Ülkemizde vatandaşlar susmuştu. Ülkede dönen tüm pisliklerin sebebi bu suskunluktu. Geriye güzel hiçbir şey kalmamıştı. Taciz, tecavüz, hırsızlık, yolsuzluk, cinayet, adaletsizlik, berbat bir gelir dağılımı ve en önemlisi; Eğitimsizlik ve suskunluktu.
Aslı araştırılmayan ve asla sorgulanmayan bir dinin kisvesi altında dönüyordu tüm pislikler. Dinleri kötüydü demiyorum, ama dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlardı. Kötü olan toplumdu, bilmedikleri bir dilden neye çevrildiyse ona inanıyorlardı. Çeviriyi kimin yaptığı, niye yaptığı, dillere olan hâkimiyeti, kişinin niyeti asla sorgulanmıyordu. Hal böyle iken bir süre sonra bu kitap, toplumu yönetenlerin, başucu kitabı olmuştu. Asla okunmayan bir başucu kitabı. Okuduklarını iddia ediyorlardı ve işlerine nasıl gelirse, çıkarları hangi doğrultudaysa ona göre çevirip halka sunuyorlardı. Halk da inanıyordu.
Mesela kadına, kadın kimliği dışında her sorumluluk yükleniyordu. Hayatları çekilmez kılınıyordu, dövülüyor, kaçırılıyor, taciz ediliyor, tecavüze uğruyorlardı. Ama sözde bağırmıyorlardı. Bağırmadıkları için sessiz sedasız ve adaletsiz bir şekilde ölüyorlardı. Sonra unutuluyorlardı. O unutulan ve zulme uğrayan kadınlar sadece sevenlerinin boğazında bir yanma, gözlerinde gözyaşı olarak kalıyordu. Zaten din adamlarına ve ülkeyi yönetenlere göre kadına yakışan da gözyaşıydı. Kadın gülmemeliydi çünkü ayıptı. Kadına yakışan gülmek değil ölmekti!
Bu ülkenin kralının kızına küfretti diye kellesi vurulanlar da vardı, yoksul halktan birinin kızına tecavüz edip, ölümüne sebep olup hiçbir ceza almayıp, elini kolunu sallaya sallaya halkın ortasında dolaşanlar da. Kral ve ailesi ahlaklıydı, kralın ailesi gibi düşünenler ahlaklıydı ama geriye kalanlar ahlaksızdı. Çünkü diğer kadınlar tahrik ediyordu, saçı açık dolaşıyorlardı. Çünkü çok sebebi vardı tacizcinin, çok suçu vardı kızların. Onların dinleri, açık giyinenlere, örtünmeyenlere, öldürülmeyi, tecavüzü layık görüyordu. Ama gelin görün ki aslında dine göre yapılması gereken, yüz çevirip bakmaktı. Ne olursa olsun bir cana kıymamaktı.
Bir kadın, çocuğunun gözü önünde öldürülüyordu. Bir kadın, hiç tanımadığı, cezaevinden izinli salınan bir psikopat tarafından sokak ortasında öldürülüyordu. Bir kadın, eski sevgilisi tarafından yakılarak öldürülüyordu. Bir kadın, iş görüşmesine gittiği yerden aşağı atılıyordu. Biri vezirin himayesinde ortalıktan kayboluyordu ve kimse vezire bu kız nerede diyemiyordu. Bir anne yıllarca kızından haber alamıyordu, ne ölüsü vardı kızının ne de dirisi. Her gün, her yerde kadınlar ölüyordu. Kimi 10 yaşında, kimi 20, kimiyse 70 yaşında. Ölmüyor, öldürülüyorlardı! Öldürenler ortaya çıkınca yargılanmamak için bazı martavallar okuyorlardı; Açık giyinmişti, o saatte orada ne işi vardı sizce, bağırmadı rızası vardı, eskorttu, o da istiyordu. Bence hiçbiri istemiyordu tecavüze uğramayı ve ölmeyi. Hiçbiri bunları hak etmiyordu, ya sizce?
