27.3 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 5, 2026

Şerif Mardin Türk Modernleşmesi

Kendisini “muhafazakâr modernist” olarak  tanımlayan, gönlünü toplum bilimine adamış, Sosyolog Şerif Mardin, 1927 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. Fikirleri hasebiyle kendisini muhafazakâr olarak tanıtan sosyologun, altı dolu sebepleri de vardır. Mardinizadeliler diye anılan geniş ve köklerinin Peygamberimizin sevgili torunu Hüseyin’e kadar dayandığını iddia ediyordu. Kalabalık bir ailede doğması ile aslında fark etmeden gelecekteki mesleğini inşa etmeye başlamıştı. Genel tabirle “Sosyolog” olarak anılsa da, Şerif Mardin yazmış olduğu bu kitaptan anlaşılır üzere, siyasetin içinde olduğunu, bir teolog gibi dini bağlamları kullanabildiğini ve geniş kültür bilgisine sahip olduğunu görebilmek elbette mümkün. Sosyal bilimler konusundaki en iyi araştırması ve ilgi gören röportajlarından biri olan “mahalle baskısı” adlı çalışmasında dini ve toplumu nasıl bağdaştırdığını görüyoruz. Mahalle baskısı; muhafazakâr toplumun, muhafazakâr bir hayat sürmeyenlerin üzerine kurmuş oldukları baskı olmakla beraber “din” olgusu üzerine yaşayamayanların dışlanışını da anlatmaktadır.

Şerif Mardin Türkiye’nin tabiri caizse modernleşmeye (!) ve Batıyı tamamen kılık kıyafetiyle dâhi taklit etme hususunda ve Batılı gibi giyinmeyeni kınayan hatta ve hatta hapis cezasına çarptırılmaya kadar büyük cezaların verildiği en belirgin çağdan yani Kemalizmin baş gösterdiği dönemden ve o dönemde Atatürk’e, Cumhuriyet’e “düşman” gözüyle bakan Said Nursi’den bahsetmiştir. Yazarın konuyla ilgili en çok ses getiren eseri “Modern Türkiye’de Din ve Sosyal Değişme: Bediüzzaman Said Nursi Örneği” oldu. Böyle bir eserin varlığından haberdar olup Said Nursi’ye tâbi olan”Nurcular” cemaati, büyük bir heyecanla eserin çevrilmesini beklerken aslında bekledikleri şeyin yazılmamış olmasına karşın hayal kırıklığına uğrayıp Şerif Mardin’e yüz çevirirler. Nurcular alenen Said Nursi’nin konu edilmemiş olmasına ve Mardin’in “nesnel”  bir anlatımla yaklaşmasından hüsrana uğrarlar. Bazı kesimler ise Said Nursi’nin kitapta geçmiş olmasına bile tepki göstermiştir. Şerif Mardin’in daha önce vermiş olduğu röportaj ve yazılarından Atatürk’e eleştirel yaklaşımından ötürü, Kemalistlerce  kitap okunmaktan alıkoyuluyor. Yalnızca obejktif bir tavırla durumlara yaklaşmaya çalışan Mardin; iki tarafı da memnun edememiştir. Zira o da bu amaç dahilinde çalışma yapmıyordu. Yaşamı boyunca sürekli çalışmalar yapmış ve beyninin daralmasına ebeden müsade etmemiştir. Osmanlı hakkında yayımlamış olduğu makaleler ve göstermiş olduğu üstün başarı ve ödüllerle, ölümünün üçüncü yılını tamamlamış olsa da anıları, bilgisi onu yaşatmaya devam edecektir. Hayatını, toplumun huzuruna adayan büyük düşünür ve Sosoylog Şerif Mardin, 2017 yılında dünyaya gözlerini yumar.

Türk Modernleşmesi; Osmanlı’nın gerilemeye hatta yıkılmaya başladığı zamanlarda artık kendinden kopup kendisinden ileri bir seviyede olan başka ülkeyi idol olarak seçip onların yaptıklarını yapması gerektiğini tartışmasını sürdürür. Bunun yanında Osmanlı halkının yöneticileri ile olan münakaşaları ve yöneticilerinin doğru kararlar verememesi üzerine dini kullanmaları ve yapacakları şeyi doğru platform ve zaman üzerinde yapmamalarından kaynaklanan asıl sorunlar. Bazı kesimlerin yönetici tarafını dinlememesi, aşırıya kaçması vs. durumlar imparatorluğu iyice yıkmıştı. Osmanlı halkının edebi kişiliği yanında devletin ekonomisi de çökmekteydi. Osmanlı devlet adamlarına göre ekonominin çökme sebebi devletin toplumun dizginlerini ve tabii ki vergilerini elinden kaçırmasından kaynaklanmaktadır. Alman merkantilizmi olarak bilinen kameralizm’in uygulanması Osmanlı için yeni bir yol olarak görülüyordu.

