Bir kere gözlerini açmış kişi,
Kapatabilir mi bir daha gözlerini?
Gecenin en karanlığında,
Yalnızken
Sorular gelmez mi aklına?
Sapa bir ormana gömülmüş arzular,
Filizlenip etmez mi uykudan?
Bir cevap öldürebilir birini
ve doğar öteki, onun olana.
Bir kere gözlerini açmış kişi,
Kapatabilir mi bir daha gözlerini?
Gecenin en karanlığında,
Yalnızken
Sorular gelmez mi aklına?
Sapa bir ormana gömülmüş arzular,
Filizlenip etmez mi uykudan?
Bir cevap öldürebilir birini
ve doğar öteki, onun olana.
Bizim aşkımız gurbetti,
Uzağı severdi,
Uzaktan severdi.
.
Uzaktan gözlerini seyretmeyi,
Elini tutmayı,
Sarılıp kalbimizi hissetmeyi,
Bizim aşkımız bunları,
Uzaktan yapardı,
Uzaktan severdi.
.
Bizim aşkımız gurbetti
Ve biz,
Kendi şehirlerimizde gurbetteydik.
Ve biz,
Gurbet kelimesinin yaşama sebebiydik.
Bir kelebeğin kanadındayım,
Ölüm o kadar ki yakın bana.
Daha kaç kere öleceğim,
Gözlerin yeter bana,
Gülüşün ise renk katar ölüme
.
Duvarlar var,
Sıra sıra dağlar, setler,
Uzunca yollar var aramızda.
Bir özlem var kalbimdeki aşkta,
Bir özlem var gözlerimdeki bakışta.
Tek bir gerçek var,
Seninle atan kalbim
.
Teselli buluyorum kendime,
Aynı Ay’a, Güneş’e,
Aynı gökyüzüne bakıyoruz.
Tek bir kalbimiz var mesela,
Her bir atışında,
Tazelenen bir aşkımız var mesela
.
Aşkımızın adı oldu hasret,
Daha da hasret varsa getirin,
Önceden beraber geçen zamanlar,
Misafir değilsiniz,
Bir daha bekleriz değil,
Hep beraberiz
.
Dökülüyor saçlarım,
Yaş alıyorum,
Tek ben değil,
Aşkımız da büyüyor,
Yaş alıyor, gençleşip, güzelleşiyor,
Aynı senin gibi,
Gün geçtikçe daha güzel.

Her yıl SMA Farkındalık Ayı olarak anılan ağustos ayında bu yıl da yapılan çeşitli etkinlikler ve bağışlarla KASDER, SMA hastalarının yanında oldu.
Bazen bir gülüş, bazen ufak bir dokunuş bir SMA hastasının hayatına nefes olabilir diyen KASDER, ağustos boyunca yaptığı etkinliklerin sonunda SMA Hastalığı ile ilgili birçok önemli bilgiyi ve SMA hastalarının taleplerinin derlendiği bir videoyu SMA Farkındalık Ayı kapsamındaki etkinliklerinin kapanışı olarak yayınladı.
Bitkilere benziyor insan..
O kadar çok ortak yanları var ki; ancak onlarla iç içe olanlar anlar.
Tutarsızdır mesela onlar da tıpkı ben, sen, onlar, bunlar ve şunlar gibi.
Kimileri çölde yaşamayı ister, kimileri su içinde
Kaktüs ve nilüfer misali..
Hem ilgi isterler güzelliklerini sergilemek için hem de dikenlerini her daim hazır tutarlar onları sevene bile.
Bir gül gibi işte.
Bazen renklerinin farklı olması bile yeter; farklı anlamlar taşımaları için.
Beyaz gül görürsün; saflık, huzur dersin.
Kırmızı görünce aşk olur adı.
Sarı gördüğünde ise: “Uzak olsun, ayrılık bu” dersin.
Aslında hepsi aynı, neticede gül değil mi bunlar?
Aynı tür olmak gibi büyük bir nimete sahipken
Neden peki bu farklı görünme çabaları?
Size bu sitemim bitkiler, size!
Vazgeçin artık bu tutarsızlıktan.
Evet, kabul ediyorum kâh su istiyorsunuz kâh ilgi…
Sahipseniz bunlara ne alâ. Ya güzellik oluyorsunuz âmâ gözlerimize ya da koca bir ağaç olup, meyveler veriyorsunuz tatsız kalmış bedenimize.
Lakin filmin sonunda ya soluyor ya da çürüyorsunuz.
Ve tekrar dönüp diyorum ki: “Bitkilere benziyor insan.”
Herkesi üzdüğü gibi bizi de üzdü son’lar.
