Duvarların arkasına sığındım
O denli korkular birikmişti
Kimle ördüğümü hatırlamıyorum
Lakin herkesin çok emeği var üzerimde
Şimdi o örülen duvarın arkasında
Zamanın ötesinden bunlar
Bana ait olmadığı çok belli
Öyle bir yokluğun içinde varlık
Bedenlerimize yapışıp kalmış...
DUVAR
Ölmeden Önce Ölünüz
Aşk, varlık enerjisidir. Sanırım şu şekilde izah edebiliriz: Tanrı’nın kendisine duyduğu muhabbetin nesnelere yansımış enerjisidir aşk. Evrende gördüğümüz her şey güzelliğiyle, çirkinliğiyle, uzunluğuyla, kısalığıyla Tanrı’nın birer parçasıdır. Yani Tanrı’nın sıfatlarının yansımasıdır. Divan Edebiyatında adını sıkça duyduğumuz tasavvuf ise, bizi her yanımızdan kuşatan enerjinin farkında olma eğilimidir. Bu enerjinin farkında olduğumuz zaman gözümüzdeki o perde iner ve perdenin arkasını çok net bir şekilde görmeye başlarız. Tıpkı dervişler gibi. Dervişler ihtiyaçlarından fazlasını asla istemezler, asla evlenmezler ve asla bir yere ait olmazlar. Onlar bu perdenin altındaki gerçekliği görebildikleri için bu dünyadaki hiçbir şeye sahip olmadan göçüp giderler. Bu konu bana bir hadisi hatırlatıyor. Mutlaka sizde duymuşsunuzdur: “Ölmeden önce ölünüz.” Bu hadisin vücut bulmuş halidir dervişler. Demiştim ya az önce onlar dünyevi şeylerden artık tamamen kopmuşlardır. Onlar yaşayan ölülerdir. Ölmeden önce nefslerini öldürmüşlerdir. Bir nevi arınmadır bu. Dünyanın büyüsünden arınma… Onlar dünyayı bir misafirhane, vücudu ise bir emanet bilirler. Onlar asıl evlerine -Allah’a- kavuşacakları günü beklerler ve bunun ateşiyle yanıp tutuşurlar.
Bizim onlar gibi olmamız imkansız görünüyor değil mi? Oysaki dünyevi şeylerin büyüsüne kapılmasak, her şeyin gelip geçici, sadece yaptığımız iyi şeylerin bizlerle bu hayatta yaşamaya devam edeceğini farkına varsak bir yerden başlamış olmaz mıyız?
Ekmek Cenneti

Önce ekmeğimiz kurudu, sokağa atıldı. Şimdi ayak altında da olmasın dedi kimileri; yüksekçe bir yere koydular. Rüzgar gördük, çığlık; yağmur gördük, gözyaşı…
UĞUR BÖCEĞİ

