23.3 C
İstanbul
Pazartesi, Temmuz 6, 2026

Yamaladım Tüm Sonlarını Hayatımın; Bir Başlangıç Etmedi

Nereden başlayacağımızı bilemesekte bir şekilde başlamamız gereken şeyler var. Her zaman kaldığımız yerden devam etmek mümkün olmuyor. Bazı durumlar içinde zorunlu bir değişim barındırıyor. İnsan her şeyi tamamına erdirmek için çabalarken hata ediyor. Bazen bir türküye sadece nakarata kadar eşlik etmeli, bir cümleye yüklem aramayıp eksiltili kalmasına müsaade etmeli, bazı insanlarla olan tanışıklığımız samimiyet yokuşunu tırmanmamalı. İnsan her şeyi tamamlayamaz. Gücünün ve bilgisinin bir sınırı var. Bu sınır bize durmamız gereken yeri öğretiyor. Kalanına gücümüzün yetmediği, gerisinde bilgimizin olmadığı işler bizim dışımızda gelişecek şeyler.

Bir başlangıç yapmak uğruna birçok şeye veda etmek gerektiğine inanmıyorum. Bir şehri ardında bırakmak, arkana bakmadan yürümek sana başlangıçlar vadetmez. Zorlayarak hiçbir gülü açtıramaz, kokusunu içine çekemezsin. Kendini hayatın akışına bırakman gerektiğini bilmelisin. Sırf bir başlangıç olsun diye bir şeylere son vermenin de, tabiatı eksik olan şeyleri yamalayıp tam yapmaya çalışmanın da bir faydası yok.

Son verdiğim hiçbir şey yeni bir başlangıca kapı açmadı. Başlangıç bitişlerin sancısından sonraki müjde değil. Beklenmedik anlarda içimize doğan umuttur. Benim hikâyem yumruklaya yumruklaya açtığım kapının ardında olamaz. Hikâyeler, aralık kapılardan sızan ışıktır. Hikâyene ait bir hüzme, bir kapının aralığından sızar ruhuna. Başlangıç, son verdiklerinin ardında değil, içinde saklı. Son dediğinde her şey son bulur. Ama seni başlangıca götürmeye yetmez; sen kapalı kapıda durmak için ısrar ettikçe. Nereye gideceğini bilmiyor olsan da nerede durmayacağını biliyorsun. Âsudem, çıkmaz bir sokağın duvarında biriktirme yüzünü…

Gözlerin başka gözlerce keşfedilsin isteyeceksin. Oysa daha kendi yolunu bulamamış birinin bakışlarını kim arayıp da bulabilir? Hem kendi yolunda yürümen gerektiğini bilecek; hem de adımlarına eşlik eden adımlar, senin yolunu kendi yolu sayan birileri olsun isteyeceksin. Ama bazı yollar yalnız yürünür, bilirsin. Sesinin sineceği duvar, durup bir şey olmasını bekleyeceğin durak, sıcağına yenildiğin güneş, sevdiğin tüm kuşlar bir yere ait olsun isteyeceksin. İnsan doğası gereği kaybolup gitmek istemez. Ortak bir iş, bir aidiyet arar. Sen de kaybolmamak için kendi yolundan sapıp, birileriyle birlikte yürümeye çalışacaksın. Yürüme! Çünkü kaybolmamak için çıktığın o yol seni yok eder. İnsan kendi yolundan uzaklaştıkça parça parça eksilir, bilirsin.

Âsudem, senin hikâyene ait başlangıçlar, sen kendi yolunda yürüdükçe seni bulacaktır. Son verdiklerinden kaçarak başlangıçlara yürüyemeyezsin…

Kusura Bakma

Kusura bakma! 

Seni unutamadım,

Cümleler sanki gözlerinde saklı,

Her baktığında nice manalar olan.

İçinde bulunduğum an,

Benim canım…

İstediğin oldu bak.

Sen başka tenlerin sıcağındasın,

Bense bıraktığın ayazındayım,

Ben sen olamadım kusura bakma ..

Ben sana yabancıyken,

Hissediyordum ağlayışını,

Kendine isyan ederken,

Kendime hasret idim.

Yaşıyorum da gönlüm, kırık.

Gidişin gönlüme oturmuş en acı şiir.

