27.3 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 5, 2026

Karanlıklar, Ağaçlar ve Yurdum

Bilmiyorsun sen olmadan hangi ağacı kendime yurt bellediğimi
Oluk oluk akan kanıma hangi kabuğun değdiğini
Tenimi ısıtanın ayın hangi evresi olduğunu, bilmiyorsun
Yüz çizgilerine gizlenmiş yüz ömür var
Sokağında alelade döndüğün köşeler tüm sırlarını saklar
Karanlıklar kaç sabahtır özlem çekiyor bu kalabalık ıssızlığına?
Ve işte görüyorum öylece yürüyorsun
Şiirimin kaçıncı şahsı olduğunu bilmeden, yürüyorsun
Bilmiyorsun sana kaç mabet diktim
Bahçene hangi bitkiyi hoplaya zıplaya yerleştirdim, bilmiyorsun
Gördüklerinse bir umut genişliğinde
O umuda kaç hayat yerleşir
Tükenmişliklerinin katına ellerim nasıl sığınır bilmiyorsun
Belki bir kış gecesi sonusun ya da
Ya da bir beyaz zambak, aydınlıklar kadar karanlığa da aç bir zambak
Sen buram buram is kokan gecelerin en çok bilmek istediğim yanısın
Kokuna sığınır korkularım
Ayaklarına değil zihninin derinliklerine örmek isterim renkli patikleri
Üşümesin diye değil bayram havasına bürünsün diye
Çünkü bilirim ki en çok sana yaraşır dünyanın tüm sevinçleri
Ve bunun kuytularına biriktirdiğin hüzünlerinle bir ilgisi yok değildir
İnkar etmem, inkar etmeyeceğim
Gönlümün locasındaki tabloda sen değil senin ayakkabıların var
Bana geldiğin gün giyindiğin belki de hiçbir anlam yüklemediğin
Sen bağcıklarına atarken o düğümleri, ben seninle birlikte yola çıkan tüm aşıkların gözlerine atıyorum
Gelsen bir düğüm gelmesen bin
Haydi çıkar bakalım cebinden çarşaflara bürünmüş tüm hikayeleri
Anlasınlar bizden daha güzel olamayacaklarını, anlasınlar ve söylesinler tüm şafaklara
Ve madem gideceksin şehrimden, en büyük türkünü söyle şakaklarıma
Sesim olamıyorsun madem işte fırsat! Haydi sessizliğim ol
Benden ziyade kendini duy ve anla
Anla plaklara sıkıştırdığın tüm kavgaların benim çığlıklarım olduğunu
Ah, bilmiyorsun
Bilmiyorsun hayatın ezberlediğim birkaç çiçekten ibaret olduğunu
Bunlardan birinin de sen olduğunu bilmiyorsun
Sen, sen adını bile bilmiyorsun
Sen olmadan hangi ağacı kendime yurt bellediği bilmiyorsun…

Delirmedim, Gördüklerim Gerçek

Hayır delirmedim
Gördüklerim gerçek
Bir kuşun kanadında dans eden filler,
Gökte süzülen zürafalar ve
Ceylanlarla otlayan aslanlar kadar gerçek.
Gülmeyin ne olur
Delirmedim
Nasıl ki güneş yağdırır yağmuru
Nasıl ki ağaç doğurur insanı
Ve nasıl ki bir bıçak keser rüyayı
İşte o kadar gerçek
Vallahi delirmedim
Neden inanmıyorsunuz
Gerçek diyorum
Hemde,
Aşkın bir insanda durabileceği kadar gerçek…

Mavi

Doğurduğun şiirler günahkâr
Doğurduğun şiirler ırak bana
Ne olursun ey mavi
Kalemimi temiz bırak bana

Yıldızlar sevsin seni, gök boyansın rengine
Denizler şiir olsun, dökülsünler dengine
Ne olursun ey mavi
Azad eyle beni, bırak götürsünler engine

Yağmur yağsın seni, alkımlar sen kussun
Şarkılar dilsiz olsun, yalnızca seni sussun
Ne olursun ey mavi
Sana hapsetme beni, bırak yeşiller duysun

