23 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 5, 2026

Ötenazi Bir Cinayet Midir?


Ötenazi, “kolay ölüm, acısız ölüm, iyi ölüm” anlamına gelen Yunanca bir kelimedir. Aslında, ötenazi fikrinin geçmişi antik çağlara dayanmaktadır. Ancak Hipokrat zamanından günümüze kadar geleneksel tıp etiği böyle bir yasak içerir: “Kimseye ölümcül bir ilaç veremem, bunu isteyen birine bile, tavsiye bile veremem.” Ancak son zamanlarda, doktorların, özellikle hasta istediğinde, hastanın isteği üzerine ölümünü kolaylaştırmak ve hızlandırmak için bu uygulamaya başvurması gerekiyor. Tedavi edilemeyen hastalığı olanların ağrı ve ıstırabını gidermek için yapılan bir ölüm işlemidir. Ötenazi, hasta veya yakınlarının isteği üzerine yapılır. Ötenazi, dünyanın birçok yerinde yıllardır tartışma konusu olan ve bazı ülkelerde yasallaştırılmış bir süreçtir. Doktorlar için çok zor: Bir yandan, koşullar ne olursa olsun herhangi bir hastayı tedavi edeceklerine dair Hipokrat yemini ettiler; diğer yandan, sürekli gelişen insan özgürlükleri ve hastaların hakları….
Ötenazi savunucuları bunun bir insan hakkı olduğunu ve bu hakkın acı yerine kullanılmasına izin verilmesi gerektiğini savunuyorlar. Görünüşe göre bu tartışmalar uzun süre devam edecek. Ötenazi bir insan hakkı mı yoksa suç mu?
Öyleyse ötanazi hakkında bilmeniz gerekenler; La Rochefoucauld, “Kimse doğrudan güneşe ve ölüme bakamaz.” diyor. Hastanın çektiği acı ve sürecin çaresizliği aileleri ötenazi yapmaya zorluyor, sevdiklerimizin acısına tahammül edemiyoruz. Zihinsel olarak sağlıklı bir kişinin iyileşme şansı varsa ötenaziye ihtiyaç duyması ikna edici değildir. Basında iyileşme şansı olmayan hastaların ötenazisine dair haberler var. Ötenazi hakkında yorum yapmadan önce, en iyisi ötanazi isteyen hasta ile konuyu tartışmaktır. Doktorların yaklaşık yüzde 40’ı ötanaziye karşı olmadığını söylüyor. Ancak büyük çoğunluk buna karşı çıkıyor. Ana nedenler ötanazinin kötüye kullanılması, etik dışı ve yasadışı olmasıdır. Ancak, bu tartışmalara rağmen, ötenazinin yasal olduğu bazı ülkeler var: 2001’de Hollanda’da, 2002’de Belçika’da ve 2009’da Lüksemburg’da ölüm cezası yasallaştırıldı. Kolombiya, Amerika Birleşik Devletleri ve bazı Kanada eyaletlerinde de ötenazi izinleri vardır. İstatistikler, her ay yaklaşık 40 veya daha fazla ötanazi işleminin gerçekleştiğini göstermektedir. Yasaya göre, ötenazi 18 yaşın üzerindeki herkes için yasaldır. Bununla birlikte, Hollanda ve Belçika’da bebek ötenazisi meydana gelir. Bu nedenle, ciddi engelli yenidoğanlara yöneliktir ve ötenazi uygulanan bebeklerin% 81-86’sı kanser hastalarıdır.

Barnum Etkisi: Burçların Sahte Olduğunu Söyleyen Buluş

Barnum etkisi, 19. yüzyılda ünlü olan Amerikan Phineas Taylor Barnum tarafından yaratılan sosyo-psikolojik bir fenomendir. Bu sözler ona aitti: “Dünyada her dakika bir aptal doğar ve her birinin sunacağı bir şey vardır.”
Barnum etkisinin özü şudur: İnsanlar, kimlikleri ve gelecekleri hakkındaki bilgilerin kendileri için bireysel olarak yaratıldığına inanırlar. Ancak bu bilgiler kendi içinde geneldir ve diğer insanlara çok başarılı bir şekilde uygulanabilir. Bilim insanları genellikle Barnum etkisini astrolojik yıldız fallarına, falcılık, sosyoloji, homeopati ve diğer SAHTE bilimlere bağlarlar.
Bu etki psikolojide yüzlerce kez tekrarlandı ve her zaman istikrarlı sonuçlar verdi. Bir defasında Fransız bir psikolog gazetelerde reklam veriyor ve astrolojik hizmetler verdiğini duyuruyor. Yüzlerce sipariş alan psikolog, tüm müşterilerine aynı astrolojik burcu gönderir. 200’den fazla kişi psikoloğa çok doğru tahminler için minnettarlıklarını ifade eden mektuplar yazdı. Bunun etkisi, insanların kişiliklerine aşırı ilgisi ile açıklanmaktadır. Bilim adamları bu etkiyi 40 yıldan fazla bir süredir inceliyorlar. Bu çalışmalar sırasında araştırmacılar, insanların kimlikleriyle ilgili sorunlara nasıl tepki verdiklerini inceleyebildiler. Ancak insanoğlunun psikolojisinin benzersiz olduğunu unutmayalım.

