21.6 C
İstanbul
Pazartesi, Temmuz 6, 2026

Aksimin Yalnızlığı

Yalnızlığımın yalnızıyım buralarda.

Ne kimsesizim, ne sahipsiz, ne de ahadî.

Görünürde hiçbiri !

Gaybta, yalnızlığımın yalnızıyım buralarda.

Bazen, sonbaharda üşümüş bir yürek,

Bazen yağan yağmurun topraktaki kokusuyum,

Göğüse dolan yüreğe dokunan.

Görünürde hiçbiri !

Gaybta, yalnızlığımın yalnızıyım buralarda.

Bazen, yerleşik göçebeyim zamanla yersiz yurtsuz kalan.

Bazen, hiçbir yere ait olamayışın gurbetçisi.

Varla yok arasında varolma savaşının içinde,

Görünürde hiçbir yerde.

Gaybta, aksimin yalnızlığıyla baş başayım buralarda.

 

Güncelleme 2021

Güncelleme 2021

Neler neler geçti şu 365 günde değil mi? Peki biz tüm bu sıkıntılardan nasıl geçtik, kimdik, neydik, kimde ne kadardık? Bak hayat yolunda artık bir yıl daha aldın. Yaş almak, yaşlanmak… Ne uzak kelimeler gibi geliyor değil mi? Artık alışsan mı diyorum…

Büyüdük, geliştik, öğrendik, öğrettik, sevdik, sevildik. Kimi zaman hayaller kurduk kimi zaman da fark etmeden başkalarının hayallerinde başkahraman olduk. Bize verilen rolleri oynadık. Peki ama kendimizden ne kattık, bu doğaya, topraklara, evrene? Sadece karbondioksit verip karbon ayak izini arttırmış olamayız değil mi? Hayatın manasına erme çabamıza ne oldu? İçimizde hayaller kuran o ufak çocuğu bilgisayar oyunlarına mı yoksa Instagram’a mı kaptırdık? Hepimizin var zaafları, vazgeçemedikleri, göze alamayacakları. Ama herkesin bir de dönüm noktası olmalı öyle değil mi? Yeni bir başlangıç yapma zamanın gelmedi mi sence de? İlla yeni yılı bekleyeceksin diye bir şart da yok ayrıca. Bu yazıyı okuyup bitirdikten sonra aç camı, kömür kokularıyla karışık o soğuk havayı çek içine, üşü biraz şöyle kendine gel. Açıl, ferahla ciğerlerinde hisset, burnun soğuktan kıpkırmızı olsun. Bir de kahve yap kendine miladın olsun. Hiçbir şey için geç kalmadın! Ne okumak için ne öğrenmek için ne de sevdiklerine bunu haykırmak için. ”Nefes alıyorsan umut var demektir” diyor ya yazar sende umut var çünkü unutma ki umut sensin. Umut senin cesaret eden yüreğin. Umut “hep aynı cümleleri kuruyor bu insanlar” demene rağmen bu yazıyı okumaya devam etmen. İnsanoğlu hep bir ışık arar, hep bir umut. Bu yüzden herkese bir misyon yüklemiştir. En belirgin örneği de Noel Baba figürü. Gelecek ve tüm dilekler kabul olacak. Ama sen artık biliyorsun ki Noel Baba hiç gelmeyecek ve ne kadar uslu olursan ol o şirinleri hiç göremeyeceksin ama umut edeceksin, ona sımsıkı sarılıp bırakmayacaksın işte. Yeni hayatın için mucizeler bekleme; üret, paylaş. Asıl mucize kötü kalpli insanların olduğu bu dünyaya rağmen umudunu kaybetmeyenler. İşte onlar ki,  yüzyıllara meydan okuyan güzellikleri kuracak insanlar; işte o sensin. Sadece doğru hamleler, doğru insanlar kabuğundan çıkıp inci olmanı sağlayacak. Güzel ortamların olsun, güzel şarkılar dinle, güzel filmler izle. Seçici ol hayatta. Seçebilmek için de altyapın olsun. İstediğin zaman resti çekebileceğin özgüvenin ve bilgi birikimin olsun ki zorunlu olma hiçbir şeye. Zorunluluktan yapma bir şeyleri. Diğerlerinden farklı olacağım diye de sana ait olmayan kalıplara bürünme. İnan ki üstünde iğreti duruyor ve ehline denk gelirsen fena halde tökezliyorsun. O halde yeni bir yıla, yeni bir güne, yeni bir savaşa hazırla kendini. En büyük çatışmaya; kendinle savaşa… Savaş kendinle, beğenmediğin özelliklerini yont, istediğini ekle. Artık birilerine bahane bulmayı bırak. Ressam da sensin, resim de, boya da. Fırça senin, düzeltebildiğin kâr. Baktın her şey o kadar kötü, çek bir astar boyası sil baştan yaz şimdi kendi destanını. Az bir gayret çokça cesaret. “Sen kimsin?” diyeceksin. Ben içerden sana tüyolar veren minik, aranıza yeni katılan bir yazarım ve bu benim ilk yazım. Bak ben cesaret ettim, bunu seninle ve okuyan herkesle paylaşıyorum. Ben bir adım attım peki ya sen yapabilecek misin?