Osmanlı devleti halkının ve içinde bulunan aydın kesimin gerileme döneminde Batı’ya ayak uyduramama problemi, ne kendi kültüründen vazgeçebilmeyi ne de Batı’ya tam tâbi olmayı başaramadıklarından ötürü kaynaklanır. Batı’nın kesinlikle örnek alınması gerektiğini savunan Osmanlı aydınlarının yaptığı büyük hata; uyarlama olmadan direkt kopyala yapıştır tekniği uygulamarındandır. Batı’yı örnek almak konusunda hatalar yapan Osmanlı milleti kendi kültüründen ve azamatinden ödün vererek yapmıştır. Kendisinden ilim ve bilim gibi diğer konularda da ileri olan devleti pekâlâ örnek almak akılcılık gerektiren davranış olmakla beraber bu tedavinin yanlış uygulanmasının da hatalı sonuçlar vermesi muhtemeldir. Batı’ya ayak uydurma (taklit) konusunda ihtilafa düşen Osmanlı milletini, tesiri ve durağanı altında bırakıyor bu durum. Yapılmış olan Tanzimat ve ıslahatın (yenilenme) başarısız durumu da keza Osmanlı’nın muallaklık durumundan kaynaklanmaktadır. Peki Osmanlı’nın kendi kültürünü adetini birden silmeye çalışması ve yeni bir dünyaya adapte olma çabası, yıkılmaya yüz tutmuş bataklıkta çırpındıkça batan bir imparatorluğun yaptığı bu faaliyetlerin ne kadarı doğruydu? Derin  ve imrenilen kültür anlayışına sahip olan imparatorluğun kültüründen çok askeri, eğitim ve özellikle de bilim çağına ayak uydurması gerekirken, yapmadığı reformlar ve yaptığı hatalar nasıl düzeltilebilirdi?

Bu gibi soruları çoğaltmak elbette mümkün.

Osmanlı’nın elinde ruha enjekte edilmiş kuvvetli bir din anlayışı vardı. Buhranda olan bu devletin elindeki son koz ve gücü olan; dini, yanlış temsil etmesi ve bunu yanlış yönde kullanması, milleti büyük hasar ve hüsrana uğratmıştır. Osmanlı elindeki en tesirli gücü kaybetmeye başlamıştı. Şerif Mardin modernleşme veya Batılılaşmayı Osmanlı’nın iç hasarlarından başlayarak dinin tesir gücünden  bizlere anlatır. Şerif Mardin modernleşmeyi öncelikle genel bir çerçeve kavramı oluşturarak aktarmaya çalışırken ikinci ve diğer bölümlerde daha içe girerek yakın zamandaki Türkiye’den ve Türkiye içerisindeki din bağlamını ve değişimini yeni çağla bağdaştırarak anlatır.

Şerif Mardin engin bilgileriyle “Türk Modernleşmesi” adlı kitabını zengin içerikle dolduruyor. Türk modernleşmesinin altını öncelikle batıcılıktan başlayarak doldurur. Batıcılığın kendini göstermeye başladığı ve hayatımıza işlemeye başladığı başta İbrahim Müteferrika’nın yurda getirmiş olduğu matbaacılıkla, II. Mahmut dönemi ve Tazmatın ilanıyla da anlatır. Batıcılık fikrine kayma eylemi II. Abdülhamit ve II. Meşrutiyet dönemi ile birlikte yaygınlaşır. Batıcılık fikri ile modernleşmeyi düşünenler, bu yaygınlaşmaya 1938’den sonra karşı çıkmaya başlar. Tanzimattan sonra aşırı batılılaşmayı, ünlü Türk yazar ve sosyolojinin kurucularından olan Ziya Gökalp’in kaleminden bizlere aktarıyor. Ziya Gökalp, Türkler’in müesseselerini yükseltmek suretiyle dışarıdan bakan bir yabancının, Türk’ün içinde fena ayrılıkların ve medeniyet farklılıklarının çoğunluğunu hemen görebilmekte olduğunu ve bunun da kendisine ait olmadığını, başkasından doğma bir kültür ve medeniyetin olduğunu kanıtlar niteliktedir. Robert Redfield ise Gökalp’ten ayrı olarak kaba ve genellemeci bir tavırla “büyük” ve “küçük” kültürel ayrışması olarak tanımlamaktadır. Şerif Mardin “evrensel sosyolog” kimliğini ve araştırmacılığını geçmişte ve gelecekte olmuş olabilecek durumları zannıca yorarak ispatlar.