Çiçek açsın seni, yaprak sende örülsün
Leylaklar vuslat olsun, eteğine dökülsün
Ne olursun ey mavi
Filizlendirme beni, bırak derde gömülsün

Günümüz Kitaplarının Yitik Malı: Tema ya da Başka Bir Deyişle Ana Fikir

Okuduğumuz kitaplardaki kaliteyi etkileyecek en önemli unsurlardan biri kitabın ana fikri ve onun iyi biçimde yansıtılmış olmasıdır. Ki bence bir kitapta aranacak en önemli özellik budur. Herkesin sevdiği bir kitap türü vardır; psikoloji, tarih, polisiye ya da genel çerçevede klasik kitaplar. Bu kitap türlerinin arasında en çok bu özelliğe muhtaç olan, bana göre, klasik tarzdaki kitaplardır.

Klasik, vaktin geçmesiyle değerini yitirmeyen eserler olarak tanımlanır. Bunula beraber “klasik kitaplar halk arasında kabul görmek suretiyle oluşmuş bir kitap grubudur “ da diyebiliriz.


Konumuza dönecek olursak, temaların en çok öne çıktığı yer romanlardır. Bir romanı roman yapan ne kadar konusu ise, bir o kadar da temasıdır. Konuyla temayı ayıran en temel özellikse; konu zahirdir, giriş-gelişme-sonuç bölümleriyle tamam olur. Dolayısıyla bir konu oluşturmak kolaydır . Bunun aksine tema gizlidir (satırların arasına gizlenmiş manadır). Tema konunun içine öyle oturtturulmalıdır ki ne konuyu bastırmalı ne de konunun içinde kaybolmalıdır. Bu sebepten tema oluşturmak kolay değildir. Herkesin aklında bir hikaye olabilir ancak o hikayenin bir önermesi yoksa değeri de yok demektir. Zira bir hikaye oluşturmanın temel amacı bir mesaj vermektir. Sonuç olarak kitap konu olmadan, konuda tema olmadan olmaz. O halde iyi bir kitap yazmak istiyorsak iyi bir tema oluşturmalıyız ve bunu konunun içine iyi bir şekilde oturtmalıyız.


Klasik kitapların her yer ve zamanda sevilip okunmasının sebebi de çok iyi kurgulanmış konuları ve bunların içine yerleştirilmiş güzel temaları olmasıdır. Örneğin George Orwell’ un Hayvan Çiftliği kitabını ele alalım . Bu kitapta anlatılan kısaca şudur: Çiftlik hayvanları sahiplerinin kendilerine yüklediği ağır işler ve sonucunda aldıkları az bir mükâfat karşısında bir isyan başlatırlar ve çiftliğin yönetimini ele geçirirler, idareci olarak da domuzları seçerler. Domuzlar ilk başta herkese eşit davranıp çalışmalarının karşılığını vermekle beraber bir süre sonra bu iş değişir (her yer ve zamanda olduğu gibi!). Hayvanlar en başta aldıkları kararların inceden inceye değiştiğini  fark edemezler (aralarında sadece -yönetici domuzlar heyetinden- bir domuz fark eder. Diğer domuzlar onu fazla demokratik bulmuş olacaklar ki  çiftlikten kovarlar. Hem de onu hain ilan ederek!) aradan uzun zaman geçip domuzların da artık kendilerine önceki sahiplerinin davrandığı gibi davrandığını gören hayvanlar durumu anlarlar ama nafile, zira iş işten geçmiştir… Kısaca konu böyle. Bana göre burada ki, ki buradan birçok tema çıkarılır ama ben Orwell’ın doğrudan yaptığı göndermeyi değil de daha derinde anlatmak istediğine değinmek istiyorum, tema şudur; aslında komünizm diye bir şey yoktur. Zira tarih bize komünizm adıyla kurulan her oluşumun bir süre sonra kapitalizme dönüştüğünü göstermiştir. Buna göre komünizm tamamen bir hayal ürünüdür, gerçekleştirilmesi imkansız bir sistemdir.