Bunu okuyan kişiye not:
Müzik olarak Mark Eliyahu’dan Journey şarkısını aç ve düşün. Bu çağın insanı düşünme fakiri çünkü. Bu yolculuk senin. Heybene ne istersen onu kat, yoluna kimi yoldaş istersen onu seç…

Muhabbetle…

Rüzgâr

Duvarlar arasında kayboldum

Pencerede bekliyorum

Kendimi yarınlara yol tutmuş

Gemilerde biliyorum

Kaptan hülyalara açılmış

Okyanus saadetten rüzgârlarla

Dans eder oturur durur

Bir pencere açıklığında

Havalanır perdeler

Ve rüzgâr

Varlığını hissettirmeden

Döndürür dümeni yeniden

Kaybedilen rotaya

Sokak’ta



Dünyanın hâli çocukları birbirine benzemeye zorluyor; oysa her çocuğun kendisini gerçekleştireceği bir başka dünya mümkün.

Bazı konuların dile getirilmesi o konuyu normalleştirir ama susmak da bir şeylerin unutulmasına mâni değildir. Normalleştirilen konular gittikçe sıradanlaşır.

Sokakta kalmak çocuklar için kışın kötü hava koşullarında çok kötü geçiyordur. Sadece çocuklar değil hayvanlar da var; sahipsiz oldukları için değil kimsesizliğe yitildikleri için sokaktalar. Bunlarla karşı karşıya kalan binden fazla çocuk var; yaşadıkları yetmezmiş gibi bir de dışarıda maruz kaldıkları şiddet, umursamazlık, sahipsizlik tepkilerine karşı sokakta dilencilikten işportacılığa kadar çeşitli aktivitelerde kendilerine meslek edinmişlerdir.

Ülkemizde gittikçe büyüyen bir sorun olarak göze çarpmaktadır. Bu sorun gelişmekte olan ülkelerin, sosyal destek sistemlerindeki yetersizliğinden ortaya çıkardığı bir sorun olarak gözlenmektedir. Sokakta yaşayan çocuklar fiziksel, duygusal, sosyal ve bilişsel gelişim alanlarında risk taşımakta ve sokakta çeşitli tehlikelerle karşılaşmaktadır. Türkiye’de bu çocuklara yönelik rehabilitasyon ve topluma kazandırılmasına yönelik çalışmalar yapan kurumlar mevcuttur. Bunlara karşı çocukların sokaktan uzaklaştıracak etkinliklerde bulunmak ve önleyici geliştirici çalışmalar yapılması sorunun çözümünde önemlidir.

Unicef’in 2005 yılında yayımlanan araştırmasında 42.000 çocuğun sokaklarda yaşadığını ya da çalıştığı tahmin edilmektedir. Türkiye’de gayri resmi rakamlara göre ise 80.000’e yakın olduğu tahmin edilmektedir.

Dünyada en çok sokak çocuğu barındıran Hindistan’da bu oran 8 milyon olarak tahmin edilmiştir. Ülkede çocuk işçiliğinin yasa dışı ilan etmesi gibi bazı düzeltici tedbirler olmasına rağmen, sokak çocukları birçok olaya maruz kalmaktadır.

Sokakta yaşamalarının sebeplerinde yetim, terk edilmiş veya aileleri tarafından reddedilmiş olabilirler. Diğer sebeplerinde de ailenin parçalanması, silahlı çatışmalar, fakirlik, kıtlık vb.

“Arkalarında bıraktıkları zayıf çocuklardan dolayı korku duyanların (vasiyet altında olanlar için de) içleri ürpertiyle titresin . Allah’tan korksunlar ve onlara doğru söz söylesinler.” Nisa/9

Bir şeylerin yolunda gitmesi her zaman mümkün değildir bazen tökezleriz. Sokakta hayatını geçirip çok iyi yerlerde olan çocuklar da var. Onlar için umut her zaman vardır elbette. Gülümsemek yeterli.