Şerif Mardin, Osmanlı aydınlarını “kadın” konusunda medh ediyor. Kadınların Osmanlı’da Damat Ferit zamanındaki yerini, araştırmalarıyla kitabına eklediği yazıdan anlayabiliyoruz. Damat Ferit zamanında, yazarın vesilesiyle elimize geçmiş olan yazıdan, kadınların Osmanlı zamanındaki yerini, insanların zannettiği kadar silik olmadığı anlaşılıyor. Bunların gerçekleriyle aktarılmış ve yazılmış olmasının eski ama yaşayan devletimizin aklığını ve ahlâkını gösterir. Fakat aşırı batılılaşma ile halkın ahlâki çöküntüsünü de sonralarda görebiliyoruz. Moderniteden önce fazla hakka sahip olmayan kadın, yenilenmeden sonra yani Tanzimat’a denk gelen yazarlarımız tarafından, düşünme, tercih etme gibi var olan hakları kitaplar üzerinden  artırılıyor. Özellike Ahmet Midhat’ın katkıları çok kişi tarafından bilinir. Tanzimat fermanının yürürlüğe girmesinden yirmi sene sonra, Şinasi; Şair Evlenmesi adlı eserinde önceden düzenlenmiş olan evlilikle alay eder. Samipaşazâde Sezâi’nin Sergüzeşt’inde (1889) kêza kadın başrol olarak Osmanlı’nın deri dökme anlarını ilmek ilmek edebiyatıyla beraber böylece gözler önüne seriyor ünlü Türk sosoylog Şerif Mardin.

Şerif Mardin’in yine eserinde yer verdiği deneme yazarı Montesquie’nin doğuyu kınayan sözüne önce teyit vermesi ardından fikrini reddetmesi asıl olan doğruyu tespit ettiğini ve “devletle birey arasına giren yapıların eksikliği, Doğu despotizm’nin kaynağıdır” sözüne ilişkin cevabı cemaat, bir milleti “yar-ı medeniyet” hâline getirebilecek güçtedir karşılığını verir. Yazarın, olayları Rus çerçevesi ve dünyaca ünlü yazarlar tarafından değerlendirmesi, olaya nasıl baktığını ve ne derece ehemmiyet vermiş olduğunu ayrıca olayların yalnızca Türkiye’yi etkilememiş olduğunu da göstermiş oluyor.

Şerif Mardin’in kitabının her zerresinin araştırılmış öyle önüme getirilmiş olduğunu fark etmek çok da akıl isteyen bir durum değildir. Kendisini muhafazakâr olarak tanıtması kendisinin yanlış anlaşılmasına sebebiyet verse de umurunda olmamıştı çünkü kendisini bilen bir insandı.

Ömürlük Müptelası

Sen gelmeden önce ; Hayatım gâip bir mûzikiydi sanki Gölge veren ağaçsız bir gökyüzü. Şimdi kalbim! Gözlerin ömrümün göğü olsun . Günlüme hoş geldin ömürlük müptelası…

Hani ne bileyim, masal gibi Sularla haşır – neşir dal gibi. Bir okunmamış şiir gibi Seni daha yazmamış şâir gibi Ömrüme hoş geldin. Ömürlük müptelası…

Bir uzun sefere çıkacaksın diyorlar; Sen gittin – gideli kalbim oldu târumar. Bu kadar mı güzel olur hasretin Ah beni güzel sevenim Kalbim’e hoş geldin. Ömürlük müptelası.