Sosyopati ve Psikopati Genetik Mi?

Sosyopati ve psikopati genetik mi?
Soruya cevap vermeden önce sosyopat ve psikopatın kim olduğuna bakalım. Filmlerde akıl almaz cinayetler yapan, zalim tiplere psikopat ya da sosyopat deriz. Psikopati empati ve vicdan eksikliği ile karakterize olan bir kişilik bozukluğu olarak bu kişilik bozukluğunu ifade etmek için kullanılmaktadır. Sosyopati ise diğer adı antisosyal kişilik bozukluğu olan, psikopati ile alakalı bir psikolojik bozukluktur. Şimdi gelelim esas sorunuzun cevabına. Psikologlara ve psikiyatrilere göre, psikopati genetik bir yatkınlıktan ortaya çıkıyor. Sosyopati ise yetişme, çocukluk travmaları, duygusal istismar hikâyeleri gibi etraf faktörlere bağlı olarak gelişir. Tıbbi araştırmalara göre psikopatların beyin yapıları normal insan beyninden daha farklı şekildedir. Onlarda dürtü kontrol, hafıza düzenlenmesinden sorumlu beyne ait bölümler az gelişmiştir. Yani empati ve vicdan duygusundan ya tamamen ya da kısmen yoksundurlar. Ancak toplum ve ahlâkî davranışlara aykırı olacak davranışlarını mükemmel şekilde gizleyebilir, bencil davranışlar sergilerler. Psikopati biyolojik bir rahatsızlık olmasına rağmen teşhis edilmesi oldukça zordur. Bir cinayette, yakalandıktan sonra psikopatlar sosyopatlardan farklı olarak pişmanlık duymazlar. Sosyopatlar ise pişmanlıklarını “neden yakalandım?” diyerek yaşarlar. Sosyopatlarla psikopatlar davranıştaki benzerliklerden dolayı çok karıştırılabilecek kişilik bozukluklarıdır. Ancak sosyopatlar psikopatlardan daha az tehlike içermektedir. Toplumda %1 ihtimal ile bir psikopat ile karşılaşma oranı varsa sosyopatlarda bu %4 tür. Sosyopatlar narsistler gibi kendilerini görkemli hissederler, yüzeysel duygular ve dürtüsel davranışlar sergilerler. Sosyopatların psikopatlardan farklı olarak vicdan duygusu vardır ancak yine de davranışlarına engel olmaz bu duygu. Toplum için her ikisi tehlike içerse de psikopatların vicdan duygusundan yoksun olmaları ve kendilerini gizleyebilmesi onları daha tehlikeli kılar. Sosyopatiden farklı olarak psikopatinin tedavisi mümkün değildir.

Şahmeran’a Psikolojik Bakış

Şahmeran efsanesine psikolojik bakış:
Şahmeran, cinsiyeti kadın, başı insan, gövdesi yılan olan efsânevi bir yaratıktır.
Şahmeran Anadolu’da uzun yıllar halk arasında dolanan bir efsane olup bu bölgelerde yaşadığına dair birkaç yerde inanış vardır. Bunlardan bir tanesi Tarsus, diğeri de Mardin’dir. Buralarda yaşayan insanların evlerinde Şahmeran tabloları asılıdır. Şahmeran efsanesi kısaca şöyledir;
Ağır bir hastalığa yakalanan padişaha derdinin dermanı yalnızca Şahmeran ’ın etinin kaynatılarak yenmesi denir. Vezir ise bu durumda Şahmeran ’ın âşık olduğu genci tuzağa düşürerek padişahın isteğini yerine getirmek için yola koyulur. Ancak vezirin fikri bambaşkadır. O Şahmeran ‘ın etini yiyip dünyanın bütün sırlarına hâkim olmak istemektedir. Dünyanın bütün sırrındaki kasıt ölümsüzlük suyunu bulmaktadır. Fakat ne padişah ne de vezir amacına ulaşamaz. Şahmeran ’ın şifalı kısmı başıdır ve vezir yanlışlıkla baş yerine zehirli kısmı olan kuyruğunu yiyerek ölür. Şahmeran ‘ın başından bir parça yiyen Tahmasib ise dünyanın tüm sırlarına hâkim “lokman hekim” olur. Şahmeran tüm yılanların anası olup, yılanlar kraliçesi olarak bilinir. Hatta hâlâ devam eden efsanelere göre yılanların Şahmeran ‘ın öldüğünden haberleri yoktur ve bir gün öğrendiklerinde intikam için bulundukları toprakların altından çıkarak insanları öldüreceklerdir. Yılanlar insanların bilinçaltını bu kadar çok meşgul eden tek yaratıklardır. Çünkü kara dünyanın sembolü olan yılandan hem nefret edilmektedir hem de tıpta zehri çok faydalı olduğu için insanlık ona muhtaçtır. Psikanalitik açıdan baktığımızda Sigmund Freud’un fantazinin düşlere yansıması hakkındaki fikirlerini dikkate alarak toplumun gündüz düşleri ve ortak fantezilerini kolektif bilinçaltı yoluyla mistik anlatılara aktardığını söyleyebiliriz. Böylelikle bulundukları bölgede fazlasıyla olması nedeninden kaynaklı, yılanların Anadolu halkının dikkatini çok çeken unsur olan Şahmeran efsanesinin yaratılmasına sebep olmuştur. Yamyamlık sayılabilecek kadar Şahmeran ‘ın etini yeme arzusu fenomeninin sırlarına ve ruhundan bir
parçaya sahip olma düşüncesinin yeni bir şeklidir. Eti yiyip tüm bilime sahip olma arzusu ise insanların yenilecek kişinin ruhunun bir parçasının kendilerinde
yaşayacağına olan inançtan kaynaklanmasıdır. Tüm bunların yanı sıra insanın cennetten kovulmasına sebep olan yılan, yaratılmışların günahlarını üstlenmesi ile tüm insanlığın gölge arketipi durumuna girer. Şahmeran ‘ın etinin yenerek ilme ulaşılması fikri ise yılanın tıbbın sembolü olarak kabul edilmesinden doğar.