Örneğini verdiğimiz kitap teması açıktı, yani konuyu okuyup anlayınca kolayca anlaşılan bir teması vardı. Bu vb. kitapların teması kolayca anlaşıldığından dolayı okumasıda bir o kadar zevk verir. Bu sebeple naçizane düşüncem odur ki kitap yazarken bu hususa özellikle dikkat etmek ve ehemmiyet vermek gerekir…

Acıya Alışılmaz

  • Ah küçük çocuk ;
  • Dünyanın bütün acıları omuzlarında sanki
  • Annen nerelerde kim bıraktı seni
  • Hiç mi özenmiyorsun,
  • Diğer çocuklara,
  • Güzel elbiseler giymek, oyuncaklarla oynamak,
  • Sahiden anne sevgisini hiç tatın mı?
  • Sevgisiz büyüdün, güvensiz büyüdün, ondandır sevgi nedir bilmezsin.
  • Ah be çocuk ;
  • Bu kadar ağır yükü nasıl kaldırabildin
  • Gözlerinde dolu acı, hayal kırıklığı,
  • Sevilmek, şışımartılmak sende istemezmiydin.
  • Ah be çocuk ;
  • Nasıl bir hayat sürdün
  • Nasıl barındın, nasıl kimse sahip çıkmadı.
  • Bırakıldın mı?
  • Veyahut terk mi ettiler.
  • Acı diyorum efendim ;
  • Oda evrensel olmalı,
  • Bir çocuğun eline diken batsa insanoğlu yanmalı.

Hep Gurbet

Bugün yaşam mücadelemin dördüncü günü,
Bugün gurbetin dördüncü ayı,
Bugün mevsimlerin dördüncüsü,
Bugün yine sana yazıyorum,
Saat dört.

Olacağı varsa herşey bahane,
Geleceğin varsa her yer yol,
Semada güneş varsa gözlerinden,
Bir kuş ötüyorsa şayet sözlerinden,
Bir düzensizlik varsa şu dünyada,
Seni görme yarışı ve çabasından.

Rüzgar vuruyor, yağmur uslu,
Günler geçiyor, zaman hızlı,
Tabut kalkıyor, toprak nemli,
Ömür bitiyor ama gurbet asla,
Dil susuyor ama gönül asla.

Saat dört, nefes dar,
Belli ki akşamı bekliyor,
Vakit dar.
Ölüm hak, gurbet farz.

Kalbime (G)el

Kim haluk, kim dalkavuk bilinmez olmuş!
Gönlümü değil Rabb’in kapısını çal.
Değmez tene ruha, olmuş maşuk kalbime el!
Ey kalbimin sahibi kalbime (g)el…

‘Ah’lar ve ‘Vah’lar biçare,
Hakk’tan ola derman, bize çare.
Esma-ül Hüsna’ndan başkası kalbime el!
Ey kalbimin ismi kalbime (g)el…

Kalmış varlık aleminde yalnızlığa hamile,
Nefisten ibaret nefes, ulaşamamış insan-ı kamile.
Toprağım diye bildiğim beden kalbime el!
Ey kalbimin baharı kalbime (g)el…

Sızlar imiş burnun direği, merhemsiz yüreği…
Üflenilse şu an sûra, üflenilse şu an dileği.
Ne zor kabullenmek sol tarafım kalbime el!
Ey kalbimin nefesi kalbime (g)el…

Leyla kim tanımıyorum, o benden ben ondan bihaber.
Bağrımda taş yaşattım, o zamandandır çiçeklerim heder.
Hissetmeyi hissettiremeyen his-siz kalbime el!
Ey kalbimin kelâmı kalbime (g)el…

Saçlarımın tellerinde unutulmuş ya idamın,
Gözlerimizi okuyamadan yok olmuş endamın.
Ben bir goncayım gül’emem efendim, güllük gülistanlar kalbime el!
Ey kalbimin bülbülü kalbime (g)el…

İnsanoğlu, insanoğluna cennettir.
Cennetini bulana gördüğü her şey nettir.
Yükü kalbi olan, fikri harbi olan kalbime el!
Ey kalbimin zikri kalbime (g)el…

İyi ki ölüm var ansızın,
Vicdanını ne öldürür yaşamak sancısı olanın?
Beni bergüzar eden kalbimin küsü kalbime el!
Yoktan var eden sevginin gayrısı cânıma el!

