26.9 C
İstanbul
Cuma, Temmuz 3, 2026

Ay Tutuluyoruz!

Sevgili Arkadaşlar, geldi çattı Ay tutulmamız!

5 Temmuz 2020 Oğlak burcunun 13. derecesinde bir Ay tutulması yaşayacağız. Bu tutulma ülkemizden görülemeyecek. Bu tutulma; Afrika’nın büyük bölümü, Avrupa’nın batısı, Antarktika, Kuzey ve Güney Amerika ile Atlantik Okyanusu’ndan gözlenebilecek.  Ay tutulmasından etkilenen burçlar: Oğlak burcu, Yengeç burcu, Koç burcu, Akrep burcu olduğu astrologlar tarafından söyleniyor.

Tutulma mevsimine girmiştik. Tutulmalar bildiğiniz gibi çok daha kadersel. Güneş tutulması bir şeylerin başlangıcıyken Ay tutulması bir şeylerin bitişi demektir. Ay tutulmaları tamamlanma, muradına erme, nihayetlenme, amacına ulaşma etkisi taşır. Artık hayatınızda -oğlak burcu hangi evinizde denk geliyorsa- artık bir şeyleri tamamlayıp, bitirip, nihayetlendirmeniz gerekecektir.

 

BİLGELİK, CESARET VE STRATEJİ !

  • Haftamıza Ay Terazi burcundayken ilişkilerimize, işlerimiz arasındaki dengeye, iş birliklerine odaklanarak giriş yapıyoruz!
  • Temmuz ayı maddi konuların, ödemelerin, borç, alacak verecek dengesinin önem kazandığı bir ay olacak!
  • Spekülatif etkilere, hayatımızdaki büyük değişimlere hazırlıklı olalım! Eğer 5 Nisan civarında girişimlerimiz konusunda etik ve doğru davrandıysak bir sorun yok!
  • Ama sadece kendi istek ve beklentilerimiz ön planda olduysa yöneticiler, otoriteler, üstler ve hukukla ilgili konular bizi yorabilir!
  • Her şeyi yeniden ele alacağımız bu dönem önemli işlerimiz için bilgelik, cesaret ve stratejiyi iyi kullanalım!

Pazar günü Yengeç-Oğlak hattının son tutulmasıyla 1.5 yılı kapatıyoruz! Oğlak burcundaki Ay tutulması neye dikkat çekiyor!

Oğlak burcu, mimari demektir. Hayatınızın mimarisi nasıl? Kendiniz aynı bir mimar gibi oturacaksınız bu tutulmada; yazacaksınız, çizeceksiniz, belki balkonu salona katacaksınız, mutfağı salona katacaksınız… Yani hayatınızı yeniden yapılandırıp yeniden inşa etmek için bir şeyleri yıkmanız, bütün buradaki kişisel deneyimlerinizi yeniden tasarlayıp proglamlamanız gerek. Neyi inşa etmek istiyorsunuz? Soyut değil somut bir şeyler ortaya koymalısınız artık arkadaşlar!

Tecrübelerinizden faydalanacaksınız. Bir adım atmak istiyor, bir şekilde kendinizi ön plana çıkarmak istiyorsunuz. Çünkü oğlak burcu titriniz demektir, sosyal statünüz demektir. Yani siz neyi ne olarak tanıyorsunuz ve ne olarak tanınmak istiyorsunuz? Sosyal statüde kendinizi ortaya çıkarmak istiyorsunuz… Bu tutulma bundan bahsediyor.

Ay tutulması verdiğiniz tepkilerle şekillenen kaderinizi gösterir. Gök kürede 13 derecede bir ruhsal portal açıldığını düşünmelisiniz. Ay tutulmaları ile Güneş tutulmaları arasında bir titrik nokta var. Ay tutulmaları daha kadersel, daha bilinç altından gelen  sezgilerle tepki veriyorsunuz. Yani bazı günler hani eve gidersiniz de “Eve nasıl geldiğimi anlamadım” “Ayaklarım beni eve götürdü” dersiniz… İşte o günleri böyle reflekslerle gerçekleştirmişsinizdir. “Yol sağa dönecek” der beyin size; sağa sola saparsınız, sol sokağa saparsınız… Bir bakmışsınız evdesiniz ama aklınızda türlü türlü düşünceler vardır. İşte böyle bir andır Ay tutulmaları.