Hasret

Düşmek bir dağın eteğinden,
Koparcasına bir pare yürekten.
Gelmeler, gitmeler
En çok da gitmeler..!
Vardır öyle yaralar,
Açılan göğün ortasında.
Velhasıl, vakti gelince
Kabukların altından kanayan.
Gün olur güneş doğar
Eser seher yeli
Bir yılkı atının ardından.
Hasret olur adı.
Vuslatı olmayan…

Kirli Sakal – I


Saat 09:32
+ Alo!
– Borisov?
+ Evet!
– Ben polis departmanından arıyorum.
+ Buyurun!
– Evine geldik, seni bulamadık.
+ E normaldir, görevdeyim. Bir sıkıntı mı var?
– İfadeni alacağız. Hemen İgarka’ya gelmelisin. Geldiğinde bu numarayı ara, biz seni alacağız.

Hemen buraları toplamam lazım. Yoksa bir an önce çıkmalı mıyım, bilemedim. Neyse hemen çık Borisov, yoksa bunlar seni yiyecek!

Borisov her tarafı ter izi olan, hafif kırarmış siyah tişörtünü kafasından geçirerek alelacele giydi. Gözleri sadece daire kapısını arıyordu. Yanına telefon ve cüzdanından başka hiçbir şey almadı. Kapıdan çıkarken arkasına bile bakmadı. Ama ara sokaklardan koşarken bir yandan etrafına bakmayı da ihmal etmiyordu. Karşıdan gelen külüstür arabaya eliyle dur işareti yaptı. Yaşlı adam ani frenle resmen asfalta lastiklerini bıraktı:

+ Öldürüyordun beni!
– Nereye gidiyorsun bunak?
+ İgarka’ya.
– Beraber gidiyoruz!

Yaşlı adam korkudan çok merakla bakıyordu Borisov’a. ‘’Bu sakallıyı bir yerden ısırıyor gözlerim.’’ diye içinden söyleniyordu ki, Borisov derin bir nefes alırken şakaklarından akan teri elinin tersiyle sildi:

– Adın nedir bunak?
+ Yegor.
– Yegor, artık benimlesin.
+ O niye?
– Para karşılığı (cebinden banknotları çıkarır) ufak bir iş sadece. He, ne dersin?
Yegor ‘un göz bebekleri büyüdü:
+ Yapacağım işe bağlı.
– Kinerma’da benim evim var. Ateşe vereceksin.
+ Tamam, şimdi şakanın hiç sırası değil. İşimi söyler misin?
– Ben ciddiyim Yegor.
Yutkunan Yegor:
+Pekala! Gece gideceğim. Torpidonun gözünde müsvedde kağıt parçası olması lazım. Oraya yaz adresi. Ha, Bu arada! Sana nasıl sesleneyim?
-Kirli Sakal!

Fani Eyleme

İncinir şiirlerim
İncinir yardan öte
Niyetim vasıl olur.
Sen düşünce gönlüme
İstiğfara bürünür dilim
Secde eder tövbeye.
Ey Ahmed’i “Kaya” yapıp
“Arif” ile süsleyen
Ey Nesimi’nin derisini
Ruhuma nakş eyleyen
İbrahim’e özgü olmayan
Musa’dan öte
İsa’dan yüce
Yusuf’tan güzel olan
Beni Mecnun eyleme.
Şiir-ül ekberdir bu
Beşerül erşedden öte.
Ben ki çağlar öncesi
Recmedilmiş bir köle
Ben ki bir damla olup
Can vermişim güle
Ey Cahit’i “Zarif” kılan
Nuri’yi “Dil-i Pak” eyleyen
Ey aşkını yüreğime
İlmek ilmek işleyen
Ömer’den adaletli
Hamza’dan cesaretli
Ebubekir’den sadık olan
Beni bülbül eyleme…
Bir kulun ricasıdır bu
Hasıl dualardan öte
Şiirimi nasip eyleme
Ruhla süslenmiş ete
Şiirim ki kutsaldır
İman eder ayete
Ey Necip’i “Fazıl” kılan
Mehmet’i “Akif” eyleyen
Ey şu aciz boynumu
Leylalara eğmeyen
Adem’in secde ettiği
Osman’ın haya ettiği
Nuri Muhammedi’den
Daha nurlu olan
Beni fani kıldın da
Şiirimi fani eyleme…
 

