye midir bilemem?

“Bazı insanlar bazı insanlara şifadır. Allah şifamızı versin.” diyen annem, memleketten ıhlamur yollamış. Bir de şu notu eklemiş:

“Bir Aralık mutlu son yaz bu yıla.”

Ne diyeyim anneme şair demiş benim yerime de:

“Kesin bir gün belirtemem, n’olur takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.”

Bir aralık hak edene hak ettiğini veriyormuş dediler bana. İçim rahat biraz olsun.

Çocukken, bir şey istediğinde alamadığını mı öğrendin? Başkalarının isteklerinin seninkilerden daha önemli olduğunu mu öğrendin? Bir şey istemediğini söylediğinde; karşındaki üzüldüğünü kırıldığını veya sana kızdığını mı gördün? Ya ihtiyaçlarını söylemene rağmen duyulmaya duyulmaya susmayı mı öğrendin?

Şimdi bir yetişkin olarak; kendi ihtiyaçlarına, tercihlerine ve seçimlerine sahip çıkabileceğini hatırlat kendine. Buna hakkın olduğuna sen ikna olursan karşındaki zaten olur.

Ben ikna oldum Çocuk Hanım. Büyüdük. Demlendik.

“Ihlamur düz kenarlı ve yürek biçiminde yaprakları var. Yürek biçimli yapraklar kışın dökülüyor çünkü ıhlamurun cinsi böyle, yaprak döken ağaç. O kalp döküyor tıpkı hayatın kendisi gibi.” demişti babam.

Bazen bütün kalpler yerinden sökülmüş olmuyor mu?

Kalpsiz tohumlar haline gelinmiyor mu?

Kendi kendime konuşmaya, sorular sormaya başladım işte… “Bir aralık bakarım, bir aralık yaparım, bir aralık ilgilenirim.” cümlelerine nokta koymadıkça sert bir kış geçirecek-miş gibi yüreğimiz… Noktayı kalbinize değil, yapmayacağınız cümlelerin sonuna koyanlardan olalım da kar gibi temiz kalalım bari. Yılın son ayki sayfası temiz güzelliklerle beyaz kalsın bari.

Ömrümüzde kim bilir her birimiz kaç baharı geride bıraktık; ama hâlâ büyük bir özlemle en güzelini yaşama arzusuyla nefeslerimizi ufuktaki o bahar için alıp vermeye devam ediyoruz. Devam ediyorum lapa lapa barışıklığımla, sevgiye bağışıklığımla. Hayat o kadar hızlı yaşanıyor ki çoğu kez mevsimlerin gelişini, gidişini dahi hissedemeyecek kadar bizi körleştirebiliyor. Yüreğinin soğuduğuduğunu ya da içinin ısındığını hisseden insan şu 12 ayın halini mi hissedemeyecek (!)

İnsanlar tabiata ilgisiz. “Vay be kış gelmiş diyor, haberimiz yok” ahvalinde(mi)yiz? Tabiat doğru yolu izliyor da insanın tabiatı bir ilginç.. Vay be çayımı yudumlarken “Mevsim de ömür gibi gelip geçiyor işte!” diyorum.

Ne aralık ama… Sıcacık mis kokulu kahvelerde, cama vuran yağmur seslerinde, ışıl ışıl yeni yıl telâşında. Ruhumuzu ısıttık, döndük kendimize, en derinde kendimizi bulduk. Ömür bir ıhlamur kokusu… dedirtti bana.

Şu sıralar her günümüz ayrı bir acının dikenli bağcıklarıyla önümüze geliyor. Yataktan kalkıp sokağa çıkana kadar kaç baharın bittiğini sonradan öğreniyoruz.

İyi bir şey yok mu bir aralık?

Var, “Ihlamurlar çiçek açtı!” diyorum sana.

İç Beyanları – 1

Beraber yenilen yemek, içilen çay, gidilen yol, kurulan hayaller.. Birlikte yaşanan ve yapılan çok şey, zehrini alır insanın. Kendi yalnızlığını unutup huzurevinde bir başına camdan dışarıyı seyredene üzülebiliyor insan. Bir başına, geçmişinde beraber olduğu her şeyi içinde tekrar tekrar canlandırıyor, onu seyrederken ise şimdi beraber olmadığı her şeyin hayalini kaçıncı kez olduğunu bilmeden canlandırıyor içinde. Hüznü, heybesinde. Ayak izlerini bulmaya çalışıyor mesela eski bir şehirde. Sesinin hangi duvarlara çarptığını, susmayı nerede öğrendiğini arıyor.  Kaybettiklerinin ve dahi hiç olmamış olanların nasıl içinde saklı olabildiğini anlamaya çalışıyor. Olmayan şeyin hacmi olur mu? İnsan, yer veriyor kalbinde, hiç olmayana bile. Beraber olabilmenin ve kalabilmenin çöküşü, yükseltiyor yalnızlığı. İnsan, daha dün tanıştığına yer açıyor hayatında ama tutamıyor hep yanında..

Ormangülüm; beraberken, hüzün yerlisi olmaz heybemizin. Birlikte olabilmek diğer her şeyi teferruat bilmeye yetiyor, bilirsin. Yalnız içilen çorba midesine oturuyor oysa insanın. Yahut bir başına izlediği komedi filminde ağlayabiliyor insan.. Beraber kalabilmenin adını yaşamak sayıyorum. İnsanın ise ölümü yeterince bilmediğini düşünüyorum. Ayağımızı bastığımız toprağın üstümüzü örtmesi uzak değil hiçbirimize. Ölüm var; uzak olmaya sebep olan tüm teferruatları ortadan kaldırmalı bu gerçek. Gözümüzden ırak olanlar gönlümüzde de ırak değil, hasrettir.

Sesim, umuda dönük. Dünyadaki tüm yarım kalmış sözleri tamamlamak istiyorum. Kelimelerin anlamına tutunuyorum. Kelimeler bazen şeker, bazen iki uçlu bıçaktır, bilirsin. Yine de yaşamaya dair bir şeyler söylemekten korkmuyorum. Birlikte olabilmenin adı yaşamaktır. Ormangülüm, birlikte yürünecek yollar, okunacak kitaplar, söylenecek türküler var. Aramıza yalnızlıktan duvarlar örmeyelim. Sonra fiyakalı duvarlara sahip oluruz ama gidecek tek bir evimiz olmaz.

Perdeni Aç

Perdeni Aç

Yaşama ve dünyanın hengameli akışına gözlerimizi açtığımız an itibariyle başlıyor kader serüvenimiz. Ve o andan sonra başlıyor, hayat denen ve hep korkular üzerine kurulmuş mücadelemiz. Ailemiz, sevdiklerimiz ve çevremiz bizleri negatif düşünceler ile dolu bir geleceğe hazırlıyor. Hayatı öğrenmeye çalıştığımız (ev, okul, iş, ibadethane… ) her yerde korku üzerine bir yaşam inşa ediliyor. Hep bir şeyler ile korkutuluyoruz.
-Böyle yaparsan, sınıfta kalırsın!
-Böyle yaparsan, bu kemanı çalamazsın!
-Böyle yaparsan, cehennemde yanarsın!
Sonuç olarak korkuları yüzünden, bir şeyler yapmaya cesaret edemeyen insanlar, birilerinin korku imparatorluğunda yaşamaya çalışıyorlar ve bunun adına da “Kader” diyorlar.
Ne acı..
Korku ve negatif düşünceler üzerine atılan hiçbir adım, asla yere sağlam basamaz. Okuduğum bir kitabın* kapağında yazan şu cümle; “Düşüncelerinizi Değiştirirseniz, Kaderinizi De Değiştirirsiniz” hayatımda bir dönüm noktası olarak birçok şeyi değiştirdi. İçine tıkıştırıldığım kabuğu kırıp, kalıplarımdan sıyrıldım. Bakış açımı ve düşüncelerimi değiştirip, tüm bildiklerimi sorgulamaya ve yeniden öğrenmeye başladım. Bizler dünyaya baktığımız pencerenin perdesini açmadığımız için, dışarıyı kara bulutlar ile kaplı, kasvetli bir havadan ibaret sanıyoruz. Çünkü bizlere öğretilen, hep perdenin arkasından bakmak oldu.
Hayatına yeni bir anlam katmak, kalıplarından, korkularından sıyrılıp, sağlam adımlar atmak için, hemen şimdi her şeyi bir kenara bırak.
Perdeni aç…

*Bilinçaltının Gücü – Joseph Murphy

Kurşunların İzleri

KOCAELİ’DE YAŞAYAN HEYKELTRAŞ HÜSEYİN SARI, EYFEL KULESİ’Nİ KURŞUN KALEMİN UCUNA İŞLEYEREK GÖRENLERİ ŞAŞIRTTI. (DİNÇER AKBİR/KOCAELİ-İHA)