Ay tutulmaları tepkiyle çalışır. Bill Gates ile aramızdaki fark ne olabilir? Aynı günlerde doğmuş olalım… Fakat o Bill Gates, siz sizsiniz. Arada bir fark yok. Olmuyor. Burada verdiğimiz tepkiler bizi şekillendirir, içe dönmek oldukça önemlidir.

Tutulmada Kad. İkizler tarafında Güneş var. Zihnimiz sorgulamak isteyecek! Neye obsesifçe yaklaşıyorsunuz? Takık olduğunuz düşünceler neler? Hep düşündüğün taşındığın negatif bir enerjin varsa beyninde, o negatif enerjiyi artık bir sustur. Ertelemeyi öğren zamanda. Bir şey için olumsuz mu düşünüyorsun “Onu 2 saat sonra olumsuz düşünmeye devam edeceğim. Şimdi bu 2 saatimi şu konuya odaklayacağım.” demeyi başarmamız gerek arkadaşım. Düşüncelerini bile “Zamanla” diyor tutulma bize.

Global anlamda ekonomi etkilenecek… Demek ki buradaki yapmak istediğimiz gereken konularda da neye dikkat edeceğiz? Kendi hayatımızda ekonomik düzeydeki adımlarımızı ve planlarımızı  daha sabırlı ve ihtiyatlı yaklaşmamız gerektiğini yorumları ile astrologlar ikaz ediyor.

Ay tutulmaları duygusal konuları, alışkanlıklarımız, çocukluğumuz ile ilgili olayları karşımıza getiriyor. Dolunay zamanı nasıl hassassak Ay tutulmalarında da duble hassas olabiliyoruz. Turbo Dolunay diye geçer, Ay tutulmaları. Ay tutulmalarında bir olay neyse o ortaya çıkar. Dolunay’da her şeyin göründüğünü söylüyoruz ya, Ay tutulmalarında gizli kalanlar da görünür hale gelir. Bu yüzden bu tutulma civarında diyelim ki bir düşüş, problem yaşadınız arkasından çok güzel bir olaya da hizmet ettiği ortaya çıkabilir ya da çok büyük bir başarı yaşadınız, bu başarının da arkasında gölgeli bir taraf olması çıkabilir ortaya arkadaşlar.

Bu yüzden ‘Her şerde bir hayır vardır’ mantığıyla bu dönemde yaşayacaklarımızı fazla kafamıza takmadan, hayatın bize getirdikleri gibi alarak üzerimize, çok fazla öfkeyle hareket etmeden daha kontrollü ve disiplinli hareket ederek hayatımıza daha güzellikler katabiliriz.

 

 

Zaman zaman

Devrik cümleler biriktiriyorum,

Acımasızca akıp giden zamana

 

Bi dolu sözcük düğümlenmiş boğazımda

 

Şimdi ben, bir kibritin rüzgara karşı duruşuyum

Kanadı kırık bir kuşun gökyüzüne hasretle bakışıyım

Boğulacak kadar kalabalığım ve delirecek kadar yalnızım

Karmakarışığım işte insanların adına büyümek dediği bir yoldayım

Nereye gideceğimi bilmeden yalpalıyorum

 

Her adımda korkular biriktiriyorum

En çok da yorulmaktan korkuyorum

Yorulup yol ortasında kalmaktan korkuyorum

Tek bildiğim her şey çok hızlı değişiyor ve ben buna alışamıyorum

Biraz alışmak istiyorum biraz da anlaşılmak

Hayır, anlatmak değil sadece anlaşılmak istiyorum

Anlattıklarımı birinin ya da birilerinin anlamasını istiyorum

 

Oysa göğe bakıp mutlu olabilecek kadar küçüktü düşlerimiz

Oysa çok büyük beklentilerimiz olmadı bizim

Yani demem o ki,

Bulutluyum işte, ne yağabiliyorum ne de dağılabiliyorum

Çığlık çığlığa ciğerlerimi parçalarcasına susuyorum sadece

Candan Erçetin ve Sezen Aksu’dan Keskin Bıçak

 

“A be Pelinciğim, aşkı nasıl tarif edersin?” diye sorarsanız şayet,
Kahraman Tazeoğlu’nun şu mısralarıyla cevap verirdim:

-Hiç kimsenin iyi gelmediği yerden sarıyorsun yaralarımı, hiç kimsenin dokunamadığı yerden kanatıyorsun sonra.

