Tarihte bugün: Ünlü ressam Bob Ross, vefat etti. “Şuraya da bir ağaç çizelim.” Çoğumuzun hafızasında bu cümlesiyle iz bırakan Ressam Bob Ross, 25 yıl önce yakalandığı lenf bezi kanseri nedeniyle 4 Temmuz 1995’de vefat etti. Bob Ross, 29 Ekim 1942 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Florida eyaletinde dünyaya geldi. Gençlik yıllarını Orlando’da geçiren Bob, okulu yarıda bırakarak babasının marangozhanesinde işe başlar.
18 yaşında Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetlerine çavuş olarak katılan Bob Ross, resme dair ilk eğitimini askerde alır. Bir dönem Alaska’da görev yapan Ross’un doğa manzaralarına olan ilgisi oradan gelmektedir.
Askerden döndükten sonra çeşitli yerlerde resim öğretmenliği yapan Bob Ross’un hayatı 1982’de Walt ve Annette Kowalski çifti ile tanışmasıyla farklı bir yöne doğru evrilmeye başlar. Kowalski çifti Ross’a reklam ve televizyon programı tekliflerinde bulunur. Fakat programın yayınlandığı televizyon kanalı zor günler geçiriyordur. Bu duruma kayıtsız kalmayan Ross, kanaldan herhangi bir ücret almama kararı verir.
Fakat bu durum Ross’un ekonomik sorunlar yaşamasına neden oldu. Bunun üzerine kendi adını verdiği “Bob Ross” şirketini kuran ünlü sanatçı, bu şirket altında resim yapma kasetleri, resim yapma malzemeleri ve ve kitaplarını satmaya başladı.
Bob Ross, yarım saatte yaptığı resimler ile ekran başındakileri büyülemekteydi. Bunun sırrı ise Ross’un, Bill Alexander’ın ıslak üzerine ıslak tekniğini kullanmasaydı. Bu teknikte tuval ve boya ıslak olarak kullanılmaktadır.
Bob Ross’un resimlerinin yalnızca %1’inde insan bulunmaktadır. Resimlerinin %90’ında ise ağaç bulunmaktadır. Resimlerinin %97’si gündüz %3’ü ise gecedir.
Bob Ross’un Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlanan programı TRT’de 1993 yılında “Resim Sevinci” adı ile yayımlanmaya başladı. 80’ler ve 90’lar kuşağında derin izler bırakan Bob Amca, birçoğumuza resim yapma sevgisini aşıladı.
“Her gün giydiğim bu elbisemden başka elbisem yok. Eğer bana yeni bir tane daha alma nezaketi gösterecekseniz, lütfen siyah renkte ve giyimi kolay bir şey alın ki, laboratuvarda da giyebileyim.”
Bugün sizlere hayatını bilime adamış ve bu uğurda ölen bir kadından bahsedeceğiz; Marie Curie. Maria Skolodowska namı diğer Marie Curie 7 Kasım 1867 yılında Varşova’da gözlerini açtı. Anne ve babasının eğitimci olması onu yaşıtlarına göre daha şanslı kılıyordu çünkü o dönem Çarlık yönetimi altındaki Polonya’da kızların bilim alanında kendilerini geliştirmelerine imkân ve fırsat yoktu. Henüz 24 yaşındayken Sorbonne Üniversitesi’nde eğitime başlayan Curie, 1893 yılında Fizik bölümünü, 1894 yılında ise Matematik bölümünü birincilik derecesi ile bitirdi. Okulu bitirdikten sonra kendisi gibi bilimle özdeşleşen ve piezoelektriğin kaşifi Pierre Curie ile tanıştı. Ünlü çift evlendikten sonra Marie, Curie soyadını aldı. Hayatının ileri safhasında okulunu tamamladıktan sonra uranyum elementinin radyoaktif olduğunu keşfeden Fransız fizikçi Henri Becquerel’i duydu ve bu konuda doktorasını yapmaya karar verdi. Marie bu konuda araştırmalarını sürdürüyorken uranyumdan daha radyoaktif olan iki element keşfetti birine doğduğu ülkenin adını verirken (Polonyum) diğerine ise Radyum adını verdi -ki Radyum Marie’nin hayatını yitirmesine sebep olacak elementti… Radyumun özelliklerini incelemeye başlayan Marie, yeni bir element oluşumu hususundaki tartışmalara son verilmesi gerektiği kanaatindeydi. Bu sebeple büyük bir maden filizine ihtiyaç olduğu kaçınılmaz bir gerçekti. Curie, ihtiyacı olan şeyin Bohemya’daki işe yaramaz olarak kabul edilen uranyum yüklü toprak yığınları olduğunu anladı ve eşiyle beraber tüm parasını bunları bulundukları yere taşımak için harcadılar. Bu süreçte bunun arıtması ile ilgilenen çift fazlasıyla radyoaktiviteye maruz kalmıştı ve Marie 10 kilo vermişti. 1903’te doktorasını alarak Fransa’da bilim alanında doktora unvanı alan ilk kadın bilim insanı oldu. Yine aynı yıl içerisinde Marie, doktora hocası olan Antoine Henri Becquerel ile paylaştığı Nobel Fizik Ödülü’nü alarak tarihte Nobel Ödülü alan ilk kadın oldu. Marie Curie ve Pierre Curie keşfettikleri elementin tüm insanlığın yararına kullanımı için patent almadılar. Radyum ile uğraştıkları dönemde bol radyasyona maruz kaldıkları için eşi Pierre Curie hayatını kaybetti. Bu süreçten sonra eşinin profesörlük unvanını Marie’e verdiler ama o dönem bilim dünyasında da hüküm süren ataerkil hegemonya yüzünden bu kabul görülmedi. Fakat yaşadığı tüm bu olumsuzluklara rağmen 1911’de gerek bulduğu iki element için gerek de diğer araştırmalarından ötürü Nobel Kimya Ödülü’ne layık görüldü. Böylece tarihte iki Nobel alan tek insan olma şerefine vardı. 1934 yılında radyoaktif maddeler üzerindeki çalışmaları esnasında vücudu bolca radyasyona maruz kaldığı için kanser oldu ve 4 Temmuz 1934 yılında Fransa’nın Savoy kentindeki Sancellemoz Sanatoryumunda, bilim yolunda hayata gözlerini yumdu.