Kurşun beyinde, hissedileni yürekte olan gözlerini yıldızlara diktiği günü hatırladı. Gençliğin o masumluk örtülü afacanlıklarını,  aşkı için birçok şeyden vazgeçtiğini,  sevdadan piyangoyu tutturduğuna inanıyordu. İlk kez söyleyecekti sevdiğine gözlerindeki bakışı, sözlerindeki duruşu… Ama gözleri ipekten bir ipin her bir sütunu gibi her medeniyeti ayrı güzel olan ama sözleri bir keskin bıçak gibi değdiği anda kanatan hep aklına geliyordu şimal yıldızlarının onda bıraktığı tesir. Belki de sevgisini o yıldızın çuvalına koyuyordu. Gözleri iki yıldızı temsil ediyordu. İçerisine doldurduğunu geri göndermiyordu… Çünkü şimal yıldızları kuzeye bakıyor, kurşun beynimde, sözlerin bir yıldızın sembolleşmiş simgesinde ve çınlıyor kulağım vazgeçememek eylemini ileriye dek sürüklemekte ısrarcı tavırlarını sergilemekten vazgeçmiyor. Sadece iki kelime yetebiliyor fikirlerimi kükretmeye ” Kurşunların İzleri” adres sormadan çıkmak istiyor yola fikirler ve sanat ile buluşuyor yolda. İki fikir anlamsızca yol alıyor mesafeler yakınlaşıyor hedeflere, son sözler dökülüyor iki dudak arasından… Çünkü şimal yıldızları kuzeye bakıyor, kurşun beyinde, kurşunların izleri yürekte…                                                                              

Ziyan

Dindir sinendeki sönmez ateşi
Cihanda yoktur gövdendeki nâr’ın eşi
Uyan, akreple yelkovanın uyuttuğu gaflet uykusundan
Tebah olmasın ardında bıraktığın hiçbir an
Acz içinde, bataklık dibinde kalmışsın biçare
Yok mudur zihninde yaşamak yahut yaşatmak için gaye
Ye’s bataklığı sen istersen oluverir gülistan
Ruhun bedeninden müteferrik, ne bu tantana bu isyan
Âti meçhul, geçmiş ardında kalmışsa; ne diye bedhahsın şu ana
Zâyi etme lahzanı, inhimakın olmasın istikbalden yana
Kaldır kafanı bak semaya, huzur nasıl ediyor aniden zuhûr
Helak olmuş ruhun, seslenmiş duymamışsın; hıyanetin aslı budur
Vakfetmişsin kendini geleceği meçhul olan istikbale
Unutmuşsun sevgiyi, saygıyı olmuşsun hırsına pervane
Seyretme yanından geçen serçeyi; okşa kanatlarını nazikçe
Dalgın mısın dargın mı? Neden bakışların meyûsane
Çeksen içine bakarken ufka meltemle gelen nefhayı
Diriliverir ruhun, kaldırır her türlü cefayı
Yâdına düşerse mazi bakışların oluverir âmâ
Unutma, yeryüzünde en kıymetli mücevherdir vefa
Hatrından çıkmış düştüğün yerden kaldıran eller
Esbab arama, davran! Ne vefasız insan imiş derler..
Etmişsin kendine her türlü nimeti zehir
Görebilirsen içtiği her damla suda Hakk’ı anan kuşları; anlarsın dünya ne denli efsun bir yerdir

Kendime Notlar-1

En sevdiğim şiirin geçen aylarda farkına vardım: ‘Sevgilerde’.
Anladım ki bazı şeyler senelerce sizin gözünüzün önünde durabilir, onun kıymetini anlamak için ‘bir an’ gerekir.

Farklılıklara saygı duyan ve kendine göre olmayandan da bir şey öğrenen insanlara ihtiyacımız var. Onlara sarılmak ve varlıklarına buradan teşekkür etmek istiyorum.

Öğrenmek hem de bitmek tükenmez bir merakla, öyle geliyor ki insanın yıllarını adaması için nefis bir yol olmalı.

Bir işi yapmayı ne kadar istersem öğrenme hızımın aynı oranda arttığını böylece bu işi hem tutkulu hem de ciddi bir şekilde yapabildiğimi gördüm. Tutku, ciddiyetin sentezi tatminkarlığı ve birçok değeri beraberinde getiriyor.

Duyduktan sonra etkisinde kalıp alıntı defterime not etmiştim. Başarılı ya da başarısız olduğum fark etmez yaptığım her uğraştan sonra kendime sormam gereken iki soru var:
1- Elinden gelenin en iyisini yapmaya gayret ettin mi?
2- Elinden gelenin en iyisini yaparken şevkli miydin?

~Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu

Büyüğünden küçüğüne güven duyduğum her neyse beni yarı yolda bırakabileceğini gördüm. Bir kalem, siz onu masadan almadığınız sürece orada kalır fakat bir kişi -vasfı ne olursa olsun- size aynı kesinliği veremez. Az çoğun aksine dinlendirici, keyifli, verimlidir.

Büyük hedefleri, içindeki basit imgeler mümkünata yaklaştırıyor. Bu da sizi ‘zor’ yerine ‘keyifli’, ‘yapamam’ değil ‘yaptım’a götürüyor.

Her tarafım insanlarla dolu, onlar da benlikleriyle, düşünceleriyle. Ancak herkes parmak izi gibi özgün olmuyor. Esinlenmek ile kopyalamak farklı şeyler. Bunun karşı taraftaki çıktıları yeniliği al ve kendine göre benimse, yeniliği al ve bende olduğu gibi benimse. Doğru kişiden doğru şeyi esinlenmek, sanıyorum kısaca böyle.

Kişi hangi unvana sahip olursa olsun bir insana makamına göre muamele ediyorsa geriye kendinden hiç bırakır.

Bir cümlede müthiş alana yayılan ve cesaret kapsayan alıntılarımdan bir diğeri ve oldukça önemlisi:
‘Konfor çürütür, kaos büyütür.’
~Prof. Dr. Sinan Canan
Bu, hangi büyük görünen işin ardındaki öğretiye odak sağladı, beni kaç alana yönlendirdi? Anlatmak için dört kelime, başlamak için bir adım yeter.

Öğrenmeye çalıştığım konulardan biri; kimsenin seni desteklemesine, alkışlamasına gerek yok. Sen kendinden eminsen gerisi önemli değil.

Şekillenmemiş düşüncelerim, çıkmaz sokaklarım var. Her gittiğim yolda keşfetme isteği benimleyse buraya yazacak birkaç şeyim de olacak.

Yılın Son Ay Tutulması

30 Kasım 2020’de 12.29’da 8 derece İkizler burcunda Gölgeli bir Ay tutulması yaşanacak. Bu ay tutulması 2020 yılının son ay tutulması olacak sevgili arkadaşlar..!

Bu tutulma: Doğu Asya, Avustralya ve Amerika’da izlenecek. Tutulmalar bildiğiniz gibi dolunay ve yeni ayların on katı gücünde etkiyi barındırırlar. Bu tutulma da çok önemli bir tutulma..!

Ay tutulmaları “Bitişler” demektir. Yeni Ay’lar ise “Başlangıçlar” demektir. Aralık ayının 14’ünde gerçekleşecek olan tutulma ile ilgili yine bir yazıyla size bunu anlatmayı umut ediyorum. Orada da yeni başlangıçlardan bahsedeceğiz. Burada; tamamlanma, nihayi bitişler, artık bir şeylerin nihayete gelmesi, olgunluğa erişmesi ve ön plana çıkmasından bahsetmemiz gerekiyor.

BİTİRMEK İSTİYORDUM AMA BELKİ SÜRDÜRDÜĞÜM BİTMİŞ BİR ŞEYDİR DİYE DÜŞÜNDÜM

Bu tutulma bir şeyleri bitirme dönemi aslında. Eskimiş, varlığını bitirmiş ama bizim bir süredir bırakamadığımız, vazgeçemediğimiz, alıştığımız şeylerden hayat bizi kendi yöntemleriyle kurtaracak.

Böyle zamanlarda bitmesi gereken şeyin bitmesine izin vermek lazım, hayırlısını görmek lazım, faydasını görmek lazım, direnmemek lazım.

Bu cümle çok güzel o yüzden “Bitirmek istemiyordum ama belki sürdürdüğüm bitmiş bir şeydir diye düşündüm.” Bırakın bitmesi gereken bitsin.

“HAYAT BİZE VERDİĞİMİZDEN DAHA ÇOĞUNU VERMEYE HAZIR”

Güzel haber şu: Ay Tutulmasının içerisinde Şiron olacak, yani şifalanma da olacak. Bitmesi gereken şeyler bir şekilde ruhumuzu rahatlatacak, bize iyi gelecek şeyler de olacak.