Bir Cumartesi Sabahı

Bir cumartesi sabahı, duman altı olmuş odada yan komşudan gelen kahvaltı hazırlığının sesini dinliyorum. Musluk açıldı, kapanmaya yakın öksürdü biri. Çatal, kaşıklar yerleştirildi ve şimdi sessizlik hakim. İnsanlara kapattım kendimi, duyamıyorum konuşulanları.
Masada kendi kendine tüten sigaranın dumanını izliyorum. Dumanların dağılışı, dağılırken oluşan şekillere dalmışım. İçimden yükselen çığlıklar tavana çarpıp etrafa dağılıyor. Etraf kırıklarla dolu. Toz, duman ve çığlıklar.. Bundan aylar öncesinde bu dağınıklık beni rahatsız eder, bu kadar rahat oturamazdım. Görünmemesi gereken ne varsa işte korkusuzca geziniyor etrafta. Aynada ki yansımama bakıyorum. Merak dolu bakışlar sebebini arıyor. Nasıl oldu bu? Bulamıyorum cevapları. Toplamam lazım etrafı. Belki ilk adım pencereyi açmaktır. Buralarda bir yerde bana lazım hislerim var, ama hangisine şu an ihtiyacım var?
İşte kurduğum hayaller, işte günahlarım ve dolabın üst rafında bana ağır gelen sevgim. O dokunulması yasak, en gizlenilesi olan. Onu rahat ettirmeye çalışırken elim ayağıma dolaştı ve birikmiş ne varsa döküldü. Hiç biri bana ait gibi değil.
Mesela şurada duran, o bana baktığında yepyeni bir dünyaya açılan kapı. O bakışlar beni hiç görmedi ki, o kapı sadece benim uydurmam. Ama var işte… Nereye koyacağımı bilmediğim bir dünya, odanın ortasında duruyor. O kadar büyük bir yer kaplıyor ki, arkasında ki gerçeklik görünmüyor bile. Zaten şu durumda onlar işime yaramıyor.
Bak işte şurada da -bana kıs kıs gülenler- onu görmek için uydurduğum bahaneler. Kendi aralarında oyun oynuyorlar. Küçük bir çocuğun masumluğu kadar şirin ama yorucular. Çocuğa derdini nasıl anlatırsın ki?
Arkamda bir yerlerde körlüğüm duruyor. O en sevdiğim. İşlerin bu kadar karışmasına sebep olan da o.
Elim de ki çöp torbası hala bomboş. Kafam karışmış durumda, bunların hangisi benimle kalmalı?
Vedalaşmaya kıyamıyorum hiçbiriyle. Şimdiye kadar herkesten gizlediğim bu dağınıklık şimdi çığırından çıkmış durumda. Bununla yaşanır mı? Bu şekilde oda bana dar. Toparlanmıyor da. Evi toplamaktan bıkmış ev hanımı bıkkınlığı çöktü üzerime.
Her yeni gün bir gayret atıyorum kendimi dışarıya, “bu gün bir şeyler çözülecek” diyorum, içimi bir heyecan kaplıyor. Ve sonra yüküm artmış dönüyorum eve. Kapı kapandığında bu çıldırtan hiçlikle baş başa kalıyorum. Ama şimdi…
Bunları kim getirdi buraya? Dışardan bir göz gibiyim. Dehşete düşmekle, yok saymanın arkasına sığınmak arasında gidip geliyorum.
Gücüm yok, ellerim benden bağımsız hareket ediyor. Kaldırıyorum çöp torbasını görünmeyen bir yere. Vedalaşmaya kıyamadığım onca şeyi odada dağınık bırakıp çıkıyorum. Kilitliyorum kapıyı, emin olamıyorum tekrar tekrar kilitliyorum. Zaman lazım bana. Geride bir oda dolusu düşünceyi bırakıp dalıyorum hayata.

Pencere

”İşte başlıyor oyun!” Der gibi göz kırpıyor dünya. Beş yaşımda, on yaşımda, yirmi ve ölene kadar.

Bir pencere önünde bekliyorum. Pencerenin küçüklüğü, gözüme kaçıyor ilkin. Bakıyor, görüyor ve izliyorum. Bitmeyen olaylar silsilesi, kendini büyük gösteren ama bu pencereden bile küçük canlılar… İşte hepsi gözümün önünden geçip gidiyor. Zaman, yitip gidiyor. Pencereden elimi uzatıp durduramadığım bir zaman bu. ”Dur!” Diyerek bağıramadığım.

Sesimin gücü kelimelere yetse de, dokunamıyor kimseye. Pencerenin darlığı beni boğuyor artık. Başka pencereler arıyor yüreğim sanki. Daha renkli, daha görünür.