Bir Fakih Üzerine

Daha çok İmam Azam Ebû Hanife olarak bilinen Nu’man b. Sabit (Allah kendisine rahmet etsin) Hanefi Mezhebi’nin kurucusudur. Hicri 80 miladi 699 yılında Kûfe’de doğmuş, 70 yaşındayken hicri 150 miladi 767 yılında Bağdat’ta vefat etmiş, vasiyeti üzerine Hayruzân kabristanlığına defnedilmiştir.

İlk başlarda kumaş ticaretiyle ilgilenen Ebû Hanife (rah.) daha sonra ilme olan iştiraki ve sözüne itimat ettiği bir hocasının yönlendirmesiyle ilim meclislerine gitmeye başlar. Kısa zamanda hocaları tarafından keşfedilen Ebû Hanife (rah) bir süre sonra ticareti çalışanlarına bırakıp tamamen kendisini ilme adar. Özellikle Kûfe’de, o dönemin en otoriter hocalarından olan Süleyman b. Hammad’ın (rah) derslerine devam eder. Bir gün hocası uzun bir yolculuğa çıkar ve yerine Ebu Hanife’yi (rah) bırakır. Aradan zaman geçip Süleyman b. Hammad’ın (rah) vefat haberi gelince halk, o makamda hep Ebû Hanife’yi (rah) görmek isterler ve öylede olur. Ebû Hanife (rah) artık bir ilim meclisi kurmuş öğrencilerine ders, sair halktan gelip soru soranlara fetva vermeye başlamıştır. Artık ömrünü ilim öğretmeye vakfeden İmam Azam (rah) diğer büyük alimler tarafından da tanınır, uğraştığı ilimde otorite kabul edilir.

İmam Azam (rah) hadis, tefsir, kelam, kıraat, sarf ve nahiv ilimlerini de çok iyi bilip yorumlarken daha çok fıkıhla ilgilendiği için bu alanda meşhur olmuştur. Fıkıh konusunda çok ve derin çalışmalar yapan İmam Azam (rah) nihayet bu konuda -ilk kez- bir sistem oluşturur ve Fıkıh Sultanı unvanına layık görülür.

Daha sonra meşhur olacak bir çok talebeye hocalık yapmıştır. bunların başında, İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed, İmam Züfer (rah) gelmektedir. Kendi ve öğrencilerinin çalışma ve gayretleriyle Hanefi Mezhebi oluşmuş ve İslam aleminde kabul görüp benimsenmiştir. Başta Osmanlı olmak üzere birçok ülke İslam’ı Hanefi mezhebi ile tanıyıp yaşamıştır.

Not: İslam’da mezheplerin önemi ve gereği konusuna burada değinmeyeceğim. Bu konu çok önemli olmakla beraber başlı başına bir konu olup belki başka bir yazıda ele alınabilir.

Bu aktardığım bilgilerin kaynağı, İbn Hacer el-Heytemi’nin (rah) kaleme alıp Manastırlı İsmail Hakkı tarafından Türkçe’ye kazandırılan, “Fıkıh Sultanı İmam Azam Ebu Hanife” adlı eserdir. Eser adından ve yukarıda özeti mahiyetinde aktardığım pasajdan da anlaşılacağı üzere biyografik bir çalışmadır. İmam Azam’ın doğumunu, yaşamını, şahsiyetini, ilim hayatını, faziletlerini ve vefatını konu edinir.

Fıkıh Sultanı İmam Azam Ebu Hanife

Eserin asıl ismi el-Hayratü’l-hisan fi menaki’l-İmam-ı A’zam Ebû Hanife en-Nu’man’dır. Son dönem Osmanlı alimlerinden Manastırlı İsmail Hakkı tarafından dilimize çevrilmiş, bazı açıklamalarda eklenip sadeleştirildikten sonra yukarıda zikrettiğimiz adı almıştır.

Gelelim eserin asıl değinmek istediğim noktasına. İslam’da dört hak mezhep vardır. Bunlar; Hanefi, Şafi, Maliki ve Hanbeli mezhepleridir. Kitabın yazarı İbn Hacer (rah) Şafi mezhebine mensup bir alimdir. Kitabın konusu olan İmam Azam (rah) ise Hanefi mezhebindendir. Kitapsa onu tanıtıp övmek amacıyla yazılmıştır.