Tomris Uyar, Türk edebiyatının en karizmatik kadını, güçlü hikâye yazarı ve çevirmenidir. 15 Mart 1941 yılında dünyaya gelmiş ve 4 Temmuz 2003’te hayata gözlerini yummuştur.
Yazdığı eserlerin yanında aşkıyla da tanınmaktadır. Dört büyük şairin aşkı olmuştur: Ülkü Tamer, Cemal Süreya, Turgut Uyar ve Edip Cansever. Bu dört büyük şair Tomris Uyar’ ın uğruna nice güzel şiirler yazmışlardır.
Tomris, rakıyı çok severmiş. Edip Cansever ile beraber sık sık karşılıklı rakı içtikleri de bilinir. Sağlıklı yaşamayı ise hiç önemsememiştir.
Tomris rakıyı severdi, bense onu.
Edip Cansever
Kolej Aşkı Ülkü Tamer
Okuduğu koleji bitirir bitirmez kolejdeki aşkı olan Ülkü Tamer ile evlenmiştir. Onların aşkı çok büyüktü. Hani derler ya ancak bunları ölüm ayırır. Öyle de olmuş zaten. “Ekin” adını verdikleri bir çocukları dünyaya gelmiş. Ne yazık ki daha birkaç aylıkken “Ekin” boğularak ölmüştür. Bu acı verici evlat kayıpları onları da birbirinden ayırmıştır. Aşkları yara almış ve çok geçmeden de boşanmışlardır.
Büyüleyici Dizelerini Tomris İçin Yazdı Cemal Süreya
Cemal Süreya ile tanıştıkları zaman ikisi de evliydiler. Tomris ve Ülkü Tamer evlatlarını kaybetmenin sonucunda çalkantılı bir döneme girdikleri zamanda tanışmışlar. İkisi de birbirlerine olan aşkları yüzünden sonunda eşlerinden boşanmışlar ve artık o büyülü dizeler Tomris için yazılmaya başlanmıştır. Cemal Süreya Tomris’i o kadar çok seviyormuş ki onu işten sonra vakit kaybetmeden hemen eve dönüyormuş. Tomris ise ona biraz arkadaşlarıyla gezip dolaşmasını söylüyormuş. Bir sonraki akşam eve geç gelmiş Cemal Süreya, bir sonraki akşamda… Tomris bir gün pencereden bakarken Cemal Süreya’ yı görmüş. Cemal Süreya dışarıda vaktin dolmasını bekliyormuş. Böyle de aşk doluymuş ilişkileri. Ne yazık ki bitmesi çok da uzun sürmemiş. 3 yıl sonra ayrılmışlar.
“Ay ışığında oturduk Bileğinden öptüm seni Sonra ayakta öptüm Dudağından öptüm seni Kapı aralığında öptüm Soluğundan öptüm seni Bahçede çocuklar vardı Çocuğundan öptüm seni Evime götürdüm yatağımda Kasığından öptüm seni Başka evlerde karşılaştık İliğinden öptüm seni En sonunda caddelere çıkardım Kaynağından öptüm seni”
Cemal Süreya
Turgut Uyar’ın Esin Perisi
Tomris Uyar, Turgut Uyar ile tanışmalarını şöyle anlatıyor: “1966 yılında ben zaten Cemal Süreya’ dan ayrılmak üzereydim. O da eşinden ayrılmıştı. İstanbul’ a gelmişti çocuklarıyla. Burada tanıştık. Asıl tanışmamız herhalde o, çünkü o zaman daha bir yakın oturup konuşma fırsatını bulduk ve mektuplaşmaya başladık. Bu mektuplar önce sadece şiir üzerine mektuplardı. Hâlâ duruyor bende. Genellikle onun şiir üzerine düşünceleri, benim onun şiirleri üzerine düşüncelerim… Ve anladığım kadarıyla çok sıkışık bir dönem geçiriyordu. Yani evlilik hayatında bir süredir yaşadığı tedirginlik ve uyumsuzluk şiirini de etkilemişti, yedi yıldır şiir yazmıyordu. Esin periliği olarak ifade etmek istemiyorum ama herhalde çok konuştuğum, çok dürttüğüm, yazmasını çok rica ettiğim için diyeyim, yavaş yavaş şiir yazma isteği yeniden doğdu.”