Müzik Manipüle Eder Mi?

Bu soruya cevap vermek için psikoloji biliminde araştırma yapmak gerekir. Bu yüzden İsrail, Rishon Le Zion’daki “College of Management Academic Studies”de bir psikolog olan Naomi Ziv’in müzik hakkındaki fikirlerini paylaşacağız. Naomi Ziv “Gerçek hayatta müzik insanları her şekilde manipüle etmek için kullanılıyor. Çoğu olumsuz olabilir ve müzik insanları daha uyumlu, daha agresif ve hatta ırkçı yapabilir.” diyor.
Bu son bulgular, Eminem ve Marilyn Manson gibi sanatçıların öfkeli rap ve metalinin şiddet içeren davranışları kışkırtabileceği inancı da dahil olmak üzere bazı, uzun süredir devam eden varsayımları gerçeğe dönüştürüyor. Örneğin, Columbine Lisesi’nin hemen sonrasında, Manson’un müziğini iki katille ilişkilendiren raporlar vardı ancak daha sonra yanlış olduğu ortaya çıktı. Psikoloğa göre kolay dinlenen ve iyi hissettiren parçaların şaşırtıcı bir karanlık tarafı olabilir.
Ancak Avustralya Queensland Üniversitesi’ndeki psikologlar, bu müziğin aslında bizim öfke dürtülerimizi yatıştırabileceğini öne sürüyorlardı. Genevieve Dingle ve meslektaşları, sert metal müzik dinlemelerine izin vermeden önce onları kızdıran bir arkadaş veya meslektaşın yer aldığı bir olay hakkında konuşmalarını isteyerek insanları kasıtlı olarak kızdırdılar. Müziği dinledikten sonra katılımcılar, sessizce oturanlara göre çok daha olumlu duygular bildirdiler. Dingle, “Aşırı müzik dinlemek, bu dinleyiciler için öfkeyi işlemenin sağlıklı bir yolunu temsil edebilir.” dedi.
Ziv’in araştırması bunun yerine “kolay dinleme” melodilerinin en büyük tehlikeyi taşıdığını öne sürüyordu. Örneğin 2011’de müziğin insanların ahlâkî yargılarını değiştirme gücüne sahip olduğunu keşfetti. Bir grup gönüllüden, insanların daha yüksek bir emekli maaşı alabilmesi için sahte belgeler oluşturabileceğini iddia eden bir web sitesinin hayali bir radyo reklamını dinlemelerini istedi. Reklamı dinleyenlerin yarısı, arka planda Mozart’ın A Little Night Music’ten Allegro’sunu dinlerken, diğer yarısında müzik yoktu.
Benzer şekilde, ayrı bir gruptan, katılımcıların bir web sitesi kullanarak üniversite için bir seminer ödevinde nasıl kopya çekebileceklerini anlatan başka bir reklamı dinlemeleri istendi. Yine, reklamı dinleyenlerin yarısı arka planda James Brown’ın I Got You (I Feel Good) şarkısını da duydu. Her iki durumda da, reklamı fon müziğiyle dinleyenler, reklamlarda teşvik edilen etik olmayan, aldatma davranışını daha fazla kabul etme eğilimindeydiler. Hatta bazı durumlarda katılımcılar bunu olumlu bir şekilde gördüklerini bile bildirdiler. Müzikteki bazı özellikler, beynimizin çalışma biçimiyle de oynayabilir. Örneğin ritmik sesler, bir grup insanın davranışını ve düşüncesini koordine edebilir. Singapur Üniversitesi’nde nörobilimci olan Annett Schirmer, bir davulda ritim çalmanın beyin dalgalarının ritimle senkronize olmasına neden olabileceğini keşfetti.

