19.6 C
İstanbul
Cuma, Ekim 7, 2022

Cevat -2-

“Hayır! Hayır! Hayır!” diyordu. “Rüya olmalı. Uyanmam lazım.”

Raif Efendi de peşinden geliyordu. Sürekli konuşuyor, bolca “Durun, rica ederim böyle yapmayınız, korkmayın!” gibi teskin edici cümleler kuruyordu. Başka zaman olsa ‘Raif Efendinin bu pürüzsüz sesinin iyi gelmeyeceği şey yok’ diye düşünebilirdi Cevat. Ama insanın kafayı yediğini fark etmesi, teskin kabul etmezdi.

“Yok, hayır olamaz! Rüyadayım.” dedi Cevat. Bir an durdu. Arkasına dönüp Raif Efendiye baktı, o da durmuş Cevat’a bakıyordu. Gözlerini kıstı Cevat. Sanki Raif Efendinin gözlerinde yazan bir şeyi okumaya çalışıyor gibiydi. Gerçekti. Sahiden karşısında kanlı canlı bir insan duruyordu. Yaklaştı Raif Efendiye. Gözlerinin ta içine bakıyordu hala. İkisi de kaçırmıyordu bakışlarını. Gözlerinin altında yaşlılıktan sebep karartılar vardı Raif Efendinin; kaşları uzundu, dağınıktı. Kendinden emin ama bir o kadar mahcup bakışlara sahipti. Hastalandıktan sonra kesmeye vakit bulamadığı kirli sakalları, tıraş edilmeyi bekliyordu. Yakışmamıştı Raif Efendinin ‘bir İstanbul beyefendisi’ yüzüne bu sakallar.

“Cevat Bey!” demesiyle Cevat yeniden irkildi, portmantodan ceketini alıp koşar adım çıktı evden. Hava buz gibiydi. Yüzüne çarpan bu kuru soğuk, az evvel yaşadıklarının rüya olmadığının kanıtı gibiydi.

Uzun süre baygın yatmış olacaktı ki, sokaklar tenhalaşmış; caddeler Cevat’ın yalnızlığını yüzüne vurur olmuştu. Erkeğinin ceketi altına girmiş, yüzünde dünyanın en mesut insanlarınki gibi gülümsemesi olan güzel bir kız; kıkırdayarak geçti yanından. Hiçbir zaman Cevat’ın bu dünya üzerindeki varlığından haberdar olmayacak milyonlarca insandan biriydi o da. Elleri cebinde hızla başladığı yürüyüşüne şimdi daha yavaş, sakin ve düşünceli adımlarla devam ediyordu Cevat. İçindeki ses hiç susmadan; delirdiğini, belki az önce yanından geçen kızın da gerçek olmadığını, her şeyin, tüm bu yaşananların Cevat’ın kafasında kurduğu bir dünyaya ait olduğunu söylüyordu.

İnanmak istemiyordu Cevat. İnsan delirdiğine nasıl inanırdı? İnanırsa delirmiş olur muydu ki? Bu sırada yanından geçtiği bir köpek; ağzından salyalar saçarak havladı, Cevat’ın üstüne atıldı. Bir süredir etrafa bakmayı unutan Cevat, korkudan ne yapacağını şaşırdı. Koşmaya başladı. Kaçarken bir arabaya çarptı. Arabanın alarmı çalışmaya başladı. Köpek hala havlıyor fakat peşinden gelmiyordu. Bir yandan arabanın alarmı sokakta yankılanıyordu. Çok fazla ses ve karmaşa ortasındaydı Cevat, düşünemiyordu. Nefes nefese kalmıştı. Bir kaldırıma oturup hıçkırarak ağlamaya başladı. “Neden?” dedi, istemsizce göğe bakarak. “Kime ne kötülük ettim de bu haldeyim?”

Hiçbir zaman cevap alamayacağını biliyordu bu sorusuna. Uzun süre orada öylece ağladı. Kimse de geçmedi yanından. Yalnız ağladı, yalnız sildi gözyaşlarını. Soğuktan ya da yaşadıklarından bir titreme sardı bütün vücudunu. Yavaşça ayağa kalktı sonra. Yine aynı yavaşlıkla yürümeye başladı. Apartman kapısının önüne gelmesi çok uzun sürmedi. Bir süre kapıya baktı. Girmekten korkuyordu. Her gün varmak için can attığı yuvası, bir korku evine dönüşmüştü şimdi. Hiç açmak istemediği kapı, hiç girmek istemediği o kitap odası, yerde öylece duran kahve; hepsi onun gelmesini bekliyordu.