Hikâyemizin bir de bu kısmında dinleyin ve asıl meselenin açık giyinmekle, örtünmemekle, serilip serpilmekle alakalı olmadığını anlayın. Bu tefessüh etmiş ülkenin, kral destekli bir kurumunda, 8-10 yaşın altındaki, erkek çocuklara tecavüz edildiğini ve tecavüzcülerin hiç ceza almadığını, kralın yandaşları tarafından bu olayın kutlandığını anımsıyorum. Yine bu ülkede gün yüzüne çıktığı kadarıyla köpeklere, atlara, kedilere, tavuklara ve aklımıza gelmeyecek kadar, bu da olmaz artık diyeceğimiz kadar, olmayacak şeylere zarar vermiş güruhlara rastlıyorduk hatta rastlamıyor onlarla yaşıyorduk.
Yani asıl mesele, kadın olmak değil, açık giyinmek değil, kirli zihinlerin yönetimi altında olmaktı. Yani asıl mesele susmaktı. Cumhuriyet ile yönetilen Çaçaronya, krallığa dönmüştü, yetki tek elde toplanmıştı. İşin kötüsü bu rezalet tüm halkın eseriydi. Kimisi destek olduğu için suçluydu, kimisi sessiz kaldığı için ama herkes suçluydu.
Bugün kapalı bir güne açıldı gözlerim, yatakta vakit kaybetmeden bahçeye ulaştım. Gözüme boşluklar takıldı, hüzünlü olduğum vakitlerde baktığım boşluklardan farklarının olmadığını anımsadım. Durumdan rahatsız olduğum için bahçeden de apar topar ayrıldım. Sokaklara daldım, meydanlarda yürüdüm, tenha mahalle aralarından usulca geçtim. Hasarlı binaları inceledim, içlerinde yaşayan insanların da hasar almış bireyler olduğunu varsaydım, bu düşünce gitmek bilmedi beynimden. İnsan kendisinde bolca bulunan bir kavramı etrafından da eksik etmez. Hüzünlüyse hüzünlü şarkılarla buluşturur kendisini, hasar almışsa sağlam olan her şeye imrenerek bakar ve acıyı tattıysa kendisine üzülmekten başka çaresi de yoktur. Saatlerdir sokaklardayım, hava bir türlü düzelmedi, bu durumu yıllardır bu hayatta bulunup düzelmiş hiçbir şeye rastlamayan benliğime benzetiyorum. Bir şeylerin farkında olmak, bir şeyleri bilmek bazen insanı yavaştan hasta eder. Küçük bir çocukken bir insanın saf sevgiye sırtını döneceğini bilmezdim, şimdilerde çok iyi anlıyorum. Benim gözümde insanlar ihtişamlı binalarda yaşayan yamyamlardır, bir insanı katletmenin sadece somut bir şekilde gerçekleştiğine inanırlar, bu yüzden de aptaldır birçoğu. Birbirlerine ettikleri kelimelerin çok güçlü bir silahın namlusunu terk etmiş kurşunlardan da ölümcül olduğunu düşünemezler. Çoğu gösterişten kopamaz, yaptıkları kötülükleri kimseleri tutamadıkları kalplerinde gizlerler. Gizledikleri sadece kötülükten de ibaret değildir. Kendisi de kötüdür aslında insanın, iyi yönleri olsa da kötüye daha yakındırlar. Ben de kötüyüm, şu kasvetli gökyüzüne bakarak bunu haykırabiliyorum, evet ben kötüyüm, birilerinin üzülmesine sebep oldum. Vurdumduymaz bir insan olmayı başardım. Tüm bunların altında yatan sebep, zamanında bir başkalarına yorduğum kalbimin onlardan gelen acılar sayesinde vücudumda en nefret ettiğim kısma dönüşmesidir, bu beni umursamaz yaptı. Bunca acıyı benimseyip günün her anında bana kendisini hatırlatması bilinçaltımı dağıtıyor. Sağlamlaşamayacak kadar dağınık bir bilinçaltına sahibim, orada ne yatıyorsa beni yıllardır rahatsız ediyor. Eğlenceli geçen nadir zaman dilimleri oluyor, oralarda bulunmak içimi ferahlatsa da bu anlar ne yazık ki çok uzun sürmüyor. Ben kendimi hasarlı binaların arasında benim gibi hasarlı insanları düşünürken buluyorum. Bazen sıradan geçen bir günden rahatsız olup bunun için de hiçbir şey yapmamakla yetiniyorum. Geç saatlerde gözümü kapatıp durgun günlere gözümü açıyorum. Sanırım her şeyden ümitsiz bir varlığa dönüştüm, hatta size bir sır vereyim, dün bir fidan diktim boşluklardan ibaret bahçeye, yıllar sonra onun dalında sallanacağım.