KELEBEK:
(Elinde eski püskü bir kâğıt. Kâğıdı yüksek sesle okur.) Zaman günde bilmem kaç kilometre hızla geçip gidiyor bu diyardan. Bize aldırmadan… Doğaya aldırmadan… Güneşe aldırmadan… Öyle ki kimseyi de umursamadan. Ve böylece kimse de onu umursamadan yanı başımızdan geçip gidiyor sessiz sedasız… (Duraksar. Kâğıdı bir kenara bırakır. Bir an.) Neden kimsenin zamana dur demeye bile zamanı yok? Belki de bu yüzden yok oluyoruz Samara! Yavaş yavaş yok oluyoruz bu yüzden. Bir gün içerisinde nasıl yok olunursa o kadar yok oluyor ve o denli kan ağlıyoruz. Ve dört bir yanımız karanlık. Öylece kanat çırpıp ilerlemeye çalışıyoruz hayatta. Bir gün gelecek biliyorum. Bir gün gelecek ki yeşil hayaller getirecek peşinde zaman. Sadece bir gün! Bekleyelim Samara! Güneş ne zaman doğmaktan vazgeçti ki? Dün olmadıysa bugün olur. Bugün de olmadı diyelim. Günler torbaya mı girdi, ha? Elbet yarın ya da bir gün olur mutlaka! Yeter ki gün doğmayı bırakmasın öyle değil mi? (Duraksar. Bir an.) Senin hiç avucuna uğur böceği kondu mu Samara? “Uğur böcekleri şans getirir…” derler. Sahi sadece şans mı yoksa şanstan başka şeyler de getirir mi uğur böcekleri? (Bakışma.) Böyle baktığına göre şans bile getirmiyorlar öyle değil mi? Hem ben inanmamıştım ki! “Hurafelere inanma, onlar saçma zırvalar demiştin…” bana hatırlarsan. Tanrı’dan başkasından şans dilememeliyiz değil mi Samara? Çünkü en iyi dostumuzdur Tanrı… (Sessizlik.) Tanrı bana bir şans daha verir mi yaşamam için? Dostlar her zaman birbirlerine son bir şans verirler. Umarım son bir şansı hak etmişimdir… (Duraksar. Bakışma.) Of Samara! Benimle konuşmuyorsun bile. Konuş benimle ya da gülümse. En azından bir tebessümün bile yetiyordu gülümsememe… (Sessizlik. Bir an.) Haydi, sarıl bana olur mu? Ne olur? Sadece bir kez… (Duruş. Bakışma.) Söz bir daha sarılmanı istemem… (Bir an. Koşar ve sarılır. Kokusunu içine çeker.) Neden hep manolya gibi kokuyorsun? Bunu sahiden merak ediyorum. Yoksa parfümünün formülünü kimseye vermek istemiyor musun? (Öksürür. Bitaptır.) Çok yoruldum Samara! Şu sıralar daha da çabuk yoruluyorum. Oysa daha geçenlerde seninle kırlarda kovalamaca oynuyorduk. Ve ben bu kadar çabuk yorulmamıştım… (Öksürür. Bu kez ki öksürüğü daha şiddetlidir ki bir süre derin derin devam eder.) Zaman bizim gibiler için çok mu hızlı geçiyor sence de? Yaşam ve ölüm arasında sadece bir dakika var gibi. Hepsi toplamda bir dakika… (Duraksar. Dalmıştır.) Oysa bir dakikada neler yapabilir insan? En fazla ölebilir diye düşünüyorum ben. Ama kırlarda koşuşturmanın ve bir kelebek gibi kanat çırpmanın keyfine varmadan nasıl ölünebilir ki? (Ellerine bakar.) Biliyor musun, uğur böceği olarak dünyaya gelmek isterdim. Böyle siyah benekleri, kırmızı kanatları ve siyah küçük, küçücük kafasıyla… (Sessizlik.) Üzerine konduğum kişilere uğur getirirdim belki. Belki de yaşamanın aslında güzel olduğunun farkına varabilirlerdi böylelikle… (Duraksar. Bir an.) Zaman aslında bir kamyon dolusu uğur böceği getirmeli sırtında. Belki taşıması zor ama… (Kısa bir sessizlik.) Ama insanlar kendini şanslı hissedebilirdi belki… (Sessizlik.) Ölüm zamanın habercisi Samara! Ölümü hatırlayınca zamanın nasıl geçip gittiğinin de farkına varıyorsun. Hem de dönüp arkana bakmadan. Geçmişinle; geleceğinin aslında gelmemiş oluşunu yüzleştirmeden hem de… (Öksürmeye başlar. Yatağına uzanır. Öksürükleri şiddetlenmekte ve sanki hiç durmayacak boyuttadır. Öksürüklerden bir ara bulup) Öleceğimi biliyorum Samara! Ölümü hatırlıyorum şimdi. Ama sadece bu kadar kısa zamanda olması canımı acıtıyor, o kadar… (Sessizlik. Öksürmeye devam eder. Bir ara ağzından kan akmaktadır. Ağzındaki kanı siler. Konuşacak hali kalmamıştır. Fısıltıyla.) Ölüm zamanın habercisi Samara! Bak işte haber veriyor zaman. Ve bizim zamana dur demeye bile zamanımız yok! Hoşça kal Uğur Böceği’m… (Yavaş yavaş ve hırıltılar eşliğinde gözlerini yumar. Elindeki kanlı peçete yavaş yavaş elinden kayıp düşer. Derinden gelen viyolonsel sesi.)
(KARANLIK.)
Koronavirüste Şimdiye Kadar Bildiklerinizi Unutun!
Koronavirüste şu ana kadar bildiklerinizi unutun! Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nail Özgüneş, koronavirüs (Covid-19) ile alakalı doğru bilinen yanlışları açıkladı!
- * Koronavirüs yeni çıkan en tehlikeli virüs! (Yanlış)
Öncelikle bu virüs, yeni değildir. Koronavirüs, 2003 SARS (Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu) ve 2012’de önce Ürdün sonra Suudi Arabistan’da görülen MERS (Orta Doğu Solunum Sendromu) olaylarından sorumlu olan virüstür. Koronavirüs tehlikeli bir hastalıktır ancak dünya üzerindeki en tehlikeli hastalıktır diyemeyiz.
- * Koronavirüse yakalananlar mutlaka hayatını kaybeder! (Yanlış)
Her koronavirüs hastası, hayatını kaybetmemektedir. Bu oran, sanıldığı kadar yüksek değildir. Normal grip hastalığından ölen kişiler, koronavirüsten ölenlerden 60 kat daha fazladır. Koronavirüsün ölümcül seyrettiği hastalar genellikle; bir hastalık nedeniyle bünyesi zayıf olan kişiler ve yaşlı hastalardır. Bu kişilerin, virüsten korunmaya daha çok dikkat etmeleri ve bağışıklık sistemlerini güçlendirmeleri gerekmektedir.
- * Hasta birisinden biraz uzak dursam yeter! (Yanlış)
Dünya Sağlık Örgütü’nden ilk olarak; hastalık belirtileri (öksürmek, hapşırmak, burun akıntısı, yüksek ateş) olan kişilerden 1 metre uzak kalınması gerektiğini açıklamıştı. Ancak şu anda hastalığın yayılmasına bağlı olarak uygun olan, hastalık belirtisi olan kişiden en az 2 metre uzaklıkta kalınmasıdır. Buna ek olarak, mutlaka hijyen kurallarına uymak gerekir.
- * Koronavirüsten korunabilmek mümkün değil! (Yanlış)
Gerekli tedbirleri aldığınız zaman korunabilmek mümkündür. Hastalığın başlıca bulaşma yolu öksürük-aksırık esnasında solunum yolu ile ortama saçılan damlacık enfeksiyonu ile olduğundan, bulaşmayı engellemek için solunum yolu enfeksiyonlarından korunma önlemlerine uyulması önerilir. Bunun ilk şartı; insandan-insana yakın temastan kaçınılmasıdır. Yakın temasın anlamı, hasta bireye yaklaşık 2 metre mesafede bulunmak,öksürük-aksırık esnasında solunum yolu ile saçtığı damlacıklara maruz kalmak, öpüşmek, sarılmak gibi durumlardır. Çünkü böylelikle virüs; yakındaki kişinin ağız, burun, göz mukozasına ulaşabilir. El hijyeni, tüm hastalıklarda olduğu gibi koronavirüste de önem taşımaktadır. Eller yıkanamıyorsa alkol bazlı dezenfektan tercih edilmelidir. Öksürürken veya hapşırırken, ağzınızı ve burnunuzu dirseğinizle veya bir kağıt mendille kapatın, ardından mendili kapalı bir çöpe atın ve ellerinizi yıkayın. Soğuk algınlığı, ateş veya öksürük gibi grip semptomları olan kişilerle yakın temastan kaçının. Ateş, öksürük, solunum güçlüğü gibi belirtiler gösterirseniz en yakın sağlık kurumuna veya doktorunuza hemen gidin.
- * Korunabilmenin tek yolu özel maske ve kıyafetler! (Yanlış)
Maske ve özel kıyafetler genellikle hastalığın kesin olarak görüldüğü alanlarda uygulanmaktadır. Bunun dışında günlük hayatta, bunlara gerek yoktur. Ancak kişiler yine de önlem olarak toplu alanlarda maske kullanabilir. Yukarıdaki korunma yöntemlerine dikkat edilirse, koronavirüsten korunabilmek mümkündür.

- * Elimi yıkamam yeterli olur! (Yanlış)
El hijyeni, koronavirüsten korunmada önemlidir ancak tek başına yetersizdir. Diğer korunma önerilerine de dikkat etmek gerekir.

- * Maskeyi birkaç defa kullansam bir şey olmaz! (Yanlış)
Maskeler genellikle tek kullanımlıktır. 2 kere dahi kullanılmamalıdır.
* Çin’den gelen malzemeleri kullanmayalım! (Yanlış)
Uzun süre yolda kalmış kuru ürünlerde koronavirüsün taşınması mümkün değildir. Virüs bahsettiğimiz gibi, kişiden kişiye yakın temas halinde bulaşmaktadır.

- * Hayvanlardan uzak duralım! (Yanlış)
Koronavirüsün yarasa ve karıncayiyen üzerinden bulaşıldığı düşünülmektedir. Virüs ilk etapta hayvanlardan bulaşmış olsa bile, özellikle evcil hayvanlar için şu anda böyle bir durum söz konusu değildir.