Son bakış, son sigara ve o sigaranın son yudumu,
Son bir resim, ağacı kesilmeden önce o ağaçtan yediğimiz son kiraz,
Sevdiğimiz dizinin son bölümü ve daha bir sürü son.
Biz bütün bu üzüntüleri içinde barındıran ‘son’ kelimesine rağmen Son’baharı bir başka tutkuyla sevdik.

Eylül geldi hoş geldi… Eylül sonbaharın başlangıcı, serin havaların, güzelim yağmurların ayı… En romantik, en huzurlu, en duygusal, en dingin, en güzel aylardan biri de bu ay değil mi?
Bitişlerin ve yeni başlangıçların, geçişlerin, yenilenmenin ayıdır bana göre bu ay. Tatlı telâşların, hayallerin, vedaların ve merhabaların ayı..!
Eylül akşamı şarkısının ay bitmeden paylaşması gerekenler, en az bir tane yapraklar arasında sonbahar temalı bir fotoğraf olmadan olmazcılar, daha pastırma sıcakları gelecek deyip yazlıklarını çok ortadan kaldırmayacaklar, okul başlıyor isimli gerilim filminin fragmanlarını görecek miyizciler, güneyde hâlâ yaz olduğunu gözümüze sokan paylaşımları asla bitmeyen yazlıkçı tayfa, ne giyeceğine karar veremediğinden depresyona giren mini şortlu ve çizmeliler ekibi, küresel ısınma tanımlamasını günde en az bir kere cümle içinde kullanmasının zorunlu olduğu aile yemekleri, yaz aşklarının bitmesini bahane eden depresif kitlenin duygular şelalesi paylaşımları ve ‘Yazlıkları aslında şimdi alacaksın her şey çok ucuz.’ fırsatçıları…
Bu eylül ayında tatlı yaz rehavetinden uyanışımıza günaydın. Normale dönüşün hüznü ayrı bir keyiftir ya; telâşların, hayallerin ve yağmur kokusunun o enfes hazzıdır. Eylül umut ayıdır bir kere (!) Yeniye, değişime hazırlıktır. Yenilenmeden önce değişmek gerektir çünkü.
Eylül bizi değişime zorlar. Bir şeyler anlatmak, anlamlandırmak ister. Aslında hayata yeniden başlamanın, yeni başlangıçlar yapmanın tam zamanı!!! Ne yaza ne de güze ait yaşadığınızı hissedin kendinizi. O kendi başına buyrukluğnuzda kaybedilin, bulunun ve yaşayın. Artık yazın kavuruculuğu kalmamış, kışın soğukları da başlamamıştır. Size göre de “Eylül bir ay değil başlı başına mevsim(mi)dir.”
Şu andan itibaren akışa teslim olarak yeniliğe ve değişime kapılarımızı açalım. Bu ay hevesle dolalım, bu heves içimizi öyle bir doldursun ki her şeyi başarabilecek gibi hissedelim kendimizi, içimizde tatlı bir telaş, hiç olmadığımız kadar umut dolu olalım.
Ne mi istiyorum?
Eylül gibi bir şey istiyorum ben.
Yakmasın… Üşütmesin…
Sarı sabrım, yeşil dileğim olsun.
Eylül gelsin.

Eylül ayı için birçok soru, birçok şiir vardır. Neden farklıdır peki eylül ayı sizce de?
Yaprak koleksiyonu yapanlar, battaniye altında film izleme ayını başlatanlar, Kadıköy’den binenin tadından yenmez vapur yolculukları, ıslanmaya razı olan ya da zamansız yağmurlar için şemsiyesini yanından ayırmayanlar, su birikintilerinin üzerinde zikzak çizerek atlayıp yürüyenler mesela, eylülde güneşle saklambaç oynayanlar, melankoli gazların trafiğinde eğlenmek için kasmayanlar, nereye gideceğini düşünmeyip kendini yollara vuranlar, en baba sonbahar şarkıları, ışığın, rüzgârın, bulutların ‘En Sarı Ayı’nda pencere önüne tüneyip kursağına kadar çekili çoraplarıyla asla içmediğimiz kahve kupamızı elimize alıp süpermarketten 3 liraya aldığımız kitabı da kadraja dahil edip fotoğraf çekilmezseniz eylül gelmiş saymıyoruz!
Yaprağına, yağmuruna, renklerine şiir gibi karışmak istediğimiz eylülde, her mevsim aynı iklimde gülümsemeniz dileğimle. ??
Pencereden bakıp dışarıdan gelen sesleri dinliyorum. Kimi zaman ambulans sesi susturuyor sanki tüm şehrin gürültüsünü. Süratle giderken, diğer yoldan bir düğün konvoyu katılıyor ana yolun trafiğine.