Gün tüm kötülükleri ve güzellikleri ile son buluyordu, kafasını koyduğu bir yastık, yastığını koyduğu bir döşek ve bir de han sahibiydi. Geçimini ise dilencilikle sağlayan bir ihtiyardan başka söylenecek bir tarafı yoktu. Kendi hanında dilencilik yapan bir ihtiyarın hikâyesidir bu, elbet bir gün son bulacak bir yaşamın penceresi. Her insan gibi düşünüyordu, aynı şekilde de diğer insanlar onun hakkında söyleniyordu. İki ayrı fikre ev sahipliği yapan iki ayrı bünye, iki ayrı beyin ve iki ayrı kalp.
Sabahın ilk ışıkları ile gözlerini açan ihtiyar, köşede duran testiye doğru uzandı, bu testi ona bırakılan tek armağandı. Testiden dökülen birkaç damla gözyaşı ile gözlerinin etrafındaki yaşanmışlıkları, tek seferde sildiğini düşünmüştü. Her gün aynı şekilde düşünürdü. Ellerini açar ve semaya bakarak sürekli ağzının içerisinde mırıldandığı duayı dillendirirdi. Tek isteği, tek kelimesi, ağzının içerisindeki birkaç sözcük idi. Şu an dilencilikten vazgeçse, ömrünün sonuna kadar keyif içerisinde yaşayacağı bir servete sahipti. Onun tek isteği bir sevgi idi, gönül idi, mesleği ise sevda dilenciliği. Kimsesiz bir handı oysaki neyin sevgisi, sevmek yaşlı ihtiyara denk gelecek miydi? Ömrünü kimsesiz bir taş yığını içerisinde geçirmesi bünyesindeki rutubetten belliydi, belki kalbi de taş misali sertleşmişti. El açtığı gibi emir de verebilecek bir yapıya sahipti. Daha önce sevda denilen illeti kestirememişti, sözleri iğneleyici, gözleri büyüleyici, yüreği ise buz tabakasından çıkan çöl kumu misali, bir gölgeye denk geldi. Bu belki de kalbinin çorak arazisini yağmur ormanına çevirmeye yetecekti, belki de karasal iklimini Karadeniz’e bırakacaktı, ondan gelen yağmurlar, gönül tabakasında bir fidan olup açacaktı. Açılacağını sanmıştı, yalnızlığa alışmıştı, gözlerine bakarak konuşmak için son adımları kalmıştı. Oysaki ihtiyarın bildiği tek cümle, ‘’Allah rızası için’’ demekti. Ne söyleyecekti, yerine getirebildiği tek görevi dilencilikti…
Öğrenmişti, sevda dilenerek bir yere erişilemeyeceğini. Konuşmak gerekti, her nefesinde oksijen tüketmek gerekirdi. Mesleğinden vazgeçmedi, ihtiyardı ihtiyarların inat denildiğinde, her daim başa çıkılmaz bir hal aldığını gösteriyordu. Yağmurlu bir han akşamı, toprak kokusu ile karışıyordu…
‘’Kendi hanında dilencilik yapan bir ihtiyarın hikâyesidir bizimkisi, her gün tezgâhı açtığında sevda diye öykünen.’’