Nasıl bir büyüsü varsa bu işin, bir gün kanatlandırıp uçuruyor ve ertesi gün yerin dibine sokması muhtemel. Yaş ilerledikçe, çok sevilmekten ziyada güzel sevilmeye talip oluyorsun olmasına da, hayat bazen şaşırtmayı seviyor, bunu hepiniz biliyorsunuz.

Aşk, çok mutlu olmaya niyetlenip çok kavga etmeye gebe olabilir. Sevmek gibi sakin bırakmaz insanı, birini seversen mantıklı davranabilirsin, ama aşk yorucudur, dinginliği özletir. Dalgalı bir deniz misali, yükselir alçalırsın. Ama o yüksekliğin tadını bir kere alınca da, alçaklık da ‘ eksik bir şey mi var ‘ diye düşünmekten alı koyamazsın kendini.

Her şeyi fazladır.
Özlemesi, kıskanması, sarılması,koklaması.

Şimdi bu duyguyu bilenler, yaşayanlar ve hatta inanmayanlar için
Gelmiş geçmiş en güzel aşk şarkılarından birini bırakıyorum buraya. Şarkının yorumcularından usta Candan Erçetin de ‘ Benim Türkiye’de duyduğum en güzel aşk şarkısı’ diyor eseri söylemeden hemen önce.
Katılıyorum Candancığım sana.
Benim içinde öyle sanırım.
Söz-Müzik: Sezen Aksu

Nerede ben de o yürek, yârdan cayacak?

 

Yarım Kalan

Soğuğun, elleri ceplere hapsettiği kış akşamıydı. Ancak sisli havanın ardından gözlerin ışığıyla uzayıp giden nefesler görülüyordu. İnsanlar ağzından çıkan dumanlar birbirlerine ancak değebiliyordu.

Ağzımı burnumu sardığım atkının delikli taraflarından nüfuz eden rüzgarın dinç edici sertliği, görüşümü açtı. Kafamı yukarı kaldırıp önümde akıp giden cümbüşe karşı kayıtsız kalamadım. Sabırsız bekleyişlerin arkasında duran hayaletler; iş yerinde yaşadığı talihsiz olayda, nihayet varınca kendini atacağı yatakta, bir hafta sonraki sunumda özetle burada değillerdi. Başka yönde görülmeye layık bir şey yok gibi kafalarını eğmiş yalnızca önlerine bakıyorlardı. Baştaki sıra dakikalara metro bekleyişini eklerken rekabet katlanarak artıyordu. Butik yarışa artan seslerin sonucunda bir gurup insan daha katıldı. Sonradan açılan gözler yerdeki zeminden başka objeleri yeni algılarken geride kaldılar. Tüm bunların dışında arka sırada kalan yarış dışı takım halet-i ruhiyesinden ödün vermeden aynı vurdumduymazlıkla ayaktaki konumunu aldılar.

Metronun camına çizgili, buruşuk,birkaç farklı renkte yüzük takılı elini yaslamış teyze gözüme takıldı. Sürüklenip giden kalabalığa yüzündeki ifadeyle ayrı bir boyut kazandırıyordu. Aynı anda telaşı, sabırsızlığı, heyecanı, uzun bekleyişi barındıran gözleri hafif tebessümüyle sevimli hale geliyordu. Bu ifadenin ardında duran hikayeye karşı müthiş merak duydum. Öyle ki bu heves ayaklarımı benden habersiz hareket ettiriyordu. Neredeyse iç içe geçmiş insanların arasından bir sağa bir sola savrularak hedefime ulaşmaya çalışıyordum. Dikkat çekmeyen minik adımlarım söze nereden başlayacağımı düşünmeme yardımcı oluyordu. Aklıma giriş için alışılmış birkaç kelimeden başka bir şey gelmiyordu. Bu beni durdurmaya yetecek etkiye sahip değildi. Önünde sonunda ulaştığım son noktada baştan beri çizdiğim şekli zihnimde canlandırdım. Bu enteresan çizim konuşmaya başlamam için fitili ateşleyen istekti. Kelimeler ağzımdan tam dökülecekken o ana kadar hiç aklımda olmayan birtakım korkular zihnimi kapladı. Kelimelerin önüne bir bir set çekiyorlardı, zamanımın azaldığını hissediyordum. Ağzımdan bir şeyler döküleceğine inancım azalmaya başlıyordu derken istasyon adı söylendi. Bütün emeğim, hevesim, merakım dibe vurduğu yerden göğe yükseldi. Teyze oturduğu yerden kalkmış kapıya doğru gidiyordu. Arkasından istemsizce elimi uzatarak çok kısık sesle ‘Bir dakika!’ dedim. Kendime bile zar zor duyurduğum fısıltı kimseye değemeyip yere düştü. Geride kalan duygularımı pişmanlık kutusuna zar zor sığdırdım. Korkularıma yenik düşüp yine treni kaçırmıştım. Buraya kadar cesurca gelişim toz olup uçtu.