‘Ne kadar kaçarsam kaçayım, bunu yapmak zorunda kalacağım. Geceyi sokakta geçiremem ya… Hem bu geceyi geçirdim diyelim, yarın..? Kendimden kaçamam.’ Bu kendi kendine konuşma anı gaza getirdi Cevat’ı. Aceleyle kapıyı açıp ceketini aldığı yere astı. Sonra da hiç evle alakadar olmadan yatağına gitti. Yorganını, başını da örtecek şekilde çekti. Yorganın altı çok havasızdı. Hem akşam yemeği de yiyemediği için ağzı kokuyordu. Dayanamadı, burnuna kadar indirdi yorganı.

Yalnızlığın sesinde, kulak çınlaması ve kalp atışı, saatlerce hiç hareket etmeden öylece yattı. Uykuya daldığındaysa hava neredeyse aydınlanacaktı, tek tük kuşların ötmeye başladığı bir saatti. Ama çektiği en deliksiz uykuydu bu. Hiç rüya görmedi. Yattığı pozisyonda uyandı.

Uyandığı gibi işe gitmeyi düşündü ama hafta sonuydu. ‘Kafamı dağıtsam iyi olacaktı.’ dedi. Halbuki, işe gittiğinde kafasını dağıtacak hiçbir şey yapmazdı. Evde oturacağına orda oturur, tek fark karşısındaki bilgisayar ekranı olurdu. Bu ekran yerine evde kitapları vardı. Ama şimdi onları görmek bile korkutuyordu Cevat’ı. Düne kadar ‘Benim hiç kimseye ihtiyacım yok, kitaplarımla gayet mutluyum. Onlar bana yeter!’ diye düşünürdü. Ama Cevat’ın ihtiyacı olan tek şey yoktu kitaplarında. Ses… Ona teselli verecek, dün gece yaşananlara anlam veremese de Cevat’ın delirmediğini söyleyecek bir ses.

Kapıya arkası dönüktü. Önce başını çevirip baktı, görünürde kimse yoktu. Sonra vücudunu da kapıya bakacak şekilde döndürdü. Kitap odasına bakıyordu. Elinden düşürdüğü kupanın sapı kırılmış, kahve de kurumuştu. Karnı guruldadı. Uzun zamandır ağzına tek lokma girmemişti. ‘Bir şeyler yemem lazım. Kalkmam gerekiyor.’ diye düşündü.

Biraz daha kitap odasını izledi Cevat. Sonra bir simitçi geçti sokaktan. Yatağının yanındaki pencereden simitçiye seslendi.

‘Abi üç tane sarsana!’ dedi. Adam başıyla onaylayıp çevik hareketlerle siparişini hazırlarken düşündü Cevat. ‘Neden üç tane dedim?’ Bir anda çıkıvermişti ağzından, düşünmeden. ‘Bayatlar ki, yiyemem üç tane. Birini geri versem de adama ayıp olacak. Gerçekten kafam yerinde değil’ diye düşünürken, simitçi pencereden uzattı gazeteye sarılmış sıcak simitleri. Hemen kalkıp parasını verdi Cevat da.

Elinde simitlerle olduğu yerde durdu Cevat. Nereden çıktığı belli olmayan bir korku peyda olmuştu şimdi. Raif Efendi’yi bir daha görememek korkusuydu bu. ‘İhtiyacım var’ diye düşündü. ‘Birine ihtiyacım var.’ Odanın ortasında eşiğin az ötesindeki kahve bardağıyla bakışan Cevat, kedinin sevgi isteyen sürtünüşlerini hissetti ayaklarında.

Kendinden emin çıktı odadan. Simitleri mutfak masasının üstüne bıraktı. Çay demlemek istedi sonra. Suyu doldurup ocağa koydu. Bir hareket vardı arkasında, bir kıyafet hışırtısı… Hemen ardından da haberci bir geniz temizleme. Cevat uzun zaman sonra bu kadar mutluydu. Ne zaman evde kitap karakterlerine rastlama fikrine alıştığını bilmiyordu. Ama yalnızca bir kereliğine, hem de öylesi trajik bir durumda; bu evde kendisinden başka birinin daha var olması, Cevat’a çok iyi gelmişti. Yalnız olmamayı bir kere tatmış kişi, nasıl olur da o çıldırtıcı sessizliği özleyebilirdi?

Raif Efendi’nin yanında biri daha vardı. Babacan bir tavırla elini omzuna atmıştı bu genç adamın. Raif Efendi konuşmak ve yine teskin edici birkaç şey söylemek için ağzını açmıştı ki, Cevat atıldı.

“Hoş geldiniz, Raif Efendi ve siz bayım. İzniniz olursa kim olduğunuzu tahmin etmek isterim.” Kibarca eğilerek selam verdi yabancı.