En uzun birlikteliği Turgut Uyar ile olmuştur. Hayri Turgut adında da bir çocukları dünyaya gelmiştir. Evlilikleri Turgut Uyar bu dünyadan göçüp gidinceye kadar sürmüştür.
“Herkes seni sen zanneder. Senin sen olmadığını bile bilmeden, Sen bile Seni ben geçerken Derim ki, Saati sorduklarında; Onu ”O” geçiyordur Kimse anlam veremez. Tamir ettirmedin gitti derler şu saati. Ettirmek istiyor musun demezler. Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Zamanı durdururum yüreğimde, Sensiz geçtiği için, Akrep yelkovana küskündür. Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür. Bil ki akrep yelkovanı geçerse, Atan bu yüreğim durur. Bırak bozuk kalsın, hiç değilse Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.“
Turgut Uyar
Platonik Aşık Edip Cansever
Edip Cansever Tomris Uyar’a platonik olarak aşıktır. Aynı zamanda Edip Cansever Turgut Uyar’ın da en yakın dostudur. Tomris Uyar’da aynı şekilde Edip’i çok yakın dostu olarak görmüştür. Oysa ki Edip’in onu sevdiğinin herkes farkındadır. Edip Cansever hem fazla şiirden hem de bu platonik aştan ölmüştür.
“Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç Yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de Bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle Ve yarışırsa ancak Monet’nin Kadınlarına yaraşan giysilerinle Gördüm de Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç. Öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde Bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde Bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında Öyle kısaydı ki adımların Şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle Ölçülür ve denk düşerdi ancak Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç. Yok bir yanıtın ”nereye” diyenlere Bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın Ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere O bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun Sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden Yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç. Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki Hani Etiler’den Hisar’a insek bile Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın Çok yaşında her zamanki çocuksun gene Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç. Mart ayında patlıcan, ağustosta karnabahar Mutfağın mutfak olalı böyle Bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma Oysa güneş pek batmadı senin evinde Söyle Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.“
Edip Cansever
Uğruna Şiirler Yazılan Kadın Öldü
Bu tutkulu kadın 4 Temmuz 2003′de hayata gözlerini yummuştur. Ölüm nedeni ise yakalandığı yemek borusu kanseridir. Ardında nice güzellikler bıraktı. Saygıyla ve minnetle…
Bugün değişik bir gün oldu. Anlamaya başladım bazı olayları, iyice büyüyorum galiba. Kendin gibi olunca seviliyorsun. Kendini olmadığın gibi yansıtmak, onların seni sevmemesini istemek oluyormuş. Şimdi gördüm mutluluğun ne olduğunu, hissettim huzuru. İnsanları anlamaya çalışmamalıymışım, onlara yaptıkları için hesap sormamalıymışım. “Bir nedeni vardır elbet terk edip gidenlerin.”
Sahiden, terk etmek nasıl bir eylem? Bunu, kendinize sorun çünkü sebebi siz olacaksınız. Yaşadığımız her kötü şeyin, bizim tercihlerimiz doğrultusunda gerçekleştiğini öğrendim. Dedim ya büyüyorum, büyüdükçe öğreniyorum, öğrendikçe iyi görüyorum, iyi gördükçe mutlu oluyorum, mutlu oldukça huzur doluyorum.
Yol katettim epey; neyde olduğunu söylemek istemiyorum belki konuştukça anlarsınız. İnsanın, istediklerini yapması için en başta kendine inanması gerekiyormuş, onun sonrasında çalışmak, tekrar etmek gibi şeylerin ufak, çok ufak olduğunu söyleyebilirim sizlere. Bugün kendime inandım, güzel şeyler yapacağım, insanların umut bahçelerine, güzel umutlar ekeceğim, güzellik yayacağım etrafıma, güzel olacağım, iyilik yapacağım kendime ve kendimi seveceğim her daim.
Geçen hafta sonu gerçekleştirilen Yüksek Öğretim Kurumları Sınavı’nın Türkçe bölümünde, Mabel Matiz’in “Fırtınadayım” şarkısının sözlerine yer verilmiş ve öğrencilere bu sözlerin ne ifade ettiği sorulmuştu. Sınavın ardından Türkiye gündemine yerleşen Mabel Matiz, sorunun kendisi için de sürpriz olduğunu ifade etmişti.