Bulguları, davulların kabile törenlerinde neden bu kadar büyük bir rol oynadığını ve orduların neden bir davul ritmi ile yürüdüğünü açıklamaya yardımcı olabilir. Schirmer, “Ritim, bir gruptaki tüm bireyleri, düşünme ve davranışlarının geçici olarak uyumlu hale gelmesini sağlar.” diyor.
Ziv, etkilerinin derin olabileceğinden şüphelense de, müziğin laboratuvarın dışındaki davranışları nasıl etkileyebileceği hâlâ net değil ve “Gerçek dünyada, aşırı uçlara gidebileceğini düşünüyorum.” ifadelerini kullanmıştır.

İki Şehrin Hikâyesi

İki şehrin hikayesi
Ağlama kıyamam ki
Gökyüzüne baktığımda sanki kan yağıyor
O kan da senin gözyaşların oluyuyor
Soluyor gençliğim ellerimden kayıyor

İki şehrin hikayesi
Dokunaklı bir şiir gibi
Ölmek isteyen bir şairin
parlayan yeşil gözleri

İki şehir
Bir çok insan
Bir kaç gülüş
Biraz ilaç
Bakış, kaçış, saklanış…

Masumiyeti Arıyorum

Masumiyeti arıyorum;

Kirli yüzlerin musallat olduğu gülen gözlerde.

Yalnızca Hakk’ın işittiği sessiz çığlıklarda arıyorum onu

Sevginin en saf halinde arıyorum masumiyeti

Elma şekerinde, pamuk şekerinde, uçan bir balonla elde edilen mutlulukta arıyorum.

İstediğine ulaşamayınca tek tepkisi;

Göz yaşlarına sığınmak olan yüreklerde arıyorum onu

Kinsiz, kibirsiz, intikamsız ve öfkesiz.

Hasletine düşman insanlığın,

Çorak kalmış gönüllerine serpilmiş su umuduyla arıyorum onu.

Onursuzca uzanan ellerin üzerinde arıyorum masumiyeti.

Ve aradığımı sen de buluyorum, çocuk.

Hayatın (N)Akışı

Gençliğimizin belki de en güzel senelerini neden iyonik bağın kovalantten daha çok çektiğini kavramaya harcarken bin yıllar öncesinde Yunan düşünür Empedokles bütün olayı çözmüş. Aşk adı verdiği çekim kuvvetinin maddeleri çekerken nefret olarak tanımladığı itim kuvvetinin maddelerin birbirlerini itmesine sebep olduğunu ortaya atmış. Eh, metaller hep ametallerden daha romantik gelmiştir bana zaten.

Acaba hava alanları, terminaller, otogarlar içlerinde daha çok kavuşmanın verdiği çekme kuvvetini mi yoksa ayrılıkların verdiği itme kuvvetini mi barındırır? Aylar sonra birbirlerinin yüzlerini unutmaya yüz tutmuş sevgililerin çekimi mi daha güçlüdür, kızını gurbete çalışmaya yollayan babanın itimi mi? Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu savunan diyalektiğin ilk çizgisi “Karşılıklı etki ve evrensel bağlantı” yasası burada selam çakıyor bize. Etkiye tepki uzun lafın kısası 🙂

Etkiye tepki doğada hem fizik kanunlarını hem de kendi aramızda oluşturduğumuz sosyal kanunları açıklıyor anlaşılan. Karşımızdaki insana güleryüzle yaklaşırsak güleryüz göreceğimiz vesaire zaten insan içine çıkmadan önce annelerimizin kulağımıza küpe olarak taktığı sözler. Benim burada değinmek istediğim kısım ise her verdiğimiz etkinin tepkisinin bize doğrudan dönmeyebileceği. Tamamen iyi niyetle yaklaştığımız bir insandan kötülük görmek bizi onun yoluna düşürmemeli; burada gökyüzü hep ışıl ışıl parıldasın, bulutlar pamuk şekerden olsun demek Pollyannacılık da değil amacım. Eminim bu hayatta herkesin en az bir kere de olsa içine düştüğü bir durumdur eğer kendimden bahsedecek olursam karakter limitini aşarım muhtemelen. Zamanında gereğinden fazla canımı sıkan bu durumu şimdi biraz daha aştığımı düşünüyorum eğer sizin de gündelik hayatınızda yer edinen bir durumsa birkaç dakika içinde okuyacaklarınızla bir nebze de olsa yardımım dokunabilir umarım…