İnsanlar bazen bir görüşe takılıp onu öylesine savunurlar ki artık kendilerine diğer görüş ve düşünceler yanlış, aksini iddia edenler dalalete gelir. Ve yine bazıları -mezheplerin ne olduğunu ve neyi teşekkül ettiğini bilmeyen bazıları- bunun İslam’da da olduğunu söylerler. Halbuki bu büyük bir yanılgıdır. Yukarıda örneğini verdiğimiz ve istersek bu konuya dair getirebileceğimiz daha birçok örnekte de görülür ki İslam’daki mezhepler “Benim dediğim doğru, senin dediğin yanlış,” felsefesiyle hareket etmeyip, içtihat, kıyas, hüküm çıkarma ve itibari dayanak çalışmalarıyla farklı hükümler elde edip birbirini yalanlamaz. Bu meseleyi -insaflı ve ön yargısız bir şekilde- araştıranlar bunu rahatlıkla görebilirler.

Birini değerlendirirken önemli olanın biz-siz-onlar olmayıp yaptıklarımız ve savunduklarımız olduğunu ortaya koyan bu eser bize bir şahsiyet üzerinden çok önemli mesajlar vermektedir. Okuyana tabii…

Gülüşlerimin (S)üzülüşleri

Oysaki ben
Sabahları gülerim kendimi
Çocukluktan kalma bir alışkanlık
Ve yine ben
Geceleri üzerim kendimi
Zifiri zincire halkalanmışlık
Benimkisi
Gündüzleri gamzelerime gömülen gülüşlerimin
Geceleri emanet ruhumda dirilen üzülüşleri
Gibi…
Süzülen kim? Üzülen kim?

Oysaki ben
Sabahları dinlerim kendime
İç sesimle barIŞIKlık
Ve yine ben ya
Geceleri inlerim kendime
Koynu koynuna giren koyulaşmışlık
Benimkisi
Gündüzleri kirpiklerimde yankılanan seslerimin
Geceleri kıyamet ruhumda kopan herkesleri
Gibi…
Duyan kim? Uyan kim?

Oysaki ben
Sabahları doğarım kendimi
Doğuştan kalma bir huylandık
Ve yine ben
Geceleri boğarım kendimi
Boynuna boylu boyunca sarılmışlık
Benimkisi
Gündüzleri parmak uçlarıma değen çiçeklenişlerimin
Geceleri alamet ruhumda tutulan geçekleri
Gibi…
Uyanık kim? Yanık kim?

Oysaki ben
Ne can vericiydim, insan olsun
Ne de can ALICI’ydım, insan (s)olsun
Sırıl sıklam sırra (a)sırlık, Benimkisi…

Gülüşlerimin üzülüşleri “Ben”!

Gülüşlerimin (s)üzülüşleri kim?

İnanmak Umuttur

Hayatımız sonrasının kopyası gibi bazen
Yeminimiz sunulan yemek tabaklarına benziyor
Ondan
sonrası ise bitirilen, yenilmiş,

bozulmuş kirli tabaklara…
Ya biz fazlayız bu aleme ya da biri eksik dost
Tuttuğumuz yürek kayıyor,
Baktığımız göz kayboluyor,
Tanıdım dediğiniz el oluyor
Şikayetim yok dar-ı dünyaya
Lakin bizdeki de can, bizimki de kalp
Bu kadar elem reva mı bu cana?..

  Hani bütün sıkıntıyı görüp, yine iyi düşünen, etrafını güzel gören, gülümsemeyi kendine düstur edinen
insanlar var ya bu hayatta,
Onlar iyi ki varlar…
Onların sıcacık, yumuşacık kalpleri, çok bahtiyar düşünceleri var. İşte onlara layık tüm güzellikler. Mücadeleyi yapan kazanır ve alır payını. Burada olmasa da ahirete ertelemiştir Rabbi onun mükafatını… 
İncele hayatı ama çok irdeleme dost! Zira bir yara misali ne kadar deşersen o kadar kanar, bir o kadar canın yanar ve geç iyileşir.

Dünyada adalet yok dost!
Olsaydı böyle mi olurduk?
Olsaydı etrafta kelle mi kalırdı?
Hiçbir şeye inanma ama buna inan;
İlahî adalet er geç yerini bulacak,
Sabırla beklenen yolun sonu
güzelliğe çıkacaktır
Yeter ki metanetini çoğalt
Yeter ki güvenini diri tut…

  Sen teksin, kıymetlisin. Tek bir anadan doğdun, tek bir hüviyette can buldun. Senden başka yok unutma…


 “Bütün iyi kitapların sonunda 
Bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda 
Meltemi senden esen 
Soluğu sende olan 
Yeni bir başlangıç vardır 

Parmağını sürsen dünyaya, rengini anlarsın 
Gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın 
Onu işitsen, yuvarlağı sende kalır 
Her başlangıçta yeni bir anlam vardır. 
Nedensiz bir çocuk ağlaması bile 
Çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır.” 