Ey kalbimin asıl sahibi kalbime gel…

Ey kalbimin titreyen atışı kendine gel…

Aşksan Yani

Canal.

Soğuksa, üşüyorsa mısralarda imgeler
Güneş yanığı harfler özleniyorsa
Ve bir çay tadında anımsanıyorsa gözlerin
Şiir doğuruyorsa analar dağ eteklerinde
Ve sen yeni doğansan
Hele bir de mavi olansan
Aşksan yani
Tüm ölümleri sadaka eylerim doğuşuna
Ya da mavisi çalınmış bir göğün zindanında
Maviyi işlerim bir mendilin kenarlarına.
Geceye inat filizlendiririm tüm yeşilleri
Ve gölgesinde bir hayali mavinin
Isırgan gözlü çocuklar doğururum.
Hani sen yeni doğansan
Hele bir de mavi olansan
Aşksan yani
Tüm çocukların gülüşlerini feda ederim sana
Babamı kayıp veririm uğruna
Babamı, yani beni çocuk yapan adamı
Sonra yetim bir gülümsemeyle veda ederim çocukluğuma.
Eğer sen yeni doğansan
Hele bir de mavi olansan
Aşksan yani
Toprağa damlarım bir şiir gibi 
Ve yıldızlara çivilerim gözlerini
Sen bakarken tüm gökyüzü
Ben bir şair olur baş veririm karanlığa
Ellerimde mevsimler
Alkım renkli toprakları sunarım sana
Eğer sen yeni doğansan
Hele bir de mavi olansan
Aşksan yani
Ben Kerbelada Hüseyin gibi susarım sana.

O gün

Bir mis kokusu damlıyor tavandan.

Yelkovan hep inilti sesinde durmuş.

Akrep kan ağlıyor sırtımda.

O gün ay benim sokağımda ürer,

en edepsiz gecesinde anın.

O gün terbiye balkondan asılır kurusun diye.

güneş kör o balkona.

O gün benim etrafımda döner,

dudakları aralanmış, gözleri kaymış kadınlar.

O gün haya beni terk eder,

vahşi bir çığlık kopunca ağzımdan.

O gün nefes nefese bütün ağızları dolanırım,

hücrelerim sana sen diye mıhlanır.

O gün ki kirazlar leydilerin göğüslerinden toplanır.

Ahında sayıklanan yarım kız.

İsyanla kurumuş, yaş gözleri.

Çile yırtık bir hırka artık,

Küf kokmuş üstünde.

O gün çanlar gök dudaklarında çalar.

O gün rıhtımda bir yelken,

denizimi avuçlar sıcaklığıyla.

O gün ah çeker iki dudağım,

kapanmaz olur aç kalmış kesikler.

O gün saçlarım boynunda intihar ipi,

bağlanmadan durur sarmaşık gibi.

O gün bacaklarım iki dal kırığı,

arasında ruhunu emziren matmazeller.

O gün dilim en ıslak yerinde rotasının,

dokunurken titreşimin ıssız vagonuna.

O gün çocuk sesleri ahenkle harman,

karışır toprak kokan ellerine.

O gün ağlarım evlat kaybetmiş analardan utanmadan,

saçlarım kulak arkası, yaşlarım sana damlar.

O gün sevişen çiftler görünür gözlerime,

ağızlarında kalp atışları.

O gün kıskanç bir sincap palandöken dağında ağıt yakar.

kimse sormaz sincap niye ağlar.

O gün parmak sayım azalır,

eksik parmaklarımı renkli öpüşüyle tamamlar.

O gün gelir ki ben bir sokağın dilencisi konumunda,

yırtık ağzım ve bayılmış gözlerimle

ellerim açık,

zerrem için tarumar olmuş

sevgiyi dilenirim

o kenevir ekilmiş gözlerinde.