Herkes gelip bakıyor-muş pencereye. O halde neden hiç kimse kendini göremiyor?

Sureti gösterip, ruhu göstermeyen bir pencere -imiş bu.

Adı ise dünya-imiş.

Düşle

Bugünlerde sevinçliyim
Bugünlerde içim sığmaz oldu hudutlarına içimin
Gökyüzünün artan maviliğinin
güneşin efsunlu doğuşunun tesirindeyim
Bugün kızıla çalar yağar karlar
hüznünden geçmişin
Ve kırlaşır çarpıştıkça, inancımla hislerim

Kestim bir bilet; aklımın ücralarından
tenhalarına kalbimin
Bugün yolculuğundayım inanç treninin
İçimin nergisleri, akşam sefası oldu bir bir
Zira bu yaşadığım başka bir iklimdir
Bilmem havasının, suyunun rengini
Bilmem bu mevsimde insanlar, sevgiler ne biçimdir
Görmemeliyim artık güzü
Ve yaşamalıyım her anıyla geceyi, gündüzü
U’mutsuzluk limanına ne gün demir attım
Ve âtideki ışığa ne diye inkarım
Hayıflanmam etmediğim tebessümlere
Ve atmadığım adımlara Ah!’ım

Bugünlerde sevinçliyim
Sevincine sadıklara şükranım
Bugün güneşin yangısına merhem ve
yakamoza eşlik eden meltemim
Tutun elimden ki düşeyim!
Ve tan vaktiyle yeniden yüzleşeyim
Tutun, tutun elimden ki düşeyim!
Düşeyim ki şems olup karanlıklara doğmayı
Düş’leyeyim

Ş’nin ve Şair’in Şiiri

Neden yudumlar ren-geyikleri
Kahveleri, kahverengilerini ve dahi tüm ren-kleri
Olur da dinlemezsem bir gün ideolojilerini
O gün kulaklarımdan gözlerime geçtiğin gün olsun isterim
Bir innncee kırrrmızı, yoklarmış siyahlarımızı
Öğren-miş-tim
Görmeyedursun kusurlarımı annem, başlarmış bir tufan
Giderayak atılan bir çentik gözlerimize
Ve uzağız bu dünyadan ikimiz de
Bunu gözlerimiz aynı anda afrika’ya dalınca
Anla-mış-tım
Tozlarla kaplı olan yalnız kitaplar ve yapraklar değildir
Biraz yüreklerimiz çokça da filistinli çocuklar
Suriyeli demeye
Yüreğim el vermiyor
Doğunun ortasında olmak hengamenin de ortasında olmakmış
Bu hengamede yazdığım her harf
Göğe savurduğum bin taş-mış
Suyum taşar, kalemim taşlaşırsa eğer
Başla-r-mış-ım ben de şarkımızı söylemeye
Bir innncee melodi, yoklarmış havsalamızı
Ama, ama ben ne zaman kuşansam atımı
Çiçektir diyerek saplarlar göğsüme oklarını
Sadrım geniştir derim, durmayın
Durmayın, çünkü her ölüşüm
Doğurur beni bambaşka bir annenin karnından
Hatırla demiyorum, bilakis unutma!
Gömlek bir kez yırtılırsa, gebe kalır yıllar taze aşklara
Küçük sahranın altında kalakaldım, hani şu ortadan bir boy büyük olan
Burada sınır taşları yok hem olsa da geçit verirmiş kum taneleri
Bu dünya tuuuzzzz
Yağmur kanatlanır ve bana yine yalanlar söyler o şair
Ben zaten bir çocuklara bir de ona inanırım
İnancımın direnciyle göğe kahverengiler fırlatırım
Duvardaki iki kitabın yeri artık hiç değişmez
Sıkı sıkı tembihlerim anneme, gitsem bile unutma yeşillerimi
Her gece terasımaçık
Ren-geyiklerini rengi kahverengi olan kahvelerle besle
Kitaplarım bitişik kalsın, ne de olsa
Bölünemez hikayeler tozlu sınır taşlarıyla!

KYK Burs ve Kredi Başvuruları Başladı

Hayalindeki üniversiteyi kazandın. Hiç bilmediğin uzak bir şehre gittin. Pandemi sebebiyle biraz da uzaktan eğitim göreceksin, dediler…

Giderler her geçen gün, gelirleri daha da aşmaya başladı. Ailenden de sürekli para isteyemiyorsun. Ne mi yapacaksın şimdi? Tabii ki de Kredi ve Yurtlar Kurumumuzun değerli üniversite öğrencilerine sunduğu burs veya kredi imkanından faydalanmak için başvuru yapacaksın!