Edip Cansever


 

Karanfil

uymayayım diyorum ama

“seviyorsan git konuş” diye

yorgun bir at geziniyor damarlarımda

en son ektiğin karanfil taşmış saksısından

bir muhabbet kuşu takılmış radara

bir tarafı yatık geminin sudan kaldırılacağı günü beklemek gibi

seni beklemek de öyle alelade

biz beraber gülerken sığmışız kadraja

yazı arkadaş

kışı yamyam bilmişiz

tren tünele girince öküz gibi ağlamışız

denizin üstünde gezdirdiğimiz ayaklarımız ölmedi şahittir,

ayak basmıştık batık gemilerin

güvertesine

hayat bir yerde dudaklarını uzatmış fakat çekiniyor, sanki dişsiz

o sıra görür gibi oluyorum seni

ellerini uzatmışsın,

boynu uzun naz’dan tutulmuş karanfillerin içinde

Ayı mı o?

yarıyor parmakların suyu,
içinden geçiyor buharın
görüyorum ya seni böyle aşkın içinde
kan kendi aleminde çalkalanıyor
kuyusuna düşmekten vazgeçen Yusuf,
ağlıyor Züleyhasına
keşke diyordur
keşke duygularımın her biri
element olarak kalsaydı toprağın altında

aşk mevziye sığmıyor sevdiceğim
menzil kısa
az önce köye bir haber geldi,
yuvarlanmış büyümüş bir kar tanesi
öyle çığ, öyle tez
sanki dağı düşürmemiş gibi,
ayı!
kaldığı yerden devam ediyor uykusuna

avcumuzdaki terden kaçıp duruyor sabun
tırtılın açılıyor kozası
dönmediğin günler için oturuyor,
göğsüme bir demir
dokunmadan çoğalan ateş
yakıyor tarlayı
bir gün daha azaltmak isterim yükünü,
göğsümdeki demirin!

Bir Batuhan Kordel Şarkısı: Teşekkür

Batuhan Kordel ile tanışmam “Sıcak Şarap” ile olmuştu. Peki öneri neden “Sıcak Şarap” değil de “Teşekkür“? Hani bazı şarkılar sizden parçalar barındırır, dinlediğinizde hissettiklerinizin tercümesi gibidir ya “Teşekkür” şarkısı da benim için tam da böyle bir şarkı.

Yağmurlu bir, eylül akşamı
Sen biraz sarhoş, ben ise dargın
Gözlerim dolu, dilimde bir şarkı
Ben senden uzak, sen ona yakın

Bu şarkının tadı en güzel yağmurlu bir havada çıkar aslında. Kulaklıklarını takarsın, şapkanı geçirirsin başına, gökyüzünden yavaş yavaş damlalar süzülür ve müziği başlat düğmesine basarsın. Sonra müzikle beraber hayaller ve düşünceler de akın eder.

Teşekkür ederim, her şey için
Güven bırakmadın, tebrik ederim
Yoksa unutamazdım, aylarca yıllarca
Girmeseydi bu aşka, üçüncü bir kişi

Hayatımıza giren her insana teşekkür etmek gerek aslında. Çünkü hayatımıza giren her insan bizlere bir şeyler öğretir. Kimisi sevmeyi, kimisi fedakarlığı, kimisi de kimseye güvenmemeyi… Birinde kırıldıysa güvenimiz herkese karşı temkinli yaklaşıyoruz. En güvendiğim bile böyle yaptıysa daha yeni tanıdığım biri neden yapmasın diyoruz. Herkese bu algıyla yaklaşmak ne kadar doğru peki? Hepimiz biliyoruz ki tamamen yanlış bir algı bu. Çünkü her insan aynı değildir. Önemli olan karşımızdakine bu güvensizlik önyargısı ile yaklaşmamaktır.

Aslında hiç kimse yarı yolda bırakmaz birbirini. Onun yolu oraya kadardır. Dahasına ya sevgisi yetmez, ya da karakteri…

Buradan tüm teşekkürü hak edenlere gelsin şarkı…

Şair Yüreğim

Şair yüreğim ;

Hüznü yakaladı,

Hüzün tarlasının hasadını bitirmezken,

Sana nasıl filizleneyim?

Kendime, dalgın,

Göğe bakıyordum duraksamadan.

Biri geldi, biri gitti

Bir an kayboldum gibi!

Geçmiyor yorgunluğum.

Tutunuyorum bir yerlere, bir şeylere.

Kitaplara , beni hayata bağlayan şiire.

Hüznüm var bir de,

Bedenim bile yorgun baksana.