- * Şu besinler koronavirüsten koruyor! (Yanlış)
Herhangi bir besinin şu an için koronavirüsten koruması mümkün değildir. Kişiler tek bir besine odaklanmak yerine, genel olarak sağlıklı beslenerek bağışıklık sistemlerini güçlü tutmalıdırlar.
Tutun Kaldırın Vatanınızın Kollarından
Tutun kaldırın vatanınızın kollarından
Yerde gördükçe bir tekme de onlar atıyorlar
Düştükçe daha derine batırıyorlar
Sen sustukça daha çok susturuyorlar
Biz sevdikçe, nefreti aşılıyorlar
Tutun kaldırın vatanınızın kollarından
Sevgilinizi sever gibi sevin
Ananıza, babanıza sarılır gibi sarılın
Kardeşinizi korur gibi koruyup kollayın
Bir kitap okuyormuş gibi sayfalarını nazikçe çevirin,
Asla bitmesin o yapraklar, tutup yerlere fırlatmayın
Bir flüte üfler gibi, bir sazın teline dokunur gibi
O tür bir aşkla yaklaşın
Nefesiniz asla bitmeyecekmiş gibi söyleyin şarkınızı, ama önce
Tutun kaldırın vatanınızın kollarından
Harp görmüş bir milletiz biz
Dünyaya kafa tutmuş,
Hep daha büyük bir inatla,
Daha büyük bir inatla karşı çıkmışız
Özgürlüğümüzü, egemenliğimizi baltalayan
Her bir fikre karşı
Tutun kaldırın vatanınızın kollarından
Beş yaşında çocukken, aşkı bilmezken aşık olduğunuz insana bakar gibi bakın
Sokaklarda top peşine koştuğunuz, bilyelerle oynadığınız
Yıllanmış ve değerlenmiş dostluğunuz gibi değer verin
Masallarla uyutulmayın, kaldırın başınızı gökyüzüne
Tutun kaldırın vatanınızı kollarından
Ulaşacağınız her cevap bir diğerine götürecek sonsuz bir bilgi denizi gibi
Okuyun, araştırın, boyun eğmeyin
Yaşayın,
Çürütün, sömürün, bitirin yaşanacak bütün güzel günleri
Ve sonra, DAHA DA GÜZELLERİNİ YARATIN
Dünyaya güzel bakın, güzel bir dünya bırakın yarınlara
Ama hepsinden önce kafanızı kaldırıp gökyüzüne bakın ve
Tutun kaldırın cahilliği, fırlatıp atın bir kenara
Evlerinize sokmayın, çocuklarınıza yedirmeyin içirmeyin
Tutun vatanınızı kollarından, KALDIRIN.
Andaki Gizem
İnsan. Her hücresinin gece gündüz demeden çalıştığı eser. Bir kısmı keşfedilmekle beraber olağanüstü keşfedilmemiş sistemi içimizde barındırıyoruz.
Bana mucize söyle? Her birimiz en büyük mucizeyiz. Keşke bir mucize olsa… Yeteneklerini ortaya koy, seyrine doyum olmaz gösterisin.
Önce derin bir nefes al ve ver. Dikkat et, aklında sadece nefes almak ve vermek olsun. Sanki bunu tek sefer yapacakmışsın gibi aklına başka şeyler karıştırma. Yalnızca ona odaklan. Ve işte burdasın. Bir tek hücrelerin değil şimdi sen de çalışıyorsun.
Hep bastırdığın, ertelediğin enerji senin. Bir şeyler yapmak istiyor, daha önce düşünmediğin, düşünüp cesaret edemediğin. Faaliyete geçirmediğin her işi kendine borçlusun. Akıllıca düşün ve uygulamaya koy. Çıkabildiğin kadar yukarı çık. Zihnini kötü düşüncelerin kirletmesine izin verme. Basamaktan aşağı at gitsin. Başardıkça daha çok çıkmak isteyeceksin. Çıktıkça daha çok kendine güveneceksin. Son adımın gelecek yeni ve dopdolu adımların habercisi.

Hazır ol ardından şu cümleyi duymaya. ‘Sen mükemmelsin. Aslında hep böyleydin ancak şimdi farkına varabildin.’ Sakın rehavete kapılma çünkü bu en büyük aptallık. Büyüdükçe küçülmeyi öğreneceksin, öğret kendine. Güvenin ateşin, gösterdiğin çaba rehberin olsun. Yolun göğe kadar uzansın ve sonrasına da.
Güneşin saçlarına değdiği o zaman, anın içindesin. Zaten dışında olsan yükselemezdin. Andasın. Dikkat denilen alandasın. Kendini bir saniye olsun terk edemezsin. Sevdikçe daha çok sevesin gelir. Bu koca ağacın suya ihtiyacı yoktur. Öyle ki burda mutsuzluk yok. Hem bütün herkesle eşitlenirsin hem de bambaşka bir yolun olur. Kendi şarkını yazar, söylersin.
Kutla kendini! Kutlarım seni. Bu dünyaya sıradan bir imza atmadın.
Bir Mapushane Günlüğü
“Görmek istersen denizi
Yukarıya çevir yüzü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül aldırma…” (Sabahattin Ali)

Öncesinde kıvılcımlı bir sevinç karmaşası, mütemadi hüzün gülüşleri ve hasret durağında sona eren özlem çığlığı sarıyor her tarafı… Etrafımda bir yığın insan, elleri boş; yüzlerinde belirsiz mutluluk izleri. Kimsenin kimseden haberi yok, herkes kendi kalbindeki umutla başbaşa ve büyük bir sabırla beklemekte.
Kimi yârin izini taşır bağrında, kimi evladın bıraktığı yarayla teselli bulur. Ufacık çocuklar görmekteyim; annelerinin elinden tutan ve her şeyden habersiz kasvetli kalabalığın seyrine dalan…
Ne aciz bir bekleyiş bu böyle!
Ecelini bekleyen, hastalıklı bir insanın çaresizliği sindi bedenimize. Ve şimdi sayısız kapı duruyor önümüzde, koşun deseler bir dakika dahi düşünmeden koşacak haldeyiz. Duvarlar çığlık çığlığa sanki, ne çok giz saklı arkalarında…
Bir ürperti sirayet ediyor yüreğime ve o an kapılar açılıyor birer birer, boyluca. Dizlerimizdeki bağ çözülüyor, adım atıyoruz; paslı parmaklıkların arasından geçerek…

