26.9 C
İstanbul
Cumartesi, Temmuz 4, 2026

Ben Çocukken

Ben çocukken kendi çapımda

Hayaller kurardım yalnız odamda

Oyuncaklarım bana her zaman arkadaştı

Küçük oynamalar yapardık zamanda

Bütün kapılar sonuna kadar açıktı

Ve hayallerim gerçeğime karıştı

Gözlerimi her kapadığımda

Dünya en baştan yazılırdı.

Kendi kendimle büyürdüm o yalnız evde

Ama en mutlusu bendim geçmişte.

Sessiz yuvamda umutlarım vardı kocaman

Ve yok muydu her zaman en olmıcak fikirleri aramam

Adım adım geçiyorum şimdi anılardan

Kalbimle inşa ettiğim o büyük adalardan

Bitti şimdi bütün rüyalarım çürüdü

Çünkü artık o meçhul kız büyüdü

Kötülük Yapmadan Düşün, Buna Değer Mi?

Okyanusu geçip derede boğuldum demek isterdim lakin okyanuslara henüz hiç erişememiş olduğumun farkındayım. Bir su zerresine aç kurumuş benliğime göz yaşlarım dışında arkadaş bulamadım henüz. Türlü badireleri atlatmamıza rağmen yaşadıklarımdan alamadığım derslere takılıp kalıyor gözüm. Psikolojik olarak onlarca sebep sıralayacaktır psikoloğum lakin ben şimdilik cebimde arta kalan tüm parayı serinletici sıvılara ayırmayı tercih ediyorum.


Kendi kendime sıkça konuştuğum günlerde vardığım sonuçlardan biri şu oluyor: Ben değiştim. 20 yaşındaki kız değilim artık. Tepkilerim değişti. Aldığım sorumluluklar ve bunların bana yüklediği anlamlar değişti. Neticesinde ben değiştim. Peki ben bu denli değişmişken ve bunu ben dahil herkes tüm gerçekliğiyle görüyorken, benim bir başkasının değişmesini ummam neden bir ütopya olsun ki? O da, yaşadıkça, tecrübe ettikçe, büyüdükçe kendini olumlu bir akışa bırakamaz mı? Bendeki gelişimi bir başkasından da beklemem neden “Bile bile lades demek” oluyor anlamlandıramıyorum.
Yine içinde dalıp gittiğim fikirler alemindeyken 2 gün önce, aklıma Mevlana’ya ait şu mısralar geldi.

‘Şimdi sen; Uzattığın elini tutmayan ele mi dargınsın, Yoksa tutmayacak bir ele uzattığın için, kendine mi kızgınsın?’

Ve sonra aklımdaki soru kalıplarının (belki bize öğretilmiş belki sonradan bizim tercih ettiğimiz) hep insanın kendini suçlamasına yönelik olduğunu fark ettim. Evet, yaşamımın anahtarı bende. Evet insan tercihlerinden ibarettir. Ama insan aynı zamanda tek sosyal varlık değil midir yaradılanların içinde? Ve benim hata yapma payım olmayacaksa şayet, neden cehenneme gitmekle korkutulduk ki küçükken. O zaman cennet hepimize bahşedilen bir yer olmaz mıydı?

İyi bir gözlemci olduğumu düşünüyorum. Kendime ve etrafa karşı objektif yargılarda bulunduğuma inanıyorum. Arkadaşlarıma hep söylediğim gibi benim dediğimi yap, yaptığımı yapma. Ben bilirim ama uygulamam kalbim karşı çıkarsa şayet. Yani mantıklı bir insan gibi “sevgilimle kavga ettim ben aramayayım o arasın” demem. Ararım. Çünkü bir zaman sonra zaten arayasım gelmez bilirim. Ben böyleyim. Ama sizler birçok ilişki uzmanının dediği gibi “Kaçın, kovalanın” 🙂 Objektiflik konusuna dönecek olursak şayet, tüm gözlemlerim sonucu varmaktan hiç hoşnut olmadığım nokta ise artık iyi niyetliliğin gerekli olduğuna inanmamam. Biraz mesai harcadım hissettiğim bu kanıya. Kesinlikle arkasındayım. Yanlış bir çağa mı denk geldik bilmiyorum ama en uyanığın en akıllı geçindiği, en hesapçının en popüler hissettiği, en art niyetlinin en uzun gazelleri okuduğu bir zaman. Ve bakın etrafınızdaki örneklere cinsiyet ayrımı yapmaksızın, ” Ay bu da ne iyi çocuk/kız, hiç de yüzü gülmedi” gibi cümleleri ” Ay bu da ne iyi çocuk/kız, kime iyiliği dokunduysa hep karşılığını aldı” gibi cümlelere göre çok daha fazla kullandığınızı fark edeceksiniz.

İyiliğin kazanacağına,
İyiliğin kollektif faydasına,
İyilerin insanüstü güçler tarafından da korunacağına elbetteki hala çok inanmak istiyorum.
Çünkü “Benimle yaşamak ister misin?” diye sormadığım bir oğulu sadece ben ve babasının rızasıyla dünyaya getirdik.
Hal böyleyken her şeye gebe bir yaşamda, iyiler kazansın ki aklımız arkada kalmasın.
Hepimizin içinde kötülük ve iyilik tomurcukları var.
Lütfen
El birliğiyle iyilik kanallarını sulayalım.
İnanın tek tek hepimizin
Topluca tüm kainatın buna ihtiyacı var.