Kuzuların Sessizliği

Şimdi söndü ışık, yüreğimde sen çalan ıslık, bahçemde beslediğim göz bebeklerimle aydınlanmış durumda. Neden bahsettiğimi kendim bile anlamamış olabilirim. Çünkü öyle sevimliler ki en son ne konuştuğumu bile hatırlamıyorum. Bakakaldım kuzuların sessizliğine… Dalgın, çaresiz, adım ne benim deyişlerine… Ben koşmayı, yürümeyi kısacası hayata tutunmayı onlarla koşarken öğrendim. Daha neler anlatacağım bu kuzulara bilmiyorum. Dağlar bana bakar ben kuzulara bakarım. Soğudu ellerim. Uzamaya başlamış çimenlerin gölgesinde el uzatıyorum bu defa… Dikkatim dağınık, kuzular sevimliler. Güneş tam tepede bizi seyrediyor. Ne bir deniz ne de bir ağaç var burada. Mesafeler daralıyor. Lüzum olmazdı sanki dalgalarla konuşmaya…

Düşüncelerim derinliklere şapka çıkartıyor!

Derinlerden bir karaltı görüyorum. Yitik hayatların kırıklarına kırılıyorum. Çağırıyor beni yalnızlığım. Ney sesiyle karışmış bir kaval sesi duyuyorum. Kuzuların melemesi de ahenk oluşturuyor bu hâle. Derdimi dökersem bu dereye, anlar mı beni bu düz ovada? Konuşur mu benimle? Lâl gibi yaramın noksanlığını kapatır mı? Cemre olup düşer mi toprağa? Yoksa karışıp gider mi derdimi dinlemeden? Benim gözüm ateşe bakar… Dilimin söylediğini sanıyorum. Rüzgârın dilinde savruldum bu ovada. Ben diline hayran, sencileyin davranıyorum. Bu nasıl olur deme? Söyleyen söylemiştir bu dilin bestesini… Dost göründüm yaban ellere. Kattım bilgime dağların savruk bakışlarını, ince hesaplarını… Şu fani dağların telaşına bak! Gidenlerden haber yok, dönenler nerede?

Her gün geçerim bu diyardan bir kere de “yine ben” diye söylenmedi.

Ankara çayı değilim belki ama Rize’den de geçerim. Bağlamayı aldım elime ustamın sözüne karşılık verdim. Dost benden ayrı gezeli… Dostun cahiline laf edenler, garipliğini bilir mi? Yetimliğini bilir mi? Hayır… Merhametsiz dünyanın mavisinde boğuldum. Adını sormadım. Fesleğenin kokusuna dünyayı dolaştım. Evlerinin önünde tokmaklarını çaldım. Gelen olmadı. Ayrılığına yoktur mısralarım…

Her yaşanmışlığın bir seveni var.

Taşın ortasında büyüyen bir çiçek gibi seyrederim âlemi. Yeryüzüne selam ederim. Yorgun bir ruh, hissiyatını kaybetmiş bir kuzu ve şairin kalbinden geçmiş sözlerle yeni bir yolculuğa çıkıyorum. Umulmadık hayallerle hem de. Ancak buralarda dalıp gidilen hayaller kurulur. Otur toprağın üstüne “benim olan güzeldir” diye haykır. Toprağın üstünü çeşitleriyle ben olmuş çiçeklerle süslüyorum. Bahane arıyorum. Dolaşmaya, kuzuların peşinden koşmaya, bir nehrin kenarında ayaklarımı uzatmaya bahanelerimi çağırıyorum.

Bugün meşhur köprünün üstünde düşünüyorum. Kalbinden yanık kokusu gelen insanların sarılabileceği bir dost, kitap var mıydı? Uzunca bir yolda yürüyüp konuyu konuştum lakin ne yaşarsa yaşasın insanın minnet duyacağı veya inanacağı şeyleri aradığına karar verdim. Kaç kelimenin yanından geçerse geçsin, yapmak istedikleri için bahaneler üretsin. Benim gibi… Mesela, mutluluk deyince yazı yazmayı seviyorum. Deneme, öykü gibi türleriyle değil, harfleri kullanmayı seviyorum aslında… Hayatım boyunca büyük sözler konuşmaktan sakındım. İnsandık, ne olacağımız belli değildi ve insanları yaşadıkları için kınamayacaksın bu dünyada… Biliyorsundur “insan kınadığını yaşamadan ölmez” diye bir sözümüz var bizim.

2021 ‘İstiklal Marşı’ Yılı Olarak Kabul Edildi

Beş ana partinin imzaladığı ortak teklifle 2021, ‘İstiklal Marşı’ yılı olarak kabul edildi.

TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un ilk imza sahibi olduğu ve AKP, CHP, MHP, İYİ Parti ve HDP’nin imzasının yer aldığı önerge ile 2021 yılının ‘İstiklal Marşı‘ yılı olmasını içeren düzenleme kabul edildi.

Türkiye Çevre Ajansının Kurulması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’nin görüşmeleri sırasında, Meclis Başkanı Şentop ile AK Parti, CHP, HDP, MHP ve İYİ Parti ortak önerge verdi. Yapılan oylamada önerge kabul edildi. Bu kapsamda İstiklal Marşı‘nın Kabul Edildiği Günü ve Mehmet Akif Ersoy‘u Anma Günü Hakkında Kanun’a geçici madde eklenmesini içeren düzenleme kanun teklifine eklendi.

Dünyaya Meydan Okuyan Bir Bir Direnişin Destanı

Önergenin gerekçesinde, “İstiklal Marşı‘nın, büyük şair ve dava adamı Mehmet Akif Ersoy‘un, Anadolu’nun dört bir yanında devam eden Milli Mücadele’nin ruhunu ve kararlılığını yansıtan ve aynı zamanda o büyük mücadeleye coşku ve heyecan kazandıran abidevi eseri olduğu” belirtildi.

İstiklal Marşı’nın zalime, işgalciye ve sömürgeciye boyun eğmeyen ve dünyaya meydan okuyan bir direnişin destanı olduğu vurgulanan gerekçede, Mehmet Akif Ersoy’un mısralarının, Milli Mücadele’nin ruhunu temsil eden, sadece lafzıyla değil manası ve hakikatiyle her an yaşayan bir coşku ve heyecanı yansıttığını ifade edildi.

Gerekçede şu ifadelere de yer verildi: “Kanuna eklenmesi öngörülen geçici maddeyle Milli Mücadele’nin başlangıcının ve TBMM’nin açılışının 100. yılının akabinde, İstiklal Marşı‘nın kabul edilmesinin 100. yılına denk gelen 2021 boyunca düzenlenecek özel etkinliklerle İstiklal Marşı’nın anlam ve öneminin hatırlanması, ayrıca İstiklal Şairi Mehmet Akif Ersoy’un ve kurtuluş mücadelemizde görev alarak Türkiye’yi bize vatan kılan şehit ve gazilerimizin yad edilmesi amaçlanmaktadır.”

Bu önergeye göre, 2021 yılı tüm kamu ve kuruluşları tarafından İstiklal Marşı’nın kabulü, ve Mehmet Akif Ersoy’u anma etkinlikleri düzenlenecek.

(Fotoğraf: yenicaggazetesi.com)

Aykırı Çocuk

Aykırı bir çocuksun aslında, keyfine diyecek yok. Sokakları yalayıp yutmuşsun, tükürmüşsün hissiz kaldırımlara, ayakkabınla yaymışsın her tarafa tükürüğü. Bir nevi pisliksin aslında, yıllardır pisliği tatmaktan içine işlemiş artık bu. Üstün körü yaşamışsın şu vakte kadar. 21 yıllık bir hayat, her anına şahit olup nihayetinde bugünlere sağ çıkabilmişsin. Ağlamışsın yeri geldiğinde, nasıl bir sihirbazsan herkesten de saklamışsın bunu. Anlatamadıkların birikmiş içinde, Adapazarı gibi olmuş için; adım atacak, birkaç saniye soluklanacak vakit yokmuşçasına, pislik içinde sağı solu. Ustaca sıyrılmışsın insanoğlundan, yeri geldiğinde gökyüzünü izlemişsin, kimi zamanlar ise gökyüzünde belirivermişsin. Kapı gıcırdamalarına tahammül edemeyen bir bedenin içerisinde sürdürmüşsün yaşamını; sesleri mahalleyi inletecek kapıları aralamış, onların ardında da sesin aksine sessiz mutluluklar aramışsın. Ne kadar umutlu olsan da o eski günlerde istediğine asla ulaşamamışsın. Kırılmışsın kimi zaman kırmak yerine, sesin ağaç yapraklarını dahi oynatmaz iken ağaç dalında seni gözleyen baykuşun kalbinde hissedilmiş acın; dayanamamış, her gece uğradığı ağaçtan uçup gitmiş uzaklara; tıpkı senin zihnine artık uğramayan, şekillenmekte güçlük çeken, pozitiflik ile bağını çoktan koparmış o düşüncelerin gibi. Aykırı bir çocuksun sen, kimsenin ayak basmadığı parklara uğrar salıncak sallarsın, uçurum kenarlarında gezinir asla da aşağıya bakmazsın. Herkes yaşadığına emindir, sen aslında bu histen de çok uzaktasın.