Bu dönemde birilerine yardım etmeye, şifa olmaya gayret edin ya da birilerinden yardım alma konusunda çekingen olmayın. Hayat bize verdiğimizden daha çoğunu vermeye hazır.

Hava Grubu Burçlar (İkizler, Kova ve Teraziler): En net etkiyi alacaklar.
Ateş Grubu Burçları (Yay, Aslan ve Koçlar): Bu tutulmadan destek etkisi alacaklar.
Su Grubu Burçları (Yengeç, Balık ve Akrepler): Kadersel etkiyi yaşayacaklar.
Toprak Grubu Burçları (Başak, Oğlak ve Boğalar): Zorlu etkiler alacaklar.

Yani nereden ne geleceğini sezinleyemeden hayatta yaşayacağınız deneyimlerle karşılaşabilirsiniz. -Kadersel dediğimiz şey buydu çünkü.-

Kurulan bu düzenin üstüne aslında bir çıkmazda olan durumları yeniden toparlama amaçlı bir tutulma serisi gibi gözükebiliyor gözümüze. Yani “Uzun zamandır bir şeyi yapmaya çalışıyorum ama bir türlü olmuyor! Artık yeni yatırımlar uygulamanın vakti geldi. Bundan sonra yeni başlangıçlar, yeni serüvenler, yeni süreçler denemem gerekiyor.” dedirtecek bu tutulma bize.

Hayatta kalanlar el kaldırsın! ?

Zira yokuş aşağı gidiyor her şey bu günlerde. Sebebi malûm…

Sevgili Ay ?

Sana bu satırları Dünya’dan yazıyorum. Sen şimdi doluyorsun ya tüm ihtişamınla, aşağıda durumlar biraz karışık… Nasıl anlatsam… Biraz heyheyliyiz. Eş, iş, dost, sevgili ne varsa tufan yeri.

Bir de tutuldun ya… Bizde elektrikler komple gitti. Önümüzü zor görür olduk. Mumlar da koyduğumuz yerde değil. Elini attığı yerde fener bulanlar da var tabi. Sakin kalıp tosladığı duvarda aklı başına gelenlerde. Onca yol aşıp, aklı hâlâ takıldığı o küçük taşta olanlarda.

Yani kısaca ışığına sağlık! Kendi ışığımızı görmemizi istediğini biliyoruz. Sorun sende değil bizde.
Ey Ay! Eksik olma! Dolsan da tutulsan da seni seviyoruz başkan. ❤

İnanç ve ümitle…

İçimizdeki ışığın pırıltısı üstümüzde olsun…

Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ı İle Samuel Beckett’in “Üçleme”sine Varoluş Ve Bilinç Akışı Bağlamında Karşılaştırmalı Yaklaşım

Bana bugün ne yapmalı diye soracak olurlarsa, ancak önce kendini düzeltmelisin diyebilirim. Bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse bu temel ilke ancak şu olabilir: Kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiçbir sorunu çözemez.

Oğuz Atay



Sartre göre varoluş, insanda ama yalnız insanda, özden önce gelir. Bu demektir ki insan önce vardır; sonra şöyle ya da böyle olur. Çünkü o özünü kendisi yaratır. Nasıl mı? Şöyle: “Dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak, yavaş yavaş kendisi belirler. Bu belirleme yolu hiç kapanmaz..”


Samuel Beckett, Molloy’a daha ilk cümlelerden itibaren varoluşunu sorgulatmaktadır. Bir kendini tanımlama söz konusudur. “Kimim ben, neyim ben?, Nasıl geldim?, Nerdeyim? gibi sorularla varoluşunu sorgulayarak kendini tanıma yoluna sokar. Bunlar, benliğini bulmasına yardımcı sorulardır. Özünü arayan her kişi, kendisine bu gibi sorular sorar. Sonra yaşadığı bu dünya; çok acımasız, pis, psikolojik ve fizyolojik yıkımların olduğu bir yerdir. Zaten yaşadığı yerde hiçbir şey düzgün ilerlemiyorsa bireyde normallik aramak anormallik olur. Bilinç ve bellek parçalanması, toplumdaki kaostan, huzursuzluktan kaynaklanır. Bu durumda güçlü kalanlar gider ya da Molloy gibi bir deliğe tıkanır. Beckett, Molloy’u güzel bir deliğe tıkar, nerede olduğu bilinmemektedir. Çünkü kafalar âdeta sakattır. Oğuz Atay, “Tutunamayanlar” adlı eserinin 149.syf’da “tutunamayan” ne demek ondan bahseder. Burada tutunamayan üzerinden ağır bir toplum eleştirisi yapar. Hayatın tutarsız olduğunu ortaya koyan kişi zaten tutunamaz. Kalıplaşmış hayatın tutarsızlığında insanların kalıplaşmış şekilleri ve kendileri olamamalarına karşı yöneltilen eleştiri vardır. Bireyin kendisi olamamasının hastalıklı ruh halinin nedeni toplumdur. İnsanların yaşayıp giden yanlışlıklara ilişkin hiçbir tepkisi yoktur, her şeyi kabullenmektedir. Bilinç sürekli akar, mantık yoktur ama yazılanlara baktığımızda sıradan birinin yazmadığını, aydın birinin kaleminden çıktığı görülmektedir. Molloy, geçmişe gider, annesinden bahseder. Bunlar eski zaman elbiseleridir. Geçmiş peşlerini bırakmaz. Tüm geçmiş göz önüne gelmektedir, an yaşanmaz, bedeni burada ama beynini geçmiş zamandadır. Tutunamayanlar adlı eserde Turgut: “Selim’in annesi şunları şunları diyebilir.” diyerek beyninin geçmişte yaşatır. Bu bir nevi iç zaman ile dış zaman çatışmasıdır. Dış zaman ilerler, iç zaman buna yetişemez. Bunun nedeni ise öz arayıştır. 34.syf’da Turgut “Öz-BEN” diyerek bu arayışı yaptığını göstermektedir. Turgut öz arayışındadır, ben olmayacaktır. Olric ortaya çıkacaktır. Kimse kendinden memnun değil, kendisi değildir. Hep birbirinin yerini almak düşüncesindedir. Turgut, Selim olacak sonra Olric oluşacak bu da öz arayışının en güzel örneğini oluşturacaktır. Biz bir sistemin içerisindeyiz. Küresel Köyde Hayat adlı eserde, Hayat, “Ben sizin gibi olmayacağım” dese de sonunda o da bu sistemin içerisinde yok olacak. Birey benini sorgularken bilinci sürekli akar. Geçmişten önemli isimler verir, çöp yığınları gibi üzerine biriken yaşamdır bu. Turgut da geçmişten önemli isimler verir. Turgut, Selim’i unutamaz, sürekli geçmişten kişilere göndermeler yapar. Geçmiş zaman elbiseleri peşini bir türlü bırakmaz. Turgut hem kendini hem Selim’i sorgulamaktadır. Beyni o kadar doludur ki susmaz. Susmayan bir beyin hep vardır. Samuel Beckett’in “Adlandırılmayan” kısmında da bu görülmektedir. Son nefesini veresiye kadar yazacaktır. Küçüçük bir kurtçuğa dönüşecek yine yazacaktır. Âdeta beni ölüm gelesiye kadar yazacaktır. Ontolojik bir sorgulama vardır. Varoluşunu sorgulama, kimlik çatışması sonucu herkes birbiri olmuştur. Bir türlü birey kendi olmamaktır. Hep bir arayış vardır, bu arayış sayesinde bilinç sürekli akacaktır. Toplumdaki kaostan kaynaklanan bilinç, bellek parçalanması yaşanmaktadır. Eller, ayaklar hiçbir işe yaramaz çünkü fizyolojik ve psikolojik olarak yıkımdadırlar. Dünyada kaos vardır, insanlar bu kaostan doğan umutsuzlukları görecek ya kafalarından ya da vücutlarından sakat olacaktır. Leyla Erbil bunu tüm eserlerinde yapar. “Bir dakika ilacımı içip geleceğim.”der. Geçmiş, an, gelecek çatışacak andan zevk alınmayacaktır, gelecekte saçma, faraziler vardır. İnsanlar bunalım içerisindedir, mutlulukları anlıktır. Gerek Turgut gerek Molloy gerekse Molane’da bunu görmek mümkündür. “Tutunamayanlar”da Turgut, “Gidelim Olric”der. Olric yoktur kendine der. Kafasından altı ses çıkar. Tamamen içe kapanıklık hali, bireyin bunalımlı dönemi ve şizofrenik davranışları dikkati çeker. Kısır, iğdiş edilmiş, yitik bir toplumun ürünüdür. Hem ruhen hem bedenen yitik olacaktır. Bireyin bozuk psikolojileri, şizofrenik davranışlara sebep olacaktır. Bunalımlı dönemde birey sıkıştırılmıştır, kısırlaştırılmıştır, iğdiş edilmiştir. Ne kendinden ne çevresinden ne de toplumundan memnun olmaktadır. Molloy’da da Molena’da da abuk sabuk hayaller, bilinç akışındaki felsefi sorgulamalar ile çarpışacaktır. Molloy’un 13.syf’da bilinç yitiktir ama hala yazma düşüncesindedir. ”Yazım kurallarını unuttum, sözcüklerin yarısını da.” derken kalemi onun sığınağıdır, kendini var etme mücadelesini sürdürdüğü, benini, özünü bulacağı, mücadele ettiği yerdir. Molloy kendini tehlikede hisseder, bedenini, ruhunu tehlikede hisseder. Onca masumluğuna karşın tehlikede hisseder. Sonra kendine sorular yöneltir. “Masumluğun işi ne burada?, Kötülüğün sayısız neferiyle ne ilişkisi var?” diyerek ontolojik sorgulama yapar. S.Beckett anlattıklarının deli saçması olduğunu bunu da bilerek yaptığı göstermektedir. Sonra bilincinin sürekli aktığını şu sözlerden anlıyoruz. “Biraz sonra ineklerden, gökyüzünden söz edeceğim, göreceksiniz.” Molloy’da birey 24.syf’da kendi olamamasından yakınır. Yöneltilen sorulara verilen cevapların içtenlikle vermediğini söyleyecektir. Çünkü kendi istediği şekilde dile getirse toplum düzenini ve ahlakını zedeleceğini dile getirir.Bir yerde de yaban olmaktan çekinme söz konusudur. Bilinç akışından dökülenleri sakatlığı üzerine abuk sabuk şeyler söylemeye koyulması olarak nitelendirecektir. 25.syf’da Molloy “Bütün dış görünüşüme karşın nasıl da çaresiz olduğumu ama bu çaresizlik içinde de patlamaya hazır yanardağ andıran bir güç gizlediğini hissedebilmek için onların arasından kendimi benim yerime koyacak biri çıkar mıydı acaba?” diye sorarak bireyin patlama noktasında olduğu göstermektedir. Oğuz Atay, 93.syf’da müthiş bir varoluş sorgulaması yapar.”Kendini çözemeyen insan kendi dışında hiçbir şeyi çözemez.” diyerek varlığa, öze olan vurguyu gösterir. 97.syf’da Atay, insanın kendini tanıması gerektiğinden ve en çok kendisi ile ilgilenmesi gerektiğinden bahseder.Toplumsal normların kendimiz olması üzerindeki etkisinden bahseder. 138.syf’da Oğuz Atay, bilincini Orta Asya’dan Anavatana göçmeden önceki kabile hayatına götürecek. 151.syf’da Atay, kelime ve yalnızlık üzerinde duracak. Yokluk varlıktan önce vardı. Yokluk insanın içinde kelime ile birlikte yaşadı. Selim’in kendini kelimeler ile beslediğinden bahseder. Kelimeler insanın aklına geldikçe bireyin yalnızlığının büyüdüğünü söylemektedir. İnsanın düşünceleri ile var olduğundan bahseder. 163.syf’da yine Atay, elimizin, kolumuzun, kendi olamayışlarımızı bebekken kundaklanmamıza götürerek bilincini ontolojik sorgulamalar yaptırır. Dandini dastanalar ile bizi daha küçükken uyutmalarına karşı sorgulamalar vardır. S.Beckett, Molloy kısmının 31.syf’da “Bütün söz konusu olduğunda çaresiz kalıyor insan. Belki de ölümden önce bütün diye bir şey yok.” derken varlıktan önce yokluk vardı felsefesine giderek varlığın özünü yoklukta bulur. Yine 44.syf’da “…İnsanları çok az tanıdığım ve varoluş kavramının da ne anlama geldiğini bilmediğim için bu konu üzerinde düşüncelerim hep korkunç bulanık olmuştu.” Ben olmayan herkese “ben” belirsiz ve korkunç bulanık geldiğini görülmektedir.


