Bir Mapushane Günlüğü

Görmek istersen denizi
Yukarıya çevir yüzü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül aldırma
…” (Sabahattin Ali)

Öncesinde kıvılcımlı bir sevinç karmaşası, mütemadi hüzün gülüşleri ve hasret durağında sona eren özlem çığlığı sarıyor her tarafı… Etrafımda bir yığın insan, elleri boş; yüzlerinde belirsiz mutluluk izleri. Kimsenin kimseden haberi yok, herkes kendi kalbindeki umutla başbaşa ve büyük bir sabırla beklemekte.

Kimi yârin izini taşır bağrında, kimi evladın bıraktığı yarayla teselli bulur. Ufacık çocuklar görmekteyim; annelerinin elinden tutan ve her şeyden habersiz kasvetli kalabalığın seyrine dalan…

Ne aciz bir bekleyiş bu böyle!

Ecelini bekleyen, hastalıklı bir insanın çaresizliği sindi bedenimize. Ve şimdi sayısız kapı duruyor önümüzde, koşun deseler bir dakika dahi düşünmeden koşacak haldeyiz. Duvarlar çığlık çığlığa sanki, ne çok giz saklı arkalarında…

Bir ürperti sirayet ediyor yüreğime ve o an kapılar açılıyor birer birer, boyluca. Dizlerimizdeki bağ çözülüyor, adım atıyoruz; paslı parmaklıkların arasından geçerek…

“Ve nasıl göz gözeyiz,

ansızın bir infilak!”

Boğazımda bir yumru, göz pınarlarım kalbimle büyük bir savaş içerisinde ve yeniliyor en nihayetinde; sıcak yaşlar süzülüyor yanaklarımdan bir bir…

Karşımda mağrur bir çift göz, bir sevinç uğultusu bozuyor aramızdaki sessizliği. Taş duvarların arasında, dar ve güneşe yabancı bir koridorun soğuk zemini üzerinde cesaretsizce yürüyorum.

Ürkek bir sarılışın ardından bu manasız bekleyişleri ve acıları aldırmadan bize ayrılan masaya geçiş yapıyoruz.

Karşımda duran tutsak gözlere bakmamaya çalışıyorum, bakışlarım uzun koridorun sonlarına ulaşıyor. Babalar görüyorum, sevinçli! Küçük kızlarının saçlarını okşayan, öpen ve acılarını büyük bir ustalıkla gizleyen çaresiz babalar…

Acı hiç bu kadar tatlı olmamıştı!

Çaresizliğin yüklediği mecburiyet, koridorda bulunan herkesin omuzlarına yüklenmiş, boyunlarını bükmüştü. Bizlere reva görülen kırk dakikanın yarısından fazlasını doldurmuştuk. Ne konuşmuştuk? Açtığımız derin yaraları sarmaya bile fırsatımız olmamıştı ki…

Babalar küçük kızlarına doyamamış, anneler tutsak oğullarına doyasıya bakamamış, hasreti burnunda tüten genç kadınlar kocalarının hüznüne bir buse emanet edememişlerdi henüz…

Hem yürümeye mecal bulur muydu bu bacaklar? Karanlığın fırtınasına tutulmuş bu bedenler; dışarda bekleyen güneşin tadına varabilir miydi artık…

Vakur bir veda gerekirdi şimdi; gözyaşlarımızı gizlemeli, ellerinden tutamadan yanımızdan kalkıp gidişlerini izlemeliydik. Boynumu büktüm, izleyemedim… Dar koridorda yaşanan toplu kıyımın, yuvasından söküp alınan onlarca kalbin arasından biri de bana aitti! Nazım’ın dizelerine sarıldım o an:

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken…

Ne güzel şey hatırlamak seni:
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının…
İçimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti…
Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti:
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak koyu bir karanlık…

Ne güzel şey hatırlamak seni,
yaşamak sana dair,
hapiste sırt üstü yatıp seni düşünmek:
filanca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya…

Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine:
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
Ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım…

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinde,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken…

Nazım’ın şiirlerine şahit olan taş duvarlar arkamızdaydı, dönüp bakamadık. Hepimizin yüzünde alışılmış bir ifade ve dilinde aynı cümle vardı; “Güneş neden hâlâ doğmadı?”

Gülsüm Özalp
Ben Gülsüm. Edebiyatçıyım. Yaklaşık bir yıldır 24Okur ekibiyle çalışıp, editörlük yapıyorum. Aynı zamanda felsefeye ilgim var.