 

Gökyüzünün Tomurcukları

Gökyüzünde ve yeryüzünde güneş doğduğunda her yeri ümit kaplar. Canın yürekte olduğu bu vakitlerde, kuşların dansına hayran olurdum. Her yudumda “yalnız kalmak” sancı sanırdım. Bir ses duyarak içimi ısıtırdım. Yeniden bükülmüş boyunları, dalları gökyüzüne doğru kaldırırdım. Ufukta bir yıldız, öyle güzel ki hayal kurası gelir insanın.  Dik dur ey gönül! İçim soğumasın bu dünyadan… Karanlık ve üzeri desenli, üç beş parça giysim vardı, üzerime yakışan. Giydim onları, çıktım sokağa… İzledim tüm hikâyeleri… Birinin üzerinde sarı bir kazak, diğerinin üzerinde de renkli bir kazak vardı. Kazak dediğime bakmayın! Aslında onlar bir kuş tüyü… Severim kuşları, kalbime bir tutam “sadaka” bırakıp giderler.  Gönlümdekileri yalnızca onlar bilirler.  Hissettim tüm yaşadıklarımı ve benden giden çok şey vardı.

Çok veya az hepimiz biriz!

Milyonlarca insanın beraber yaşadığı bu dünyada, kimisi doğru insanı beklerken kimisi de yanlış insana katlanırken yoldan geçen bir tanıdık gibi “merhaba” diyor yaşadıklarına… Sözün kaynağını pek bilmiyorum çünkü insan zulmü ile karşılaşan her kişi demiştir bu sözü.“ Az insan çok huzur” biçiminde. Bal şifadır, bal huzurdur, bal mucizedir. Aslı bende saklı tatlı besin kaynağıdır. Ama fazlası insanın ağzında olunca zehirli bir yan etki gösterebiliyor. Hâl böyleyken insan yalnız kalabiliyor ve bu yalnızlık anılarını süpürebilmekte, özlem dolu anıların kırıntıları ile yaşamaya mahkûm olmakta gizlidir.

Benim adımı küçükken “çiçek” koymuşlar, insanlara “özlemek” selam verdiğinde buluşmak için…

Özlem kapıya dayandığı vakit, insan her şeyi yapar. Nasıl mı?  Mektup yazar, video çeker, sürpriz yapar, hayal kurar… Böyle işte. Önce sabret yaşadıklarına, sonra şükret ve en son aşamada ise seyret kalp gözünle… Anlayacaksın! Gün gelir; acıya sabredersin ardından mutluluğa tebessüm edersin de “anlamak” sorun olunca kapını çalan karnını doyurduğun kuşlardan başkası olmaz. Bazı insanlar yaşadığını sanırken bazıları da bir uçurumun kenarında kendini düşünür. Yaşadıkları ağır gelir o anda. Gündüzü puslu, gecesi zifiri karanlıktır böyle insanların. Erken anlar bir an “kendi olmayı”, geç anlar “ kendi olmamayı” ama pes etmekten korkarlar.

Her yaşanmışlığın bir değeri vardır!

Şaşırdım kaldım. Penceremin önünde bir ney ve keman ikilisi! Önünde nergis gibi boynu süzülmüş bir at tuvali. Bu şehir duru sözleri çok sever. Çünkü el değmemiş bir anıdır onun için. Sen yokken! Umudum mavi sulara gömüldü. Gökyüzünde ve yeryüzünde her an seninle “el ele” dolaşmak hatta dondurma üstüne kaymak yemek güzel olurdu. Ama anlaşılmaz bir dünyanın sularının içinde yüzüyorum. Sözlükte yazıyor mudur, bilmiyorum. Sabretmek denince akla ilk gelen bir gerçeğin ürünüydüm. Garip bir gençlikti, usulca yazardı ne yazacaksa…

Ne güzel bir gençlik!

Ne güzel bir gençlik biçimidir. Seninle anlamak.  Vav durağına rastladım dün gece. Ay dolanır vaziyetteydi ve yine kendimle kaldım. Gökyüzünde üç beş tane yıldızla sabahı bulurum sanıyordum. Fırtınalı bir gecenin ilk akşamı ve gölgeli bir mırıltısı var sanki. Ben bu gençlikte kendimi unuttum galiba. Her hâline bir dize yazdığım bu dünyada yine bir ney sesine kurban oldum. Aşkı aldı beni koydu kitap arasına… Kuş tüyünden yaptığı kalemini de Türkçesi “Kuşdili” olan yeryüzünün içinde bir sandığın içine sarıp sarmalayıp kilit vurdu. Veda edercesine tebessüm ediyordu bahçede dertleştiğim güller…