Hadi nasıl borçlanabileceğimizi birlikte inceleyelim!..

Bildiğin üzere uzun bir zamandır çoğu resmi işlerimizi e-Devlet üzerinden yapıyoruz. Bunda da bu hizmetten faydalanacağız. Yükseköğretim Bilgi Sistemi‘ndeki (YÖKSİS) bilgilerimizin doğru ve eksiksiz olması gerekiyor. Herhangi bir sorun yaşanırsa eğer, o meşhur öğrenci işlerine başvururuz artık!

E-Devlet’teki başvuru indeksini onayladık, detaylı bir şekilde kendimizden ve ailemizden de bahsettik.

Hatta buraya bir link de bırakalım: https://www.turkiye.gov.tr/kyk-krediburs-basvurusu

E-Devlet üzerinden Burs/Kredi Başvuru ekranı

Ne zamana kadar başvurabiliriz?

Şimdi benim de deneyip, sitedeki yoğunluk sebebiyle başarısız olduğum başvuru ekranı!

Ama yine de üzülmeyelim, 3 Kasım 2020 Salı saat 23.59‘a kadar başvuru denemesinde ve bilgi güncellemesinde bulunabiliriz…

“Ben böyle anlayamadım, birisiyle konuşmak istiyorum!” dersen eğer bu konuyla ilgili Gençlik ve Spor Bakanlığı Kurumsal İletişim Merkezindeki (444 0 472) yetkili kişilerle sohbet edebilirsin.

Güzel haberlerini bekliyorum, umarım ‘kazanırsın’!..

Kararlı Kararsızlık

Bugün bir karar verdim.

Atmayacağım. Söyleyemediklerimi içime, işe yaramayanları çöpe.

Asıl kararlılık orda. Bul onu.

Görülmek istiyor. Gör onu.

Bir şeye karar verirken kararsızlıklar içindeki o yolun içinde kaybolmak mı gerçek? Bizi kararlı yapan bu yol mu? Yolun sonunda karar verebilecek miyim?

Bir adım attığımızda aslında bin yol üstündeyiz. Önemli olan bu yolun sonu değil. Yolun bize öğrettikleri. Çünkü bu yolun sonu hiçbir zaman yok.

Kararsız kalmakta kararlı bir davranış değil miydi? O halde verdim kararımı.

Ben bu yolu yürüyecek miyim bilemem. Öğrenecek miyim bilemem. Fakat kararlı kararsızlıklarımın arkasındayım. Beni oraya koyan kararlarım şimdi benimle değil ama görülmeyeni görünür kılmak benim elimde. İşte şimdi başlıyoruz!

Ne Var?

Söyle aydınlığım yüzünde ne var?
O güneşin parıltısı baharın müjdesi var
Dokunamadım tenine ne var?
O parıltının sıcağı gülüşün gamzesi var
Bakamadım kahve gözlerine
Kırk yıllın hatırı mı var
Bu dünyada gaflet mi var
Beni bu gafletten uyandıracak namen var
Gel beni vuslata bırakma aydınlığım
Aramızda uzak uzak yollar var.

Mikro

Alnımda hayret çizgileri
kaşlarımı sürekli çekiştirdiğinden
onlar ve olanlar.

Aşağılıkça bir yarım gülüş aşağıdakilere
kararnameler sabit
biri birine baktığı anda, görmeden
kalkıyor hemen, üst dudaklar fora!
soru sormadan vuruluyor birisi
cevaplayamadan ölüyor
namludan çıkan felçli.

Düşündükçe uzaklaşıyorum
kaz ayaklarımdan
ve onlardan, olanlardan.

İşte Umut Dünyası

Kimi kâh ilgi ister ;
Kimi kâh su ister
Kimi zamana bırakır kimileri Zamanında yapar Kimi ağlar, kimi güler, Kiminin derdi var kimilerin yok. Ne yaparsın işte umut dünyası... *** Biri dilenir biri parayla oynar;
Biri umut eder, biri isyan eder
Biri sefalet içinde, biri zenginlik te boğulur Biri intihar eder, biri yeni doğar. Birinin işi olur birileri işsiz olur. Ne yaparsın işte umut dünyası... *** Kimi köşelerde yaşar, kimi barınacak yeri olmaz Kimi en pahalı elbiseleri giyer, Kimi giyinecek elbisesi olmaz. Diyemiyorum ya işte umut dünyası. Tüm renklerini yitirsede yürek, Umut etmek başka.