Tükenirken Tükettiklerim

Hayatımın 17. senesinde

Doldururken aldığım havayı içime

Görmek istemeyip tozlu bir rafa kaldırdığım

Zihnimin içindekileri duymamak için kulaklarımı tıkadığım

Oluşmuş ve oluşmakta olan her bir düşüncemi

Çok daha net hissediyorum şimdi

Belki beni yıpratan

Belki de ben tükenirken beni daha da fazla tüketen o hislerimi

Hallettim sandıkça bir yenisi eklenirken

Zihnimin kontrolünün kendi ellerimden kayıp gidişini izlerken

Aklımda oluşan soruları yanıtlamaya bile cesaretim kalmamışsa artık

Bütün çıkmazların sonuna yaklaşıp inatla yeni yolları keşfetmek isterken

Henüz cevabını ben bile bilmezken

Aklımda oluşan yeni bir sorumu sunuyorum sana

Tükenirken tükettiklerim zihnimdeki oluşan karanlık boşluk muydu,

Yoksa inatla tükenen kendim miydim?

 

 

Kendiyle Konuşanlar

Merhabalar efendim. Bu yazıda sizinle paylaşacağım şey sizin cümleleriniz.

Birkaç gün önce Instagram’daki ufak takipçi kitleme şu soruyu sordum: Kendinize söylediğiniz en dokunaklı/ işe yarar/ motive edici cümle nedir?

Bu soruyu sormamın, bu sorunun cevabını merak etmemin nedeninden bahsedeyim kısaca. Bazen kendi kendimize konuşuruz, bilirsiniz. Fakat daha önemlisi, bazen kendimizle konuşuruz. Ben sıkça kendimle konuşurum. Bu benim deşarj olma yöntemlerimden biridir. Çevremdeki insanlar bana kendileriyle olan konuşmalarından bahsettiklerinde çok etkilendiğim zamanlar olmuştur. Biraz merakla, biraz farklı bakış açısı edinme isteğiyle sordum bu soruyu.

Aldığım cevapları okumak isterseniz şöyle buyurunuz:

“Senin atan Mustafa Kemal, ona layık ol.”

“Sonuçta biz buraya ölmeye gelmedik.”

“Hayat çok kısa, küçük mutluluklar yaratıp anın tadını çıkarmalı. Basit yaşamalı hayatı.”

“Dünya seninle güzel. Sen yaparsın. Harikayım ben!”

“Eğer burada durup daha ileri gitmeyeceksek, niçin bu noktaya kadar geldik?” (David Hume)

“Tehlikeli bir cicikuş olmalısın.”

“Her kışın bir yazı vardır.”

“Her sabah uyanabilmenin verdiği şükür ve mutlulukla yapamayacağın hiçbir şey yok.”

“Ben mükemmelim.”

“Bu hayat sen varken var, sen yoksan kimsenin kıymeti yok.”

“30.10.1998”

“Annenin gülüşünü düşün.”

“Her şerde bir hayır var, bunu da iyi karşıla.”

“Her şey doğmamış çocuklarım için.”

“Büyük olmak için kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın. Ülke için gerçek amaç ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Fakat sen buna karşı direneceksin, önüne sonsuz engeller de yığacaklardır; kendini büyük değil küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana büyük derlerse, bunu söyleyenlere güleceksin.” (M. Kemal Atatürk)

“Hayatıma şükrediyorum.”

“Başarının bedelini bir dönem için ödemeyenler, başaramamanın bedelini bir ömür boyu öderler.” (Mümin Sekman)

“Ölmediysem hâlâ umut var.”

“Güçlü olmak zorundasın.”

“Yıldızları hedef al, ulaşamasan da göğe yükselirsin.”

“Benden başka kimse beni yaşamayacak.”

“O yapıyorsa onun yaptığından daha iyisini yapabilirim.”

“Olmasa da olur.”

“Hiçbir zaman kaybetmem. Ya kazanırım ya da öğrenirim.” (Nelson Mandela)

“Cümlenin önemi yok. O yalana ne kadar inanmak istediğimle alakalı bir durum.”

“Ne olursa olsun ilerlemeye devam etmelisin.”

“Ahmet Telli’ye ait olan Sıyrılıp Gelen şiirinin son beş mısrası kadar işe yarayanını görmedim.”

“Beni en çok motive eden tecrübelerimdir.”

“Disiplin disiplin disiplin.”

“İyiyi kötüye, kalıcı iyiyi geçici iyiye tercih et.”

“Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredersin.” (F. Nietzsche)

“Seni mutlu edecek ne varsa yap ve ölümün kapıda olduğunu unutma.”

“Nefes aldığım sürece yapabilirim.”

“Mutluluk kendi kendine yetenlerindir.” (A. Schopenhauer)

“Yapabilirsin. Depresif hissetmekten iyidir.”

“Kolay değil ama imkansız da değil.”

“Sadece kötü bir gündü, kötü bir hayat değil.”

“Benim hiç cümlem olmadı. Sadece bir şeyi çok istiyorsam ona sahipmiş gibi davranıyorum.”

“Ben tekim.”

“Bihter Ziyagil.”

“Babanın saçlarına aklar düştüyse senin için. Boşa gitmesin…”

Hitler Keşke Ressam Olsaydı

Bana ne olmak istediğimi sordu. Derhal şu cevabı verdim: “Ressam.”

Adolf Hitler, ortaokul dönemlerinde ressamlığa büyük bir ilgi duymuş ve okul derslerine çalışmaktan ziyade zamanını resim çizmeye ayırıyormuş. Ressam olmak isteyen Hitler, babasıyla hep çekişme halindeymiş. Hitler’in yazdığına göre, babasının hayatı acılarla doluydu ve babası çok zorlu dönemlerden geçmişti. Oğlunun da zorlu bir hayat sürdürmesini istemeyen babası, Hitler’in memur olması konusunda diretiyor ve baskı yapmayı sürdürüyormuş. Hitler’in ise memuriyete ‘tiksintisi’ gittikçe artıyormuş.  

“Babam beni memur yapmak istiyordu. On bir yaşında idim. Derhal babama karşı çıktım. Memur olmak istemiyordum. Öğüt ve sert hareketler beni yenemedi… Onun tek düşüncesi beni memur yapmaktı Bundan uzak durduğumu gördüğü ve tam olarak anladığı zaman ilk defa bana ne olmak istediğimi sordu. Derhal şu cevabı verdim: “Ressam”.  “Ressam olmak mı? Hayır… Hayır… Asla!” diyordu.” (Kavgam)

Hitler, kendi hayatını anlattığı Kavgam’da, profesyonel sanatçı olmak istediğini anlatıyor. Babasının vefatı sonrası Viyana Sanat Akademisi’ne başvuruyor, fakat akademiye kabul edilmiyor. Hatta gazeteci  Jhon Gunther, Hitler’in Viyana Akademisi’ndeki resimleri için: “Tamamen ritim, renk, his veya manevi hayal gücünden yoksunlar. Mimarın eskizleri: acı verici ve kesin çizgiler, başka bir şey değil. Hitler’e okula gitmesini ve umutsuzluk içinde saf sanattan vazgeçmesinin söylenmesi şaşırtıcı değil.” eleştirisinde bulunmuştur ( Gunther, Jhon (1940). Inside Europe). Bazı hocaları Hitler’in ressamlıktan ziyade mimarlık alanında yetenekli olduğunu düşündüler. Fakat Hitler’in tekrar ortaokula dönüp eğitimine yeniden başlama niyeti yoktu.

Hitler, yoksulluk çektiği dönemlerde kartpostallar ve evler çizerek geçimini sağlamış. Ta ki içindeki ‘milliyetçi ruhu’ dışa vurana kadar.

Hitler’in tablolarını eleştirecek kadar resim sanatına hakim değilim. Fakat dünyada büyük yıkımlara neden olan Hitler’e dair bir şeyler okudukça ve izledikçe “Hitler keşke ressam olsaydı” diyorum.

  (Hitler Haus am See)                           

                                                              (Münih’teki Eski İkamet Avlusu, Hitler, 1914)

Va’Acz

günleri,

bir başına sallanan salıncak kadar boş geçiriyorum

pencereyi her açtığım da yeniden başlayan

müzik kutusundaki şarkı

elimi her götürdüğüm de hatırlatıyor kendini

dönüyor devranın sihirli çarkı

tam şuramda hala duruyor bir ateş

canlı değilsen söyle,

sürekli kaçıyor büyüme hevesi

bir çaputa umut bağlamak istiyorum

dönmemeni başka türlü açıklayamıyorum

şimdi bir yerlerde saçlarının hışmına uğruyor toz ve duman  

bitap uyanıyor uykusundan,

düşünceler yorgun düşüyor

kan akarken damar da şehvetli

bir hattat Ebru’ya aşık olur ya

sabretmek dururken, vazgeçmek çok zahmetli

Nasıldır Havası

Acaba memleket nasıl
Yağmurlu mu
Nasıldır havası
Bir anne kadar telaşlı
Bir baba kadar da mert ba-kışlı
Gurbetçisi, sılacısı
Otogarda, istasyonda, ıslak yollarda
Sıcak çorbada, sıcak gülüşlü çocukta, hayır!
Beni bekleyeni, beni bilmeyeni
Benim beklediğimi bildiklerim
Acaba selamları, kelamları nasıl
Karlı mı
Nasıldır içimizde, içinin havası

Acaba neydi bergüzarın derdi tasası
Yazar mıydı, yakar mıydı -şimdi- (h)içli bir uzun havası

..?

Münzevi

Bir gece yarısı
Canın fazlasıyla sıkkın
Tek başınasın
Her zaman olduğu gibi
Yürüyorsun
Sahile yaklaşıyorsun
Boş bir bank buluyorsun
Zaten tüm banklar boş
Hava bir morg odası kadar soğuk
Sen de bir ceset kadar ölüsün
Aklın biraz karışık
Umudun biraz yitik
Düşüncelere dalıyorsun
Gözün hafiften doluyor
Çaresizlik tam o an nüksediyor
Ne yapacağını bilmiyorsun
Kimi arayabilirsin ki
Kiminle konuşabilirsin ki
Cebindeki telefon çalmamaktan bıkmış
Senin bu hayattan bıktığın gibi
Bir zamanlar birkaç hayale sahiptin.
Artık senden uzaktalar
Ailen gibi, arkadaşların gibi, sevdiğin
gibi, umutların gibi, herkes gibi uzaktalar.

Günün Şarkısı: Tuğkan’dan “Kusura Bakma”

“Birden 
Geldin aklımdan içimden 
Kalbimde bitmeyen bir parça en temiz yerinden 
Sahiden 
Bekleyen en aptal halime gülen 
Sana kızgın sana hasret yine ben 

Neden bilmem 

Kusura bakma seni unutamadım 
Bu benim hatam ne yapsam olduramadım 
Alev alev yanıyor can kafesim 
Kesilir nefesim seni bırakamadım 

Kusura bakma seni unutamadım 
Bu benim hatam ne yapsam olduramadım 
Alev alev yanıyor can kafesim 
Kesilir nefesim seni unutamadım 

Ne yapsam olduramadım 
Seni bırakamadım”

Geçtiğimiz ay youtube ve tüm dijital platformlarda yayınlanan “Kusura Bakma” adlı single çalışmasıyla Tuğkan, dinleyicilerini yine büyüledi.

Sözleri, müziği ve Tuğkan’ın eşsiz sesiyle; siz değerli okurlarımıza harika bir müzik şöleni sunarak, keyifli bir pazartesi diliyoruz.

Deezer’da dinlemek için: http://bit.ly/38hmqGc

Fizy’de dinlemek için: https://fizy.in/53fuC

Apple Music’te dinlemek için: http://apple.co/37DrsOh

Söz & Müzik: Soner Han
Stüdyo: BrossOver
Mix & Mastering: Önder Ayan
Yönetmen: Mustafa Köksalan

Instagram: https://instagram.com/tugkanofficial Twitter: https://twitter.com/tugkanofficial Facebook: https://facebook.com/tugkanofficial

Hayat Treni

Kafamda binbir türlü düşünce beynimin çıkmaz, ıssız sokaklarında kol geziyordu. Var gücümle kendimi dışarı attım ‘hava güzel’ diyordu iç sesim. ‘Artık bir soluklan kendine gel ve yaşadığının farkına var.’ Yaşıyordum ama eksiktim, yaşadıkça eksildim. Her yanımı kaplayan bir duvar gibiydi hayatım. Dört dünya arasında sıkışıp kalmış gibiydim. Yürüyordum öylesine…

Etrafa bakındım herkes kendi işiyle uğraşıyor, herkes kendi kalabalığıyla yalnızlaşıyordu… Mavi evin balkonunda çamaşır seren Cemile ablayı gördüm. İki ev yanında dışarıyı izleyen, gördüğü çocuklara şeker veren Ömer dedeyi… Ne de masum ne de tatlıydı o haliyle. Huzur saçıyordu resmen. O kadar hayatı yaşayıp görmüş, beli bükülmüş. Belki dizi tutmuyor ama kalbi hâlâ tutuyordu. Sımsıkı hayata inat tutunuyordu yaşama… Sokağın gürültüsü top oynayan neşeli çocuklardı. Onlarla tamamlanıyordu hayat, ya da tam anlanıyordu çocukluk. Etrafta koşan, miyavlayan kedicikler vardı. Yeryüzünün diğer sevimli, neşe kaynağı hayvanlar. Herkes bir koşuşturma ve gayret içerisindeyken benim bu içimdeki mücadele neden topallıyordu? Ve benim ruhum neden tökezliyordu ki?.. Her şeyin cevabı kainatta gizli derler. Bazen de yaşadıkça ya da yaşın oldukça öğreneceksin galiba birşeyleri… Bazı anlamlar tam zıddıyla ortaya çıkar ya; Galiba kırılmamayı kırıla kırıla, düşmemeyi düşe düşe, olgunlaşmayı zorluklarla öğreneceksin. Sabrı da güçlüklere tahammül edip sınanarak kavrayacaksın. Hayat bir sınavsa ve yanlışlar doğruyu götürüyorsa bazen boş bırakacak çok da takılı kalmayacaksın seni düşündürüp vaktini harcayanlarda…

Yürüdüm yürüdüm ve oturdum bir banka, izledim öylece etrafı. İzledim yaşamı ve yaşamayı… Nefesimi alıp verebilmem bile bir mucizeydi oysaki. Hayatımı kaçan bir trene benzetiyordum. Hem de az bir zaman farkıyla. Bir dahaki kalkış ne zaman olurdu? Kaç gün, kaç saat beklerdim bilmiyordum ama bildiğim tek şey; Beklemem gereken bir tren, varmam gereken bir yer olduğuydu…

Yetişmemiz gereken bir tren her daim vardır.
Yeter ki zamanında orada olalım…

Kendi Masalını Kendin Yarat

Beklenti ve isteklerimizi kaderimizin haritası sanırız. Sabırlı olursak ve çabalarsak bu harita bizi kaderimizin hazinesine götürdüğünü düşünürüz. Ve daha ilkokul çağlarında bu düşünceyi masala çevirip, masalın da kahramanı oluruz.

Sonra satın aldığımız bu masalı her daim kafamıza şapka niyetine takarız. Yazı kışı fark etmeden, içerisi dışarısı ayırt etmeden her daim başımızın üstünde de yer edindiririz. Kuşe kağıda kurşun kalemle yazı yazmaya benziyor aslında bu masalımız.
Şapka mı? Her mahallenin delisi huni mi takacak sandınız?
Bazen yükler omuzlarda da taşınmaz. Doğru bir deyimin yanlış anlamını misafir ediyoruz başımıza…
Başımız sağ olsun..
Kalanları da Allah kurtarsın diyorum!

Çünkü artık hayat o eski hayat değil, dünya ise o eski dünya hiç değil. Zaten ilkokuldaki eğitime de hiç girmiyorum. Dominantlık masalını düşünceye çeviriyorlar.
Şartları zorlamadan, hayal kurmayı da bırakmadan, azıcık da sızlanmadan yeniliğe değişime ne dersiniz ?
Korkmayın! Kupon biriktirmeyeceğiz. Öyle havuz problemleriyle de test etmeyeceğiz. Zaten sokağa çıkma yasağı var, sizi görmeye de gelemeyeceğiz…
“Merhaba” demeyle başlayacağız hayata, insanlara, doğaya ve tabii hayvanlara da..
Sonra gülüşümüzle barışacağız. Sadece alkol masasına çerez diye koymayacağız. Kahkahalarımız, dost muhabbeti gibi sıcacık olacak. Şartlı tahliye verdiğimiz duygularımızı özgür bir bedene sığdıracağız. Bu gök kubbe altında beklentiyle hareket etmeyeceğiz. Hep istemeyeceğiz, bazen de vermenin keyfini yaşayacağız. Bir yol haritası aranacaksa, bu samimiyet olacak ve bir hazineye varılacaksa da bu biriktirdiğimiz anılarımız olacak. Gerisi zaten tarafsız sahada ki maç gibi… Hep şifresiz yayınlanacak.

Nefessiz Uyku

‘’…öleceği zaman hayvanlar gibi

saklanmak istiyor ya insan

saklanacak bir yeri olmalı

aşka, çocukluğa, anneye, şiire

ve eksik ölür..”

               Haydar Ergülen

Yakın sandıklarınız aslında en uzak, uzak sandıklarınız da aslında en yakın. Bunu bir cenaze evinde tecrübe ettim. Tecrübelerin en acısı bu olsa gerek. İnsanı insan yapan ruhudur. Bir morgun üzerinde, beyaz bir çarşafa bağlanmış, nefessiz uyurken insan, aslında bildiğiniz, gördüğünüz insan olmuyormuş. Çünkü bedene can veren ruhtur. Nefes alan hiç kimse umurunuzda olmaz, en sevdiğiniz toprağın altında nefessiz uyurken.

Henüz nefes alabiliyorken, sıcaklığını hissedebiliyorken bir insanın tutun elinden. Sıcaklığını bildiğiniz birinin, bir taşın üzerinde soğuk elini hissettiğinizde yıkılan bir evin enkazından ibaret oluyorsunuz çünkü. Enkazdan kurtulmaya çabalıyorsunuz ama olmuyor. Islak, yosun tutmuş, düz bir kuyunun içinden çıkmak için yalın ayak tırmanmak gibi bir şey çünkü. Ne kadar tırmanırsan tırman ayağın o ıslak, yosun tutmuş kuyudan kayıveriyor.

“Ah!” dememek için zaman ayırın sevdiklerinize, bahaneler üretmeyin. Çünkü ölüm onu sizden aldığında milyon kere “ah” diyorsunuz. Bakmayın bu kadar kolay ölüm yazdığıma, ölüm demeye dilim varmıyor, nefessiz uyku diyorum bu yüzden. Ne kadar ölüm demeye varmasa da dilim, tek gerçek ölüm. Belki de nefessiz uyku.

Oralet konuşuyor ”Zincirleme Mutluluk Kazası”

Birini beğendiğimde bugün çok hoş olduğunu söylerim.

Yetenekli olduğunu düşündüğüm de yüzüne karşı takdir ederim, nazik hareketini övmekten çekinmem, dil cimriliğinin  ne denle zehirli  olabileceğini bilirim çünkü…

İyi olanı zikretmek bizden eksiltmez ama birilerine hayat verir…

Hep amacım küçüklüğümden beri, insanların gönlüne dokunmak oldu.

İyi etmek, iyi gelmek…

Bana da hep ben iyi geldim zaten, sardım sarmaladım, neyse canım kendimi kucaklamayı kenara bırakıp devam ediyorum satırlarıma.

İnsan düşünmeli, beni ne mutlu eder?

Ben nasıl iyi oluyorum, huzur doluyorum? Cevapların en başında ‘başkasını mutlu ettiğinde mutlu olmak’ gelmeli bence çünkü bu his muazzam…

İnanırmısınz tanıdığınız, tanımadığınız karşılaştığınız herhangi birine iltifat etmeniz, başarısını övmeniz, en basitinden ‘ne de güzel olmuşsun’ demeniz o insanı, o günün mutlusu yapar.

En mutlusu…

Kimin sayesinde?

Sizin sayenizde…

Mutluluk bu kadar kolay, bir içten tebessüm, bir de tatlı dil.

Bu enerji sizi çok iyi edecek.

Taksiden inerken veya yolda gördüğünüz işçiye ‘kolay gelsin’ demenizle  kolay mı gelecek? İnanın gelecek.

Çekinmeyelim insanları övmekten, takdir etmekten.

Mutluluğun sırrı bu çünkü…

Göreceksiniz, zincirleme mutluluk kazası olacak, zira mutluluk bulaşıcı…?

Yalnızlık

Dünyada yalnız olmayan ne var

Ya da kim var,

Dünyaya sığmıyor yalnızlığımız

Daha da hüzünlendirir her gece

Sokaklarının sesizliği,

İçime işliyor bir hüzün türküsü…

 

Okuyorum gece bir gamlı kitap

Ne gelen var, ne giden var, ne soran,

Şimdi hülyaya gömülmüş…

Nasıl korku verir yalnızlık insana,

Bir ben miyim yalnızlığa yenilen!

 

Gidene üzülen!

Bazı gitmelerde,

Ve bazı yanlızlıklarda,

Yüreğimizi bıraktık oysa…

Durup durup, düşüyordum yalnızlığa

Ruhuma iyi gelen bir şiirin,

Eksik olanı tamamlar gibiydi.

 

Çığ

“Kendi sözünü kesiyordu.”
-Georg Christoph Lichtenberg

Hangi saatlerde sokağa çıkılacağını bilmiyorum. Hangi günlerde sokak fotoğraflarına bakabilirim, bakabilir miyim, bilmiyorum. Ben hep bir yerdeyim, odamdayım, yatağımdayım. Benim yatakta bıraktığım izler ve yatağın bende bıraktığı izler bizi bağlıyor. Mesela yatağın orta kısmındaki çöküntü, baş kısmındaki saç ve sakallarım, yastıktaki sarı lekeler benim yatakta bıraktığım izler. Susmak, dümdüz susmak, insanların suratlarına bakamayıp utanarak susmak… beynimdeki ve dilimdeki uyuşukluk yatağın bende bıraktığı en büyük iz.

Bugün ise çekmeyi unuttuğum perdeden gözüme dolan Güneş ile uyandım. Alarmdan tam iki saat önce ve tamamen dinç bir şekilde. Olabildiğince azınlıkta olduğumu hatta tamamen yalnız olduğumu hissettim. Zamanın durmasını istedim. Ne için istedim? Bu sefer kaçmak için değil, karşılaştıklarıma verebileceğimin en fazlasını verebilmek için, kendimi doldurabilmek için.

Yüzümü buz gibi bir suyla yıkadım. Öyle suyu çarpıp geçmedim, sabunla iyice yıkadım. Yüzümdeki depresif izleri siliyordum sanki. Bir haftadır üstümden çıkarmadığım, üzerinde her türden leke birikmiş eşofmanlarımı çıkardım. Tamamen soyunup D Vitamini almayı bile düşündüm. Odaya süpürge attım, çarşafları kılıfları değiştirdim, kitaplarımı düzenledim. Odadaki depresif izleri de siler gibiydim. Ekin Kurt’un Foreseeable Dream’ini açtım, sesi de fulledim, şöyle bir arkama yaslandım. Gerçekten de öyle mutlu ve masalsı bir gün oluyordu.

Sonra bir sinek gibi vızıldayıp duran bir soru geldi kondu aklıma. O an ‘Ben kimim ki?’ diye sormuş bulundum. Sadece bir soru tüm kalabalıklığımı döktü ortaya. Cevaplayamayıp üstünü örttüğüm sorular kafama doluştu. Bir sızıntı oluştu içimde, içimden başka akacak yeri yoktu. Bir sızı hissettim.

Şimdi bir kağıda ya da bir insana dökülemeyecek kadar dağınığım. Kafamda uçuşan sorular, alternatif cevaplar, parlayıp sönen öfkeler, düşünceler, kaygılar, bilemediklerim… tüm bunların arasından birkaç kelimeyi seçip bir cümle ve cümle ardına cümle kuracak durumda değilim. Anca kendi kendime işte.

Pardon ya, kusuruma bakmayın harbiden! İnsanoğlu işte, sizin gibi değiliz. Aldım kucağıma dert anlatıyorum öyle. Güneşinizden de alıkoydum sizi. Yoksa suyunuzu vermeyi de mi unuttum! Çok özür dilerim. Biliyorsunuz, kendimle çok uğraştığımdan; az önce anlattım. Belki gelecekten çok, yarattığı kaygıyı düşündüğümden; belki yanlış sorular üzerinde fazla durduğumdan sizi de unutmuş bulundum. Ama bir daha unutmam sizi, söz! Hatta kendi üzerime de bu kadar düşmeyeceğim. Akışına bırak ya, zaten evdesin! O an ne istiyorsan onu yap! Hem o kadar da önemli değil, değil mi? O kadar da önemli değilimdir belki. Ama yok ya! Ben de ‘herkes’ kadar biriciğim.