Evin kapısını açıp kendimi yatağa bıraktığımda aklımda ne metro, ne metroyu bekleyen insanlar ne de metrodaki teyze vardı. Eksik kalan yanımla baş başaydım.

Sen Bana Böyle Güzel Bakarken Yalnızlığımı Daha Fazla Sevemezdim

Bir yaz gecesiydi, sahil kenarında yalnızdım.
Elimde rakı kadehimle gökyüzünde kaç tane yıldız olduğunu sayıyordum.
Her 10 yıldızda bir kadeh bitiyordu ve o gece gökyüzü yıldızlarla doluydu.
Bir film sahnesi olsaydım eğer, deniz kenarında elbisesiyle koşuşan bir kadın, kadını belinden saran bir adam ve muhtemel bir golden cinsi köpek ile gecemi bitirebilirdim.
Oysa o gece bana bir 70’lik rakı ve yıldızlar dışında eşlik eden kimse yoktu.


‘Kalabalık içinde yalnız olmaktansa, tek başıma mutlu olurum’ diye geçirdim içimden.
Yalnızlığını sevmeye çalışan herkes gibi.
Böyle öğretilmişti kişisel gelişim kitaplarında,
Ve bizler gelişmeye aç bitkiler gibi uygulayamayacağımız bir sürü cümleyi ezberlemeye uğraşıyorduk.
O gece ne bir sayfa kitaba, ne de süslü cümlelere ihtiyaç duymuyordum.
Kendim bile süslenmemişken ne yapacaktım başka bir ışıltıyı.
Yıldızlar yeterdi.
Kadehler de.
Kayan tek bir yıldıza denk gelemedim, ziyanı da yoktu. Kayan yıldızlarla tuttuğum dileklerin hüsranla biten sonuçları bana tek bir dilek hakkım kalırsa şayet, kayan yıldıza bağlamamayı öğretmişti.


‘Ruhunuza’ dedim kaybettiğim tüm yakınlarıma, bir kadeh sonra bir kadeh daha…
‘Yalnızlığımı Çok Seviyorum’ dedim kahkahalarla.
Yalnızlığına alışmaya çalışan bütün insanlar gibi.
Derken, yandaki meyhaneden yükselen bir sesle içimde unutmaya yüz tutmuş bir öfkeli acı boy göstermeye başlamıştı.

Yıldızlara baktırdım
Fallarda çıkmıyorsun
Seni görmem imkansız
Rüyalarım olmasa

3 dakika kadardı dalakaldım ufuklara.
Yutkunamadım bir süre.
Derin bir nefes aldım.
Ve dört elle sarılmaya çalıştığım yalnızlığımı attım dalgalı sulara, sana kavuşmak adına.
Gelir miydin, sever miydin bilmeden çıktım yollara.
Yolun sonunu düşünerek temkinli olmayı bırakalı çok olmuştu.
Şarkı güzel,
Hava güzel,
Yol uzun.
Seviyorsanız açın konuşun bence.

Bu aşkı söyleyemem senden bir başkasına
Seni sormam imkansız
Rüyalarım olmasa

İkranur’a

Güzel kızım,

Teninin kokusunu çamura karıştıranlara,

Seni ananın koynundan alanlara,

Daha yedi yaşındayken canını alanlara,

Lanet olsun!

Meleğim,

Nasıl kıydılar sana,

Nasıl uzandı elleri ipekten saçlarına,

Seni yedi yaşında anandan koparanlara,

Lanet olsun!

 

Senin Tarifin

 

Acaba güzel gözlerinde mi kurulu cennet,

Kiraz dudakların can atıyor mu buluşmaya ?

Yanaklarındaki hayâ kırmızılıkları aşkımızı mı anlatıyor sence?

 

Acaba Allah sütü senin teninden mi yarattı ?

Yoksa sen sütün içinde mi göz açtın dünyaya,

İncecik belin hazır mı sarılıp sarmalanmaya ?

Ya ellerinin danteli, takacağın baş duvağının bir mesajı mı ?