73.syf’da Molloy “Sabahın gizlenme zamanı olduğundan bahseder. Kendi olamayan insanlar için diri ve neşeli, düzene, güzelliğe ve adalete susamış olarak uyanırlar. Varoluşunu arayanlardan da bunu beklerler gibi bilincinden dökülen sözcüklerden onun ontolojik sorgulamaları görülmektedir. Beckett ölümü de Molloy’a sorgulatır. Beckett kendi kabuğuna, mağarasına çekilenlerin de bir bedel ödeceğini söylemektedir. Beckett, Molloy kısmının 111.syf’da insanların inançlarını sömüren, kendi olmaya çalışan insanın uyumayı başarması olanaksızdır. Kendi olma acısı sınırsız olduğunda uyumanın kolay olmadığına değinir. Beckett, var olmayan insanın, kendisinden habersiz olduğunu suskunluğundan habersiz olup sustuğunu, var olmayı başaramadığı için var olmayı bıraktığını dile getirerek düşüncelerini noktalar.

Şair

Bitmiş şiirlerimde
aramayın beni
Üzerini çizmediğim
cümlelerimde
Dizelere hapsettiğim
kelimelerde

Yarım kalmış
şiirlerimdir aslolan
Yoktur virgüllerim
Ondan, yerli yersiz
duraksamam…

Kalp Gözü

Göğe bakalım hep beraber
Yarınlara olan inancımıza,
Hayallerimize bakalım
Var olduğumuz evrenin, yaşamın, hayatın kıymetini anlamaya çalışalım
Alnımıza yazılanı
Avucumuza kazılanı
Vücudumuza azledileni benimseyelim

Ruhumuzu tazeleyelim yeni yaşama
Kucaklarımızı dolduralım yeni tatlı telaşlarla
Ucu bucağı olmayan, sonsuz şükürlerle
kucaklayalım sevdalarımızı
Solacakmış gibi bir çiçeği
Ağlayacakmış gibi bir bebeği
Gidecekmiş gibi bir yaşamı,
Dolduralım ciğerlerimize
Unutmadığımız, unutulmadığımız kadar
Yıldırılmayacağımız yolumuz kadar
İnançla sarılalım yaşama
Biz bilirsek anlarız,
Düşünürsek görürüz görülmeyeni
Güvenerek uçarız, korkmadan yükseliriz

Gök bizim olur, güneş bizim, ay bizim..
Tren bizim olur, vagon bizim
Biz talih oluruz, başımıza konan kuş kader
Yol bizim olur, han bizim..

Biz yaratılışta mükemmel, katında âciz..
Bir damla su, bir avuç toprak
Birkaç kelam tevazuyuz özümüzde
Kime kibirlenelim ki, senin makamında?..
Kime arz edelim hatalarımızı senden başka?..
Kimsemiz sen’sin,
Mâbudumuz sen…

Kasımın Son Mısrası!

  • Ne olurdu sen olsaydın
  • Kurduğum düşler, hayallerde,
  • Seni görmek içimi ısıtır idi.
  • Seni sevmek, kokunu almak
  • Kokunda kalmak.
  • Dedim ya!
  • Kasımın son mısralarındayız.
  • Kimine aşk, kimine güleç,
  • Ve kimilerine hüzün katı.
  • Belki, belki yine kasımda bulursun
  • Kasımın son mısralarında.
  • Büyük umutlar da yok artık bayım
  • Büyük sevgiler de
  • Dünyayı yaşıyor olsakta.
  • Ölüm çok açık bir şey değil mi bayım?
  • Kasımın son satırına sığdırdım.
  • Yaşamadım yaşamak da istemiyorum.
  • Sadece mısralara sığdırmak ve yazmak istiyorum.

Mutluluk Hülyası

“Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.” Daha küçüklüğümüzden beri bu sözlerle, bu gayelerle başlamışız hayata: Mutlu olmak. Peki nedir ki bu mutluluk? Ya da gerçekten var mıdır? Bir insan hayat boyu mutlu olabilir mi? 

Mutluluk diye bir şey var mı emin değilim, hayatta hepimizin ona dokunur gibi olduğu anlar oluyor ama asla tutamıyoruz izin vermiyor buna mutluluk. Tutabildiğimiz de yalan. Onun peşinden koşarken kendimizi avutmak için uydurduğumuz bir palavra. Belki bu gayede koşmayı seviyoruzdur. Uğruna koşacak bir şeylerimiz olmasını umuyoruzdur. Mutluluğun kökünün de “(u)mut” tan geldiğini biliyor muydunuz? İronik benim burada değinmek istediğim kısımsa mutsuzluğun da kökünün umuttan geldiği. 