Hepimiz ayrı ayrı kumaşlardan, binbir çeşit rengin binbir çeşit tonundan farklı farklı motifler değil miyiz? Hayat yolculuğunda da hepimiz farklı bireyler olarak kendi motifimizi işlemiyor muyuz? Bazılarımız motiflerini birleştirip rengarenk bir karışımla hayat yolculuğunu beraber paylaşırlar, bazılarımızsa tüm cesur yüreklilikleriyle sürünün yürüyüşüne katılmayıp kendi motiflerini kendileri gerçekleştirirler. Eğer sizin motifinizde de her hissedebilen insanda bulunduğu üzere iyilik varsa karşılığını göremeyince neden bildiğiniz nakışları değiştiresiniz ki? Karşınızdakinin motifiyle sizin motifiniz banyo lifindeki büyükannelerimizin işlediği yıldız motifleri ve bir zamanlar insanoğlu olarak LCD ekrana geçmemizden önce(evrimde bir iki basamak geri gidiniz) kasalı televizyonların üstüne serdiğimiz örtülerdeki motifler kadar alakasız da olabilir. Peki kumaşı ve tığı bu kadar ayrı kullandığınız birinin sizin motifinizde yer edinebilmesi işlediğimiz s(h)an(y)ata yakışır mı hiç? Zaten gerçekten bir insana sırf karşılığını görebilmek için iyi davranıyorsak biraz da durup kendimizi sorgulamamız gerekmez mi?

Evet şimdi etki tepkiye geri dönelim, karşı tarafa verdiğiniz etkinin tepkisini doğrudan olarak o kişiden alamamış olabilirsiniz ama illaki bu etkinizin bir gün size döneceğine inanıyorum; hatta biliyorum, belki biz gözden kaçırırız ama fizik yanılmaz dostlarım. Fizik yanılsa da onca yılın tecrübesinin imbiğinden geçmiş atasözlerimiz yanılmaz. Ne demiş atalarımız? “ İyilik yap, denize at, balık bilmezse Halik bilir.” Halik (yaratıcı) bilir demişler ama biz kendi özfarkındalığımıza varabildikten sonra yaratılan neden bilemesin ki? Hem zaten birine iyilik yaparken -en azından ben- bunu karşıdakine olduğu kadar belki daha da fazla kendime de yapıyorum, kendim hakkımdaki düşüncemle barışıyorum; oyama geri dönüp baktığımda gülümsemek adına yeni güzellikler ekleyerek yaşama sanatını kavramaya bir adım daha yaklaşıyorum…

“Seri Katiller” Serisi, Bölüm 2: Seri Katilleri Nasıl Tanıyabiliriz?



Geçen bölümde ABD cezaevlerinde yatmakta olan seri katillerle olan mülakatlara dayanarak seri katil tipolojilerinin bir kaçına baktık. Şimdi ikinci bölümle devam edelim.

4. Şehvet delisi seri katiller:
Bu katiller yaptıkları işten zevk alırlar ve bu yüzden öldürürler. Öldürmek onlara erotik bir deneyim gibi görünür. Hayalci seri katillerin aksine yaptıkları işlem daha uzun olur. Oldukça korkunç yöntemlerle işi uzatan bu tip seri katillerin suçları süreç merkezli olarak tanımlanır. Başka diğer tip şehvet düşkünü seri katiller cinsel tatmin olmayabilir. Şahsi menfaat için cinayet işlerler. Profesyonel suikastçılar gibi yaptıkları işten kazanç sağlarlar. Bir kısmı mal, para uğruna diğer kısmı da kurbanla yakın ilişki içinde bulunarak yapar cinayetini.

5. Hükmedici seri katiller:
Kurbanlarının üstünde elde ettikleri kontrol ve hükmetme hissinden cinsel tatmin duyarlar. Ancak onları şehvet delisi seri katillerden ayıran özellik hastalıktan acı çekmemeleridir. Çünkü bu tip seri katiller psikolojik olarak gerçeklere bağlıdırlar. Lakin yine de bu hareketleri psikopatlıktan kaynaklanır. Bu tipler sosyal kurallar ve kültürel değerlerden uzak olup ahlâkî kânunları yok sayarlar. Çünkü gerçek bir psikopat kendi kurallarını yaşar. Birçok seri katil gibi bu katiller de kurbanlarını boğarak, elle öldürme şeklinde işlemektedir.

SERİ KATİLLERİN ORTAK ÖZELLİKLERİ:

İlk başta seri katillerin ortak özellikleri ile seri cinayetlerin sebepleri arasındaki farkı unutmamak gerekir. Çünkü seri katil özelliği bir insana ait özellikler, bir cinayet; sebepleri ise, nasıl işleyişidir. FBI verilerine göre çoğu seri katil beyaz erkek, 25-35 yaş arası, karizmatik  özellikle polislerle içli dışlı veya polisiye olaylarına ilgisi olan kişilerdir.

Adın Eylül

Acemi bir gülüş var dudağında;
Taşıyamadığı.
Gurbete çıkan yol,
Ansızın uçuşan kumrular,
Griye çalan gökyüzü ve yağmur…

Adın Eylül senin
Koca bir mevsim kabuk bağlayan,
Kanayan yeri geldikçe.
Hırpalayan, hırpalanan.

Adın Eylül senin
Sıralanmış sözler, şiirler sanma bir tek sana.
Sorsan hep yabancı,
Unutulmuş bir kaldırım taşında.

Adın Eylül senin
Aşkmış meşkmiş palavra.
Yüreğim bir tek sevdaya yanınca
Gör bak! O vakit uçuşur kelebekler ruhumda.