Bugün ise ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Halis Aygün soruya ilişkin inceleme başlatıldığını duyurdu. Aygün yaptığı açıklamada: “2020-YKS yaklaşık 2 buçuk milyon adayın katılımıyla üç oturum halinde 188 sınav merkezinde güvenle ve başarıyla tamamlanmıştır. Soru havuzu ülkemizin farklı üniversitelerinden binlerce akademisyenin katılımıyla oluşturulmaktadır. Kurumumuz yönetiminin milli, manevi değerlerimiz ve toplumsal değer yargılarımız konusundaki hassasiyeti açıktır. 2020 YKS’nin TYT oturumunda yer alan Türkçe alanındaki ilgili sorunun içeriği hakkında inceleme başlatılmıştır. Sorumlu kişiler soru hazırlama süreçlerinden çıkartılacaktır” dedi.
Halil Cibran’ın kaleme aldığı bir solukta biten ama etkisi asla bitmeyen kitaptan “Ermiş” den söz edeceğim.
Giderken, “El Mustafa (Ermiş)’den ardında bıraktıklarına söylemde bulunması istenir. Halkın ona sorduğu hayat içinde var olan birçok konu üzerine kısa kısa kelamlar eder Ermiş. Bunlar paha biçilemez öğütlerdir.
Yıllardır bir yerlerde görüp bir türlü okuyamadığım kitaptı “Ermiş.” Çimlere oturup bir çırpıda okuyuverdim. Hemen bitmesi sayfa sayısının azlığından değildi, adeta dostum karşımda öğüt veriyor gibi hissetmeme sebep olmasıydı. Kişisel gelişim kitabı okumayı sevmeyenler bir bakar mısınız? Konuşmamız gereken önemli konular var. Bu kitap kişisel gelişim kitabı değil, ama bana sorarsanız yazar bunu misliyle başarmış. Halil Cibran öyle bir eser kaleme almış ki tek bir cümlesi bile sizi rahatsız etmiyor. Dostluktan aşka, evlilikten suç ve cezaya kadar birçok konuya değiniyor. Kanımca öğüt niteliğinde birçok cümle bağışlıyor bizlere.
Yalnız hissettiğinizde, ruhunuzda sıkkınlık belirdiğinde, sevgi beslediğimiz kişi aklımıza düştüğünde yani hemen hemen her konu üzerine mutlaka birkaç satır da olsa bir şeyler bulabileceğimiz türden. Hani kitap okurken çizeriz ya kendimizce güzel, etkili bulduğumuz kısımları… İşte elime kalem geçseydi okurken epey bir zaman kaybederdim sanıyorum tüm satırların altını çizmekle.
Ermiş’in sözüyle bitirmek istiyorum bu yazıyı.
“Bir dürtü olmadıkça hayat karanlıktır gerçekten ve bilgi olmadıkça tüm dürtüler kördür. İş olmadıkça tüm bilgiler boşunadır ve aşk olmadıkça tüm işler boştur…”
Ülkemizde her sene düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri; Pir Sultan Abdal Geleneksel Kültür Derneği düzenliyor etkinliği ve pek çok sanatçı ve fikir insanı katıldı 2 Temmuz 1993 yılında. Dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin’in özel davet üzerine etkinliğe katıldı.
Her sene olduğu gibi etkinlik başlamak üzereydi ama dışarıda bir topluluk oluştu . Pir Sultan Abdal Şenlikleri ni istemeyen bir grup oteli ataşe verdi. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi.
Kaynaklardan edinilen bilgilere göre yaklaşık 40 kişi hayatını kaybetti. İki kişi otel çalışanı ve karşı gruptan da iki kişi hayatını kaybetti.
Binlerce kişiden oluşan karşıt grup, Kültür Merkezinden yeniden Hükûmet Meydanı’na geldi. Hükûmet Konağını taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak, slogan atmaya devam etti. Grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı. Madımak Oteli tutuşturulan perdeler ve alt katta bulunan eşyalarla birlikte yakıldı. Otele sığınmış olan kişilerden, aralarında Hasret Gültekin, Metin Altıok, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu’nunda bulunduğu 35 kişi hayatını kaybetti. Etkinliğe katılanların arasında Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi ağır yaralarla kurtuldu.
Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ve 2 saldırgan yaşamını yitirdi. Akşam saatlerinde valilikçe ilan edilen ”2 günlük sokağa çıkma yasağı” ile birlikte, güvenlik güçleri şehirde tam bir hakimiyet sağlayabildi.
Şenlik günümüzde Banaz köyündeki Topuz Baba şenlik alanında gerçekleştirilir. Yerel yöneticiler ile siyasetçilerin yanı sıra pek çok ünlü katılır.
Etkinlikler genellikle 1993’teki Sivas Katliamı’nda hayatını kaybedenler için saygı duruşu ile başlar. Şenlik boyunca konserlerin yanı sıra, folklor ve semah gösterileri gerçekleştirilir.
Sivas Katliamın da hayatını kaybedenleri saygıyla anıyoruz.