“Ve nasıl göz gözeyiz,
ansızın bir infilak!”
Boğazımda bir yumru, göz pınarlarım kalbimle büyük bir savaş içerisinde ve yeniliyor en nihayetinde; sıcak yaşlar süzülüyor yanaklarımdan bir bir…
Karşımda mağrur bir çift göz, bir sevinç uğultusu bozuyor aramızdaki sessizliği. Taş duvarların arasında, dar ve güneşe yabancı bir koridorun soğuk zemini üzerinde cesaretsizce yürüyorum.
Ürkek bir sarılışın ardından bu manasız bekleyişleri ve acıları aldırmadan bize ayrılan masaya geçiş yapıyoruz.
Karşımda duran tutsak gözlere bakmamaya çalışıyorum, bakışlarım uzun koridorun sonlarına ulaşıyor. Babalar görüyorum, sevinçli! Küçük kızlarının saçlarını okşayan, öpen ve acılarını büyük bir ustalıkla gizleyen çaresiz babalar…
Acı hiç bu kadar tatlı olmamıştı!
Çaresizliğin yüklediği mecburiyet, koridorda bulunan herkesin omuzlarına yüklenmiş, boyunlarını bükmüştü. Bizlere reva görülen kırk dakikanın yarısından fazlasını doldurmuştuk. Ne konuşmuştuk? Açtığımız derin yaraları sarmaya bile fırsatımız olmamıştı ki…
Babalar küçük kızlarına doyamamış, anneler tutsak oğullarına doyasıya bakamamış, hasreti burnunda tüten genç kadınlar kocalarının hüznüne bir buse emanet edememişlerdi henüz…
Hem yürümeye mecal bulur muydu bu bacaklar? Karanlığın fırtınasına tutulmuş bu bedenler; dışarda bekleyen güneşin tadına varabilir miydi artık…
Vakur bir veda gerekirdi şimdi; gözyaşlarımızı gizlemeli, ellerinden tutamadan yanımızdan kalkıp gidişlerini izlemeliydik. Boynumu büktüm, izleyemedim… Dar koridorda yaşanan toplu kıyımın, yuvasından söküp alınan onlarca kalbin arasından biri de bana aitti! Nazım’ın dizelerine sarıldım o an:
“Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken…
Ne güzel şey hatırlamak seni:
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının…
İçimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti…
Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti:
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak koyu bir karanlık…
Ne güzel şey hatırlamak seni,
yaşamak sana dair,
hapiste sırt üstü yatıp seni düşünmek:
filanca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya…
Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine:
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
Ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım…
Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinde,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken…“
Nazım’ın şiirlerine şahit olan taş duvarlar arkamızdaydı, dönüp bakamadık. Hepimizin yüzünde alışılmış bir ifade ve dilinde aynı cümle vardı; “Güneş neden hâlâ doğmadı?”
Atakan’ın Suçu Ne
Hiçbir olay yok ki sıcağı sıcağına tamamen doğru analiz edilebilsin. Bir anlık şevkle alınan kararların, söylenen sözlerin, yapılan hareketlerin de pek çoğu olumlu sonuçlara yol açmıyor. Tarih aksini yazmadı.
Geçtiğimiz haftalarda Atakan adında bir çocuk okuduğu kitaplarla ve düşünceleriyle, ifadeleriyle “Sosyal Medya”nın gündemine oturdu. Videonun ilk yayınlandığı günlerde neredeyse bütün fenomen sosyal medya hesapları Atakan’ın videosunu paylaşıp tebrikler yağdırdılar. Deyim yerindeyse yere göğe sığdıramadılar. Basın da bu duruma kayıtsız kalamadı ve TV programlarına çıkmak için yarıştılar. Neden?
Her ne kadar bir insan bilgili, okumuş olsa da karakterin oluşma ve yerleşme süreci vardır. Bu bilimsel bir süreçtir. Sosyal medya baştan sona “Beğeni” ve “Etkileşim” merkezli çalışır. Ana akım medya ise “Reyting” merkezli. Çoğu zaman “Konu olan kişi”nin derdinin ne olduğu, ona nasıl etkisi olacağı bu mecraları ilgilendirmez. Onları ilgilendiren seyircilerin ve takipçilerin ne istediğidir.
Bütün mecralarda Atakan övüldükten ve TV’lerde “Filozof” olarak duyurulduktan, geleceğin bütün yükü omuzlarına yüklendikten sonra Atakan’ın annesine karşı bir davranışı kameralara yansıdı? Peki bu kameralar ne gördü. Sadece ve sadece o anı. Öncesini değil, evi değil, çocuğu ne hale getirdiklerini değil…
Bir gün öncesinde “Parti kur oy verelim!” diye tezahüratlara boğdukları kişiyi milyonlarca takipçileri olan sayfa yöneticileri yerden yere vurdu! Halk bunu istiyordu. Yaşına başına bakılmadan, gelişimine bakılmadan rant sağlamak uğruna adeta kucaklara alınıp havalara fırlatıldı ve son fırlatılışta kimse elini tutmak için uzatmadı.
Medya için ilk değildi, asla son da olmayacak. Rant sağlamak uğruna nice kişiyle dalga geçecekler, göğe çıkaracaklar, yere sokacaklar. Bilim ve teknoloji değil, beğeni ve etkileşim çağına hoş geldiniz! Aman kendinize dikkat edin, kendini bilmeyeni aldatacak çok etken var.
Yaraya Bal Sürmek
Yaraya tuz basmak deyimine savaş açarak yaraya bal sürelim diyorum. Araştırmalara göre adını arıların beslendiği Manuka çiçeğinden alan bir bal birçok hastalığa iyi geldiği gibi kolay iyileşmeyen yaralara da iyi gelirmiş.
Durdum, düşündüm.
Evet işte peki ya ruhumuzdaki yaralar…
Gün olur kalp kırılır ruhu yaralar.
Gün biter sokakta üşüyenler düşüncelerini yaralar.
Yapmayın herkes üzülebilir hatta gün gelir kırılan kalbinin acısı geçse bile hatırası kalır.
Hiç sıcacık bir odada kalbinizde tuhaf bir üşüme hissetmediniz mi?
Hepimizin yok mudur ruhunda yaralar sahipli/sahipsiz?
Hepimiz kendimize bir Manuka balı edinelim ne dersiniz?
Tabi bu 5 kavanozu şu kadar olanlardan olmasın. Başka bir şey olmalı.
Kısa bir süredir ait olmadığım yüreklere sığınmaktansa olduğum yerde üşümeyi tercih ediyorum. Ordan oraya atladığımı düşünebilirsiniz.
Ben aralarda bir yerdeyim kim çekerse oraya gidiyorum. Çoğunlukla olduğum yerde kalıyorum. Bir mısra ya da bir duvar yazısı bunlara dahil. İki gündür şu cümlede saklanıyorum.
“Koşarsın koşarsın da varamazsın ya hani, içindeki umut varamadığın kadar büyür.”
Sonra kendimi arıyorum. Nerde durmam gerek bilmiyorum. Bu bal gibi bir şey arıyorum bizlere.
Ama alıp kalbimize bir kavanoz bal sokamayacağımıza göre başka bir çare bulmalıyız.
Bir insan mı edinmeli sahi nasıl olacak bu?
İnsanın acısını insan alır diyen sayın yazarımız, zehir şifa olur mu diye cevap veriyor başka bir yazarımız size.