Aklım Gitmiş Kavgaya

Kulaklığımda Ragga Oktay
Ben dalmışım uzaklara
Ben dalmışım şiirlere
Aklım gitmiş kavgaya
Aklım gitmiş öfkeye
Of ulen of
Nerde hani güzel günler
Ben işçiyim
Bana haram güzel günler…

Bu İnsanlar Nasıl Yaşıyor

Bu insanlar nasıl yaşıyor?
           Ölüm yokmuş gibi

Nereye koşuyorlar böyle?
Neden kafalarını kaldırıp
Bakmazlar ki etraflarına?

Bu insanlar ne yapıyor?
Hangi zamandalar?

Uyan! uyan! uyan!
Göreceksin.

Uyan da kendine gel!

Sen de öleceksin…

Yıldız Kaydı Dilek Tutalım Diyenlere!

Halk arasında “Yıldız Kayması” olarak bilinen göktaşı yağmurunun en yoğun olanlarından Perseid bu gece ve yarın gece gerçekleşiyor!

Gökyüzü meraklıları için görsel şölen oluşturacak olan Meteor Yağmuru için saatler kaldı…

Meteorlar Dünya atmosferine çarparak sayılarını arttırırlar ve böylelikle gökyüzünde meteor yağmuru ya da halk arasında bilinen adıyla yıldız kayması oluşur.

Her yıl Ağustos aylarında kendisini gösteren Perseid Gök Taşı Yağmuru, en bilindik göktaşı yağmurlarından biri. Bu göktaşı yağmurunu bu kadar popüler yapan şey saatte 100’e yakın göktaşının açık yaz günlerinde rahatlıkla görülebiliyor olması. Kış aylarında Geminid (İkizler) göktaşı yağmurunda 120 adet göktaşı gözlenebiliyor, fakat kış aylarında hava çoğunlukla kapalı olduğu için Perseidler daha sık anılır.

Gökbilimciler, Perseid göktaşı yağmurlarının oluşma nedenini Güneş sisteminde başıboş dolaşan küçük parçaların yeryüzü atmosferine girip yanmasıyla meydana geldiğini söylüyorlar. Persesus Takımyıldızı bölgesinde gözlemlendiğiden Perseid Gök Taşı Yağmuru adı verilmiştir. Perseid Meteor Yağmuru, Dünya’nın yakınından geçen Swift-Tuttle kuyruklu yıldızından arta kalan kalıntılardan oluşur.

Ağustos başı civarında yılın en önemli gökyüzü olayları arasında gösterdiği Perseid Göktaşı Yağmuru 12 – 13 Ağustos tarihlerinde gerçekleşecek. 12 – 13 Ağustos’ta Dünya bu akıntının içine girecek ve dünya atmosferiyle etkileşen bu küçük parçacıkların bıraktığı yanma izleri gece iyi görülebilecek.

Karanlık… Mümkün olduğu kadar karanlık bir yere kaçmakta fayda var bu görsel şöleni izleyebilmek için şimdi. Bir tepeye çıkıp, sırtımızı çimenlere yaslayıp ve bu görsel şölenin tadını çıkartmak var bir de…

Göktaşı akıntılarını gözlemek için özel bir alete ihtiyaç duyulmadan çıplak gözle izlenme şansımız da yüksek. Perseid göktaşı yağmurunu izlemek için ışık kirliliğinin olmadığı karanlık bölgelerde olmak gerekiyor yalnızca.

Bir göktaşı yağmurunu izlemenin en keyifli olayı hiçbir ekipmana ihtiyaç duymamanız. Çünkü bu olay saniyeden de kısa süreli bir olaydır. Siz daha “Evet gördüm!” deyip dürbünü çevirene kadar yanıp gider. En güzeli, en geniş alanı görebileceğiniz şekilde uzanıp tüm gökyüzünü seyretmek…

Gökyüzü meraklıları Meteor Yağmuru’nu Erciyes’ten izleyebilecek haberini de sizlerle paylaşayım..!

Kayseri’deki gökyüzü meraklıları, 12 Ağustos’taki meteor yağmurunu “Erciyes’te Görsel Şölen Var” etkinliğinde izleyecek. Kayseri Bilim Merkezi ile Erciyes A.Ş. tarafından gerçekleştirilecek etkinlikte gökyüzü tutkunlarıda bir araya gelecek.

Perseid meteor yağmuru bu gece ve yarın gece en yoğun şekilde gerçekleşecek. Dünya’nın dört bir yanından, Türkiye’nin her bir köşesinden, izleyelim izlettirelim.

Geçen seneki gibi kulaklığımı takıp en sevdiğim müzik eşliğinde sabırla, heyecan ve merakla bu meteor yağmurunda – yıldız kaymasında- güzel ve iyilik dolu dilekler tutup görsel şölenin tadını çıkaracağım…

Peki ya sizler yıldız kaydı dilek tutalım diyenler? Yeryüzünün telaşından sıyrılıp başınızı havaya kaldırmaya, gözlerinizi gökyüzünden ayırmayıp Perseid Meteor Yağmuru görsel şölenini izlemeye var mısınız?