Bu sefer davulcu inletiyor tüm sokağı.
Işığı takılmış ambulansa yetişememiş, arabada var trafikte, herkes onu kız almaya gidiyor zannederken o gelin ile değil, belki de yürek yanması ile dönecek geriye.
Bakmaya devam ediyorum…
İzledikçe tefekkür ediyorum…
Arabaların nereye gittiğini düşünmek rahatlatıyor beni.
Her evin ışığı yanıyor, her evin bacası tütüyor, her yol bir yere çıkıyor.
Herkes bir telaş içinde, ama herkes geç kalmış…
Tam karşımızda market var, kimi bir ekmekle çıkıyor, kimi de poşetleri sığdıramıyor eline.
Gerçi biz insanoğlu kendimizde sığdıramıyoruz yere göğe…
Şu koşuşturma da yine de yetişemiyoruz hayata.
Hep geç kalıyoruz. Merhamete, vicdana ve sevgiye.
Hep geç kalıyoruz…
Yalın ayak yürüyorum
Ayağıma batacak parçaları umursamadan
Kırık kalbine
Nefesimi tutmuş
Kokunu ciğerlerime hapsetmiş
Müptelası olduğum cefanı yudumluyorum
Dilimde acı bir tat bırakıyor
Midem çalkalanıyor hunharca
Yumuşak bir karanlık geliyor
Korkusu okşuyor saçlarımı
Ve görünmez bir el çekiyor beni içeri
Damarlarını okşayarak hissedebildiğim
Güvenli, bir o kadar sadakatli
Parmaklarımdan değil, bileğimden kavrayıp nabzımı ölçüyor usulca
Dokunuşu karanlığın yumuşaklığına meylettiriyor
Damarlarımı titreten bir öpücük bırakıyor bileğime
Kirli kanım temiz kanıma karışıyor
Bileğime batan sakallarının açtığı deliklerden fışkırıyor
Nefesini soluyan kanım
Sıcak, ıslak ve kırmızı
Çıkmaz yolun sonundaki duvar, kanımı aşık etmiş kendine
Laf dinlemiyor, yavaşça süzülüyor
Biraz nazlı bizimkisi
İnce, uzun bir yol çiziyor önce
Ardından geleceklerden haberdar
İlk intiharı o yaşatıyor berduş bedenime
Kalbimden ufak bir titreme geçiyor, matemi ilk o tutuyor
Karanlık üşüşüyor kanımın başına
Ay doğuyor
Etraf aydınlanıyor
Bileğimdeki el yok oluyor
Sarhoş değilim ama bedenim sallanıyor
Başımda sancılı bir ağrı
Gürültülü bir yutkunuş deliyor boğazımı
Karanlığın yumuşaklığı yerini yanık kokulu rüzgarlara bırakmış
Saçlarımı aşık etmiş kendine, alıp götürmek istiyor
Söz dinlemez olmuş her biri
Kuvvetli bir uğultu kanatıyor kulaklarımı
Bir sevgi melodisiymiş gibi havalanıyor saçlarım
Başımdan her an kopacak kadar güçlü bir aşkla bağlanmışlar rüzgara
Esaretin savruluşuna sevdalanmışlar
Bir damla çarpıyor saç diplerime
Islaklığını hızla emerken içim titriyor
Ardından bir başkası damlıyor
Sonra başkası
Duyan geliyor
Yağmur hırçın
Hoyrat
Aceleci.
Rüzgar uslu
Suskun
İtaatkar.
Gözlerimi kapayıp sevdanın cesedini kokluyorum
Islak toprak kokuyor buram buram
Çok geçmeden şiddetle düşüyor yağmur yeryüzüne
Dövüyor kaldırımları
Sokak lambasını cızırdatıyor
Korkutmak istiyor beni, biliyorum
Korkuyorum da!
Bedenimden süzülmesine izin veriyorum
Başımı önüme eğip kabulleniyorum
Emrini yerine getiriyor
Çok değil, az sonra ulaşıyor amacına
Durmadan akıyor
Bir ninni gibi yakıyor kulakları
Saçlarımı okşayan eller
Bedenimi ısıtan kollar
Sırtımı yaslayacağım sırt
Yükümü taşıyan omuzlar
Yok.
Küs mü bana?
Kızgın mı?
Yoksa daha beteri de bana mı söylemiyorsunuz?
Kırgın mı bana?
Kalbinin çatırdayışını nasıl duymadım?
Nasıl açtım dilimin kilidini?
Nerede benim dudaklarım?