“Ben ne bir sanatçı ne de bir şairim. Ben bir sisim; her şeyi örten ancak hiçbir zaman bir araya getiremeyen bir sis”
Halil Cibran
Halil Cibran; 1883’te doğmuş, Lübnan asıllı ABD’li yazar filozof, şair ve aynı zamanda ressamdır. Eserleri ve fikirleri dünyada oldukça ses getirmiştir. Resimleri birçok ülkede sergilenen Cibran’ın eserleri de birçok dile çevrilmiştir. Yaşamının yaklaşık yirmi yılını ABD’de geçirmiştir ve eserlerini İngilizce yazmıştır. İlk şiir kitabı olan Nebi (Ermiş) adlı eseri 1923 yılında basılmıştır. Yazarın doğunun Nietzsche’si olarak anılmasına sebep olan kitabıdır.
Tanışmakta geç kaldığımı düşündüğüm bir yazar olan Halil Cibran’ın yakın zamanda 5 kitabını okudum. Hacmi oldukça az olan kitaplarını bir oturuşta okuyabilirsiniz.
Kitaplara dair söylemek istediğim bir şey var; şöyle ki birçok öyküsünü okuduğumda anlatmak istediğini anladığımdan emin olamadım. Hatta dönüp tekrar okuduklarımın sayısı oldukça fazla. Bizlere yazdıklarınından çok daha fazlasını anlatmak istediği kesin. Kitapların geneline hakim olan bizim günlük yaşantımızda yaşadıklarımız, yapılan hatalar… Bunları bize aktarırken düşündürüyor da.
Ve son olarak bana bunlardan birini seçecek olsam ilk önce hangisi olmalı derseniz kesinlikle “Ermiş” derim. Mutlaka kendinizden bir şeyler bulacağınız ve her bölümde altını çizmek isteyeceğiniz sayısız cümle var.
Alıntılar
Kum ve Köpük
“Ne gariptir ki toplum olarak, aklı yavaş olana değil de ayağı yavaş olana ; yüreği kör olana değil de gözü kör olana acırız.“
“Ben hem bir ateşim hem de kuru çalı ve bir yanım öbür yanımı yiyip bitiriyor.”
“Büyük insanın iki kalbi vardır: Biri kanar, öbürü tahammül eder.”
Gezgin
“Bir kadın bir erkeğe dedi, “Seni seviyorum.” Ve adam dedi, “Sevgine layık olmak, yüreğimdedir. Ve kadın dedi, “Sen beni sevmiyor musun?” Ve adam ona baktı yalnızca, ve hiçbir şey söylemedi. Ardından kadın bağırdı, ”Senden nefret ediyorum.” Ve adam dedi, “O zaman nefretine layık olmak da yüreğimdedir.”
“Çok azımız bir doğruya başka bir doğru ekleyip gerçek doğruyu oluşturabiliriz.“
“Şimdi, anlıyorum ki kendi boşluklarını gürültüyle doldurma ihtiyacı duyanların rahatı için şarkılarımızı kesmek gerekli değilmiş.“
Meczup / Deli
“Her şeyin nasıl olacağına dair kesin bir fikrim var ama kelimelere dökemiyorum.”
“Daha ne olduğumuzu bilmezken ne olacağımızı tartışmanın ne alemi var?“
“Esir edilmiş arzu ve yaşanmamış tutku nasıl mutluluk verebilir ki?“
Ermiş
“Hakikati buldum.”değil. Bir hakikat buldum, deyin. “Ruhun yolunu buldum.” değil. Kendi yolumda yürürken bir ruhla karşılaştım, deyin.
“Aranızda sevme gücünün uçsuz bucaksızlığını hissetmeyen var mı?“
“Eğer yüreklerinizi yaşamlarınızın gündelik mucizeleri karşısında hayretle dolu tutabilseydiniz, acınız da sevinciniz kadar harikulade görünürdü.“
Haberci
“Bağışla beni yoldaş; çok geciktim. Anıları tutuyor ruhumu.”
“Kendinin habercisisin sen ve etrafında inşa ettiğin kuleler öz benliğinin yanında uzanan yapılardır.“
“Kalbimin derinliklerinden bir kuş uçtu gökyüzüne. Uçtukça daha çok büyüdü ama kalbimden ayrılmadı.“
Karşınızdaki insan size kırmızı gül veriyorsa; sevgisinden emin bir şekilde sevdiğini anlatmaya çalışıyordur. Sizin gülü almanız onu mutlu etmeye yeterli olacaktır.
Siyah Gül
Karşınızdaki insan size siyah gül veriyorsa; içindeki karanlıktan kurtar beni demeye çalışıyordur. Sizin o gülü alıp kendinizin parlayan gülünü vermeniz yeterli olacaktır.
Beyaz Gül
Karşınızdaki insan size beyaz gül veriyorsa; içindeki kötülükten arınıp yanına geldim demek istiyordur. Çünkü içindeki kötü ruhlardan arınıp size gelmiştir. Sizin verdiğiniz en ufak sevgi, ona umut olacaktır.
Sarı Gül
Karşınızdaki insan size sarı gül veriyorsa; sizinle güneşin batışını izlemek istiyordur. Ya da güneşin doğuşunu izleyerek kahvaltı yapmak istiyordur. Hangisi işinize gelirse. ?