Efsaneye göre Prometheus, Zeus’tan ateşi çalıp insanlığa verir. Arkasından iş çevirildiğinden küplere binen Zeus, Prometheus’u Kafkas Dağlarına sürgün eder. Ama Zeus hırsını alamamıştır insanlıktan da intikamını almak istemektedir. Bu yüzden Tanrıçalar kadar güzel olan Pandora’yla beraber asla açmamasını tembih ederek dünyaya bir kutu gönderir. Fakat Pandora merakına yenik düşerek kutuyu açmasıyla savaşlar, hastalıklar, kıtlık, deprem, salgın ve bir sürü kötülük dünyaya saçılır. Pandora pişman olur ve kutuyu kapatır ancak orada son bir kötülük kalmıştır: Umut. Rivayete göre Zeus bunu bilerek yaptı, insanların işkence çekmesini ve yaşamaktan da vazgeçememeleri için kutuya umutu koydu.

Zeus’un ağında sudan uzakta kalmış balıklar gibi insanlar da bir gün aniden mutlu olacaklarına inanır; çırpınır, edinir, havadan nefes alabileceğini sanar lakin su çok geride kalmıştır. Bazılarımız üniversiteyi kazanınca mutlu olacağına, bazılarımız işinde istediği mevkiye ulaşınca mutlu olacağına, bazılarımız da bir ilişkisi olunca mutlu olacağına inanır.  Ahlakçı felsefeleri, dinleri alaya alırlar ama mutluluğa inanırlar. Mutluluk kavramı bir masaldan farklı mıdır ki? Kimi gördük mutluluk iksirini bulmuş? Bulanı bile duymadık. Mutluluk formalize edilemez ki..! Mutluluğu bu verecek diye medet umduğumuz bir sürü şey çıkagelmiştir şu ana kadar ama şimdiye dek mutluluğun hiç nesnelerde bulunduğunu duymadım…

Evet bir de bel bağladığımız nesneler var. Daha büyük bir ev, daha kaliteli daha üst model bir araba, daha üst bir mevki. Böyle maddi şeylere anlamlar yükleriz ve evet bunlar gerçekleşince birden hayatımızın değişeceğine inanırız. 

Lakin düşünceler değişmeden hayatımızda hiçbir şey değişmez. Yaşamımızı gemide bir yolculuğa benzetecek olursak dümende tabiki de beynimiz, düşüncelerimiz vardır (gerçekten umarım böyledir bu). Bize yol aldıran da yönümüzü değiştiren de olduğumuz yerde saydıran da korsanların istilasına izin veren de düşünce yapımızdır. Sizin görüşleriniz değişmediği sürece isterseniz dünyalar sizin olsun ne yazar?

Sadece maddide de kalmayalım, bir ilişkimiz olunca mutlu olacağımızı düşünür aşık olduğumuz kişiye bel bağlarız bir de, mutluluğu ona yükleriz. Ah, hangimiz düşmemiştir ki bu kuyuya? Daha  en başından düğmeyi yanlış iliklemişizdir, kendimizi tek başımıza mutluluğa layık görmemişizdir, “diğer yarımızı” bulunca gerçekleşeceğine inanmışızdır da bizler bir yarı değiliz ki. Hem böyle bir beklentiyi karşı tarafa yüklemek de onun açısından biraz ürkütücü olmaz mı? Eğer bu durum muhtaçlık hali aldıysa hele. Yanlış anlaşılmasın ben ilişkilere, sevgiye karşıt biri değilim bilakis seviyorum öyleyse varım diyebilirim karşı olduğum düşünce kendimize yeterli gelmememiz. Zaten karşı tarafa gerçekten ihtiyacınızın olduğu bir ilişki ne kadar samimi olabilir ki? 

Mutluluk dış etkenlere bağlı oluşabilir ancak dış etkenlere bağlı olarak sürdürülemez. Mutluluk insanın kendisinin gerçekleştirebileceği bir olgudur. Anlık hazlardan oluşmaz, mutluluk hayattaki nihai hedeftir. Mutluluk yolda olmaktır. Sınavdan yüksek not almak ya da bir hadise aldıktan sonraki kısa süreli anlar değildir; mutlulukta 2. kişiler veya nesneler yoktur. Başkasından hediye gelmez, zaten ana karnından beri bizdedir. Mutluluğu biz ekeriz, biz yeşertiriz ve biz sularız. İç enerjimizle güneş alır mutluluk çiçeğimiz. 

Bu kadar genel yargılarla yazdıktan sonra belirtmek isterim ki bunlar tamamen benim öznel mutluluk anlayışıma dayanıyor. Zaten mutluluğun insanın kendinde olduğunu kabul ettikten sonra mutluluktan bir nesnellik bekleyemem sanırım değil mi? Herkesin öznel mutluluk anlayışı vardır ve bence birini tanımak istiyorsanız o kişinin mutluluk tanımından yola çıkabilirsiniz. Tanımlarınız uyuşuyorsa da ne mutlu size. Siz ermişsiniz muradınıza biz çıkalım kerevetine…

Alternatif Müzikte Yükselen İsim: Batuhan Kordel ile Röportaj

Müzik dünyasına yaptığı birbirinden güzel coverlarla giriş yapan sevilen müzisyen Batuhan Kordel, çıkardığı “Dönme”, “Sıcak Şarap” ve en son şarkısı olan “Teşekkür” ile hayranlarının kalbinde tahta oturdu diyebiliriz. Özellikle sözü ve müziği kendine ait olan şarkılarda büyük beğeni toplayan genç müzisyenin başarısı da, doğrusu hatırı sayılır cinsten. Bizler de bu başarının sırrını merak ettik ve Batuhan Kordel ile güzel bir röportaj gerçekleştirdik. Keyifli okumalar!

1) Öncelikle merhaba. Şarkı söylemeye ilk başladığınızda işlerin buralara kadar geleceğini tahmin ediyor muydunuz, sizi başarıya götüren faktörleri nasıl sıralarsınız?

– Merhabalar. Şarkı söyleyebildiğimi 13 yaşındayken fark ettim. Ama o zamanlar çoğu erkek çocuğunun yaptığı gibi futbol oynuyordum. Spora daha yakındım. Sonra ufak bir basketbol geçmişim oldu. O da erken bitti çünkü dizimden bir sakatlık yaşadım. Bu sakatlık beni spordan kopardı. Ben de oturarak yapabileceğim bir hobi olarak gitar çalmaya başladım. Gruplarda çaldıktan sonra sesimi tekrar keşfettim ve lise 2-3 gibi, ufak sahnelere çıkınca ileride müzik yapacağımı aileme söyledim. İleride müzikle ilgileneceğimi liseden beri biliyordum ama bu kadar olacağını hiç tahmin etmemiştim.

2) Profesyonel anlamda müzik kariyeriniz nasıl başladı, mühendislikten müzik sektörüne girme kararını nasıl verdiniz?

– Dediğim gibi, müzik sektörüne geçme kararını mühendislikten önce almıştım zaten. Sadece diploma için okudum. Müzik yapabilmek için okulu en hızlı şekilde bitirdim. Profesyonel anlamda müzik benim için “Dönme” şarkısını
yayınladığım gündü sanırım.

3) Müzik sektörüne ilk adım attığınızda kimler vardı yanınızda, bu noktada destek aldığınız ünlü isimler oldu mu?

– Cover yaptığım dönemlerde ufak bir kitlem vardı zaten. Onlar beni hiç bırakmadan hep yanımda oldular. Bu süreçte sadece ailemden ve arkadaşlarımdan destek aldım.

4) Geçmişte yapılan müzik ile şu an yapılan müzik arasında nasıl bir fark buluyorsunuz? Bir Y kuşağı bireyi olarak sizden önceki jenerasyon ile şu anki
jenerasyonun müzik tarzı ve seçimleri arasındaki farkı nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Türk Sanat Müziği ve Anadolu Rock çok sevdiğim iki türdür. Eskiden müzik daha sert, mesajlı ve duygusalmış. Şu anda her şey bir bilgisayar ile yapılabiliyor ve direkt piyasaya sürülebiliyor. Yeni nesil biraz şansa bırakıyor müziği. Tutarsa tutar, tutmazsa yenisini yaparız gibi. Eskiden neredeyse bir iki şansı varmış insanların. Ve bu şansı değerlendirmek için ellerinden geleni yapmışlar.

5) Sıcak Şarap isimli şarkınız ve akabinde Can Ozan’dan seslendirdiğiniz “Sar Bu Şehri” coverınız özellikle sosyal medya platformlarında büyük bir beğeni ve izlenme sayısına ulaştı. Bu başarının sırrını neye bağlıyorsunuz?

