Unutmak Üzerine

İnsan kelime manasıyla;

Toplum halinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı

demekmiş. Peki, bu hakikatte böyle mi? Düşünme yetimizi bu denli kullanabiliyor muyuz? Ya evreni tam olarak kavrayabilme? Bulguları değiştirme mi yoksa kendimize uyarlama mı? Şu güne kadar yaşayan insanların yüzde kaçı verdi ki bu tanımın hakkını?

Konumuz bu soruların biraz dışında. Ama en azından bu konuda biraz düşünmek hepimize iyi gelecektir.


Arapça’ya merak saldığım bir dönemdi. “نسى”(nesa)diye bir kelimeye rast gelmiştim. Biraz eşeleyince ‘unutmak’ olduğunu öğrendim. Arapça’ya vakıf bir arkadaşa bu bahis geçince “Peki dedim “إنسان”(insan) kelimesi tam olarak ne demek?”

İnsan tam olarak UNUTAN demek. Tam manası budur, cevabını aldım.

Bu yazıyı yazmadan evvel de İnternet’ten araştırdığımda o arkadaşın tam olarak doğru bilgi verdiğini anladım. Evet insan kelime manasıyla da Yaratıcının kendini bize tanıttırdığı ve bizi tanımladığı kitap olan Kur’anda geçen şekliyle de ‘unutan’ demek.

Varlık sahasındaki bu tanımın hakkını fazlasıyla verir insan. İlk olarak çok nankördür. Zirveye oynar adeta. Nimet verildikçe de nankörleşir. Sonra bir firavunlaşma haline bürünür bu nankörleşme. Hadi dönüp bakalım hayatımıza. Düşünelim verilen nimetleri.” Ya ne nimeti Allah aşkına? Görmüyor musun halimi? Hayatımda hiçbir şey düzgün değil ki benim” diyorsunuz değil mi? İşte tam olarak bundan bahsediyorum. Nankörlüğün zirve noktası burası. Konuşan sen değilsin ama merak etme. Senin iç sesin bu. Hani, sen hiçbir ‘şey’ iken ,sana varlık bahşedeni, sana sevebilme, mutlu olabilme, düşünebilme yetisini vereni düşünmeden; her şeyin zıttıyla bilinebildiği şu dünyada üzüntü olmazsa mutluluk olmaz, çirkin olmazsa güzel bilinmez, en dip var ki en zirve bilinsin gibi varlık-yokluk denklemini çözemeyen o iç ses. Eğer bir “1″ varsa, ya sen de “1” olup var olacaksın, ya da haddini bilip “0” olmayı en büyük lütuf sayacaksın, demeyi unutan o iç ses. En solunda “1” olmadan onlarca

000000000000000000000000

‘ın bir hükmü olmadığı gerçeğine varsa bile, “1” i yanına koymayı kendine yediremeyen o iç ses. Yokluk anında “1” i hatırlayıp, yalvarıp yakaran, varlık anında da ‘varlığı vereni’ unutup, yüzünü dönen o iç ses. Evet,maalesef o iç ses var ve insan olmanın gereği olarak nankördür,unutur.

Çoğu zaman dünyevi telaşla unuttuğunun farkına varmaz bile. Okul, sınavlar, ev geçiminin zorluğu, iş bulma telaşı, işi varsa iş stresi, evlilik, çoluk çocuk derken bir iki dakika nefeslenip etrafına bakamaz olur. Oysa kafasını kaldırıp bir baksa etrafına, hem birçok insan görür imdadına yetişilecek, hem de haline birçok şükür sebebi bulacaktır. Belki bir iki gündür çocuğunu aç yatıran ve bu dertle bir sağa bir sola dönüp uyuyamayan bir babaya el uzatacak, belki işkenceler, çeşitli zulümler nedeniyle gözlerinin önünde annesinin ölümüne şahit olan dört beş yaşlarında bir kız çocuğunun saçlarını okşayacak, belki bugün hasta babasını toprağa veren bir delikanlıya yoldaş olacak, belki elim bir trafik kazası sonucu tüm ailesini kaybeden gence sığınak olacak, belki yemek hakkını bir kişiyle kaçırıp eksi beş derece soğuğu olan sokaklardan olma evine usul usul yürümekte olan ve geceyi aç geçirecek teyzenin kolundan tutup rızkını paylaşacaktır . Acizliğinin bir kere daha farkına varıp, ‘0’ olduğunu bir kere daha ispatlamış olacak, bu acizliğe rağmen tüm kainatın sanki kendine hizmet etmesi için yaratıldığını düşünüp şükür deryasına dalacaktır.

İşte bu yazı başta nankör olduğumuzu kabul edip, ama sonrasında “insan” sözcüğünün bir diğer manası olan arkadaşlık, kardeşlik, yakınlık, dostluk gibi özelliliklerinin hakkını vermek için yol almaya karar verenlere, iç sesini durdurmaya çalışmaya söz verenlere, acizliğini kabul edip her ne olursa olsun kendinden aşağı derecede bulunanlara bakıp şükredebilenlere, en azından bunlara niyet edenlere ve başını kaldırıp etrafına bakabilecek cesareti olanlara ithafen yazıldı.

Şimdilik hoşça K.A.L’ın…