Mavi Gül
Karşınızdaki insan size mavi gül veriyorsa; o insan sizinle mavi sularda küçük bir tekneyle uzak diyarlara açılmak istiyordur.
Yeşil Gül
Karşınızdaki insan size yeşil gül veriyorsa; bir ormanda sizinle yürüyüşe çıkmak istiyordur. En güzeli bence bu, size gül verecek kişiye gönderin bu yazıyı ve yeşil gül istiyorum söyleyin. Kendisin yazıyı okuması yeterli olacaktır. ?
En çok yapmak istediğiniz etkinliği renkli güllerle anlatmaya çalıştım. Size gül verecek kişiye bu yazıyı göndererek rengini söylemek sizin için yeterli olacak. Gönderdiğiniz kişi yazıyı okuyarak yapması gerekeni anlayacak ve bir an önce uygulamaya geçecektir. ?
Sakarya’nın Hendek ilçesindeki havai fişek fabrikasında patlama meydana geldi. Olayda 2 kişi hayatını kaybetti, biri ağır 74 kişi de yaralandı. Patlama sonrası çıkan yangına hava destekli müdahale sürüyor. Fabrikanın deposunda 110 ton patlayıcı olduğu belirtildi.
Hendek ilçesi Yukarı Çalıca mevkiinde bulunan havai fişek fabrikasında, saat 11.10 sıralarında büyük bir gürültüyle patlama meydana geldi. Sakarya’nın yanı sıra komşu il Düzce’den de duyulan patlamayla birlikte gökyüzüne dumanlar yükseldi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Aile, Çalışma ve Soyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, Sakarya’da havai fişek fabrikasında patlama meydana gelen bölgeye gitti.
Bölgeye çok sayıda itfaiye ekibi ve ambulans sevk edildi. Bölgede önlem alan güvenlik güçleri, çevredekileri uzaklaştırdı. İtfaiye ekiplerinin müdahalesi sırasında da fabrikada havai fişekler patlamaya devam etti. Patlamanın etkisiyle fabrika binalarının kapılarının ve çatılarının uçtuğu görüldü.
Bakan Fahrettin Koca, iki kişinin hayatını kaybettiğini, 73 kişinin yaralı olduğunu söyledi.
Twitter hesabından paylaşım yapan Koca, şunları kaydetti:
* Sakarya Hendek’te, şehrin uzağındaki havai fişek fabrikasında bir patlama oldu. Sn. Cumhurbaşkanımızın talimatıyla süreci yakından takip etmek için birazdan olay yerinde olacağız.
* 85 ambulans, 2 helikopter ambulans, 11 UMKE ekibimiz olay yerinde. 2 can kaybımız, 73 yaralımız var.
“VAHİM BİR TABLO VAR”
Sakarya Belediye Başkanı Mutlu Işıksu da, “Vahim bir tablo var. Yaralılarımızı çıkarmaya çalışıyoruz. Hâlâ patlamalar devam ediyor. Düzce ve Kocaeli’den yardım istedik, bütün ekiplerden yardım istiyoruz” diye konuştu.
“195 ÇALIŞANI VARDI”
Sakarya Ticaret Odası Başkanı Akgün Altuğ ise “Kapasite raporuna göre 195 çalışanı olduğunu biliyoruz. Ama fabrikada patlama sırasında kaç kişi olduğunu bilmiyoruz. Müdahaleler devam ediyor, net bir bilgi yok” ifadelerini kullandı.
11 YILDA 3. KEZ PATLADI
Aynı fabrikada 2009 ve 2014 yıllarında da patlama meydana gelmişti. İlk patlamada 1 kişi hayatını kaybetmiş, 37 kişi de yaralanmıştı. 2014 yılındaki patlamada ise 1 kişi ölmüş, 2 kişi de yaralanmıştı.
Kaleme aldığı şarkıları ve kendine has sesiyle gönlümüzde taht kuran Tuğkan, küçük yaşta müziğe olan yeteneğini keşfettikten sonra hayatını müziğe adadı. Dinleyiciyi kendine hayran bırakan şarkılar kaleme alıyor ve yaptığı sanatın hakkını ziyadesiyle karşıladığını düşünüyoruz. 24Okur ailesine konuk olup, bizlere zaman ayırdığı için kendisine teşekkür ederek sorularımıza geçiyoruz.
Öncelikle bu yolculuğun başını ve şu an bulunduğun noktayı, bu süreçte verdiğin mücadeleleri merak ediyoruz sevgili Tuğkan?
–Aslında tesadüfen başladı bu yolculuk. Şiirler, besteler, düz yazılar… Bunlar ünlü olmak, büyük kitlelere hitap etmek isteyen bir gencin eserleri değildi. Kendime yazıyordum. Utanırdım da zaten duygularımı göz önüne sermekten. Beni o hayallere sığdıran bir arkadaşımın işgüzarlığı sayesinde şu an bu yazıyı yazıyorum, uzun hikaye
Şu an aslında o kadar da korkmamak utanmamak gerektiğini anladım. Çünkü sizden bir şey götürmüyormuş, aksine çoğu zaman afallatsa da harikulade bir hayat sunuyormuş bu iş. İş demek de istemiyorum aslında. Müzik her yerde, her yerimde ve her şeyim olmuş halde.