Öfkem doldu, taştı Ya Rab! Yine geldi rahmet mevsimi Yine azdı zalim Ve yine azaldı mazlum Azaldıkça çoğalan o gür ses Etrafını itler çevirse de Kısılır mı aslanın sesi Bir ses, yükseliyor Aksâ’dan Duyuyorum başka bir kıtadan ‘Allahu Ekber’ diyor Binse de göğsüne o hayasız şarlatan Bilmezler ki o göğüs Kudüs içinde o göğsün Aksâ içinde Beytullah içinde İman içinde Ne yazar zalim çökse üstüne
Bir anne Eşarbı gözyaşı yurdu Bir çocuk Hiç çocuk olmamış Kudüs’te doğmakla O ki yeryüzünün en çetin davasına Ümmetin yüz çevirdiği Aksâ’sına Müslüman’ın gurbette kalan anasına Açtı gözlerini doğmadan evvel Biliyordu, geldiği mevsimin kış olduğunu Biliyordu, bu yolun dikenle dolduğunu Biliyordu, bu vatanda nice güller solduğunu Bu vatanın acıyla yanıp kavrulduğunu
Topraklarında adım adım yürüdü Davud Aksâ’nın tuğlalarını ördü Süleyman İsa’ya vahyi burada gönderdi Mabûd Namazla burada dost oldu Müslüman
Hiç görmemişti Alemin Fahri bu kutlu şehri Bir gece İsra’yla buraya geldi Burakla Sidret’ül Münteha’ya erdi Durdu Cibril, aralandı perde Selam olsun Hz. Adem’e Musa’ya, İbrahim’e… Elçisiz vahiy, perdesiz visal
Ey Kudüs! Gökler şahittir bu kutlu buluşmaya Toprak nasıl dayandı yerinde durmaya Sema nasıl dayandı nur sağnağına Ezelden belliymiş yükünün ağırlığı Eğme başını yere, kaldır! O gökler ki Miracın adıdır Peygamberler cemaatidir son Peygamberin O göklerde salınan Burak atıdır Mucizenin sırrı dünyalar kadar derin
Dinledi Ebâ Bekir karış karış bu yolu Pazaryerleri, kervanlar; Aksâ’nın sağı solu El Hakk! Doğruydu hepsi gibi, dosdoğru İnkarcılar hayretle dehşete boğuldu
Sen Peygamberin mucizesi Kudüs Ey Peygamberin kıblesi Aksâ Yeryüzünün incisi, öksüz evladı Ümmet bir olsa da bir kere baksa Gözyaşları bir kere Kudüs’e aksa Diner mi göğsündeki yangın Ey Aksâ!
Zalimin elinde silah Mazlumda sapan Zalim büsbütün korkak Mazlum büsbütün iman Demeseydi Yaratan, sabırla dayan Toprak çatlar, kan kusardı inan
Sen, ebabil kuşlarınla filleri bozguna uğratan Sen, Bedir’de meleklerinle tozu dumana katan
Sen Hendek’te rüzgarınla düşmanı savurup Sen, Yesrib’de Peygamber’e yeni vatan yaratan İlk kıble, Kabil yurdu şimdi Yetiştir lütfunu, ihsanını, keremini Kahrolsun mescidime ellerini uzatan
Mavi duvarlarında yükselen o sapsarı kubbeye Kefenden biraz evvel giyilen o bembeyaz cübbeye Silahlar önünde adım adım çıkılan minberlere Bir çocuğun parmağının gösterdiği gökkubbeye Ömer’in eski bir gömlekle girdiği bu beldeye Değince vahşi eli, inince kılıçlar Ölür mü Hamza’lar, eğilir mi o başlar
Çocukların oynarken yere düşünce ağlasın Analar bağrına bassın ayrı düşen Anayı Babalar silahlara hudutlarda tutunsun Kainat seyre dalsın bu huzurlu ravzayı Top sesleri yalnızca Ramazan’da duyulsun Geceyi aydınlatmasın göbeğinde çıkan yangınlar Mü’minlerin bir gece huzurluca uyusun Aksâ’da uyuyakalıp huzurla uyansınlar
Sabret Ey Kudüs! Sabret! Dinecek bu fırtına, bu kasvet
Sen anasın, ümmet hayırsız evlat Sen hasretsin, ahirette olsa da vuslat Sen hicransın, sızın cehennemden keskin bir imbat Sen İsra’sın, sen Peygamber’in bindiği kutlu at Sen Miraç’sın, sen mucize sen inkarcılara tokat Sen yolsun, sen köprü seninle geçilir sırat Sen vatansın, etrafını sarsa da kanlı pusat Sen İslam’sın! Sen şehadet, sen diriliş Sen en ulvi, en kutsi murat!
Kalbim(de), seni alıp nereye götüreyim? Çok uzaktayım, uhtelerin ukdesindeyim. Dudaklarının kenarında bir virgül kadar, Gülüşün; şeklimden önce görünür şimalim.
Derin derine tesirin, varsın ki saye(n)de.
Kalbim(desin), seni alıp nereye gideyim? Koydum başımı, koyduğu yere sevgilinin. “Billur sevginin bir nuruna” derdim mi delil? Âmâ olmuşum amma kalbim hiç öyle değil!
Razı mısın raz’ına de, varsam ki saye(n)de.