Perseid Gök Taşı Yağmuru için daha fazla bilgiye ulaşmak için:

https://solarsystem.nasa.gov/asteroids-comets-and-meteors/comets/109p-swift-tuttle/in-depth/

https://www.amsmeteors.org/meteor-showers/meteor-shower-calendar/#Perseids

https://earthsky.org/astronomy-essentials/everything-you-need-to-know-perseid-meteor-shower

https://www.rmg.co.uk/discover/explore/space-stargazing/meteors-comets-asteroids/Perseid-meteor-shower

Neredeyim?

  “Kendime neredeyim diye sorup etrafıma baktığımda bulduğum, koca bir karanlıktan başka bir şey değildi.”

  Günlerdir gündüz vakti odamdan çıkmıyordum. Bazen hava kararınca sahile indiğim oluyordu, çoğunlukla gün içinde yaptığım herhangi bir eyleme takılarak günü odamda bitiriyordum. Şimdi düşününce kendimi bir nehre kapılmış ara sıra nehirdeki taşlara çarparak biraz kendine gelen fakat –o zamanlar- asla sürüklenişten kurtulamamış biri olarak görüyorum.  İradesizce sürükleniyordum. Ara sıra kafamı telefondan veya benzeri bir aletten kaldırıp balkondan dışarı baktığımda içim daralıyordu çünkü nasıl bir sürükleniş içerisinde olduğumu fark ediyordum.  Bir gün o nehirdeki taşlardan birine epey sertçe çarptım. Oda, balkon, sahil… Hepsi tek bir soruyla dolmuştu: Neredeyim?

  Aramaya başladığımda ilk bulduğum çevremdekilerdi. Arkadaşlarımı, yaşıtlarımı ve devamında genişleterek daha büyük kalabalıkları aldım önüme. Onlar neler yapıyorlardı, nasıl yaşıyorlardı, ne kadar düşünüyorlardı? Onların davranışlarını, konuştuklarını, insanlarla paylaştıklarını gözlemledim. Dışarı yansıttıklarını değerlendirip içlerini ve bana göre nerede bulunduklarını anlamaya çalıştım. Sığ bulduğum eylemlerle hayatını doldurmuş olanları anlayıp kendime göre bir yerlere yerleştirmek kolay olsa da hayatında daha anlamlı eylemlere yer verenleri konumlandırmak çok daha zordu. Sonuçta başaramadım. Tekrar denedim.

  Bu sefer kafamı kalabalıklardan daha yukarı kaldırıp bakışlarımı ilgilendiğim alanlardaki büyük insanlara çevirmeyi düşündüm. Bu insanlar kimlerdi? Aramaya koyuldum. Buldum onları, fenerimi içlerine doğrultup anlamaya çalıştım. Neredeler? Yaptıklarıyla ne kadar derinleştiler ve bulundukları derinlikte neler yaptılar? Amacım onları bir yerlere yerleştirip onlara göre kendimin nerede olduğunu bulmaktı fakat eylemlerinin imrendirici büyüklüğü karşısında kendimi hiçbir yerde bulamadım. Belirsizliğin içindeydim yine, kayıptım.

  Merakım melankoliye çalıyordu artık. Umut unutuluyor, yerini karanlığa bırakıyordu. Karanlık etrafımı örterken göz kapaklarım da gözlerimin üstünü örtüyordu. Duruyordum öylece, gömülüyordum, göremiyordum.
-Şimdi kim kaldı kendimden başka?
-Kendimden başka mı?
Karanlığın içinde küçük bir parıltı gözüme çarpmıştı ve giderek büyüyordu. Karanlığın dağılmasıyla aydınlanan etrafım değil, kendi içimdi. Yaptığım hata gün gibi ortadaydı. Kendimden başka her yere bakmıştım.
Gerçekten ben ne yapıyordum, ne düşünüyordum, nasıl yaşıyordum?  Yaptığım eylemleri önüme koyup amacını ve anlamını sorgulamaya başladım. Cevaplar birbiri ardına geliyordu ve anlamlandırılan eylemler benliğimi güçlendiriyordu. Kendi içime girdikçe her şeyin dışına çıkıyordum.  

Sonunda anlamıştım işte. Ben, kendimdeydim ve eylemlerimin anlamlılıkları kendi yerimi belirliyordu.

Bir Rüzgar

Bir ses var dışarda,
Dağlardan taşları ayıran.
Bir rüzgar var dışarda,
Araya uçurumlar açan.
Bir rüzgarın sesi var dışarda,
Yeşili maviye katan.
Bir acayiplik var ya hu
Kavakları avutan.
Sahi yol nereye?

Taciz ve Tecavüz Hakkında & Mağdurlardan Cümleler

Çok iç açıcı olmayan fakat çok büyük önem arz eden bir konu ile karşınızdayım, hepinize merhabalar. Bu yazıyı hazırlarken birçok bireye ve özellikle de taciz/tecavüz mağdurlarına bir soru sordum: Yaşadığın olaylarla ilgili olarak bizimle paylaşmak istediğin nedir? Bu konu hakkındaki fikirlerin nelerdir? Bunun dışında yine aynı konu hakkında bir anket açtım. Çok acı ve cesur cevaplar aldığım kanaatindeyim.