Beni Çok Sevme Güzel Sev

Beni yanında değil, kalbinde gezdir ; Beni hep hatırla demiyorum, unutma sadece.. Hayatı ve şiirlerimi sende seviyorum Bana güvenmek zorunda kalma – güven Beni çok sevme, güzel sev…

Ben seni güzel sevdim. Beni bekletme gerekirse bekle Bana dünyayı verme sevgini ver. Bana kimselerden bahsetme kendini anlat, Bana çiçekler ekme sevgini ek içim’e. Beni çok sevme, güzel sev…

Özlü sözler söyleme içinden geleni söyle Özümü sev, sadeliğimi sev : Yakınlığımı değil, uzaklığımı sev Aynı gökyüzünün altında olmanın verdiği mutluluğu sev, Beni çok sevme, güzel sev.!

Gökperi

Halihazırda lüğatımdaki cümle topluluğuna zenginlik katacak bir isimdeydi. Nerelisin diye sorduğumda “Yedi kuşak gökkuşağılıyım” dedi. Sanki yedi düvele, yedi kat yabancıya meydan okur gibiydi. Rengini sevdiğimin mavisini gözlerine hapsetmiş, yüzme bilmeyen gönlümü daldırıp götürmüştü. Usulca bir gülümseme geldi ruhuma; aynalara yansımayacak cinsten. Bunca zaman kafesinde esir kalmış bir kuş misali, kanat çırpmak için gözlerinde kaybolmayı bekliyordum. Soluksuz biçimde soluklanmaya başladım. Aheste giden ömrümü bir nefeste verebilecek gibiydim. İsmini ismime nakışladım, kafiyesiz bir şiir çıktı. Hiç aldırmadım.

İki Kalem Arasında Garip Bir Şiir


Denizde çok güzeldin.
Deniz de çok güzeldi.
Dalgalar çarptı kirpiklerine.
Hissettim dokunuşunu iliklerimle.
Boşuna orada değil
Demişti yüzsüzce kimileri de.
İki dudak arasında garip bir ömür;
Geçmek bilmez, aymak bilmez.
Tuttular iki yakandan,
Zalimler durmak bilmez.
‘’Biz yalnızca kendimiz için değil,
İnsanlık için güzel günler düşlemede.
Ne güzel bir cümle değil mi?
Başkası için yaşamak,
Benini biz denizine atıp
Zamandan amade,
Sonsuzluk koridorlarında yürümek.
Zamanın içinde kaybolmak da var tabi.
Herkesin içinde,
Karanlığın içerisinde,
Fenerin olmadan, yolunu bulamadan,
Zamansızlığın peşinde.’’
Demiştin kaleminle
Dudaklarından dökülsün istedim,
Göstermediler zemheride.
Bıçak açmayan ağızlar,
Şov yaptılar pelerinle.
Salmadılar Okawa’yı,
Âhı kaldı ellerinde.