 

Kainat böyle bir aşk gördü mü bilmem.

Ben seni gördüm kainat yok olsa bilmem,

Gözünün mavisi benim gökyüzüm,

Saçının toprak rengi benim mezarım artık.

 

 

Acı Bir Veda: Bal

Her şarkının bir hikâyesi vardır. Bugün çok acı bir hikâyeye sahip bir şarkıyı sizlere anlatacağım: Bal.

Hepimiz Duman grubu ve onun solisti olan Kaan Tangöze’yi az çok biliyor ve tanıyoruz. Bal şarkısı, Kaan Tangöze’nin sevgilisi Ahu için yazılmış bir şarkıdır. Aslında Duman grubunun seslendirdiği çoğu şarkı Ahu’ya yazılmıştır.

“Aşkım sen benim canımsın 
Kanıma karışmış kanın” 

Ahu ve Kaan Tangöze birbirlerini çok sevmişler. Fakat o sıralarda Ahu’nun ailesi boşanmanın eşiğine gelmiş. Ahu, annesi ve babasının boşanması üzerine psikolojik bir çöküntüye girmiş, iyice içine kapanmış.

“Söyle kimlerden kaçarsın 
Boşuna durmadan ağlarsın” 

Onların aşkı kadar kavgaları da şiddetli olurmuş Bu çalkantılı ruh hâli de tabii ki edilen kavgaların şiddetini arttırmış.

“Yavrum sen benim balımsın 
Tadına alışmış canım” 

Duman grubu “Belki Alışmam Lazım” isimli ikinci albümünü çıkardıkları zaman bir barda tanıtım için konser vermeye karar vermişler. O konserin olacağı günün sabahında da Kaan Tangöze ve Ahu tartışmışlar. Ama yine de Kaan, Ahu’nun konsere geleceğini düşünmüş. Çünkü ne olursa olsun hiçbir zaman konserlerinden hiçbirini kaçırmamış Ahu.

“Aaah güzel kuşum gir kanıma 
Ben zaten sarhoşum” 

Ve o beklenen konser başlamış. Kaan Tangöze, Ahu’nun gönlünü almak için o zamana kadar onun için yazdığı tüm şarkıları söylemiş ve bir yandan da gözleri onu aramış. Bulamasa da yine de onun konserde bir yerde olduğunu düşünmüş.

“Nerdesin, sevgilim?”

Bir rivayete göre Kaan tam “Bal” şarkısını söylerken kulise Ahu’nun intihar ettiği haberi gelir. Bal şarkısı bunun için bu kadar önemlidir. Diğer bir rivayette ise birbirlerine “Balım” diye hitap ettikleri için bu kadar önemli olduğu söylenir.

“Söyle nerdesin bal 
Artık benlesin bal” 

Bu intihar haberini Kaan’a konser bittikten sonra söylemişler. Kaan bu haber karşısında yıkılmış, günlerce de evden çıkmamış ve kimseyle konuşmamış.”Bal” şarkısını hiçbir konserinde seslendirmemeye dair yemin etmiş.

“Artık sen benim canımsın 
Canlı kalan tek yanımsın”

Ahu’nun ölümünden sonra ilk defa Açıkhava Tiyatrosu’nda seyircilerin yoğun ısrarı üzerine arkasını dönmüş, parmaklarıyla gökyüzünü göstermiş ve son kez şarkıyı ağlayarak seslendirmiş.

Bu acı dolu hikâyeyi öğrendikten sonra, şarkıyı bir kez daha dinlediğimizde şarkı bizde artık bambaşka duygular uyandırmaya başlıyor. Daha bir hissederek, her sözünü anlayarak dinliyoruz. Her şarkının bir hikâyesi vardır. Ne yazık ki bu hikâyelerin çoğu arkasında çok büyük bir acıyı barındırır.