Az Aslında Çoktur

“Az aslında çoktur”

Minimalizmle alakalı bir şeyler okuduysanız bu cümleye en az bir kere denk gelmişsinizdir. Peki ne anlamı var bu cümlenin? Az aslında nasıl çok oluyor?

İki dakika yaşadığın odayı gözlemlemeni istiyorum. Eşyalarını izle. Kıyafetlerini, aksesuarlarını, ayakkabılarını kısaca sahip oluğun nesnelere bak. Ne kadarı gerçekten gerekli? Masanda bulunan kalemlerden kaçını kullanıyorsun? Ya da dolaptaki kaç gömleği giyiyorsun? Üretmeden tükettiğimiz bu çağda siz mi eşyalara sahipsiniz yoksa eşyalarınız mı sizlere sahip olmuş durumda? İndirim kampanyaları, sürekli değişen moda, akımlar doyumsuz bir nesil yarattı. Buna bir dur demenin zamanı çoktan geldi.

Her gün farkında olmadan milyonlarca seçim yapmak zorunda kalıyoruz. Ne giysem? Ne yesem? Hangi çantayı kullansam?  Hangi kahveden içsem? Pantolonumla gömleğim uyumlu mu? Zihnimizi bu gibi düşüncelerle dolduruyoruz ve gerçekten odaklanmamız gereken konulara yeterince kendimizi veremiyoruz.

Minimalizm sadece ihtiyaç duyduğumuz kadarına sahip olarak sürdürülen bir yaşam tarzı. Örneğin bir pantolona sahip isek onu kullanılmayacak hale gelene kadar kullanıp sonrasında yeni bir pantolon almak. Eşyalarımızı azalttıktan sonra onların gerçek kıymetinin farkına varıp bir üründen tam verim almak özetle. Böylece azın nasıl çok olduğunu anlıyoruz.

Konunun önemini anladık. Peki nasıl minimalleşeceğim onu söyle diyorsunuz..

Bunun aslında birçok yolu var. Minimalleşmeye kıyafetlerimizle başlayalım. Bir yöntem bize şöyle diyor; Sahip olduğun bütün kıyafetleri bir yerde üst üste topla. Oluşan dağı görünce şaşıracaksın. Ardından hepsini tek tek eline al ve seni mutlu ediyor mu diye düşün. Gerçekten ihtiyacın var mı? Bir şey hissetmediğin kıyafetlerinle artık vedalaşma vaktin gelmiştir. Unutma 1 yıldır kullanmadığın hiçbir şey senin değildir. Kullanmadığın kıyafetleri bağışlayabilir ya da geri dönüşüm için ayırabilirsin. Başka insanları mutlu etmek seni daha iyi hissettirecek.

Kıyafet dağı gözünü korkutmuş olabilir. Günde 1 eşyanla vedalaşarak başlayabilirsin. Ertesi gün 2 sonraki gün 3.. Giderek daha fazla eşyadan vazgeçerek yavaş yavaş minimal bir hayata başlayabilirsin. Hiç kullanmadığın o tükenmez kalemden, aylardır giymediğin tişörtünden, köşede bomboş duran ajandadan, birbirine karışmış kablolardan ayrılabilirsin.

Alışverişten önce ihtiyaç listesi hazırlayarak gereksiz bir sürü şey almaktan uzak durabilirsin. İndirimlerde bir gün lazım olur fiyatı düşmüşken alayım demekten vazgeçebilirsin. Dijital alanlarda minimalleşerek aylar hatta yıllardır konuşmadığın kişileri rehberinden silebilirsin. Galerinde yer kaplayan fotoğrafları silebilirsin. Mail kutunu boşaltabilirsin. Ivır zıvırla dolu kutularını, çekmecelerini boşaltıp faydalı bir depolama alanı oluşturabilirsin. Okumadığın, daha önce okuduğun kitapları bağışlayarak başkalarının da okumasını sağlayabilirsin. Özetle azalarak çoğalabilirsin. Ve bunun rahatlık olduğunu fark edebilirsin. Yola çıkman yeterli..