“Maşallah Cevat Bey! Sizi çok iyi gördüm bugün. Buyurun, heyecanla bekliyoruz tahmininizi.” dedi Raif Efendi. Cevat’ı böyle görmek çok rahatlatmışa benziyordu onu.

Uzun boylu, esmer, hafif dağınık ve kıvırcık saçlı; muhtemelen Cevat’la yaşıt biriydi karşısındaki. Fakat Cevat’tan çok daha öz güvenli bir duruşu vardı. Gözleri ışıl ışıl, gece mavisiydi. İyice süzdü Cevat. Ama aklında birden fazla isim vardı.

“Bir ipucu rica edeceğim sizden.” dedi Cevat. Sesi hiç bu kadar sevecen gelmemişti kulağına.

“Karşıma çıkan ilk engelde boyun eğip, sevgime sahip çıkmadığım için çok kızmıştınız bana. Doğrusu bunun sevgi olmadığını düşünmüştünüz.” dedi genç adam. Devam etmesine fırsat vermeden Cevat lafını kesti.

“Ah! Rudin… Tabii ya, zavallı Rudin! Senin için ölmeyi göze alacak birinden böylesi kolay vazgeçmiş olmanı kabullenemedim hiçbir zaman. Hem nasıl…” derken durdu Cevat, ayakta kalan misafirlerine yer ayarlamaya koyuldu. Bir sandalyesi ve bir taburesi vardı. Hemen gidip odasından tabureyi aldı. Misafirperver tavırlarla beyefendileri masaya buyur etti. Tabii ki sandalyeyi en büyükleri olan Raif Efendiye vermişti. Kendisi ayakta kalacaktı. Bir yandan çayı demlemekle uğraşıyor, hepsi ayrı takımların birer parçası olan tabak-çatalları çıkarıyordu.

“İçime doğmuş olacak, sabah üç tane simit almıştım. Buyurun, başlayın! Çayı demleyip hemen geliyorum. Size soracağım çok şey var. Özellikle sana Rudin!” dedi Cevat, arkasını dönüp Rudin’e bakarken. Şakacıktan öğrencisini azarlayan bir öğretmen bakışı attı, kaşlarını çatıp başını iki yana salladı ve belli belirsiz bir kahkaha çıktı ağzından.

SON

Bürde İYİBAŞLAR

Önceki İçerikAh Mine’l Aşk
Sonraki İçerikKalp Hali
Bürde İyibaşlar
Dünle beraber gitti cancağızım/ Ne kadar söz varsa düne ait/ Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

Related Articles

8 YORUMLAR

  1. Bürde hanım, heyecanla beklemiştik bu bölümü. Yine kuvvetli bir kalem ile kendinize has üslup ile tatlı ve sürükleyici anlattınız. Çok beğendik fakat acaba bitmese daha mı iyi olurdu acaba. Tebrik ederim, diğer yazılarınızı bekleriz

    • Her güzel şeyin bir sonu var maalesef. Belki biraz erken bir son olmuş olabilir haklısınız 🥲 çok teşekkür ediyorum güzel yorumlarınız için❤️

  2. Dostoyevski romanlarında sıkça rastladığımız miskin bir karakter Cevat. Yalnızlığını, hayata karşı ümitsizliğini görüp insan kendinden pay çıkarabiliyor… Okurken inanılmaz keyif aldığım harika bir çift seriydi. Betimlemeler, Sabahattin Ali kalıntıları hikayeyi oldukça keyiflendirmiş. Bitmesi üzse de tadı damaklarda kaldı diyebilirim.
    Ancak kafamda takılan soruları da belirtmek isterim. Çekyatı satıp kitap odasına iki dolap daha almak isteyen Cevat, para biriktirme arzusuna takılıp nasıl okuduğu kitapları tekrar okuma isteğine girer ? Anlam veremediğim manasına vakıf olamadığım konu bu idi.

    Cevat’ın yalnızlığı ise yalnızlığın sadece Allah’a mahsus olacağını, insanın her daim bir dosta ihtiyacı olduğunun göstergesidir. Kimi zaman bir kitapla kimi zaman bir enstrümanla ama insana en iyi dost insanın derdini anlayandır.

    Tebrik ederim tekrardan. Bayıldım.

    • öncelikle güzel yorumunuz için çok teşekkür ediyorum. Kitaplık meselesi ise şöyleydi: Kitaplık azlığından oda çok dağınık, her şey üst üste… çekyatı satınca hem kitaplığın parası karşılanacak -ekstra masraf olmayacak- hem de oda daha düzenli olacaktı.
      Allah bizleri o güzel dostlarla karşılaştırsın inşallah. Beğenmenize çok sevindim 🙂

CEVAP VER

Bir yorum girin
Adınız

- Advertisement -spot_img

Latest Articles