 

 

Riya- Kârlılık

İnsanoğlu her zaman mantığın doğrularıyla ilerlemez. Ya doğru bildiği yanlışlar ya da yanlış bildiği doğruları fark etmeksizin uygular. Çoğu kez mekanik bir hal almış hareketler ile doğru ya da yanlış şeylere imza atar. Bunlardan bazıları yüz yıllardır yapısına işlemiş, bazıları ise sosyal çevresinin de etkisiyle içine yerleşmiştir. Kalıplaşmanın en kötü görünümlerinden biri de riyakarlık itiyadıdır. Bu hal öyle bir tesir etmiştir ki kalbe, çoğu kez farkında bile olmadan kapılır cazibesine. Kimi zaman bir doktor işimizi görür, doktorları yüceltiriz. Kimi zaman bir polis bizi zalimin elinden kurtarır, polisi severiz. Fakat bunların hiç birini gerçek bir saygıdan değil, iki yüzlü minnet duygusundan sebep yaparız. Misal güneşli bir günde, ciğerlerimiz sonuna kadar oksijenle doluyken biri ne denli önemliyse bizim için aslında o kadar saygı duyuyoruzdur ona karşı. Daha fazlası ise çaresiz anlarda gösterilen fırsatçılıktan öte bir şey değildir. Kimi zaman Tanrı’ya yalvarmak dahi bu amaçla yapılır. Zor günlerin yakıcı ve çaresiz azabı olmadığı sürece Tanrı’nın kapısını çalmayan bu büyük grubun, diğer insanları övüp, değer verirken samimi ve içten olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Özü yakalamak gerekirse eğer; davranışlar bilinçli hale dönüştürülüp,  duyguların verdiği anlık tepkilerden kaçınılmadığı sürece, yalnızca zor günlerin telaşında değil, zamanın en güzel hediyelerini tadarken dahi kıymet bilinmediği takdirde bu halin esaretinden ve yükünden kurtulmanın bir yolunu bulamayacağız.

Karanlığa Serzeniş

Benim için karanlık,
Yokluğunda sabahlar.
Artan bir yangın gibi,
Yüreğimde abahlar.

Sandalyeme oturdum,
Karanlıkla beraber.
Uzaklar var önümde,
Gözlerinden bihaber.

Göz kapaklarında var,
Bakışının tesiri.
Yorgun viran yüreğim,
Ses tonunun esiri.

Çiçekler açılmadı,
Gülüşünden mahrumlar.
Senden hiç kaçılmadı,
Hep içimde umutlar.

Yolum

Sırma saçlarınla gözlerin arasındaki
Yoldu benim yolum
En umutla baktığım
En gür sedayla bağırdığım
Sel gibi akan göz yaşlarımı barındırdığım
Yol çıkmaza girdi sevgilim
Sonunu göremiyorum artık
Gel tut elimden
Bakayım sana sevda bahçelerinden
Sonum olsun bakışlarım….

Çevirme Başını Kadın

Kadın

Çevirme başını kadın, bakma başka tarafa.

Ödüm kopuyor gözlerine başka göz değecek diye.

Sadece bana bak çünkü

Çünkü o zaman gökyüzü daha bir mavi oluyor.

Kalbim neden çarptığını daha iyi anlıyor.

Çevirme başını, kadın.

Kendimi kaybederim sonra.

Korkuyorum gidersin diye.

Sen gözlerime bak, bakışlarım anlam kazansın.

Sen ömrümde ol, ömrümde ol ki

Dünyaya geliş sebebim belli olsun.

 

Sen benimle kal kadın.

Sen benimle kal çünkü çocuksu seviyorum ben seni.

Hem yalnızlıktan da korkuyorum.

En çok, en çok senin yanımda olmadığın anlarda korkuyorum.

Anlamsız, boş geliyor her şey.

Sen beni sev, bir tek beni sev kadın.

Çünkü çok kıskanırım paylaşamam ben seni be kadın.

Bir de sakın gitme olur mu, gitme.

Ben yalnızlıktan çok korkuyorum.

En çok da sen yanımda olmadığında korkuyorum.

Bilirsin

Severim seni aslında
bilirsin

Gecenin karanlığı
benim korkularım
ve korkunç yaratıklara benzettiğim
o gölgen yüzünden oldu bu

Yoksa severim seni
bilirsin
(değil mi)

Hiç kaçar mıyım senden

Gündüz onca vakit geçirdik birlikte

Hani senin kokunu içime çekmek için
sevdiğin o minik burnumu yanaştırırdım

Sen de
evet
sen de hani­

Mom-my

Senaryosunun da kendisi tarafından kaleme alındığı; genç yönetmen Xavier Dolan tarafından çekilen Mommy, vizyona girdiği ilk andan itibaren bütün dikkatleri üzerine çekmeyi başardı diyebiliriz. Peki nedir bu Mommy, alanında neden bu kadar başarılı oldu? Gelin aldığı ödülleri bir yana bırakalım da, filmi daha yakından görmek için bize sunulan o ütopik dünyasına hep beraber dalalım..