Bilinmeyene Mektuplar III

Sevgili Lusin,

Belirsiz ve karmaşıksın. Kendi duvarlarını yıkmaya çalışan küçük birini gördüm. Bulunduğun o çemberin dışına çıkıp etrafa bakmak istiyorsun. Bu zor değil. Çünkü ben, çok daha fazlasını gördüm gözlerinde. Ellerine öylece bakıyordun. Gökyüzünün ihtişamlı güzelliğinden eline doğru kayan o ilham tomurcuklarıyla göz göze geldim. Ellerin parlıyordu sanki. Bunun farkındasın değil mi Lusin? Yıldızlara doğru kaldırdın başını ve bir yıldızla konuştun o an. Yıldızına, nasıl bu kadar parlayabildiğini sordun. Ona, ‘’Dünya bu kadar siyahken bu kadar umut vermen adil mi?‘’ dedin. Ve aynadaki benliğinin soğukluğuyla çarpıştın o an. Seni bu kadar zıt bir şekilde hiç görmemiştim. Sen gerçekten kimsin? Gözlerin, içi gülerken bu kadar nasıl sıkabilir kendini? Gözlerinin arkasında sakladığın gerçek benliğinle, göz göze geldim. Bana onu neden gösterdin? Fark ettim ki, gözleri korku dolu ve dehşet içinde. Dünya seni bu kadar nasıl yaralayabildi? Lütfen, hepsini anlat bana. Seni dinlemek istiyorum. Seni anlamak istiyorum. Bir ağacın altında, rüzgar seninle çarpıştığında ona artık sarıldığını gördüm. Eskiden kaçardın. Sana ne oldu böyle? Sen çok değiştin, Lusin. Belki bunu duymak istemeyeceksin. Sen, gerçekten değiştin. Sana daha yazacak çok mektubum var. Korkuyorum bir gün beni bırakıp mektuplarımı okumayacaksın diye. Çünkü sen herkesi bırakıyorsun. Gelmek isteyen biri geliyor sana ve gitmek isteyen de gidiyor. Yollarına bir çiçek bırakıp çekiliyorsun. Bunu asla umursamıyorsun. Korkutucu. Bu kadar kendine yetebilmen beni korkutuyor. ‘’Bir elin tutmasına gerek yok artık.’’ demiştin. Ben bu cümleden kendimi sarkıttım ve birkaç dakika öylece bakındım etrafa. Dalların gittikçe güçleniyor. Ben de o dallara tutunabilir miyim? Gülümsediğini gördüm o dallarda. Belki de kabullendin çoğu şeyi. Gerçekten beni şaşırtıyorsun, Lusin. Yaşamdan bu kadar tiksinirken neden bu kadar çabaladığını anlamak istiyorum. Neden hiçbir zaman yaşamaktan vazgeçmiyorsun? Ben senin dallarına tutunmak isterken sen hangi topraktan güç alıyorsun?

Mektubuma daha fazla devam etmek istemiyorum. Çünkü, çok fazla sorum var sana. Öncelikle bunları anlamalıyım. Lütfen bana kızma, Lusin. Beni, ikimizin olduğu o kabuktan dışarı atma. Seninle resim çizmek istiyorum. Siyah dünyasını güzelleştiren sanatçılar olacağız seninle. Kalem var oldukça ben de var olacağım demiştin. Ellerini sımsıkı tutuyorum, korkma.

Ve güleceksin bir akşamüstü.

Gülecek tüm o kanayan yaraların.

Bir piyano çalar gibi,

Yazacaksın.

Gözlerin rüzgara hafif kapalıyken.

Ve gideceksin.

Kendini kapattığın o kabuktan.

Belki beni de alacaksın yanına.

Kağıtlarında ağlamayacaksın artık,

Ağlasan bile, üzülmeyeceksin.

Çünkü ağladıktan sonra,

Gözlerin her zaman parlıyor.

Yeni bir dünya bulmuşcasına.

Bu ormanda beraber koşacağımıza söz verdin,

Lusin.

Dizlerin kanasa bile.

Beni bırakma.

Mevsimsel Pranga

İnanıyorum ki kendi dünyamızın kıyısına yakın duraklarda mevsim geçişleri psikolojisini atlatabiliriz bir güz akşamı. Hem o vakitler bulutları ceplerimize doldurabilme hayali kurma imkanı sağlamaz mı duraklardaki kum saatleri ? Kim bilir tersine çevirdiğimiz her başlangıç yeni bir gerçeğe kapı aralar belki. Sahi söylemiş miydim daha önce ? İçim bir avuç kadarcık gökyüzü olabilmeyi dilerdi…

Yalnızlık Zor Zanaat

Derin bir kış uykusu
Karanlık gecede geziniyor
Ölümün korkunç soğukluğu
Sinsice yayılıyor
Arsız bir yalnızlık korkusu
Zihnimde dolanıyor
Hastalıklı düşüncelerin kokusu
Artık kelimeler üşengeç
Özledim, vakit çok mu geç?
Kaburgamda ince ağrı
Yanıyor içim izbe bir gece yarısı
Gözlerimin önünde
Dökülüyor ömrümün geri kalanı
Kıyılarımda birikmiş yüreğimin tüm sızısı
Şimdi duvarlarım ıssız
Saçlarım öksüz
Omuzlarımda bir battaniye
Uykularıma örtülmüş
Üzerime sinmiş ansızın
Bir kabusun vahşeti
Biter mi hiç,
Nefretin ateşi,
Hasretin alevi,
Ya da sevginin yangını?