– Şans ve farklılık sanırım. Öyle çok özel bir sesim yok ama kendi tarzımın olduğunu düşünüyorum. Biraz da sosyal medyanın yardımıyla beklemediğim dinlenmelere ulaştım. Dinleyen herkese de teşekkürlerimi iletiyorum.

6) Yakın zamanda gerçekleştirmeyi düşündüğünüz bir albüm hazırlığı var mı, sizi yeni parçalarla ne zaman görürüz?

– Şu anda “Teşekkür” hariç 4 şarkı için hazırlık yapıyoruz. Tam tarih belli olmadığı için bir gün vermek istemiyorum ama yakında diyebiliriz.

7) Yaptığınız müzik tarz olarak daha çok alternatif müzik kategorisine giriyor. Bu kulvarda müzik yapan diğer müzisyenlerden sizi ayıran noktalar ve farklar nelerdir?

– Ben müzikte kendimi yalnız hissediyorum. Çevremde de müzisyen çok yok diyebiliriz. Bir grubum olmadığından dolayı da her işi ben yapıyormuşum gibi oluyor. Diğer müzisyenler bir çevre oluşturarak birbirlerinin elinden tutmaya
çalışıyor. Bende öyle bir özellik yok sanırım.

8) Bir gün her şey bitecek. Bambaşka müzisyenler, bambaşka tarzlar ortaya çıkacak. Kaybolmamak için bu noktada kalıcılık faktörünü nasıl değerlendiriyorsunuz, ölümsüz olmayı başarmak ve eserlerinizin binler, milyonlar tarafından dinlenmesi için ne yapmanız gerektiği kanaatindesiniz?

– Sürekli üretmem gerekiyor. Bu yorucu ve korkutucu bir durum. Daha, piyasada kalıcı olacak eserimin olduğunu da düşünmüyorum. Her an her şey olabiliyor.

9) Bu sektörü ve müziği nasıl tanımlıyorsunuz, bu işin beraberinde getirdiği güzellikler kadar zorlukları da olduğu aşikâr. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz ve en önemlisi bu işin hayalini kuranlara mesajınız nedir?

– Sektör zorlu. Tıpkı Youtube’da olduğu gibi herkes ekmeğinin peşinde. Bugün size işi düşen biri yarın sizin telefonlarınızı açmayabilir. Mekanlar haftalarca beklediğiniz konseri son gün iptal edebilir. Siz bir noktada bulunuyorsanız bilin ki arkanızda sizin yerinizi kapmak isteyen binlerce müzisyen var. Belli bir noktaya ulaşana kadar müzik sektörü bir yarış. Kısacası verebileceğim iki tavsiye; sürekli üretmek ve bağımsız olmak.

10) Yerli-yabancı en sevdiğiniz müzisyenler kimlerdir. Bizler için bu benim ilk onlum
diyebileceğiniz isimler var mı, varsa kimler?

– Yerli olarak Erkin Koray, Zeki Müren, Müslüm Gürses ve Harun Tekin diyebilirim. Yabancı olarak da Eddie Vedder, Damien Rice, Evgeny Grinko, John Mayer ve Ed Sheeran.

11) Kendi şarkılarınızı defalarca kez dinlediğiniz oldu mu?

– Kendi şarkılarımı dinleyemiyorum. Sadece kayıtlardan sonra kontrol amaçlı dinliyorum. İki-üç kere kontrol etmek bile çok zor benim için.

12) Müzik dışında ilgilendiğiniz başka bir sanat dalı var mı?

– Çocukken çizime meraklıydım. Sürekli bir şeyler çizerdim. Hatta ortaokulda bir karikatür yarışmasında dereceye girmiştim. Ama müzik daha ağır bastı. Şu anda tek ilgim müzik.

13) Batuhan Kordel’in bu benim uğurlu sayım, bu benim uğurlu eşyam dediği bir şey var mı? Varsa nedir?

– Bu tarz şeylere biraz uzağım ama en sevdiğim sayı 9. Pek bir şans getirmedi ama severim yani.

14) Paralel evrendeki Batuhan Kordel sizce şu an ne yapıyordur, hangi alana eğilmiştir?

– Sanırım mühendislik yapıyordur. Kolay gelsin. 🙂

15) Müzik dışında ülkemiz ve dünya ile ilgili yakındığınız ne gibi durumlar var?

– Ülkemiz için ekonomi ve eğitim. Dünya için hayvan katliamları.

16) Bu keyifli röportaj için çok teşekkür ediyoruz. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

– Ben teşekkür ederim. Dinleyenlerime ufak bir şey söylemek istiyorum. Beklemede kalın. Yeni projeler yolda. 🙂

Kitle İletişiminde Çözümleme Yöntemleri

Bilinçaltı
İnsan beyni günde yaklaşık iki bin uyarıcı ile karşı karşıyadır. Dışarıdan gelen uyarıcıların kabulü algıyı gerçekleştirir. Ancak bu uyarıcıların sadece çok az bir bölümü beyin tarafından bilinçli olarak algılanır, gerisi bilinçaltı belleğe saklanır. Bilinçaltına yerleşen bilgiler değiştirilemez, bilinçaltı bellek insan davranışlarını ve kararlarını etkiler. Jung, zihnin üç seviyede oluştuğunu söyler. Bunlar, bilinç, kişisel bilinçaltı ve kollektif bilinçaltıdır. Bilincin merkezinde ego vardır. Bilinç, bilinçaltının yanında ikincil öneme sahiptir. Bilincin görünen yanından çok, gizli kalmış görünmeyen yanlarına dikkat çeker. Kişisel bilinçaltı, anılardan, arzulardan, dürtülerden, silik algılardan ve unutulmuş deneyimlerden oluşur. Kişisel bilinçaltındaki deneyimler, gruplaşarak, kompleksleri oluştururlar. Kompleksler, zihin, güç ve aşağılık duygusu gibi düşüncelerle meşgul olmasıyla tanımlanan ortak ana konularla, duygu, anı ve isteklerin kalıplarıdır. Kolektif bilinçaltının içeriğini arketipler olarak adlandıran Jung, en temel arketiplerden olan “persona”yı insanın kendini korumak için büründüğü kişilik olarak tanımlar. İnsanlar akıllarından geçen her şeyin çok azının bile bilincinde değildirler. Freud’un buzdağı örneğinde olduğu gibi bilinç, sadece suyun üzerinde kalan, yani farkında olunan küçük bir kısımdır. Bilinç, algıları ve anıları kapsar, kişinin kontrolü altındadır. Bilinçaltı ise, tüm deneyimleri ve baskılanan düşünceleri depolar. Farkındalık dışı olan, ulaşılamayan gereksinimler ve istekler bilinçaltının hükmündedir. İnsanlar herhangi bir eşyaya sahip olmak için gereksinmeleri doğrultusunda ve bilinçsiz olarak yani bilinçaltının güdümünde çaba gösterirler. Bunun daha ileri safhası çift kişilik geliştirmektir. Kişilikler birbirinin farkında değildir ve genellikle zıt özelliklere sahiptir. Temel kişilik kibar, sakin, temkinli, olgun, toplumla uyumlu iken ikinci kişilik, kaba, sürekli etkin, aşırı hareketli ve uçarı bir özellik gösterir.


İd, Ego, Süper Ego
Freud’un oluşturduğu ‘Yapısal Kişilik Kuramı’na göre kişiliği belirleyen üç sistem vardır; ilkel ben (id), ben (ego) ve üst ben (süperego). Davranış, bu üç sistem arasındaki hiyerarşik etkileşimin ürünüdür. İlkel ben (id), kalıtsal olarak gelen, içgüdüleri de içeren ve doğuştan var olan psikolojik gizilgüçlerin tümüdür. Bu sistem cinselliğin egemen olduğu kısımdır. Ayrıca diğer iki sistemin çalışması için gerekli olan gücü de sağlar. Ben (ego), bireyin çevresiyle olan ilişkilerinde sahip olduğu işlevleri kapsar. Tutku, şehvet ve arzuları içeren cinsiyete ilişkin duyguların kaynadığı ilkel benlik, toplumsal ve uygar yaşamdaki gereksinmeler doğrultusunda kontrol edilmeli ve cinsiyete ilişkin olarak istenilecek her şeye günlük yaşamda izin vermemelidir. İşte ben, ilkel benlikten gelen önerileri çevreden kaynaklanan öğretilerle yeniden düzenleyen ve onları yaşanılan çevrenin kabul edebileceği biçime sokan sistemdir. Özellikle cinsellikle ilgili gereksinimlerin açığa çıkmasını engeller, bazılarını ise erteler; denetleyici bir işlevi vardır. Bu gereksinmeler karşılanamadığı zaman ise kişiye ruhsal acılar verir, davranış bozukluklarına yol açar. Üst ben (süperego) ise ahlâksal değerleri, vicdan gibi soyut ve erdemli kavramları içeren emirleri yönetir. Kişiye karanlıkta dahi esnerken eliyle ağzını kapattıran, görgü kurallarını temel alan ve başkaları tarafından onaylanmaya ilişkin tavırlar takındıran bu bölümdür. Dürüstlük eylem ve arzularını onama ya da onamama, eleştirel kişisel gözlemleme, kendini cezalandırma, yanlışların onarılması ve pişmanlık duyma gereksinmesi, erdemli ya da dürüst düşünce ve eylemlerden ötürü kendini övme ve sevme şeklinde işlevleri vardır.