Bu yazıyı hazırlama sürecimle ilgili bilmenizi istediğim birkaç şey var. Öncelikle bu insanlara ulaşmaya çalışırken bana “Benim tacize veya tecavüze uğrayan bir tanıdığım yok.” diyenler oldu. Maalesef ki çok büyük ihtimalle yanılıyorsunuz. Yaşı ellilere yakın bir kadına “Tacize veya tecavüze uğramış bir tanıdığın varsa bana yazım için yardımcı olabilir misin?” sorusuyla gittiğimde bana şu cevabı verdi: “Kişi mi arıyorsun? Herkes. Hepimiz. Önemli olan bunu kendine itiraf edebilecek birisini bulmak. Önemli olan konuşabilenini bulmak…” Gerçekten de haklıydı. Sorumu cevaplayan insan sayısı kendini ifade edemeyeceğini söyleyen insan sayısından çok çok daha az. Gözlerimin önündeki bu korkunç oran beni gerçekten üzdü. Rahatsız etti. Fakat kalemin, yazının en sevdiğim yönü bizleri huzursuz etmesi, rahatımızı bozması. O yüzden buradayım zaten…

Bir de insanlardan bir internet sitesindeki bir yazı için kendi hikâyelerini paylaşmalarını beklememin çok mantıklı olmadığı yorumunu aldığım oldu birkaç kez. Belki bazı noktalarda haklılardı fakat bu konuda bir kişiyi bile olduğundan daha hassas kılmak için elimden geleni yaparım. Bunu sağlamaya çalışmak için de dumanla haberleşmektense interneti kullanmayı tercih ederim.

Belirtmek istediklerimin sonuncusu ise, kimseyle ilgili en ufak bir kişisel bilgi paylaşmadım ve kimseye spesifik bir soru sormadım; herkes istediği kadarını paylaşsın istedim. Buna rağmen, bilmelisiniz ki bu insanların bazılarını bizzat tanıdığımdan şunu yazabilirim: Birbirinden farklı cinsel kimliklere, cinsel yönelimlere ve birbirinden çok farklı yaşlara sahip insanlar bu cümlelerin sahipleri.

Öncelikli olarak görüşleri, sonrasında da hikâyeleri sizinle paylaşmak isterim. Daha fazla uzatmıyorum ve sözü aslında hepimize bırakıyorum:



Görüşler

-Eğitim, sevgi… İş bu ikisinde bitiyor. Bu konuda insanoğlunun kendisi edip kendisi bulduğunu düşünüyorum. Özellikle bizim toplumumuzda çok yaygın olan, kız çocuklarını ellerinden gelse bir kafese koyup orada yetiştirecek (!) olan ebeveynlerin erkek çocuklarını da en ilkel rahatlıklarla yetiştirmesi alışkanlığı hepimizin başına bela. Son dönemde belki bir nebze bilinçlenenler oldu, belki de bana öyle geliyor. Umarım bana öyle gelmiyordur…

-Taciz ve tecavüz konularıyla ilgili olarak birebir yaşadığım veya şahit olduğum bir olay olduğu söylenemez fakat olaya biraz farklı bir açıdan bakmak istiyorum. O da şu ki taciz ve tecavüz olayları sadece günlük yaşantımızda şahit olabileceğimiz bu kötü olaylardan biri değildir ve terör örgütü içerisinde de bu tür olaylar yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Özellikle PKK/KCK silahlı terör örgütleri içerisinde kırsal alanda faaliyet gösteren başta üst düzey örgüt mensupları olmak üzere, örgüt içerisindeki kız çocuklarına taciz ve tecavüz suçunu gerçekleştirdikleri teslim olan örgüt mensuplarının ifadelerinde geçmektedir. Benzer bir durum DAEŞ terör örgütü içerisinde de sözde cihatçı neslin devamlılığı adı altında küçük kız çocuklarına tecavüz edilerek hamile bırakılmaları ve dünyaya gelen çocuklara da cihatçı gözüyle bakılarak bu ideoloji doğrultusunda yetiştirilmesi olarak karşımıza çıkıyor. DAEŞ terör örgütü kız çocuklarını hem bir cinsel obje hem de cihat anlayışının devamlılığını sağlayacak bir üreme aracı olarak görmektedir. Dediğim gibi taciz ve tecavüz suçları sadece şehirlerde veya köylerde karşılaştığımız bir durum değil. Hiç bilmediğimiz, görmediğimiz yerlerde bile gerçekleşmektedir. Okuduğunuz için teşekkürler.

-Sakın acaba yanlış mı anladım diye düşünmeyin. Tacizin yanlış anlaşılması olmaz. Ayrıca ailenize söylemekten çekinmeyin, olay büyümeden mutlaka ailenizden biriyle paylaşın. Kimse sizi suçlamayacak.

-Bazen tacizler herkesçe kabul edilebilir olurken bazen çok tehlikeli olabiliyor. Örneğin söz konusu kişi partnerimiz bile olsa “Hayır.” demek “Hayır.” demektir. Bu cümlenin anlaşılmayacak bir yanı yoktur. İşte böyle tacizler, insanlar bu durumun adını taciz koyamadığı için çok daha tehlikeliler bence. Hiçbirimiz istemediğimiz bir şeyi yaşamak zorunda değiliz. Öyle ya da böyle kendimizi ifade edelim, haklarımızı bilelim.

-Çocuklarımıza verdiğimiz eğitimin bir parçası da cinsel eğitim olmalı. Haklarını bilmeyen, cinselliği yaşıtlarından ve internetten öğrenen bir çocuk gün gelir de tacize uğrarsa ne yapmasını beklersiniz ki?