Mücadeleden ziyade tecrübe demek gerek. Bu konuda diğerlerine göre şanslı olduğumu düşünüyorum. Çoğu kazayı sıyrıksız atlattım. Bu süreçte hayatıma girip çıkan kimseye dargın veya kızgın değilim. Nefret bir yerden sonra minnete dönüşüyor bunu iyi biliyorum.
Tuğkan
“Boş kafayla geveze, dolu kafayla yazar olursunuz ama bu yeteneği illa yaşanmışlıklar kafesine hapsetmemek gerek.”
“Düşlerine dokundum, yokluğunda soğuk Kalbin bende kaldıysa eğer Aşkım sen, kırmızı” Şu sıralar hep dilimizde. Nedir bu Kırmızının hikayesi?
–Kırmızı evrensel olarak aşkın, ateşin rengidir. Bu yüzden de yokluğunda soğuktur. Ayrıyeten benim kendimle gurur duyma sebebimdir bu şarkı.
Şarkılarının sözü ve müziği sana ait. Dinleyiciyi mest eden bu şarkıların ilham perisini sormadan edemeyeceğiz. Kalemi eline almana sebep olan, yaşanmışlıklar mı?
–Boş kafayla geveze, dolu kafayla yazar olursunuz ama bu yeteneği illa yaşanmışlıklar kafesine hapsetmemek gerek. Kendinizi istemeden bitmek bilmeyen bir kaosa sürükleyebilirsiniz. Bazen yaşadığım, bazen gördüğüm, bazen düşlediğim, bazen de hissettiklerimi yazıyorum.
Kendi şarkı sözlerini yazmanın avantajları var mı?
–Sanatçı olabilmenin, o adı taşıyabilmenin ilk şartı zaten kendi eserini yaratabilmek. Yaratılmış eserlerin üzerinden geçenler benim gözümde taklitçi ve fırsatçıdan başka bir şey değil. Avantajı şu; “Biri” oluyorsunuz. Toplum sizi “biri” yapıyor. Bir yere koyuyor, değer veriyor ve merak ediyor. Bir de kapı kapı dolaşıp indirimli beste aramıyorsunuz.
Tuğkan
Son dönemlerde listelerin başında rap şarkıcıları yer alıyor. Rap hakkındaki düşüncelerini sormak istiyoruz. Sence müzik sektörü nereye gidiyor?
–Rap’ten ziyade, hip-hop kültürü diyelim ve bunu çocukluğumdan beri iyi biliyorum, takip ediyorum. 90’lar, 00 lerde izlediğimiz dinlediğimiz o amerikan gettosundan çıkma adamların protest yaşamları, sivri dilleri, hatunları, tabancaları… Bunların hepsi gerçekti. İnsanlar ölüyordu. Şakaları yoktu. Şu an burda çıkarılan şarkılar %99 hayal ürünü olduğu için ben müzikten ziyade “eğlence sektörü”ne hizmet ettiklerini düşünüyorum.
Gençlerin de etkisi büyük tabi. Bir ülkede sanatı da, sporu da, siyaseti de değiştiren tek gerçek gençler. Gençlerin talebi buysa, arzın da böyle olması kaçınılmaz. Saygı duymak gerek. O sebeple gidişat iyi veya kötü demek bana değil, talebi yaratanlara, arzın oluşmasının arka planında, aynaya bakmayanlara düşer.
“İlerde bu şiirleri bir proje altında derlemeyi düşünüyorum. Bu bir kitap olabilir…”
Sosyal medya üzerinden çıkış yakalayıp, popülarite kazanan insanlar hakkında ne düşünüyorsun? Sence yaptıkları müziğin hakkını veriyorlar mı?
–Baktığınız zaman ben de o insanlardan biriyim. Youtube üzerinden bestelerimi yayınladım ve kitlelere ulaştım. Artık çağ bunu gerektiriyor. Bu fırsatı kullanmamak aptallık. Müziğin hakkını verip vermediğini söylemek yine bana düşmez. Herkes kendi çöplüğünden sorumludur sosyal medyada.
Tuğkan
Sence Türkiye’de müzik özgür mü?
–Özgürlükten kastınıza göre değişir. Bence özgür. Şarkılarında seksinden ve uyuşturucusundan bahsedemeyince morali bozulan tiplerden değilim. Herkes kendinde eksik olanı dışarı döker. Ben dolu dolu aşktan bahsediyorum ve bundan memnunum.
Yazdıktan sonra bestelemekten vazgeçtiğin şarkıların oluyor mu?
–Evet onlar şiir olarak kalıyor. Bazen aklımdakiler kafiyelere sığmıyor. İlerde bu şiirleri bir proje altında derlemeyi düşünüyorum. Bu bir kitap olabilir…
Durgun ve umursamaz bir duruşun var. Sahne arkasında da böyle misin?