Cinsellik
Freud’a göre kişiliğin temelinde yatan en önemli dürtü cinselliktir. İnsan davranışlarının temelinde gizli kalmış yanlar bulunmaktadır ve bu yanlar çoğu kez o insanca bile tanımlanamamaktadır. Cinsellik bilinçaltından yönetilir; insanın bu gizemli yanına ulaşıldığında yalnız özel sorunların değil, bütün davranışların kökeninde cinselliğin yattığının görüleceğini öne sürer. Özellikle bastırılmış, unutulmaya çalışılan olaylar, duygular ve anılar, içgüdülerle yüklü bir biçimde kişiliğin çıkış noktasını oluşturur. Jung’a göre cinsellik, insan motivasyonunda küçük bir role sahiptir. Freud ise libidoyu kafamızın içindekileri yansıtan cinsel içgüdü kuvveti şeklinde tanımlamış, daha sonra bu kavramın anlamını tüm yaşam içgüdülerinin enerjisini kapsayıcı boyutta genişletmiştir. Libido değişik şekillerdeki şehvet ya da tensel hoşnutluklar ve elde edebilecek hazza işaret eder ancak Freud tüm zevk veren eylemleri de kast etmiş ve yaşamın en büyük hedefinin acıları engelleyerek zevk almak olduğunu belirtmiştir.
Tüm yaşamsal enerjinin ana dürtüsü olarak cinselliği gösteren Freud bile 40’lı yaşlarında cinselliği reddetmiştir. Denilebilir ki insanlar, özel yaşama yönelik olan konularda herkesin uluorta yargılarda bulunmasına direnç gösterir çünkü toplumda erkek ve kadına öğretilen kurallar vardır. Bu gibi konular baskı altına alınır, cinsellik bilinçaltına itilir, dışlanır, reddedilir. Oysa, düşünceler ve içgüdüler kişinin cinsiyetini ve kısmen davranışlarını açıklayacaktır.


Semboller
Adler, Freud’dan farklı olarak kişiliğin çevre unsurlarına karşı bireyin doğrudan doğruya kendisinin geliştirmiş olduğu bir bileşim olduğunu savunur. Kişilik, bireyin çevresindeki olaylarda değil, algılanan bütün uyarıcıların bireyin öznel değer yargıları, ilgi alanları, duyguları ve düşünceleri yardımı ile çözümlenmesinin bir sonucudur. Bireyin uyarıcıları güncel yorumlama biçimine ilişkin davranışları, onun kişiliğine ilişkin göstergelerdir. Birey çevresindeki uyarıcıları algılayıp duruma hâkimiyetini korumak için kimi zaman gerçek nesnenin yerine, baş edebileceği bir nesne koyar.
“Bir dürtü nesnesinin yerine, ona az çok benzeyen, bir başka dürtü nesnesini” koymak sembolleştirme olarak tanımlanır. Ulaşılması çok güç ya da olanaksız görülen bir amacın yerine başka bir amaç konması da asıl amacı simgelemektedir. Semboller gizlenmiş ya da kesin olmayan şeylerin yerine geçen şeylerdir. Sembol düşünce, istek, arzu gibi birçok yerleşik kavramların yerine geçebilir. Erkek ve kadın kahramanlar genellikle semboliktir ve sembolik olarak onların yerine geçen terimlerle yorumlanmış olabilir. Onlarla ilgili olarak kullanılan sembollerin çoğu, ilişkilerini yansıtan bilinçaltı ögelerden oluşur. Semboller, bilinçaltındaki duyguların ve inançların açılmaz kapılarının aralanmasında yardımcı olur ve bunu sağlayan birer anahtardırlar. Bu kurama göre, bilinçaltındaki cinsel ve saldırgan istekler sembolizm yoluyla maskelenir ki bu da üst benden kaynaklanan suçluluk duygusundan kaçmayı sağlar. Özellikle düşlerin içerikleri, gizli ve sembolik anlamlara işaret eder. Gizil içerikteki yasak istekler, açık içerikte bir sembolle açıklanmaktadır. Sembollerin pek çoğu sadece düş sahibinin yaşantısıyla ilgilidir, diğerleri ise tüm insanlarda ortaktır ve daima aynı anlamdadır. Freud’a göre bahçeler, balkonlar veya kapılar gibi genel semboller kadın bedenini, düzgün yüzeyli ev erkek bedenini, yıkanmak doğumu, bir yolculuğa başlamak ölümü, uçmak takdir edilme isteğini vb. temsil eder. Tüm düşler duygusal çatışmalardan kaynaklanmayabilir, uyunan fiziksel ortam da düşleri etkileyebilir.


Düşler
Uykuda beliren imgelerin tümü düş olarak tanımlanır. Günlük uğraşılar, bilinçaltına itilmiş anılar, düşleri etkiler. Düş imgeleri semboliktir ve bilinçaltına götüren ipuçları içerir. Freud’a göre düşler, günlük yaşantıda doyurulamayan isteklerin kılık değiştirip bilincin kabul edebileceği bir biçime dönüşmelerinden ibarettir; özellikle cinsel kompleksleri bilince çıkarırken birtakım simgeler kullanırlar. Düşlerin yaşanmış gerçeklerden yansıdığı kesinlikle saptanmıştır, örneğin doğuştan kör olan bir insan düşünde hiçbir görsel imge görmez, doğuştan sağır olan biri ise düşünde hiçbir ses işitmez. İnsanın, günlük yaşamında dikkat etmediği ve yarım algıladığını sandığı duyumlar düşlerde tamamlanır. İnsanlar düşlerinde çok belirgin şeyleri görmeye kendi kendilerine izin vermezler. Görülenler, bir tür sansür mekanizmanın (üst ben) yasaklamış olduğu düşüncelerdir. Semboller, sansür sisteminin gizlenmiş olan yasaklanmış olan ögelerin de düşlerde gündeme gelmesine olanak tanır. Freud düşlerin, bastırılmış arzuların maske altından doyurulmasını temsil ettiğine ve bu nedenle düş öykülerinin göründüğünden çok daha anlamlı ve karmaşık olduğuna inanmıştır. Bu arzular ve istekler bilinç kontrolünün zayıflamış olduğu uyku durumunda ortaya çıkar. Düşlerin iki içerik düzeyi vardır; gizli içerik ve açık içerik. Gizli içerik, sembolik olarak ifade edilen bilinçaltı dürtü, istek ve korkulardan oluşur. Kişi dışlanma ve küçümsenme korkusuyla cinsel ve saldırgan güdüleri düşünde daha kabul edilebilir bir içeriğe dönüştürmektedir. Freud’la birlikte Erich Fromm’a göre de sembollerin çoğu cinseldir. Jung’a göre düşler ayrıca, bireyin sahip olduğu çelişkiler arasında bir denge kurarak ilişkilerini geliştirmesine katkı sağlar. Görülen düşler, aynı zamanda gören kişinin kişilik özelliklerini de yansıtır. Düşlerde isteklerin açılımı ve yorumlanışı görülür. Düşler, düş görenlerin yaşamı konusunda önemli ipuçları verebilir.