Adın Eylül senin
Dün, kaldı bahçedeki badem ağacın altında.
Sen dik toprağa, yeni bir fidan daha.
Koyver gitsin ona dair ne varsa.

Adın Eylül senin
Dalga dalga savrulan hüzün rüzgarında
Bir dinginlik, demleme ruhumda.
Bir dokunuş, sol baş parmağıma.

Eskilerin Fotoğrafı Bile Bir Başkaydı


Doğallığına ve aile sıcaklığına hayran bırakan bir fotoğraf… Bu samimi fotoğrafın hikâyesi ise aynen şöyle; Trabzon Akçaabat’ta oturan Tevfik Gümüş, 70’li yıllarda Hollanda’ya çalışmak için yerleşir. Kısa bir süre sonra birçok misafir işçi gibi o da, ailesini yanına alır. Uzun bir süre memleketlerine, doğup büyüdükleri topraklara gidemezler. Hâliyle köydeki akrabaları da yeni doğan çocukları hiç göremedikleri için çocukları merak ederler ve ısrarla fotoğraf çektirip göndermelerini isterler. Bir gün, aile yaşadıkları şehrin merkezine gider ve iyi bir fotoğraf stüdyosunda çocukların fotoğrafını çektirirler. Ardından fotoğrafçı ısrarla bir tane de aile fotoğrafı çekmek istediğini söyler. Önce gerek yok falan derler ama sonra ikna olurlar ve makinenin karşısına otururlar; bir aile fotoğrafı çekmek için. Bir süre sonra çocukların fotoğraflarını almaya giderler fakat o gün çektirdikleri aile fotoğrafını ne merak ederler ne de sorarlar. Fotoğrafçı birkaç gün sonra onlara haber vermeksizin fotoğrafı büyük bir ebatta bastırıp gelen geçen herkes tarafından uzaktan bile görülebilecek şekilde vitrine yerleştirir. Fotoğraf vitrine konulduktan sonra Gümüş Ailesi’nin evlerine sürekli birileri gelir ve hep fotoğrafın doğallığından, şahaneliğinden dem vururlar. Gelen geçen devamlı bir şekilde vitrindeki fotoğraftan bahsedince aile, merak edip fotoğrafı görmek ister. Fotoğrafı vitrinde görünce çok beğenirler ve karşısına geçip uzun uzun bakarlar doğallığın hâkim olduğu fotoğrafa. Fotoğrafçı çok beğendiği için aileye özel, plaket üzerine özel bir baskısını hazırlar ve kendilerine hediye eder. Bu harika fotoğraf o günlerden onlara hatıra kalır… Bir eskiye bir de şimdiye baktığımızda herhalde özlem duyacağımız en büyük şey samimiyet ve doğallık olacak. Çünkü şimdilerde yattığımız yerden, elimizde son model telefonlarla her an fotoğraf çekme imkanına sahip olduğumuz için belki öne doğru dudak büzerek, belki yapmacık bir göz devirerek fotoğraf çekiyoruz. Unutmadan ekleyelim onları da beğenmeyip çeşitli efektler ekliyoruz; daha doğal, daha güzel, daha samimi yapmak için. Fakat samimiyetsiz ve doğallıktan uzak…

Yeis

Adam evden çıktı
Elinde bir çakı
Hayatından bıktı
Yumruğunu sıktı

Adam yolda yürüdü
Ağzında bir sigara
Aklında bir şeyler
İçinde bir yara

Adam banka oturdu
Konuşacak birini aradı
Aradı da bulamadı
Sustu bir daha da hiç konuşamadı

Doğum Günü Mektupları

İlkbaharın bizi karşıladığı ılık esinti ile uyandım bu sabah. Yazlık bir bölgede yaşadığımız için bu mevsimi sakin geçiriyoruz. Merkeze pek uzak değiliz bu yüzden baharda sadece il içinden aileler pikniğe gelir. Kışları ise yazın tam tersi bir elin parmaklarını geçmez ilçemizi ziyarete gelenler.

Dün Nurten aradı ve ufak bir yardıma ihtiyacı olduğunu söyledi. Hazırlanıp çıktım, aramızda zaten 3 ev var sadece. Eşini yalnız bırakamadığı için beni çağırıyor sanırım diye düşündüm. İzzet abi kapının önündeki tahta sandalyede oturuyordu. Beni yine tanımadığı için kendimi tanıtıp içeri girdim. İzzet abi ve Nurten yaklaşık 23 yıldır evliler. Hayatları her geçen gün zorlaşıyor. İzzet abi son bir yıldır ilerleyen hafıza kaybıyla haberi olmadan savaşıyor. İlaçlar hızla koşan bir atletin önüne çıkıp onu saniyelik yavaşlatan engeller kadar işe yarıyor. Doktorlar zaman kazandırdığı söylüyorlar. Nurten ise onu tanıdığımdan beri gözlerinden muzdaripti. Daha elli yaşına gelmeden görme yetisini kaybetmeye başladı. Doktorlar önceden buna ihtimal verdiği için hazırlıklıydık. Ne kadar olabiliyorsak o kadar hazırdık buna. Zaman geçtikçe bu hastalıkla yaşamayı öğrendi ama bazı işler zorluk çıkarıyordu. İzzet abi hafızasını yitirene kadar birbirlerini idare ederlerdi. Onlara imrenirdi görenler.