Hikâyeler

-Aslında benim hikâyem biraz basitti. Ama bunu yaşadığımda liseye geçmemiştim. Teyzemle markete gitmiştik ve bir tane yaşlı başlı adam iki kere çarpma bahanesiyle pek hoş olmayan şeyler yapmıştı. Teyzem bunu görmedi. Bu konuyla alakalı tek pişmanlığım var, o da tacize uğramadığımı düşünmüş ve “Her şeyi buna yorma.” deyip kendime kızmış olmam. Teyzeme bile anlatmadım çünkü küçüktüm ve taciz kelimesi bana daha ileri boyutta şeyleri hatırlattığından ses çıkarıp kendimi rezil etmek(!) istememiştim. Bunu okuyanlara söylemek istediğim şey şu: Tacizin boyutu olmaz, taciz tacizdir. Ayrıca bu konuda ses çıkarmak sizi suçlu yapmaz, rezil etmez, olay çıkaran taraf da siz olmazsınız. Bunu yapanlar biz sustuğumuz için cesaret alıyor ve belki biz sustuk diye o kişi başkalarını da rahat rahat taciz ediyor. O yüzden çekinmeyin, sesinizi çıkarın.

-Ben yaşadıklarımı kimseye anlatmadım. Anlatmayı da düşünmüyorum. Anlatmayı denesem başarısız olma ihtimalim yüksek. Ama bu konuda ben de buradayım, sadece bunu yazmak istedim. Yazıyı okuyunca ne kadar üzücü olsa da yalnız olmadığımı daha iyi hissetmek dileğiyle…

-Her gün denk geliyoruz tacize ama aklımda kalanlardan birisi, lisedeyken metroda benden büyük bir adam bana bakıyordu sürekli, ineceğim durağa geldim, o da indi. Yürüyorum biraz arkamdan o da aynı yere geliyor bu şekilde on – on beş dakika beni takip etti. En son evimin olduğu taraflarda ara sokaklara girdim buraları bilmeyeceğini düşünerek, en azından kısa sokaklar ve dönemeçler olduğundan koşarak kendimi kaybettiririm diyerek. Oraya kadar yine takip etti. Arkama dönüp bakıyorum yine orada, en son o ara sokaklarda birden döndüm sonra arkama bakmadan koştum, geldim eve. Kendimi çok savunmasız hissetmiştim, yani o adam arkamdan koşup tutsaydı beni, ne yapabilirdim ki? Rastgele yaşıyoruz yemin ediyorum.

-Bir keresinde uzun bir sahil yolu boyunca takip edildim ve en sonunda çareyi bir arkadaşımı arayıp eve koştur koştur gitmekte buldum.

-On üç yaşındaydım. Üst komşumdu. Benden iki veya üç yaş büyüktü. Abi derdim hatta. Saklambaç oynarken sitenin bahçesinde hep benimle saklanmak isterdi. Bunun sebebini ben oradan taşınınca söyledi. Amacı saklandığımız dar yerlerde bana dokunmakmış. Benden hoşlandığını, bu yüzden yaptığını söyledi. Hoşuma gitmedi. O zaman konuşmayı kestim. Ancak birkaç sene sonra bunun taciz olduğunu anladım.

-Bir zamanlar sakallarımı uzatmış, bol kıyafetler giyiyordum. Çoğu insanın maalesef ki öcüymüşüm gibi bana bakışı rahatsız ediyordu beni.


-Anlatmaya nereden başlasam bilemiyorum. On iki yaş, on dört yaş, on altı yaş… Bu üç yaşımın ortak yönü türlü iğrenç olayların bu yaşlarda yaşanmış olması. On ikinci yaşımı doldurduğum doğum günümde yaşadığım bu olay sonrası normal zamanda duysam mutlu olacağım birkaç iltifat almıştım iradesiz, iğrenç olan o insandan. O günden sonra güzel olmaktan ve beğenilmekten nefret ettim. Bir iltifata teşekkür etmek yerine bir köşeye kaçıp ağlamayı tercih ettiğim zamanlar oldu. Zamansız ağlama krizleri, insanlara biraz olsun temas edemeyişim… Sadece bunlarla da bitmedi ama hepsini yazabileceğimi sanmıyorum. Bazı şeyleri anlamıyorum… İnsan vicdan ile doğar. Sonrasında nasıl bir toplum, nasıl bir ailedir ki içinde yaşadığı; onu bu hale getirebilir? Bunları yazmak garip bir şekilde hem iyi hem de kötü hissettiriyor. Bu kadarını yazmakla yetineceğim. Son olarak bir bakışın bile bazen taciz olabildiğini unutmayalım, bu pislik insanların korkularımızdan beslenmesine izin vermeyelim…

-Ben ilkokuldayken öz kuzenim tarafından tecavüze uğradım. Bu cümleyi okuyan bir kişi tarafından cinsiyetim ilk başta kadın sanılabilir ama cinsiyetim erkek. Bu işin cinsiyeti yok gerçekten. Yazacaklarım bu kadar.

-Bir akşam eve dönerken sarhoş adamın biri beni köşeye sıkıştırıp beni taciz etmişti. Sokak ıssız olsa da adam dengesini çok iyi kuramadığı için ondan kurtulmam pek zor olmamıştı. Birkaç hafta sonra olayın şokunu atlatmayı başardığımı düşündüğümde bunu bir arkadaşımla paylaştım ve aldığım cevap “Gecenin onunda yalnız başına yürürsen böyle olur.” gibi gülerek söylenmiş bir cümle olduğu için bana atlatacak yeni bir şok çıkmıştı. O zamandan beri bu kişiyle görüşmedim. Yani ben şimdi saat on diye evime dönemeyecek miyim? Yolda yürüyen birine zarar verme hakkını bize saatin on olması mı veriyor? Ne münasebet! Bir de tesettürlüyüm. O da olmasa ne cümleler duyacaktım kim bilir.

-On üç yaşındayken bir gece uykudan uyandım/uyandırıldım ve tacize de böyle uğradım. Kendimi rüya olduğuna yıllar boyunca ikna ettim. Kabullenmesi çok zordu.

-Hangi birini anlatayım, seçemiyorum. Çünkü yolda yürürken atılan onca laf, onca bakış… Bunlar da tacizdir. Hemen her gün tacize uğruyoruz. Elimizden kafayı eğip yürümekten başka bir şey gelmiyor çoğu zaman. “Ne bakıyorsun, ne diyorsun?” demek istiyor insan ama cesaret de edemiyor. İşin en kötü yanlarından biri de bu.

-Hemcinsim tarafından tacize uğradığımdan beri kimseye güvenmiyorum.

-Hikayem yerine etkilerinden bahsetmek istiyorum. Birkaç adım yakınımdan bir erkek geçtiğinde kendimi istemsiz bir şekilde geri geri adımlarken buluyordum. İnsanlarla, -hiçbir kriteri önemsemeden, kimseyle- temas edemiyordum. Bir de ufak bir önerim: Bu konuda terapi almaktan lütfen çekinmeyin. Terapi farkındalık kazandırdığı için acı verici olacaktır belki de ama üstünü örtmenin uzun vadede daha kötü sonuçları oluyor. Terapi aldığım yılların sonunda çok daha sağlıklı ve huzurluyum. Size de tavsiye ederim. Teşekkür ederim.

Ömrüm

Bir tespih gibi çekiyorum ömrümü,

Nasıl ki doğuşum imamedense bitişimde imameden,

Teker teker hissederek eritiyorum ömrümü,

Bir mürekkep gibi akıyor ömrüm.

.

Geçen zamandır benim hasretim,

Geride bıraktığım biçare gençliğim,

Yerine getiremediğim kararlar,

Bir gençlik gibi geçiyor ömrüm.

.

Unutmaya çalışırsın maziyi,

Yama vurursun kalbindeki kan haznelerine,

Her geçen gün eski aşklarım gelir aklıma,

Bir çocukluk aşkı gibi geçiyor ömrüm.

.

Geri sayım başladı ondan bu çırpınışlar,

Ey semadaki kuşlar akşama belki yas var,

Uçmayın bu akşam sessiz kalsın gökyüzü,

Doğmayın bugün kelebekler dayanamam size,

Bir kelebek gibi geçiyor ömrüm.            

Vefa Treni

Çok zor olmamalı, öyle değil mi?

Dudağımızın kenarına iliştirivereceğimiz ufak bir kıvrım. Yahut, “Her hâlükârda buradayım, bir nefes uzaklıkta, başını endişe ile hangi istikamete çevirsen, benimle buluşacak gözlerin!” demek.

Dilimiz varmıyor belki de, biliyorum, anlıyorum. Olsun, gönlü gönle bağlayan kuvvet lisan mı ki, kelimelerle ikrara hacet olsun?

Peki ya, gönlü gönülden ırak kılan şey neydi? Dostu düşman eden, yâri ele çeviren illet neydi?

Tozlanmış hatıraların, daldıkça kaybolduğumuz, baktıkça insanın bir daha bakası geldiği o bir çift manalı gözü bize yürekten söküp attıran şeyin bir tarifi olmalıydı. Avucumuza aldığımız buruşmuş fotoğrafa akarken gözden damla damla yaş, elimizle okşamaya cesaret edemeyecek kadar harabe kılan bizi, yokluğunu hissettiğimiz bir varlık; varlığını hissettiğimiz bir yokluktu şimdi.

Gömüp, sonra da üzerine tonlarca soğuk toprağı attığımız anılar değil mi, canımızı bu denli fazla yakan?

Yaşanmışlıkları, o, gönle gözyaşıyla kazınan izleri hatırda istemeyişimizin sebebi, beklediğimizin gelmeyişi değil miydi? Verilen milyonlarca ahdin, birinin bile gerçekleşmeyişi belki de. Veyahut, güneş doğmasa bile, günümüzü aydın kılacağına emin olduğumuz o bir çift göze, tatlı iki kelama hasret kalışımız şimdilerde.

Adı var mı peki bu hissiyatın? Bir muammaya satırlar dolusu kelam ediliyorsa, mühim bir adı olmalı.

Vardı elbet lakin, lisan söylemekten aciz, yürek acıdan bitkindi.

Vefaydı beklenen tren.

Tabletlerin İçine Hapsedilmiş Çocuklar

Çağ teknoloji çağı. Gelişen teknoloji hayatımıza sağladığı kolaylıklarının yanında kısa sürede birçok işi halletmemizi sağlayarak zaman kazanmamıza da olanak sağlıyor. Hayatımızın hemen her alanında yer edinmiş olan teknolojiden çocuklarımız da nasibini almış durumda.


