Yağmur, gece, sükût…

Birbirine yakışan, birbirini kusursuz tamamlayan üç güzellik.

Herkesin kabuğuna çekildiği vakitte, bu manzarayı temâşâ etmek var niyetimde. Durmak, düşünmek, izlemek ve dinlemek.

Pencereye usulca vuran damlaların sesine eşlik ediyor şimdi yüreğimin fısıltısı. Titrek titrek yanan mumun ışığı yansıyor o pencereye. Ve dağılıveriyor gecenin koyu karanlığı bir anda, parlıyor yağmur taneleri.

Sonra sükût..

Koşturmacadan, telaşeden, hengameden uzak, bir başınalık. Düşünüyorum da, ne çok ses var etrafta. Ve insan, onca gürültü içinde en çok kendi sesine hasret. Kendiyle konuşmaya, kendini dinlemeye, içine dönmeye, tefekküre muhtaç insan.

Önce kendimizle dost olmaya, bu maratona bir ara vermeye, bir soluklanmaya ihtiyacımız var bizim.

Ben kendimi bilmedikten, tanımadıktan, dinlemedikten sonra, başka bir insan bunu nasıl yapabilir ki?

Her şeyi bırakıp bir kenara, kendime adım atmalı, kendime geç kalmamalıyım, yoksa dünyanın bir ucuna da gitsem hep geride kalacağım. Ne kadar arasam da eksik parçayı bulamayacağım.

Ruhumu, hislerimi, gönlümden geçirdiklerimi, kısacası beni ben yapan, varlığımı anlamlandıran her şeyi gözden geçirmeliyim, mütemadiyen. Çünkü insanın amacı, başı boş kalmak, manasız ve değersiz, sadece madde ve çıkar üzerine kurulmuş bir hayat sürmek değil. Yaşamı nitelikli kılan, bu dünyada bir nida, bir yankı bırakabilmek. Karşılıksız iyilik, koşulsuz sevgi, tevazu, merhamet gibi unutulmaya yüz tutmuş hisleri harekete geçirebilmek.

Ben bir robot değilim, benim ruhum, aklım, kalbim ve de bir gayem var.

Gaye deyince, Ayşe Şasa’nın şu cümlesi gelir aklıma hep, “Kıyamet günü yaratıcıya anlamlı ve onurlu bir hikaye anlatabilmeliyim.”

Bunun için önce kendimi anlamlandırmalıyım.

Nasıl peki, diye düşünüyorum.

Arayarak bir yağmur damlasında, gecenin karanlığında, sükûtun sesinde kendini. Bir çiçeğin kokusunda, içtiğin çayın tadında, bir şiirin mısralarında, bir çocuğun tebessümünde belki.

Kainattaki hiçbir şeyin öylesine, tesadüfen olmadığını bilerek. Her nefes alıp verişi, hikayeni anlamlandıran bir hediye, bir nimet görerek. Yeri geldiğinde durarak, dinlenerek, idrak ederek.

Ânı yaşayarak, ânda kalarak, tabiri caizse, ânın evladı olarak.

Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın da dediği gibi, “Aşk ile ânı seyrederek.”

“Dünyaya geldim gitmeye, ilim ile hilme yetmeye
Aşk ile ân seyretmeye, ben în-ü ânı neylerem.”

Erzurumlu İbrahim Hakkı

Ben Emine. Türk Dili Ve Edebiyatı mezunuyum. Okumayı, düşünmeyi, hislerimi yazıya dökmeyi ve paylaşmayı seviyorum.

3 Comments

  1. Merve Alıcı Cevapla

    Sonunda Erzurumlu İbrahim Hakkı’dan alıntı ne kadar güzel bir bütün olmuş cümlelerinle. Yüreğine, kalemine çiçek. ?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir