Kirli Sakal IV

   Oasis Otel’in önüne yavaşça yanaşan Yegor bir yandan otelin girişine göz gezdirdi. Otel çalışanlarının hazır olduğunu görünce içindeki kara bulutlar gökkuşağına selam verdi. Son bir görevi vardı Yegor’un; Işıl’ı Lenin tipli adama teslim etmek. Bütün bunları neden yaptığını bilmiyordu. Para için mi, hırs için mi, hınç için mi? Sanırım korkuydu onu besleyen. İki taraftan da zarar gelecek korkusu ya da sadece korku. Bunun için dostlarını, ailesini, bendini satan insanlar vardı. Arkasındaki gölgeden korkan insanlar karanlıkta boğulduklarının farkında bile değildi. Karanlık dünyanın aydınlık çocukları olma yolunda ilerleyenleri bu yüzden anlamakta zorluk çekiyor olabilirler miydi? Çok soru sorabilir ama cevapları bulmakta zorlanırlar ve bu yüzden korkaklardı.
Tüm gerçeği dilinde saklayan Yegor:
+Geldik Işıl Hanım.
-Burası neresi?
+Sizi dinlenmeniz için otele getirdim. Kapıya kadar eşlik etmemi ister misiniz?
-Babama gitmeyecek miyiz?
+Babanız size gelecektir. Lütfen istirahat buyurun.
-Her şey için teşekkür ederim.
Bir eli kapının mandalında, bir eli tablonun çerçevesinde; gözleri kapıdaki pengueni andıran otel çalışanlarında, aklı her zaman olduğu gibi babasında… Ağır adımlarla resepsiyona ulaşan Işıl’ın şaşkınlığı otelin boş olmasıydı. Bunca ödül almış, yedi yıldızlı bir otelin bu denli boş olması kimi şaşkınlığa uğratmazdı ki. Hoş, o yorgunlukla bunları detaylıca düşünecek hali de yoktu. Anahtarını aldığı odasına doğru yürüyor mu, sürünüyor mu, kestirmek biraz zordu. Odasının önüne geldiğinde cebindeki anahtarı çıkarırken, içindeki sıkıntıyı üflercesine derin bir of çekti. Kapıyı açtığında içerden gelen lavanta kokusu burnunun etrafında dans etti. Güzel kokunun getirdiği ruh haliyle göz kapaklarının altındaki uykuyu yatağına bedeniyle beraber bıraktı.

   Günlerdir uykunun tadını alamamıştı. Uyandığında gözlerinin altı, doymuş şişkinliğe misafirlik ediyordu. Duşunu aldıktan sonra is kokmuş kıyafetlerini tekrar geçirdi çelimsiz bedenine. Aldığı acı nefesi geri vermek için pencereyi açan Işıl gözlerine inanmak istemiyordu ancak her şeyin gerçek olduğuna anlamsızca emindi; temmuz ayında kar boranı… Bunu dedesi Yavuz Efendi’den duyduğunda yüreğine ürperti dolmuştu. Dedesinin anlattıklarını kafasında tahayyül edememişti henüz o yaşlarda ama vakit gelmişti. Yavuz Efendi’den hatırladığı cümle geldi aklına: ‘’Bu ümit ile ye’sin savaşı olacak.’’

Aydın Yılmaz
Eskiden birilerinin hayatına dokunmak isterdim, şimdi hayatın bana dokunmasından korkuyorum.