Neden dinlemiyorlar beni?
Onlar da mı itaat etmiyor bana artık?
Hemen kurtulmalıyım onlardan!
Ya da öğretmeliyim
Evet, evet bunu kesinlikle yapmalıyım!
Ama önce,
Uyanmalıyım.
Elfida, hepimizin kulaklarının aşina olduğu bir şarkı. Peki bu güzel Haluk Levent şarkısının altında yatan ve yüreklere dokunan hikâyesini biliyor musunuz?

“Yüzün geçmişten kalan
Aşka tarif yazdıran”
Şarkıda bahsedilen Elfida, aslında Beyzanur isimli küçük bir kız çocuğu. Haluk Levent Beyzanur’un babasıyla bir konserde karşılaştıklarını söylüyor. Beyzanur’un amansız bir hastalığa yakalandığını anlatıyor Haluk Levent’e Beyzanur’un babası.
“Bir alaturka hüzün
Yüzün kıyıma vuran”
Daha sonra Beyzanur’un yatmış olduğu Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne gidip gelmeye başlıyor Haluk Levent. Onu ziyarete gittiği her zaman ona şarkılar söylüyor.
“Anne karnı huzur
Çocukluğumun sesi”
Ona iyi bakılsın diye hastanede hemşireler gününde de sahneye çıkıyor. Bir gün Beyzanur’un doktoruyla konuşurken doktor ona ” Bu kızımızı gözden çıkartmamız gerekiyor.” diyor. İşte şarkının isminin neden Elfida olduğunu da bu sayede anlıyoruz aslında. Gözden çıkarılan kadını karşılayan kelime Osmanlıca’da Elfida’dır.
“Senden bana
Şimdi zamanı sızdıran”
Bu sayede Elfida şarkısını yazmaya başlıyor Haluk Levent. Şarkı bittikten sonra Beyzanur’a bu şarkıyı söylüyor ama Beyzanur bu şarkının ona yazıldığını bilmiyordu.
“Şımartılmamış aşkın
Sessizliğe yakın”
Ama maalesef ki bu amansız hastalığa daha fazla dayanamadı Beyzanur. Bu dünyadan göçüp gitti. Onun ardından hepimizin o çok sevdiği Elfida şarkısı kaldı.
“Kim bilir kaç yüzyıldır
Sarılmamış kolların”
Daha sonrasında Haluk Levent Beyzanur’un ailesiyle tekrardan konuşmuş ve onlardan bir çocuk daha yapmalarını rica etmiştir. Aradan bir yıl geçtikten sonra o ailenin bir kız çocuğu olmuştur.
“Sisliydi kirpiklerin
Ve gözlerin yağmurlu”
Ve onun adını Elfida koydular. Elfida artık bu hayatta kendi kardeşinin adıyla yaşıyor. Mekanın cennet olsun Beyzanur!
“Yorulmuşsun
Hakkını almış yılların”
Haluk Levent bu şarkıyı hiçbir zaman ticari amaçla kullanmak istememiştir. Hatta onun haberi olmadan kullanıldığı zaman şunları söylemiştir: “Ben bu şarkıyı ticari amaçla kullanmak ve vermek istemedim, vermedim de. Bu başka bir şeydi. Bir Akdeniz Akşamları faciası daha yaşamak istemiyordum. Biliyorsunuz Akdeniz Akşamları muazzam bir şarkıdır aslında. O dönemin bir öyküsüdür ama herkes okuya okuya artık içimizden gelmeyecek hale geldi. Elfida’nın öyle olmasını istemiyordum, o çok özel bir şarkıydı. Ama ben yurt dışındayken benim bilgim dahilinde olmadan Ankara’dan bir müzisyene verilmiş şarkı. Çok üzüldüm ve kızdım. Ailesi beni aradı, çok özür diledim. Gerçekten benim elimde değildi. Onlar da anlayışla karşıladı ve bundan sonra kimseye vermeme kararı aldık şarkıyı.”
“Elfida
Bir belalı başımsın”
Şarkının hikâyesini öğrendikten sonra şarkı bir kat daha duygulandırıyor beni. Çok hassas ve çok özel bir şarkı Elfida. Hiçbir zaman eskimeyecek en güzel şarkı. Bu dünyadan göçüp gitmiş olsa da o güzel melek, bu şarkıyla kalbimizin bir köşesinde hep yaşayacak.
Göçebe bir topluluğun acısıyla değişiyor mevsimler,
Ayak sesleri, günahın gürültüsünü çıkartıyor zamanın karanlık kuyusundan
Korkunun eli ağaçların gölgesine karışarak geçiyor köhne yerlerden
Ve göç tekrardan başlıyor.