İyi gelir mi insanlar bize ne dersiniz?
Bir şiir, bir şarkı edinin diyenler bir tarafa; alın kitap okuyun, duaya sığının diyenler bir tarafa geçmesin.
Bir şey olmalı?
Bize iyi gelecek bir şey.
Kendi içimizde ya da bizim gezegenimizde
Tek Bacakla Kayak Yapan Josh Sundquist’in Başarı Hikayesi
“Zorluklar dur işaretleri değil yönergelerdir.”
6 Ağustos 1984’de Charlottesville, Virginia’da doğdu. Normal bir insan gibi dünyaya geldi ama dokuz yaşında nadir görülen bir kemik kanseri hastalığına yakalandı ve yüzde elli yaşama şansı vardı.
Doktorlar 6 ay ömrünün kaldığını söylediler ve kanserin daha fazla dağılmaması için sol bacağını kesiyorlar. Tüm olumsuzluklara rağmen hayatta tutuluyor.

Bir yıl kemoterapi gördü. 13 yaşında annesinin ve doktorunun tavsiyesiyle engellilere özel kayak kursuna yazıldı. Altı yıl boyunca eğitim aldı ve 2006 Paralimpik Oyunları için ABD Paralimpik Kayak Takımı’na seçildi.

Bugün Josh, ABD Amputee Futbol Takımı’na seçildi. Bugün ABD’yi temsil ediyor.
Birçok insana umut olmak için Sundquist ilk motivasyonel konuşmasını yaptığında on altı yaşındaydı ve o zamandan beri gruplarla konuşuyor.
Meslek olarak sadece kayak ve motivasyonel konuşmacılık yapmıyor Komedyenlik ve Yazarlıkta yapıyor.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere…


YARALI MELEK
Tablolarla aranız nasıldır bilemiyorum ama sanırım herkesin gördüğünde kalbine dokunan bir tablo vardır.
‘’Yaralı Melek (bitiş tarihi 1903)’’ benim ilk gördüğüm andan itibaren kalbime dokunan tablolardan biri. 2006 yılında Finlandiya’nın ulusal resmi seçilen bu tablo ünlü ressam Hugo Simberg’in tablosu.
İki delikanlının ellerinde kalın ağaç dallarından yapılmış ilkel bir sedye ile ‘’yaralanmış meleği’’ taşıdıkları tablo.
Sedyenin ön tarafında giden ve meleğin yaralanması ile sessizliğe bürünmüş halde sakin adımlarla ilerleyen delikanlı tamamen siyahlar içinde. Sedyenin arka tarafında olan delikanlı ise kahverengi bir ceket, koyu mavi bir pantolon ve yine koyu renkli bir ayakkabı ile göreceli olarak daha renkli bir kıyafetle sert adımlarla ilerliyor. Fakat siyah giyinmiş delikanlının aksine onun yüz ifadeleri çok daha keskin, bir yandan kızgınlığını bir yandan da çaresizliğini gösteriyor. ‘’Elimizden gelen son şeyi de yapıyoruz’’ der gibi bir bakış bu.
Resimde açık renklerin kullanıldığı en belirgin özne ise ‘’meleğimiz’’. Yaralı melek tamamen beyazlar içinde ve gözleri beyaz bir bez ile bağlı. Meleğin kanatlarındaki ufak yara izleri ve yorgun düşmüş görüntüsü yaralanma esnasında biraz hırpalandığının ispatı. Fakat sedye taşıyan delikanlılara sonsuz bir güveni var. Elinde bulunan ve iyileşmenin simgesi olan 3 adet kardelen ile de tabloya bakanlara iyileşeceğine olan inancını gösteriyor.
Tablonun arkasında gördüğümüz manzara ise Helsinki’de bulunan ve tablonun yapıldığı yıllarda insanların aileleri ile dinlenmek için topluca vakit geçirdiği alanlardan birisi. Yani ressamımız hayal ürünü olan bir manzara kullanmak yerine gerçek bir yeri tablosuna manzara olarak kullanmayı tercih ediyor…
Bu tablo ile ilgili daha pek çok yorum yapılabilir (Her ne kadar Hugo Simberg tablolarını yorumlamayı hiç sevmese de…) ama benim bu tablo ile ilgili en sevdiğim şey mimarı yani Hugo Simberg ile olan ilişkisi.
‘’İyileşmeyi’’ simgeleyen bu tablo Hugo Simberg’in hastalığıyla boğuşup iyileşmek için yollar, yöntemler aradığı bir dönemim en güzel meyvesi. Uzun ve yorucu bir kışı hastalığı ile boğuşarak geçirirken aynı zamanda bu tabloyu yapıyor, hiçbir ilacın iyi gelmediği hastalığına yaptığı bu tablo iyi geliyor.
Kendi zihninde yarattığı ‘’yaralı melek’’ ve bu meleğin iyileşmesine olan inancı Simberg’i de iyileşmesi yönünde motive ediyor. Kendi zihninin planladığı bir oyun ile hem iyileşiyor hem de Finlandiya tarihinin en değerli tablosunu üretiyor.
Dünya bizim yorum kabiliyetimiz ölçüsünde ve zihnimizde onu kodladığımız şekliyle var. Bana kaç tane dünya var diye sorarsanız dünyadaki insan sayısı kadar olduğunu söylerim… Bu yazıyı yazdığım an itibari ile yedi milyar yedi yüz altmış altı milyon sekiz yüz yirmi bir bin beş yüz doksan iki tane…
Evet dünyanın çok güzel bir yer olduğunu ben de kabul etmiyorum ama ne kadar kötü olduğu konusu bence tartışmaya açık… Tamam kendi yaralarınızı geçelim insanın kendi yaralarını sarması kolay bir şey değil ama başkalarının yaralarını da saramayacağınız kadar kötü bir yer mi?
Yaralarınızı ‘’yaralı bir melek’’ yapıp onunla beraber iyileşme konusunda çok iyi olmayabilirsiniz peki ya başkalarının yarılı meleklerini taşıyacak delikanlılardan (genç kızlardan) biri olma fikrine ne dersiniz? Rengarenk giyinen sedye taşıyıcıları ile gözleri bağlanmamış nerede yaralandığını gören ve oradan gülerek geçen meleklerin olduğu o kadar çok tabloya özne olabilirsiniz ki… Bu sizin elinizde… Telefonla internette sörf yapmak yerine sevdiğiniz ama uzun zamandır konuşmadığınız birini arayıp halini hatırını sormak kadar basit bir şey bu… Bugün böyle birini arayıp halini hatırını soracak mısın? Bugün birisinin yarasına iyi gelmeye çalışacak mısınız? Peki ya bugün rengarenk kıyafetleriniz ile sedye taşıyacak mısın?
Kısaca Albert Camus
Alburt Camus 7 Kasım 1913’te doğmuştur. Camus Fransız yazar ve filozofdur. Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır, fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir “varoluşçu” ya da “absürdist” olarak tanımlamaz. 1957’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanarak, Rudyard Kipling’den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur. Ödülünü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir.
Gençlik Yılları
Albert Camus, 1913’te Cezayir’in Mondovi kasabasında doğdu. Alsace’lı yoksul bir işçi olan babası; Camus’un doğumundan hemen sonra I.Dünaya Savaşın’nda ilk Marne Çarpışması’nda 1914’te babasını kaybetmiştir. İspanyol asıllı annesi, çocuklarına bakabilmek için ev işlerinde çalıştı. Camus, erkek kardeşi Lucien ve annesi, Cezayir’in işçi mahallelerinden birinde iki odalı bir evde, anneannesi ve felçli dayısıyla birlikte yaşadılar. Camus, denemelerinden oluşan ilk kitabı “1937;L’envers et I’endroit ” bu yıllarda yaşadığı ortamı anlatır ve annesi, anneannesi ve dayısını tanıtır. Fakat Camus daha özgür bir hayat sürebilmke için evden ayrıldı. Öğretmeni Louis Germanin’in yardımıya bir burs kazanarak 1923’te liseye girdi (34 yıl sonra Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken yaptığı konuşmayı Germain’e ithaf eden Camus, öğretmeninin onun için ne kadar önemli birisi olduğunu ve ona ne kadar bağlı olduğunu kendi üslubunca dile getirmiştir), ardından da Cezayir Üniversitesi’ne kabul edildi.
Üniversite yıllarında okumaya ve spora ( futbol,yüzme ve boks gibi) önem verdi hatta üniversite’nin futbol takımında kalecilik yapıyordu. 1930 yılında vereme yakalanmasıyla spor yaşamı sona erdi, eğitimi de engellendi. On beş yıldır yaşadığı sağlıksız evden ayrılmak zorunda kalan Camus, bir süre Yoltaire’in görüşlerini benimseyen ve kasaplık yapan bir akrabasıyla aynı evde oturdu. Daha sonra yanlız yaşamaya karar verdi ve çeşitli işlerde çalıştı. Bu arada da Cezayir Üniversitesi’nin felsefe bölmüne yazıldı. 1934’te Fransız Komünist Partisine katıldı. Bu hareketinin kaynağı, Marksist-Leninist öğretisine (doktrinine) desteğine ziyade, İspanya’da daha sonra iç savaşla sonuçlanacak politik duruma duyduğu kaygıydı. Ancak üç yıl sonra , Troçkist suçlamasıyla partiden atıldı. Camus 1934’te Simone Hie’yle evlendi. Simone bir morfin bağımlısıydı ve Camus’yle evlilikleri, Simone’nun sadakatsizliğine bağlı olarak son buldu.