Hâlâ kendi başlarına yaşamaya çalışan bu çift dikkat çekse de üzülmeden geçemiyordu insanlar. Yanlarında bir yardımcıları vardı elbet. Sabah gelir, akşam giderdi. Kızları Asya, birlikte yaşamak için çok dil döktü ama bizimkiler bir türlü kabul etmedi. Büyük şehirde biz dışarı çıkamayız, burda herkes birbirini tanıyor dediler. Asya da onlara boyun eğmek zorunda kaldı.

Düne tekrar dönecek olursam Nurten, Asya’ya bir yaşından beri her yıl mektup yazıyor. Hatta o yıl özel bir olay olmuşsa yılda iki üç mektup yazar. Bu sene gözleri artık eskisi gibi görmediği için yazamamış. Söylemek istediklerini kaydetmiş, dinleyip kağıda geçirmemi rica etti. Alıp eve getirdim ve dinlemeye başladım.

Sevgili kızım,

Bu mektuba diğerlerinden farklı başlıyorum. Fark ettiysen yazı bana ait değil. Muazzez teyzenden rica ettim, benim için o yazıyor. 

Sana çok fark ettirmemeye çalışıyorum ama gözlerim ciddi boyutta işlevini yitirdi artık ne kadar çabalarsam çabalayayım insanları seçemiyorum. Sadece tarif edemediğim bir şekil görüyorum. Muazzez teyzeni de sesinden tanıdım. Böyle yaşamaya alıştım. Başlarda biraz korkutucu geldiğini yazmıştım. Kaçıncı mektupta söyledim inan hatırlamıyorum. İlk yazdığım mektupta hayatımın son anına kadar yazacağımı yazmıştım. Ne yazık ki sen daha 24 yaşını doldurmadan son vermek zorundayım. Birçok şey planladığımız gibi gitmiyor işte.

Bak ben bir gün ölmeden karanlıkta kalacağım. Ama endişelenmiyorum. Hem bazıları tam olarak kör olduğunda karanlığı özlediğini, anlamsız ışıldamalar gördüğünü söylüyor. Karanlıkta kalmaktansa çeşitli ışıklar görmek daha iyi hissettirir diye düşünüyorum. Zamanla öğreneceğiz. Sadece babanı düşünüyorum. Onunla yeterince ilgilenemiyorum. Ayla ablan gelip gitmese işimiz gerçekten zor. Aslında bir veda olarak yazmak istemiyorum bu mektubu daha doğrusu yazdırmak istemiyorum. Umarım söylemek istediklerimi söyleyebilirim. Elimde çocukluk albümün var. Ne kadar da hızlı geçmiş zaman. Babanın aksine her şeyi hatırlıyorum. Hatta fazlasıyla hatırlıyorum.

Hayatımı çeşitli hatalarla -bunların çoğunu sana mektuplarda anlattım- dolu dolu geçirdim. En azından böyle hissediyorum. Sana benden beklediklerini verebilmiş olmayı umuyorum. İlk adımlarından okulun için hazırladığın bavula kadar yanında olmaya çalıştım. Umarım başarabilmişimdir. Bu kadar yanında olmaya alışmış olduğum için günaşırı telefonla seni aramamın asla yeterli olmadığını hep yanında olmak istediğimi söylemek istiyorum. Bu mektubun mutsuz göründüğünün farkındayım ama mutlu ilerleyen hayatımızın bir parçası sadece. 

En güzel niyetlerle gidilse bile vedalar hep mutsuz olur. Ayrılıklar da kötü. Ben senin yaşlarındayken korkusuz bir korkaktım. Birini sevmeyi, aşkı ve birini nasıl sevmemem gerektiğini aynı kişi sayesinde öğrenmiştim. Uzun bir kayboluştan sonra kendime dönmüştüm. Zor kabullendiğim birçok şey yaşadım. Sonra babanla tanıştım ve sen… Sen benim hayatıma hissetmeyi imkansız olarak gördüğüm bir duyguyu getirdin, anne oldum. Yakında sen de 24 yaşını dolduracaksın. Bu yaşına kadar birçok tecrübe edindin. Benim fark etmediğim bir sürü duyguyu yaşadın. Ama eski mektuplarda da söylediğim gibi bilmemezlikten gelsem de anneler her şeyi hisseder, sen sadece bana anlatabildiklerini anlattın. Ama içinde hep daha fazlasını yaşadın. Bunları sana kim bilir kaçıncı söyleyişim ama sen benim kızımsın ve ben sana söylemek istediğim her şeyi söylemek istiyorum tekrar ve tekrar.