Dikenli teller onmaz göçükler açarken yüz hatlarına,
Aylar eksiliyor takvimden.
Göçebeler sobeliyor kaybolan maktulleri
İyileşen bir yaranın kabuğu tekrardan var oluyor,
Ve göç başlıyor.
Yere düşen çocuk gökyüzüne dönüyor,
—Bak! kuşlar göç ediyor,
Oysa göç sana aittir.
Bir haziran sabahının
Son demlerinde tanımımıştım seni.
O an karar vermiştim.
Kalbimde varolan tüm boşlukları,
Sen dolduracaktın.
Dostum, yoldaşım Haziran’ım…
Haziran’sın sen,
Kara günlerden güneşe kavuşan;
Umutsun, bir yaprakta yeşillenen.
Can bulan iki beton duvar arasında.
Geç fark ettim bana uzanan kollarını.
Haziran’sın sen,
Yeşilin her tonunda
Avuçlayan toprağı.
Kimi fark eder varlığını,
Kimine yokluğun vermez sızı.
Haziran’sın sen,
Uyanmadım ben sensiz bir yarına.
Sarsan beni sarıldığın gibi
Koymasam seni soğuk bir ruhun
Vefasız kollarına.
Haziran’sın sen,
Boylanan ruhumla…
“FATMA HANIM: O kadar tutturmaya çalıştım.
Sanki kilit taşı olmayan bir kubbenin altındayız. Bir
çürük tavanın. Bir yerinde bir çatlak var, ama nerede?”
(Ağaoğlu, 1969, 181)
Adalet Ağaoğlu, Çatıdaki Çatlak tiyatrosunda kadın problemini çeşitli yönleriyle ele alırken iyilik olgusunu da irdeler. Yazar bu olguyu irdelerken yardımlaşma, dayanışma gibi toplum tarafından erdem olarak kabul edilen davranışlar üzerinde durur. Toplumun sınıflandırması paralelinde yoksul sınıfa dahil olan insanlar bu erdemler peşinde koşarak yoksulluk seviyelerini artırırken, toplumun elit olarak da değerlendirilebilen diğer azınlık bölümü bu erdemlerin reklamını yapar. Toplumun sergilediği tutum sebebiyle de çatıdaki çatlak büyür. Adalet Ağaoğlu bu durumu kendi sözleriyle de ifade eder; “Yirmi dokuz milyona karşın bir milyon seyirci. Bu bir milyon seyirci, çürük tavan altındaki yirmi dokuz milyonu ölesiye kışkırtmakta. Ekonomik düzensizliğin var olduğu toplumlarda güzel günler cennete kalacak elbet.”
Ağaoğlu’nun eserin ismini seçerken göz önünde bulundurduğu temel sorun toplumun kabullerine ve ortaya çıkardığı sorunlara duyarsızlaşan bireyler olarak yorumlanabilir. Bu durumlara duyarsızlaşan her bireyin daha sonra farkına varacağı durum ise gölgesinde yaşam mücadelesi verdikleri bir çatıya hapsedilmiş olduklarıdır.
Adalet Ağaoğlu, Çatıdaki Çatlak oyununda toplumun yüz yıllardır tartıştığı kadın sorunsalının eleştirisini yapar. Bu eleştiriyi yaparken toplumun yarattığı kadın erkek ayrımından toplumun kadına yüklediği sorumluluklara kadar birçok konuya değinir. Adalet Ağaoğlu eserinde yaptığı eleştirileri temellendirebilmek için kadının karşısına erkeği de çıkararak okuyucuya iletmek istediği mesajı güçlendirir. Eğer tartışma halen sürüyorsa tartışılan konuda herhangi bir sonuca varılamaz, tartışma sona ermiş olsa dahi söz konusu bir gerçek olduğu öne sürülemez. Yazar, bu algı paralelinde eserini oluştururken toplumun yapaylaştırdığı ve yalnızlaştırdığı kadınların yine toplumun duyarsızlığı sebebiyle silik birer siluet olarak varlıklarını sürdürmeye çalıştıklarına dikkat çeker. Ayrıca Ağaoğlu eserinde, kadının sabırlı ve her zaman iyi şeyler düşünen bir yapıya sahip olduğunu da vurgular. Bu durum Murathan Mungan’ın “ummak ve beklemek kadınlığa verilmiş iki cezadır…” sözüyle paralellik gösterdiği gibi yazarın yaptığı eleştirinin de temelini oluşturur.
KAYNAKÇA
Ağaoğlu, Adalet, Toplu Oyunlar – 1 (Çatıdaki Çatlak), Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2009