1935’te “İşçinin Tiyatrosu”nu (Theatre du Travail) kurdu fakat bu tiyatro 1936’da kapandı. Aynı yıl verem hastalığından dolayı Fransız ordusuna kabul edilmedi. Üniversitede, özellikle edebiyatve felsefe alanındaki görüşlerini geliştirmesine yardım eden, kendisi gibi futbol meraklısı öğretmeni Jean Grenier’den etkilendi. Plotinus ve Aziz Augustinus’un felsefi yazılarına dayanarak Yunan ve Hıristiyan düşüncesi arasındaki ilişkiyi inceleyen teziyle 1936’da yükseköğretim diploması aldı.Üniversitede öğretim üyeliği yapmasına olanak verecek agrege(doçentlik) sınavına aday oldu, ama hastalığı yeniden şidditlenmesiyle bu girişimini sonuçsuz bıraktı. Sağlığına kavuşmak için Fransız Alpleri’nde bir tatil yöresine gitti. Bu ilk Avrupa gezisinden Cezayir’e, Floransa, Piza ve Cenova üzerinden döndü.
1940’ta piyanist ve matematikçi Francine Faure ile evlendi ve 5 Eylül 1945’te Catherine ve Jean adlarında ikiz çocukları oldu. Aynı yıl Paris-Soir dergisinde çalışmaya başladı. II.Dünya Savaşı’nın henüz ” Tuhaf Savaş” olarak adlandırılan ilk zamanlarda bir pasifist olarak kaldı. Ancak bu tutumu Paris’in Alman ordusu tarafından işgali ve 1941’de, komünist gazateci Gabriel Peri’nin gözleri önünde idam edilmesiyle değiştir ve onun da başkaldırmasına neden oldu. Pair-Soir ekibiyle Bordeaux’ya gitti ve aynı yıl ilk kitapları olan “Yabancı” ve “Sisifos Söyleni”ni tamamladı. Camus, Bordeaux’yu 1942 de terk edip Cezayir’in Oran şehrine gitti ve ardından Paris’e döndü.

Edebiyat Hayatı
Camus II.Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’na karşı olmuş Fransız Direnişi’ne katıldı ve bu direnişin bir parçası olarak “Combat” adında bir gazete yayımlamaya başladı. 1943’te gazetenin editörü oldu; fakat 1947’de “Combat” ticari bir gazete olunca buradan ayrıldı. Jean-Paul ile tanışması burada gerçekleşmiştir. Savaştan sonra, Santre ve Beauvoir gibi kişilerin buluştuğu Boulevard Saint-Germain’deki Cafe de Flore’u ziyaret etmeye başladı. Bu yıllarda, aynı zamanda Amerika’yı turlayarak Fransız varoluşuğu hakkında dersler verdi.
Camus, 1949’da vereminin tekrarlaması yüzünden iki yıl inzivaya çekildi ve “Başkaldıran İnsanéı yayımladı. Bu kitap, Fransa’daki birçok sol görüşe sahip arkadaşı ve özellikle de Sartre tarafından hoş karşılanmadı ve Sartr’la bütünüyle yollarını ayırdı. Kitabının tatsız yorumlarla karşılaması Camus’yü kitap yazmaktan tiyatro oyunları çevirmeye itti. Camus, 1950’lerde kendini insan haklarına adadı. 1952’de Birleşmiş Milletler, Francisco Franco diktatörlüğündeki İspanya’yı üye olarak kabul edince UNECO’daki çalışmalarını durdurdu ve kurumdan ayrıldı. Ayaklanmalarda insan dışı bir sertlik kullanan Sovvet metotlarını eleştirdi. Pasifistliği savunan Camus, idam cezasına savaşını sürdürdü.