Saldırganlık ve Suçluluk
Saldırganlık, birine ya da bir şeye zarar veya acı vermek amacıyla yapılan davranıştır, öfke ve düşmanlık duygularıyla ilgilidir; tehdit, aşağılanma ve engellenme gibi durumlarda ortaya çıkar. Bir davranışın saldırgan olduğuna karar vermek niyete bakmakla mümkündür. Saldırgan davranışlar araç olarak ve düşmanca olmak üzere ikiye ayrılır. Araç olarak saldırganlıkta bir tehlike karşısında kendini koruma söz konusudur; düşmanca saldırganlıkta ise zarar vermek başlı başına amaçtır, duygusal olarak fazlaca uyarılma durumunda ortaya çıkar. Freud, saldırganlığın gerekli olduğunu aksi takdirde enerji birikiminin dışa boşalamayacağı ve ruhsal bir rahatsızlığa dönüşeceğini savunmuş, cinsellik gibi doğuştan getirilen kuvvetli bir eğilim olduğunu savunmuştur. Ne var ki sonraki araştırmalar, saldırganlığın öğrenme yoluyla pekiştirildiğini ortaya koymuştur. Bu iki eğilim toplum içinde uyumlu yaşamayı zorlaştırmaktadır. Birey, sosyalleşmede rolü olan anne-baba, öğretmen gibi kişilerce çocukluktan itibaren sürekli baskı altında tutulur ve cezalandırılır. Toplum tarafından hoş karşılanmayan saldırganlık da, cinsellik gibi üst benin baskısıyla bilinçaltına itilir.
Kişi, birine zarar verdiği zaman bilişsel bir tutarsızlık yaşar, çünkü bu durum iyi ve mantıklı bir insan olma fikriyle ters düşer. Bu durum suçluluk yaratır ve suçluluk duygusundan kurtulmak için saldırılan hedef kişinin bunu gerçekten hak ettiğine inanılır. Suçluluk duygusu, kişinin kendisini kınayan, suçlayan, eleştiren bir iç sestir. Suçluluk hisseden kişi kendisini değersizleştirir. Yaptığı yanlışı kendi çerçevesi içinde sınırlı tutmayarak özsaygısını sarsacak biçimde kendisini eleştirir ve kınar. Yapılan bir şeyin yanlış olduğuna nasıl karar verildiği önemlidir; yersiz yere kendini suçlamaya eğilimli olan kişiler katı bir üst benliğe sahip, aşırı vicdanlı kişilerdir, kimseye öfkelenmemeleri ve kimseyi kırmamaları gerektiğini düşünürler. Bu kişiler en ufak öfke hissettiklerinde bunu gizleyerek hemen suçluluk hissetmeye başlarlar. Özellikle kimseyi kırmaması gerektiğini düşünenler, karşıdakinin kırıldığını düşündükleri anda suçluluk hissetmeye başlarlar. Freud’a göre genel anlamda uygarlığın bedeli insan için çok büyüktür; insan çok fazla şeyden, özellikle cinsiyetinden vazgeçmeye zorlanmaktadır ve özünden uzaklaştığından ötürü suçluluk duyar. Bu noktada mizah devreye girer, suçluluk duygularını gizlemek ve onlardan kaçınmak için belli saldırganlık biçimlerinden keyif almak öğrenilir. Örneğin; spor müsabakaları, gladyatör gösterileri, insanlığın saldırganlığı eğlenceye çevirdiği alanlardır.

Savunma Mekanizmaları
Savunma mekanizmaları, ego tarafından içgüdülerin kontrol edilmesi ve endişelerin savuşturulması yönünde kullanılmış çeşitli yöntemlerdir. Farkında olmadan, bilinçsiz olarak kaygıdan kurtulma çabasına verilen isimdir. Belirli ortamlar bireyde kaygıya yol açtığında, birey bilmeden savunma mekanizmalarını kullanmaya başlar.


Kararsızlık
Aynı nesne ya da insana karşı sevgi ve nefretin ya da çekiciliğin kapılma veya itmenin aynı anda hissedilişidir. Bazen çelişkili istekleri doyurmak isteyen insanlarda bu duygular, çabuk bir biçimde ardı ardına değişiklik gösterir.


Yalanlama ya da İnkâr
Birey, daha önce yapmış olduğu bir davranışı tamamen reddederek bu yaptığı kötü bir davranıştan doğacak kaygıyı önlemeye çalışabilir. Travmatik bir durum karşısında ne düşündüğünü, ne duyumsadığını ve ne algıladığını çarpıtarak kendisini korumak ister. Bilinçaltındaki cinsel ve sinirsel dürtülere bağlı olduğu için kişiyi rahatsız eden konuları reddedişi ifade eder. Endişe yaratan bir şeyin gerçekliğinin kabulünü bilince gitmesini önleyerek reddetmek ya da bir düş ürününe kişinin kendini kaptırmasıdır.


Düşkünlük
Genellikle sarsıcı bir deneyimin sonucunda, bir şeye gösterilen kişiye tedirginlik veren tavır ya da bağlılıktır. İd’in haz arayan enerjisi yüzünden ortaya çıkan bir nesneye ya da bireye karşı ısrarcı odaklanmaya işaret eder. Psikoseksüel düzeyde bir meselenin ya da çatışmanın çözülememesi durumunda ortaya çıkar ve bireyi bu düzeye odaklanmış halde bırakır, diğer bir düzeye geçişi imkânsız kılar. Çocukluktaki oral dönemde yetersiz tatmin, alkol, sigara, aşırı yeme, tırnak yeme gibi düşkünlüklere dönüşebilir.


Özdeşleştirme
Davranış veya düşünce yapısı olarak bir şey ya da bir kimse ‘gibi’ olma isteğidir. Kendilik değerini üst düzeyde tutarak bireyi kaybetme ve yetersizlik duygularından korur. Kişi, yetersizlik ve aşağılık duygularının etkisiyle, başarılı kişi, kurum veya gruplar ile özdeşim kurarak değerli algılanma çabası içine girer. Kendinde bulunan özellikleri özenilir değildir, kendisi olmaktan çıkıp, istediği özelliklere sahip başka biriymiş gibi davranmaya başlar.


Yansıtma
Kişinin kendi içindeki olumsuz ve düşmanca duyguları, bunu bir başkasına yükleyerek reddetmesi durumudur. Böylece, birisinden nefret eden kişi, bu nefretini başkasına yansıtarak kendini kandırır. Bireyin kendisinde bulunan kusurları başkalarında görme davranışıdır. Kendisinde bulunan olumsuz yönleri zorunlu ve gerekli imiş gibi gösterir ya da bunları başkasında görür.


Tepki
Bir çift kararsız tutum, sorunları da beraberinde getirir. Biri diğerini bastırarak ve onu bilinçaltına iter. Örneğin, bir kişi sevgi ve nefret arasında kararsız duygulara sahip olabilir. Eğer, nefret bilinçaltına saklanmışsa ve sevginin boyunduruğu altında bastırılmışsa nefretin yerini sevgi alır ve kişi tepki geliştirmiş olur. Gerçekte hissedilen duyguların tam aksi yapıldığı zaman kendini göstermiş olur. Gerçek duyguları göstermenin uygun kaçmayacağına inanılan durumda gerçek duruma tamamen zıt, ancak o ortamda kabul edilebilecek duyguyu yansıtmaktır. Olayların asıl sorumlusu başkalarıdır, kendisindeki kabul edilemez şehvet arzuları, saldırgan tavırlar, bencillik vb. karşı tarafın özellikleri olarak açıklanır.


Engelleme ve Hayal Kurma
Bilinçaltındaki içgüdüsel isteklerin anıların ve tutkuların bilince varması engellenir. Bu, temel savunma mekanizmalarından biridir. İnsan kendisine yakıştıramadıklarını, bilincinden kovar ve unutmaya çalışır. Olumsuz duygulardan kurtulmak için kendisini daha güzel, beğenilir, takdir edilir birisi olarak hayal eder. Kişi kendisini olmak istediği yerde ve kişilerle, olmak istediği konumda görür.


Bastırma
Bazı düşünceler derin kaygılara neden olabilir. Böyle düşünceleri yok sayarak huzursuzluktan kaçma durumudur, aslında yok sayılan düşünce bilinçaltına itilmektedir. Freud’un ileri sürdüğü en önemli süreçlerden biri olan bu savunma mekanizması birçok benlik savunmalarının özünü oluşturur. Yaşamın ilk beş altı yılında acı veren yaşantıların birçoğunun, bilinçaltına gömüldüğü ve daha sonraki yıllarda bu üzeri örtülen acı verici olayların bireylerin davranışlarını etkilediğine inanılmaktadır.


Mantıksallaştırma
Bilinçaltından kaynaklanan davranışlara, mantıklı ve akılcı nedenler ve mazeretler önermektir. Bireyin yapmış olduğu belirli bir davranışı hafifletici mazeretler bulmasıdır, böylece davranışını olduğundan daha az yanlış veya haklı gösterme çabasına girer. Aşırı ego dürtülerinin güdümüyle belirli davranışların haklı gösterilmesi ve düş kırıklıklarını bertaraf etmesi umulmaktadır.


Gerileme
Sıkıntı ve endişe verici durumlarda yaşam gelişiminin daha önceki basamaklarına geri dönüşü anlatır. Bireyler güvende olacakları inancıyla gelişimin daha önceki evrelerinde yaptıkları davranışlara dönebilirler. Ciddi stres veya aşırı güçlüklü karşılaşan bireyler, çocukça ve uygun olmayan davranışlar içine girerek kaygılarının üstesinden gelmeye çalışabilirler.