Burayı öğüt dolu satırlarla doldurmak istemiyorum. Benim için ne kadar değerli olduğunu kim ne derse desin benim biricik kızım olduğunu unutma. Bu mektuplara ulaşmışsan ben artık sana dokunamıyorumdur. Benim yerime de kendini sevmeyi unutma. 

Mektuba son vermeden son bir iki şey ekleyeceğim. Sana bırakabileceğimiz bu evden başka bir şeyimiz yok bir de bu mektup dolu kutu vardı işte. Her hâtırasını güzel hatırlamanı istediğim bu ev artık sadece senin. Babanla evlendiğimizden beri bu evde yaşadık haliyle sen de burada büyüdün. Evine, en çok da kendine iyi bak kızım. Umuyorum ki buraya gelene kadar sırayla okumuşsundur burada düzenli yazdığım mektupların sonuna geldik. Sadece bir mektup kaldı elinde. Üzerine siyah kalemle ‘sen benim en büyük gerçeğimsin’ yazılı. O zarfı açmadan önce sana ne kadar bencilce gelecek olsa bile her şeyi senin için yaptığımı unutma. Kimseyi suçlama her şeyin böyle olmasını ben istedim. Bu zamana kadar seni hiç incitmek istemedim.

Seni her şeyden çok seven annen.

Mektup bu şekilde son buldu. Zarfa koyup gün içinde Nurten’e götüreceğim. 

Nurten’in asıl son zarf diye tanımladığı mektupta neyden bahsettiğini biliyordum. Keşke bu sırrı kendisi hayattayken söylemeyi seçseydi. Sanırım böylesi daha kolay geldi. Bunca yıldır taşıdığımız bu sırrı birkaç satırla açıklamasını haksızlık olarak görsem de en doğrusuna kendisi karar vermeli. Bana bile bu kadar yükken kim bilir o nasıl geçirdi günlerini. Hem de hiç aklından çıkaramadan… 

İşin aslı şu şekilde; Nurten, İzzet abinin ikinci eşi. İlk eşi Şeyma doğum sırasında hayatını kaybetti. Son zamanlarda araları iyi olmadığı için ölümünden sonra İzzet abi kendini suçlayıp durdu. Aradan bir yıl geçti. Asya artık bir yaşındaydı ve İzzet abi yeniden evlendi. Bir yandan haklı adam ne yapacak el kadar çocukla derken diğer taraftan evlendiği kişi çocuğu kabullenecek mi diye sorduk.

Ve Nurten hayatımıza girdi. Asya’ya kendi çocuğu gibi annelik yaptı hatta daha özenliydi. Ben çocuklarımın üstüne o kadar düşmüyordum. İzzet abiyle birlikte biz de bu saf sevginin karşısında tüm olumsuzluklardan arındık. Asya sevgi dolu bir ailede, büyük bir aşktan ziyade bağlılık içinde olan anne ve babasıyla büyüdü. Birbirlerine birçok açıdan zıt olan bu iki insan bunca yıl huzur içinde yaşamıştı. Bir defasında bu konu açıldığında Nurten; ne kadar kavga etsek de birbirimizin sınırlarını hiç aşmadık ben ona hep saygı duydum ve değer verdim aynı şekilde o da, diye cevaplamıştı. Asya’nın hiç kardeşi olmadı. Olamazdı da zaten. Nurten geçirdiği bir kaza sebebiyle anne olamayacağını erken yaşta öğrenmişti. İçinde hep boşluk oluşturacak bu duyguyu Asya yok etmişti. Nurten için Asya onun kahramanıydı. Bana sorarsanız da Nurten, Asya’nın kahramanıydı.

EKİMİ HİÇ SEVMEM

Ekimi hiç sevmedim, benden aldıkları için. Kendimden, en içimden bir parçayı götürdüğü için. Çok kez ağladım, çok kez yıprandım ama gelmedi, getirmedi ekimin benden aldığını yaprak güz misali ve soğuktur kutuplardan bile benim için ekim ayı.

Uyuyamadım da, gözüme uyku bile girmedi. Aynamdaki asık yüzlü şeytan bile beni bir kez dinlemedi. Eksildim olduğumdan da, yoktum ki, yokmuşum zaten. Bu sefer beni karadeliğine gömer bu koskoca, karanlık evren.

Usulca yatağımın yanından ekime günlerimi sayarım. Kin defterlerimin en büyüğüne ekimin ismini yazarım. Ama kabul etmem gerekir bu sırtımda olan sevgisizlik yükünü. Belki o zaman ayrılır çehremden ekimin karanlık zulmü.

Türkiye’de En İtibarlı Meslekler Hangileri?

türkiye'de en itibarlı meslekler belirlendi

Türkiye’de en itibarlı meslekler belirlendi. TUBİTAK’ın desteği ile İstanbul Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü tarafından yapılan araştırma ile Türkiye’deki en itibarlı meslekler belirlendi.

  1. Tıp Doktoru

  2. Profesör

  3. Hakim

  4. Öğretmen

  5. Diş Hekimi

  6. General

  7. Vali

  8. Yüzbaşı

  9. Büyükelçi

  10. Mimar