Mommy, toplumdaki mevcut düzene ve o düzen tarafından belirlenen normlara karşı çıkarak belirli kalıplara sığdırılmaya çalışılan özgürlük kavramının manasını izleyiciye tekrar sorgulatan bir yapım. Film, Kanada’da mevcut olmayan hayali bir yasa tasarısının içeriği ile başlıyor ve bu yasa tasarısında fiziksel, psikolojik ve mali sorunlar yaşayan ailelerin, davranış problemi olan çocuklarını hiçbir süreç işlemeksizin kamu hastanelerinde bakıma sokmalarında hukuki ve ahlâkî boyutta hiçbir sorunun olmadığı belirtilmiştir. Üç ana karakterin toplumsal hayattaki rolüne ve bu rolleri kendi içlerinde ne derece özümseyebildiklerine eğilen film; aslında toplum tarafından oluşturulan kalıp yargıların kişiliklerimiz ve özgürlüklerimiz üzerinde nasıl sonuçlar doğurduğunu da gözler önüne seriyor. Filmde anne rolüne Diane olarak can veren Anne Dorval, kocasının ölümünden sonra borçlarla baş etmeye çalışan, mesleki alanda da yetkin olamayan bir rolle izleyici karşısına çıkıyor. Zaten çetrefilli bir hayat yaşayan Die için işler, oğlu Steve’nin ıslah evinin kantininde çıkardığı bir yangın sonucu ile daha da zorlaşmaya başlar. Bu olaydan sonra Steve ıslah evinden atılır ve ikili beraber yaşamaya başlar. Bu zorlu süreçte Diane’e, komşusu Kyla’nın eşlik ettiğini görüyoruz. Kyla, yönetmenin hep ikinci planda tuttuğuna inandığım bir karakter. Yaşadığı bir olay sonucu kekeme olan karakterimizin; film boyunca ne yaşadığı buhrâna tanık olacağız ne de davranışlarını etkileyen ana etmenin ne olduğunu bulacağız. Bana sorarsanız; Kyla üzerinde bayağı tartışılacak karaktere sahip bir birey.
Vakitlerinin çoğunu beraber geçiren üçlünün bir aradayken toplum tarafından kendilerine dayatılan sınırların dışına çıktıklarını ve toplum içerisinde nükseden problemlerinin yine bir aradayken aştıklarını fark ediyoruz. Bu üçlünün yolu Steve’in akıl hastanesine gitmesi ile ayrılır. Filmde baş karakterimiz Steve’in, anne figürüne olan duygusal bağlılığını görmemek mümkün değil. Zira kendi açısından annesi ile arasındaki ilişki bir anne-oğul ilişkisi değil de bir sevgili ilişkisi gibidir.

Karakterlerin içsel analizine biraz değinecek olursam Diane için şunları söylemek mümkün; hem kendi içinde hem de toplumun dayattığı otoritel baskılara karşı çıkmasına rağmen Steve üzerinde bir hakimiyet kurma çabasındadır. Toplumun bir parçası gibi görünse de yapı olarak toplumdan soyutlanmıştır. Ve toplumsal düzgülerin kendisine biçtiği anne rolüyle de özdeşleşmemesi onu tanımlayan başlıca özellikleri olarak tanımlanabilir. Steve annesine büyük bir tutkuyla bağlı olmasına rağmen, kendi isteklerinden, içinden gelen tavırlarından ve en önemlisi de özgürlüğünden bir türlü vazgeçemediği için annesi tarafından akıl hastanesine yatırılır. Çünkü Steve’in davranışları normların dışındadır ve eğer normların dışındaysan normal değilsindir. Filmdeki ana temalardan biri de bu bence.
Bir diğer karakterimiz Kyla’nın da kendi evinde konuşmakta güçlük çekmesi fakat Diane ve Steve ile beraberken bunu yenmesi, kendi evinden çok Diane’nın evinde vakit geçirmesi ve kendi çocuklarından daha çok Steve ile ilgilenmesi toplum tarafından pek de kabul görmeyen davranışlardır. Bu noktada bahsettiğimiz üçlünün özgürlüğünün kısıtlandığını görüyoruz. Çünkü kendi içlerinde kalıplara meydan okuyorlardır aslında. İşte bu yüzden bahsettiğimiz karakterler;  evleri dışındaki koca dünyaya sığamazken küçücük evde özgürlüklerini bulup koca dünyalarını oraya sığdırabilmektedirler.