–Hareketi ve sıcakkanlı günlerim de oldu.
Ardına baktığında “Evet, şu an istediğim yerdeyim” diyebiliyor musun?
–Bunu dediğim an ilerisini kaybetmiş olurum. Her ne kadar soyuttan beslenen bir işim olsa da hayatın gerçekleri, sorumluluklar somut. Bir şiirle elektrikle faturası ödeyemezsiniz. İyi bir yaşam istiyorsanız hep daha ileriyi düşünmek gerekir.
Biraz klişe olacak fakat Tuğkan’ın başucu kitabını merak ediyoruz?
–Çizgi romanlarım meşhurdur. Hikayeler kısa ve eğlenceli olduğundan uyku öncesi onları tercih ediyorum.
Bu sektörde yer almak isteyen ve henüz yolun başında olan gençlere tavsiyelerin nelerdir?
–Geçenlerde “beste yapma dersi” diye bir ilan gördüm. Çok uyuz oldum bu ilana. Kendileri gibi olsunlar taklitçi olmasınlar yeter. İdol almak ve taklit etmek arasında ince bir çizgi var bunu iyi idrak etmelerini tavsiye ederim.
Sıradaki projelerin neler?
–2020 Eylül’de albüm çıkarmayı düşünüyorum. 2021 yılında da olabilir. Ülke ve dünyadaki gelişmelere göre hareket edeceğiz. O tarihe kadar dahil olacağım benim için çok çok önemli iki proje daha var, sürpriz olsun…
Son olarak eklemek istediğin, 24okur okurlarına söylemek istediğin bir şey var mı?
–Teşekkürü sona sakladım. Öncelikle sağ olun var olun, ilginiz için teşekkür ederim. Böyle kültür-sanat ile uğraşan didinen gençleri gördükçe ben de bir genç olarak ülkemiz adına gurur duyuyorum. Hep birlikte büyüyeceğiz. Kendinize iyi bakın, sanatla kalın.
Akıllara kazınan ünlü rock grubu The Doors’un lideri Jim Morrison tarihte bugün yani 3 Temmuz 1971’de hayatını kaybetti. Geçen onca yıla rağmen sanatçı, rock severler tarafından hâlâ unutulmadı.
Bir Rock Efsanesi Olarak Jim Morrison
Gerçek adı James Douglas Morrison olan ünlü rock sanatçısı Jim Morrison, 8 Aralık 1943’te Amerika’nın Florida eyaletinde dünyaya geldi. William Blake ve Friedrich Nietzsche’ye olan hayranlığı ile bilinen Jim Morrison sürdürdüğü üniversite eğitimine kendi şiirlerini yazmak isteği ve yaşadığı uyuşturucu madde deneyimi ile ara verdi. 1965 yılında bir lokal blues grubunda keyboard çalan arkadaşı Ray Manzarek’ten etkilenen şarkıcı, Ray Manzarek ile bir grup kurmaya karar verdi ve ünlü The Doors grubunun diğer üyelerinin de katılımıyla grup resmen kurulmuş oldu. İlk zamanlarda çekingen tavırlara sahip olan Morrison, zamanla bu tabularını yıktı ve sahip olduğu yırtıcı tavırlarını ortaya koymaya başladı. Bununla beraber ünlü müzisyende gözlemlenen bir diğer şey ise; fazlasıyla hırçın ve taşkın tavırlara sahip olmasıydı çünkü bu tavırlar, grubun bazen âni polis baskınlarına maruz kalmasına sebep oluyordu. Sergilediği bu sert tavırlarındaki önemli etkenin Amerikan Deniz Kuvvetlerinde tuğgeneral olan babası olduğu rahatça belirtilebilir. Bununla beraber diğer şarkıcıların şarkılarında yer verdikleri olumlu ve güzel şeylerin aksine Morrison daha çok seks, şehvet, alkol, uyuşturucu gibi konulara yer verdi.
Grup, 1967 yılında çıkardıkları albüm ile büyük ses getirdi. 1969 yılında ise verdikleri bir konserde Morrison’un seyircileri müstehcen hareketlerle tahrik etmesi nedeni ile ünlü şarkıcı sahneden apar topar indirilip götürüldü. Süren davada sanatçının suçlu bulunması ve bunun yanında sergilediği önceki yırtıcı tavırları da grubun neredeyse dağılmasına sebep oldu. Tüm bunlara rağmen grup, 1970 yılında tekrardan toparlanıp iki yeni albüm çıkardı. Bitmek bilmeyen polis baskınları ünlü rock sanatçısının depresyona girmesine ve eşi ile beraber ülkeyi terk edip Paris’e yerleşmesine sebep oldu. Aslında bir nevi hayatının başlangıcına dönen Morrison, burada tekrardan şiirlerine devam etti ve ansızın geçirdiği kalp krizi ile 3 Temmuz 1971 yılında henüz 27 yaşında iken aramızdan ayrıldı. Ruhu şad olsun…