Cezayir Bağımsızlık Savaşı 1954’te başladığında, Camus kendini ahlaki bir ikilem içinde buldu. Bunun nedeni,Cezayir doğumlu Fransızları tasvir ederken kullandığı sıfat olan “siyah ayaktı” tı. Ancak, sonunda savaşta Fransa hümetini savunuyordu.Kuzey Afrika’da başlayan isyanın, aslında Mısır önderliğindeki yeni-Arap emperyalizminin ve batıya saldıran Sovyetler Birliği’nin işleri olduğunu düşünüyordu.Cezayir’in özerk, hatta bir federasyon olamasını savunuyordu, fakat bütünüyle bağımsızlığını desteklemiyordu. Öte yandan, Araplar’la “siyah ayak”ların beraber yaşayabileceğini düşünüyordu. Bu kriz sırasında ölüm cezasına çarptırılan Cezayirlilerin kurtulması için gizlice çalıştı.
Ölümü
Camus, 4 Ocak 1960’ta, Sens yakınlarındaki küçük Villeblevin kasabasında “Le Grand Fossard” isimli bir yerde geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Daha sonra mantosunun cebinde bir tren bileti bulunmuştur. Büyük bir olasılıkla, Camus gideceği yere trenle gitmeyi planlamıştı; fakat arkadaşıyla birlikte arabayla dönmeyi tercih etti. İronik biçimde, Camus daha önce en absürt ölüm şeklinin ne olduğu sorulduğunda, araba kazasında ölmeyi bunlardan biri olarak nitelendirmişti. Kazanın gerçekleştiği Facel Vega marka otomobilin sürücüsü ve yayımcı dostu da Camus’yle birlikte hayatını kaybetti. Camus Lourmarin Mezarlığı,Lourmain, Vaucluse, Provence-Alpes-Cote d’Azur’de gömülmüştür.Camus’nün ölümünden sonra telif hakları Camus’nün çocukları olan, Catherine ve Jean Camus’ye devredildi. Ölümünden sonra 1970’te “Mutlu Ölüm”, 1995’te de öldüğünde hala bitmemiş olan “İlk Adam” yayımlandı.
Değişen Dünya, Değişen İnsan
Gün içerisinde çeşitli maskelerle dolaşırız farkında olmadan. Kiminin iş hayatı, kiminin eğitim hayatı, sosyal vesaire derken çoğu kez hepsini bir arada yaşarız. Dünya eskisi kadar yavaş değil, ya da hızlandıran etmen bizden oluşan insanoğlu. Peki değişen dünya ile değişen insan aynı mı?
Her şey onunla başladı, evet Benjamin Franklin’in şimşeklerin elektrik yükü ile bağlantısının olabileceği, daha öncesinde İngiliz Fizikçi William Gilbert pozitif ve negatif akımları ayıran elektrostatik jeneratörler üretmesi ile ilerlenen çağ: Elektrik Çağı. Bu zamana kadar insanoğlunun genel manada derdi beslenme ve barınmaydı. Yüzyıllar ufak değişimler ya da siyasi değişimleri barındırıyordu bünyesinde. Sadece yaklaşık üç yüzyılda o kadar büyük değişimler oluştu ki, 1600’lü yıllardaki bir bireye bugünleri anlatsak, fragman geçsek elbette ‘delirdi bunlar’ derdi. Tüm bunları neden anlattığımıza gelelim. Aslında elektrik, teknoloji bu yazı için bir araçtı. Hızlı değişimden ve insanoğlunun bu değişime ‘nasıl ayak uydurabildiği, ya da ayak uydurabiliyor mu gerçekten?’ bunu sorgulamak. Görüntülerimizin ötesinde çok kompleks varlıklarız. Moda bile 70’lerin, 80’lerin, 90’ların diye ayrılırken şimdilerde geçen yıl trendi şu pantolon, bu yıl şu renk ön planda vs. diye anılır durumda. Her mevsimin modası bile bambaşka iken insanoğlunu es geçemezdik elbette.
İnsan kaynakları literatürlerinde , 1900’lü yılların başı ila 1946 yılına kadar olan dönemi ‘Gelenekseller’; 1946-1963 yılları arası doğanlar ‘Baby Boomer’; 1963-1981 yılları arasında doğanlar X kuşağı; 1981-2000 yılları arasında doğanlar Y kuşağı; 2000 ve sonrası için çeşitli kuşak sınıflandırmaları yapılıyor olmakla birlikte Z kuşağı diye adlandırılır. Ve kuşakların böyle değerlendirilmesinde tüketim, iletişim vb. konulardaki tercihlerinin ve çalışma yaşamı içindeki davranışları ile beklentileri birbirine bağlar ve kuşaklar arası bu saydıklarımız birbirinden farklılaşır. Teknolojinin hızı, kuşakların oluşumu derken aslında bir konunun üzerine düşmekte eksik kaldık. Ya da şöyle söylemek gerekirse alanın uzmanları ve kısıtlı kitleye ulaşan bir psikoloji alanı vardı. Çok kısa zamanda inanılmaz hızda insanoğlu değişime uğradı ve buna belki ayak uydurulabildi, ya da Gelenekseller ve Baby Boomer gibi kuşak insanları bu hıza yetişemedi. Önceliklerin etkisi elbette fazlaydı ancak her dönemin insanının mental yapısı birbiri ile aynı zamanda farklılık gösterdi. 1940 Türkiye’sinde doğan bir bireyin 1990’lı yıllarda doğan bireyden gereksinimleri elbette farklılık gösterecekti.
İnsan psikolojisinin en temel teorilerinden biri olan Maslow’un Gereksinimler Hiyerarşisi’nde insanoğlunun fiziksel ve psikolojik özelliklerinden yola çıkılarak bir ihtiyaçlar hiyerarşisi vardır ve bir alt seviye tamamlandıkça üst seviyeye çıkılır. Bu iniş çıkışlar zamanla değişebilir, tamamen ihtiyacı yerine getirmekle alakalıdır ve kişilik geliştirme düzeyini belirler. Hiyerarşi de şu şekildedir;
- Fizyolojik gereksinimler (nefes, besin, su, cinsellik, uyku, denge, boşaltım)
- Güvenlik gereksinimi (vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)
- Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)
- Saygınlık gereksinimi (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)
- Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)