Eline telefon, tablet vs. verilip bir köşeye oturtulan çocuk ilk olarak iletişim kurmaktan yoksun bırakılıyor. Günümüz geçlerindeki aktif iletişim yeteneğinin kaybolmasının en önemli sebepleri çocuklarla yeteri kadar iletişime geçilmemesi bence. İletişim kurmak sadece bilgi alışverişi yapmaktan ibaret değildir. Özellikle çocukla iletişim kurulurken asıl olan konuşmaktan öte onu dinlemek ve anlamaktır. Dinlemek çocuğun gelecektede sağlıklı iletişim kurabilmesini, kendisi hakkında olumlu duygulara sahip olmasını, kendisine önem ve değer verildiğini hissetmesini, kendi problemlerini çözebilme davranışını kazanmasını sağlar. Yeterince dinlenmeyen, iletişim kurulmayan sürekli eleştirilen, aşağılanan çocuklar bir süre sonra sessizce bir köşeye çekilip internetin göz kamaştıran dünyasına dalıyor. Sonra mı? Sonrası malum telefonların, tabletlerin içinde eriyip giden tazecik beyinler.

Diğer yandan internetin gizemli dünyasının özellikle de çocuklar için çok da masum olmadığı aşikâr. Çoğu zaman fiziken yanımızda oturan çocuğumuzun ruhen hangi dünyalarda kaybolduğunu fark etmiyoruz bile.

Çocuklarımızı tabletlerin içine hapsederek onların hayal gücünü de elinden alıyoruz bir nevi. Çok değil sadece 20 yıl önce çocuklar kendi hayal gücüne dayanarak kurdukları oyunları oynarlarken, günümüz çocukları, çoğunun karakter gelişimine olumsuz etkileri olan bilgisayar oyunlarının içinde kaybolmuş durumda.

Peki ne yapmalıyız, tüm bu teknolojik aletleri hayatımızdan çıkarmalı mıyız? Bunu yapmak oldukça zor. Ancak teknolojiyi kontrollü ve plânlı bir şekilde kullanarak ve çocuklarımıza da örnek olarak zihinleri daha berrak bireyler yerleştirmemiz mümkün.

Çocuklarımızı internetin tehlikeli kollarına emanet edemeyiz. Geleceğin özgün karakterli bireylerini çocukları tabletlerin içine hapsederek değil, onları dinleyerek, kendilerini ifade etme fırsatı vererek, yetenek ve ilgi alanlarını keşfedip onları yönlendirerek yetiştirebiliriz.

Saklı Hazine; Bahaeddin Özkişi

İlk romanını yayınevine yolladığında  yayınevi mutlaka birinden çaldığını düşündü ve hararetle araştırmaya başladı. İlk defa roman yazan biri böylesine güzel bir edebî eser ortaya koyamazdı yayınevine göre. Aradılar taradılar ama elleri boştu. Bahaeddin Özkişi bu romanı gerçekten de kendisi yazmıştı.

1928’de selam verip 1975’te veda eden Bahaeddin Özkişi dünyadan öyküleri gibi kısa ve dolu bir meltem gibi geçti. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisidir ve “Devam et evladım, sen 10 tane Sait Faik edersin” övgüsüne mazhar olmuş bir yazardır. Bilhassa edebiyat dünyasında yazdığı durum öyküleri ile dikkat çeken yazar genellikle 1-3 sayfa arasında öyküler yazmıştır. En uzun öyküsü ise 6 sayfalık “Palto” öyküsüdür. Ali Ural’ın deyimiyle bu öyke her ne kadar altı sayfa olsa da Gogol’un paltosuyla boy ölçüşecek niteliktedir. “Raf Ömrü” kitabında da bu karşılaştırmayı bizlere sunuyor.

Bahaedin Özkişi’nin yazılarındaki en büyük özellik ise ânı bir tablo gibi ele alması, şiirsel bir üslupla anlatmasıdır. Hikayeleri yoğun ve derindir. Bunda bir derviş gibi yetişmesinin de payı olduğu söylenir. Hikayelerinde yaptığı psikolojik tahliller psikoloji derslerine eğitim materyali olacak derecede kalitelidir.

Bahaedin Özkişi saklı bir hazinedir. Saklı olmasının sebebi az bulunması değil az bilinmesi.

Ali Ural, Bahaeddin Özkişi’yi okumaya, eğer bulabilirseniz Göç Zamanı adlı öykü kitabıyla başlamanızı tavsiye ediyor.

Eğer bu hazineyle henüz tanışmadıysanız, Göz Zamanı kitabını şimdi alıp, en kısa zamanda okumaya başlayın.

Yanlış İnsanlar İstasyonu

Sanki evrendeki tüm yanlış insanların benden başka gidecek bir yeri yoktu. Yol üzerinde lastiği patlayan kim varsa bende şişirmeye çalışıyordu sönmüş duygularını. Uzun bir şehirler arası otobanda benzini bitmeye yakın ve gözü bir benzinlik yok mu diye kaygılanan tüm binek araçların, görür görmez kendini attığı o ismini hiç bilmediği benzinlik gibiydim. Alelacele bir mutlulukla girdiği, ama sonrasında hep söylendiği. Yanlış insanlar istasyonuydum ben. Yalnış insanlar istasyonu.

Dünyanın bütün güzel mısralarını okuyarak kendimi motive ettiğim bir gecenin ağaran saatlerinde sana ağız dolusu küfürler etmekten alıkoyamadım kendimi. Nasıl olur da şairlere ait onlarca güzel kelimeyi insanlara iletmeye hevesli beni bu hale soktuğunu anlamaya çalıştım. Nasıl olur da içimde henüz doğmamış ancak doğmayı bekleyen sabırsız aşk cümlelerini bu denli tarumar edebildiğin üzerinde düşündüm bir süre. Ve sonra üzerini çoktan örttüğüm ve ölü kokusuyla tüm semti bezdirmiş olan aşka inancımı tekrar tomurcuklandırmaya çalıştım diye kendime sövdüm tüm iç organlarımı aynı anda titretecek kadar şiddetli.