Kalbim(lesin), seni alıp nereye döneyim? Bela’msın, yolun soluğun, aradım hemsen’i. Tütmeyen yangınlar da mı gizledin yaren-de, Avuç içlerimde filizlendirmek hep seni…
Günün biri, elin biri, emanetin diri İri kapıların ardına kilitledin kalbini Dallarında birikti yine heyecanlar Çoktur içimizden taşacak olan canlar Yoktur kıymeti gidene, bekletilen anlar
Al al olmuş yanakların şeker pembe Begonvil açmış kuytularda, görülesi bir denge Yüzünü eğdirir güneş bir bakışta Kalbin seğirir güz gecikince zamana Heybetli ama mahur gözlerin yaşarınca
Dereler daralır, gök çekilip susayınca Bir mazlum bekler kapıda, elleri semada Damla damla işler yüreğe, bir muamma Sevinç gökyüzünde, hüzün ise kapıda Gülmek güzeldir lakin ağlamak da bedava…
Ver Elini Begonvil
Karşılaşmak mümkün, dünya dardır. Karşılaşınca bir şey beklemek kabahattir, har’dır, nâr’dır…
Zelzeleye mazur nar taneleri dökülür semalardan. Ürkek ceylan adımlarım yetiyor sokağı inletmeye. Avaz avaz sevdanın kokusu mahrem dudaklarında. Karadeniz’in mavi gözlü çocuğu olmaktı hayali, bozkırın kısır kaderli esmer oğlu olmaktan yoruldu. Gecenin yorganı üstümü açık bırakıyor, sehere üşümüş oluyor ellerim. İlave sevdaların boynunda, takvimdeki katliam nedir? Gözlerinin kadri ısıtmaya yeter mi? Yoksa ben aidiyetsizlik naralarında dansa kalkmaya devam mı edeyim? Kandil susmuyor ki duyayım seni. Bu işitememezlik özrü de nerden peyda oldu? Doyumsuzluk iştahında en çok sana açım. Aziz şehrin sesleri hep muhtelif, ben sana muayyen. Sandalım suya ineli çok oldu, verdim onu ılık suların koynuna.. İşte, yüzüyor gözlerinde! Dimağım dolu müsaade et yer açayım, en güzel sofraları hazırlayayım sana gönül soframda. Ümitten aşımız ısınıyor ocakta.
Bağ için iki kelamın yan yana gelmesine ne hacet? Aynı semanın altında soluklanmak da hoştur. Söyle ona sevda setrini açmasın, vaktine meftun amellerin de yüzü asılmasın. Yoksa görülmüş müdür güneşin evvelden battığı? Elbet bu titrekliğin sebebi vardır, zira güllerin yanağı okşanmadan yaprağını açtığı nerde görülmüş?
Sümeyye Acar
Yazıda geçen şerhe muhtaç kelimeler:
Sema: Gökyüzü Mahrem: Değerinden gizli kalması gereken Kadr: Güç Peyda olmak: Ortaya çıkmak Muhtelif: Farklı, çeşitli Muayyen: Belirli, bilinmiş olan Dimağ: Zihin Hacet: İhtiyaç Setr: Örtü Meftun: Gönül vermiş, tutulmuş
Gölgesiz bir gerçek düşünülebilir ancak gerçeksiz bir gölge söz konusu dahi değildir. -Bir ağaç gölgesi olmasa da vardır fakat bir ağacın gölgesi varsa mutlaka gölge oluşturacak bir ağaç gerektirir.- İşte ruh ve beden gerçek ve gölge gibidir. Beden gerçek ruh gölge gibi görünür, hakikatte ise beden ruhun ancak ve ancak gölgesi olabilir.
Zira öyle ruhlar vardır, öyle gerçeklerdir ki bedenleri toprağın altında dahi olsa onlar dipdiri hayattadır. Ve öyle bedenler vardır ki üzenlerine kainatin en büyük ışık demetleri de düşse asla gölgeleri gözükmez çünkü gerçek olan ruhtan mahrumdurlar ve gerçeklikleri silik bir gölgeden ibarettir.
Öte yandan gölge gerçeğin aksidir. Bu hem karşıt manasına gelen aksi hem de yankı manasına gelen akistir. Gölge gerçeğe sirayet edemeyeceği için ona çarpıp geri gelir ve gölge kendini ancak gerçekle var eder, yani gölge gerçeğin zıttıdır.