Evet teknoloji dedik, hızla ilerleyen dünya dedik, kuşaklardan bahsettik ve ihtiyaçlara girdik. Az önce de belirttiğimiz gibi bir üst basamağa atlayabilmek için alt basamağa başarmak gerek, eksik olmaması gerek, tüm bunlar bireyin kişiliğini olumlu-olumsuz anlamda değiştirmektedir. Psikoloji bilimi teknoloji gibi somut bir alan değildir. İnsanoğlu 300 yıl önce de fizyolojik gereksinimlere ihtiyaç duymaktaydı, güven hissi yaşamak isteği taş devrine kadar da dayanır üstelik. Bu karşılaştırmalar sayısız şekilde çoğaltılabilir ancak insan psikolojisi bilinen bir gerçek olmasına rağmen ya hep arka plana atılmıştır, ya sonraya bırakılmıştır veyahut belki de hiç dönülmemiştir. Kendi kitlesi arasında sıkışık kalmıştı ancak son yıllarda çeşitli çalışmalar, çeşitli aydınlanmalar, teoriler, terapi çeşitleri ile gün yüzüne çıktı. Gün içerisinde ortam-rol değişimleri sıklıkla duyguları stabil tutmaya, ya da baskılamaya -gün yüzüne çıkarmaya neden olurken de psikoloji vardı. Sevilirken de, mobbing uygulanırken de insanoğlunun psikolojisi vardı, ancak hep uzakta kaldı. Sanki sinek vızırtısı gibi kaldı. Geçmişi fazla olan bu bilim alanı hakkında konuşulacak çokça konu, sorulacak soru ve öğrenilecek milyon tane bilgi var. Ama en ilkel boyutu ile Maslow’un bu hiyerarşisini değerlendirdiğinizde siz neredesiniz? Gerçekten kendinizi tamamladığınızı düşünüyor musunuz? Ve son olarak şu soruyu da kendinize sormanızı istirham edeceğim, her kuşağın kendini tamamlama şekli aynı mı? Bol beyin fırtınaları.. ?
Unutmak Üzerine
İnsan kelime manasıyla;
“Toplum halinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı“
demekmiş. Peki, bu hakikatte böyle mi? Düşünme yetimizi bu denli kullanabiliyor muyuz? Ya evreni tam olarak kavrayabilme? Bulguları değiştirme mi yoksa kendimize uyarlama mı? Şu güne kadar yaşayan insanların yüzde kaçı verdi ki bu tanımın hakkını?
Konumuz bu soruların biraz dışında. Ama en azından bu konuda biraz düşünmek hepimize iyi gelecektir.
Arapça’ya merak saldığım bir dönemdi. “نسى”(nesa)diye bir kelimeye rast gelmiştim. Biraz eşeleyince ‘unutmak’ olduğunu öğrendim. Arapça’ya vakıf bir arkadaşa bu bahis geçince “Peki dedim “إنسان”(insan) kelimesi tam olarak ne demek?”
İnsan tam olarak UNUTAN demek. Tam manası budur, cevabını aldım.
Bu yazıyı yazmadan evvel de İnternet’ten araştırdığımda o arkadaşın tam olarak doğru bilgi verdiğini anladım. Evet insan kelime manasıyla da Yaratıcının kendini bize tanıttırdığı ve bizi tanımladığı kitap olan Kur’anda geçen şekliyle de ‘unutan’ demek.
Varlık sahasındaki bu tanımın hakkını fazlasıyla verir insan. İlk olarak çok nankördür. Zirveye oynar adeta. Nimet verildikçe de nankörleşir. Sonra bir firavunlaşma haline bürünür bu nankörleşme. Hadi dönüp bakalım hayatımıza. Düşünelim verilen nimetleri.” Ya ne nimeti Allah aşkına? Görmüyor musun halimi? Hayatımda hiçbir şey düzgün değil ki benim” diyorsunuz değil mi? İşte tam olarak bundan bahsediyorum. Nankörlüğün zirve noktası burası. Konuşan sen değilsin ama merak etme. Senin iç sesin bu. Hani, sen hiçbir ‘şey’ iken ,sana varlık bahşedeni, sana sevebilme, mutlu olabilme, düşünebilme yetisini vereni düşünmeden; her şeyin zıttıyla bilinebildiği şu dünyada üzüntü olmazsa mutluluk olmaz, çirkin olmazsa güzel bilinmez, en dip var ki en zirve bilinsin gibi varlık-yokluk denklemini çözemeyen o iç ses. Eğer bir “1″ varsa, ya sen de “1” olup var olacaksın, ya da haddini bilip “0” olmayı en büyük lütuf sayacaksın, demeyi unutan o iç ses. En solunda “1” olmadan onlarca
000000000000000000000000
‘ın bir hükmü olmadığı gerçeğine varsa bile, “1” i yanına koymayı kendine yediremeyen o iç ses. Yokluk anında “1” i hatırlayıp, yalvarıp yakaran, varlık anında da ‘varlığı vereni’ unutup, yüzünü dönen o iç ses. Evet,maalesef o iç ses var ve insan olmanın gereği olarak nankördür,unutur.
Çoğu zaman dünyevi telaşla unuttuğunun farkına varmaz bile. Okul, sınavlar, ev geçiminin zorluğu, iş bulma telaşı, işi varsa iş stresi, evlilik, çoluk çocuk derken bir iki dakika nefeslenip etrafına bakamaz olur. Oysa kafasını kaldırıp bir baksa etrafına, hem birçok insan görür imdadına yetişilecek, hem de haline birçok şükür sebebi bulacaktır. Belki bir iki gündür çocuğunu aç yatıran ve bu dertle bir sağa bir sola dönüp uyuyamayan bir babaya el uzatacak, belki işkenceler, çeşitli zulümler nedeniyle gözlerinin önünde annesinin ölümüne şahit olan dört beş yaşlarında bir kız çocuğunun saçlarını okşayacak, belki bugün hasta babasını toprağa veren bir delikanlıya yoldaş olacak, belki elim bir trafik kazası sonucu tüm ailesini kaybeden gence sığınak olacak, belki yemek hakkını bir kişiyle kaçırıp eksi beş derece soğuğu olan sokaklardan olma evine usul usul yürümekte olan ve geceyi aç geçirecek teyzenin kolundan tutup rızkını paylaşacaktır . Acizliğinin bir kere daha farkına varıp, ‘0’ olduğunu bir kere daha ispatlamış olacak, bu acizliğe rağmen tüm kainatın sanki kendine hizmet etmesi için yaratıldığını düşünüp şükür deryasına dalacaktır.
İşte bu yazı başta nankör olduğumuzu kabul edip, ama sonrasında “insan” sözcüğünün bir diğer manası olan arkadaşlık, kardeşlik, yakınlık, dostluk gibi özelliliklerinin hakkını vermek için yol almaya karar verenlere, iç sesini durdurmaya çalışmaya söz verenlere, acizliğini kabul edip her ne olursa olsun kendinden aşağı derecede bulunanlara bakıp şükredebilenlere, en azından bunlara niyet edenlere ve başını kaldırıp etrafına bakabilecek cesareti olanlara ithafen yazıldı.
Şimdilik hoşça K.A.L’ın…