Filmde gözler önüne serilen bir diğer şey de hayatın mutluluktan çok hüzün barındırdığıdır. Mutluluklarımız, âni şeyler sonucunda ortaya çıkar ve ortaya çıktıktan belli bir müddet sonra da yerini yine normal durağanlığına ve hayatın içsel hüznüne bırakır. Ve bizler o hüznün içerisinde, içsel karmaşalarımız ve sıkışmışlıklarımızla kalırız. Yönetmen, bu noktada bu olayı alışılmışın dışında bir şekilde seyirciye yansıtmıştır. Bu olay, film boyunca kadrajın 1:1 görüntü formatında kullanılmasıyla yansıtılmıştır bizlere. Yalnızca iki yerde 16:9 görüntü formatına geçiş yapan filmde bu kısacık ama güzel anların hayattaki mutluluklar gibi gelip geçici olduğu hissi yaratılmıştır izleyiciye. Bu anların birine örnek verecek olursam; Diane’nın hayal kurduğu sahne örnek verilebilir bu konuda. Hayalinde Steve büyür, üniversiteye başlar, mezun olur ve daha sonrasında ise evlenir… Fakat sahne bittiğinde, 16:9 görüntü formatı yerini hemen 1:1 görüntü formatına bırakır çünkü mutluluklar gelip geçicidir.

Ayrıca filmde yönetmenin bizlere göstermek istediği kavramlardan biri de ideal olanı belirleme çabasıdır. İdeal anne, ideal evlat, ideal komşu. Peki bunları kim belirliyor, toplum mu? Karakterlerimiz bu alışılagelmiş ideal birey kavramının çokça dışında kaldıkları için kontrol mekanizmaları tarafından özgürlükleri giderek kısıtlanır. Filmin sonlarına doğru bu mekanizmanın karakterlerimizi istediği gibi işlediği görülür. Güçlü olan dengenin zayıf olanı saf dışı bırakması gibi. Die, toplum ve devletin baskısına yenik düşüp oğlunu akıl hastanesine gönderir, Kyla ailesinin baskısına yenik düşerek onlarla yeni bir şehre taşınır fakat Steve kendisine dayatılan tüm baskıcı çabalara rağmen akıl hastanesinde özgürlüğün bir yolunu bulur ve kendisine bir kalıbın temsili olarak giydirilen deli gömleğini sıyırıp pencereye, özgürlüğün kollarına doğru koşar…

Bizlere dayatılan kurallara ne derece boyun eğmekteyiz, benliklerimizi olduğu kadar başka kişileri de belirli kalıplara dökme çabasından ne zaman kurtulacağız? Çünkü bana soracak olursanız bunlardan kurtulduğumuz miktarda insanızdır, mutluyuzdur ve özgürüzdür. Öteki türlü despotlaşmış bir toplumun eleğinde sallanıp gideriz. Yazıma filmden çok beğendiğim şu alıntı ile son vermek istiyorum:

Bu dünyada tonlarca umut yok. Ama umut dolu insanların umut etmelerini düşünmeyi seviyorum. Böylece umutlu insanlar bir şeyleri değiştirebilir…

Umuttur Güneş’in Doğuşu

Zaman rayların üzerinden usulca geçip giden bir tren misali akıp giderken, sonbaharın gelişiyle birlikte, koca gövdeli söğüt ağacının yapraklarını dökmesi artık kaçınılmaz olmuştur. Ufak bir rüzgarda kuşların ötüşüne melodi olan yaprakları, dere boyunca dağılmış ve dalından koparılmanın hüznünü yaşamaktadırlar. Söğüt ağacı, kendisinden gün gün eksilen dostlarının matemini tutacaktır kış boyunca. Geçen vaktin neşesi toprağa, vedası yapraklara, kederi de insanlara kalmıştır.
Gökyüzünün karanlığında kaybolmuş umudunu arayan küçük bir çocuğun çaresizliği vardır    bulutlarda.
Yağmur damlaları, bacası tüten evlerin kiremitlerine çiselerken, bulutların haykırışları sel olur. Pencere kenarında unutulmuş, öksüz kalan tomurcuk çiçeklerinin gözyaşları yağmurdan mıdır?
Dağların ardından doğan güneşle birlikte gökyüzü aydınlığa kavuşur, tomurcuklar çiçek
açar.
Küçük çocuğun umudu, söğüt ağacının dallarında ötüşen kuşların kurduğu yuvalardadır artık…