Zira vahdet yalnızca Hakk’a ait bir mefhumdur. Kainatta Allah dışındaki hiçbir şey nicel olarak iki olmadan bir olamaz. Hakka inanmak, batılı görmek ve kabul etmekle gerçekleşir. Ölüm ancak yaşamla, yaşam ancak ölümle var olur. Ezelini kabul etmediğimiz şeyin ebedinden de bahsedemeyiz. ‘La ilahe’ demeden ‘illallah’ denmez.
İşte gölge de ancak gerçekle var olur. Gerçek(ruh)’in ispatı gölge(beden)’nin varlığını gerektirmez fakat bir gölge(beden) varsa mutlak bir doğrudur ki bu, gerçek(ruh) olanı gerektirir. Bunun sırrına eremeyenler gölgeyi hedef alarak gerçeği yok edebileceklerini zannederler.
6.yy’da müşrikler, Çanakkale’yi kuşatanlar, Bosna’ya saldıran Sırplar, Ortadoğu’ya karabasan gibi çöken ABD ve diğerleri, Mescid-i Aksa’yı öksüz bırakan İsrailliler, Doğu Türkistan’a kan kusturan Çinliler ve daha niceleri bu sırra vakıf değildir.
Onlar kılıçlarını bedenlere doğrultur ve bilmezler ki gölgeye indirilen kılıç gerçeği yok etmediği gibi gölge kılıçla temas etmediğinden kılıç körelir, indiren el bükülür. Onlar gerçeği camide, ezanda, eşarpta, ibadette ve benzerlerinde zannettiklerinden -ki kendileri bir gölgeden ibaret oldukları için gerçeği göremezler- onları yok ederek hakikati yok edeceklerini zannederler. Oysa camii, ezan, eşarp, ibadet ve niceleri de imanın ve hakikatin gölgesidir.
Gölge, yanmaz. Gölge, gerçek yok olmadan, yok olmaz. Gölgeyi yok etmek için atılan her kurşun, atanı eksiltir. Bir tarafın eksilmesi, karşıtın birbirini var etmesinden ve mukayeseyi bir referans kabul etmesinden yola çıkılırsa, karşı tarafı yüceltir.
Tarih boyu hakikati yok etmeye çalıştığını zannedenler, hakikati daha da var ettiler. Ve hep olmaya devam edecekler. Bunu varlıklarına ve güçlerine olan inancıma dayanarak değil davama olan inancıma dayanarak söylüyorum. Hakikat, İsrafil’in nefesine kadar var olacak ve hakikati var etmek için batıl da yaşayacak.
•Bir Olan Gerçek•
Eşref-i mahlukat bu birbirini var eden 2 şeyin –ruh ve bedenin- bütünüyle bir araya gelir. Birbirine karışan 2 maddenin yoğunluğunu karışmadan evvel daha yoğun olan belirler. İşte ruh ve bedenin bütünlüğüyle oluşan, insan, ruhun çokluğuyla var, ruhun yokluğuyla yok olur.
Hakk’ın nuru, ruha -gerçeğe- düştüğünde hakikat -nurun gölgesi- doğar. -Yani Hakk’ın tecellisiyle ruh, hakikate vasıl olur.- Böyle böyle ilerlediğimizde her gerçeğin, bir başka gerçeğin gölgesi olduğunun idrakına varırız. Ta ki, iki olmadan da BİR olabilen gerçeği buluncaya dek.
konu komşu uyuyor şimdi mezarda bir mezar ki ne mermerden taşı var ne de kahverengi toprakları merhametsiz kaldım dik yapılar arasında adıma edilen dualar yok beton avlularda ise çıplak ayaklarım yanıyor üzerime dökülen soğuk sular da yok
yalnızca bir şemsiyem var gün uykusunda iken takınıyorum onu eksik bir şey dinliyorum ve ellerin tamamlanıyor bir de renkli renkli kupalarım var renklerle aramız düzeldi ağbiler ancak, hala siyahtan korkuyorum siyah da bir renk demeyin ağbiler ben bazen geceden de korkuyorum
güneş çok hızlı akıyor ve hilal onu kovalıyor kovalandığından habersiz bir güneş ne kadar kavurursa ortalığı bir ağaç kaç nefes üretirse ve kedim derken niçin iyelik kullanıyorsam … bilmiyorum bazı cevaplar çiçekleri yaşatmak kadar zor