Her zaman, “Suçu Kendinde Ara” mottosuyla yola çıkmaya başlayıp, tüm cezayı sana kestiğimi fark ettim. Ulan ot muyuz biz tek başımıza bitelim. İnsanız, insan. Seven, konuşan, gülen, sarılan, sevişen, duygusal bir varlık olan insan. Sevmeyelim mi? Güvenmeyelim mi? Paylaşmayalım mı? İnanmayalım mı?

Sevmeyelim canlarım. İnanmayalım. Güvenmeyelim ve bağlanmayalım.
Şayet çok sevmek istiyorsanız birini annenizi sevin. İnanmak istiyorsanız bir şeye kitaplara inanın. Güvenecek biriyse aradığınız aynaya koşun. Ve illa bağlanacaksak bir olguya yaşam olsun vardığımız kapı.

Ben,
Geldiğim onca yoldan,
Ettiğim onca yeminden,
Verdiğim ve döndüğüm onca sözden,
Aşık olduğum ve ağlattığım adamlardan,
Kaybettiğim umutlardan,
Ezberlediğim yalanlardan ve sarıldığım yılanlardan
İçimdeki tüm sevgiyi ispat etmeye çalışan cümlelere rağmen öğrendim ki,
Sevmeyeceksin kimseyi kendinden fazla.
Ve bir taşı başka bir taşın üzerine koymayacaksın bir başkası için
Eski zamanlarda kalmış bu tür aşklar.
Filmlerin ve kitapların esiri olmuşuz istemsiz.
Sevginin emek olduğuna inandırırlarken bizi,
Bize emek verecek kimse olmayacağını ihtimale katmamışlar belli ki.
Kendini sev.
Anneni sev.
Kedini sev.
Kitapları sev.

En tuhafı da ne biliyor musun sevgili okuyucu, bunca süslenmiş cümle ve süslenmiş kalabalıklar içinde,
Herkes beni minnoş bir aşk kadını sanıyor sırf edebi sözler ve şiirler paylaştığım için.
Oysa ki ben aşka hiç inanmıyorum.
Tıpkı bu örnekte olduğu gibi
Görünen başka, olduğun başka olabilir.
Gülen gözlerinin ardındaki hüznü görebilen kişilere çıksın yolunuz.
( Edebi bir bitiş için böyle yazdım, yoksa çıkacağına çok da ihtimal vermediğimi anlamışsınızdır herhalde)

Güzel günler sevgili okuyucu.
Bol mısralı
Güzel günler.

Cem Adrian’ın Yeni Şarkısı, Yolun Sonunda

Herkese günaydın. Tam olarak nasıl bir güne uyandığımı anlatamam ama kalbimin derinliklerinde bir yükün kalkmış olduğunu itiraf edebilirim. Dün deliksiz bir uyku çektim günler sonrasında. Ve arınarak uyandım sıradan bir salı gününe. Abone olduğum kanallardan birinden gelen bildirime çarptı gözüm. Yeni bir şarkıydı yüklenen hem de Cem Adrian tarafından. Heyecanladım tabii. İş yerime gelmek üzere çıktığım 30 dakikalık yolda 3 kere dinledim “Yolun Sonunda” yı. Daha çok ispanyol ezgilerini andıran, yaz akşamlarına uygun bu eseri Cem Adrian 1998 yılında yazmış. Düşünebiliyor musunuz tam 12 sene sonra piyasaya çıkıyor bu şarkı. Hayatta böyle değil mi sevgili okuyucu? Bazen hiç beklenmedik hisleri, sümen altı edilmiş insanları, bastırılmış duyguları yıllar sonra çıkarmıyor mu karşımıza?

Her ne ise tekrar karşımıza çıkan, Cem’in bu şarkısı gibi içimizi kıpır kıpır etmesi temennisiyle. İyi dinletiler.

Bir masaldı sonu baştan belli bilinen
Ve kahramandım ben kendine yenilen
Çaresiz sessiz ellerimle yeniden
İzledik onu burdan çıkıp giderken

Yeniden zamansız yolculuklar
Şimdi nereye, nereye bilinmez
Adressiz bir yolculuk bu
Bilinmez bilinmez nereye

Fesleğenler ve Trenler

Bir an buldum;

Rüzgardaki fesleğen kokularını ayıklayan.

An ki yeter kaplamaya

Herkesin kentini.

Fesleğen kokularını duyamayan

Kentindeki trenler,

Şiirlerime tutunur

Ve

Gözlerinden geçer oyuncak kelebekler…

En çok oyuncak kelebek yüklü

Trenlerinle susmayı sever

Kentimdeki fesleğenler.

Fesleğenler…

Ki hep yürür rüyalara.

Sahi, sahil hangi rüyada?

Ölü bir kenti sürükler

Fesleğenler, rüya rüya.

Oyuncak yüklü trenler

Yatırılırken dalgın fesleğenler arasına,

Kelebeklerin içinden şiirler yürür.

Ki yürümek düşünmektir

Senin kentini;

Yani kalbini.