Asıl adı Lev Samoyloviç Rosenberg olan Rus ressam 1866 yılında Belarus’da doğmuştur. Léon Bakst, özellikle yapmış olduğu sahne ve kostümtasarımları ile 19. yüzyıl sahne gerçekçiliğine isyan ederek tiyatro tasarımında bir devrimi ateşlemiştir. Léon Bakst, Ballets Russes adlı bir baletopluluğuna yapmış olduğukostümler ile de şöhreti yakalamıştır.
“İşin bir bölümüne körü körüne tabi tutulan bir ressamıntasarladığı manzaraya, yapımda sahte ve yabancı bir hava yakalayan herhangi bir eski terzi tarafından yapılan kostümlere vedadır; oyunculuklara, hareketlere, yanlış notalara vedadır.”
Léon Bakst konu veya ortam ne olursa olsun, pembe saten ayakkabılar ve tütü etek giymiş balerinlerle 1877’de klasik balelerin resmi mim ve virtüöz danslarını reddetmiştir. Ressam yenilikçi tasarımları ile balede rengi, şiddeti ve duygusallığı vurgulamıştır.
Şimdi Léon Bakst‘ın bale topluluğu için tasarlamış olduğu kostümlere göz atalım.
La Péri (Ölümsüzlük Çiçeği) balesindetasarlanan kostümlerMikhail Fokine’nin balesi ‘Narcisse’ için tasarlanan kostümler“Uyuyan Prenses” balesi için tasarlanan kostümler‘Daphnis and Chloé’ balesindeki haydutlar için tasarlanankostümler
Léon Bakst’ın eserlerindeArt Nouveau akımının etkilerini rahatça görebiliriz. Peki Art Nouveau akımı nedir? Art Nouveau, 19.yy’da ortaya çıkan sanat akımlarından biridir.Art Nouveau’nun en belirgin özellikleri arasında; stilize edilmiş, yassı, kıvrımlı, asimetrik ve kavisli şekiller, ritmik motifler, hayvan ve bitkiler, kadın figürü, uçuşan saç ve tüyler, çiçekler, asma filizleri sayılabilir. Bu akım ile birçok mimari eser ve resim yapılmıştır. Aşağıdaki mimari eserde bu akımın etkisini görmekteyiz.
Barselona’da bulunan bir bina
Léon Bakst’ın eserlerine tekrar baktığımızda renkliliğin, stilize edilmiş, yassı, kıvrımlı, asimetrik ve kavisli şekillerin ve ritmik motiflerin ön planda olduğunu görmekteyiz.
Léon Bakst, 1924’te Fransa’da vefat etmiştir. Ancak etkisi baledünyasının ötesinde bile geniş kapsamlı olmuştur. Sıra dışı tasarımları hem modaya hem de iç tasarıma sıçramış, daha gevşek giyim stilleri getirmiş ve sıkıcı renkleri süpürmüştür.
Aşağıdaki videoda Ballet Russes topluluğunun bir performansı vardır. Bu performanstaki kıyafetlere baktığımızda Léon Bakst’ın gerçekten de baleyeyeni bir soluk getirdiğini görebiliriz.
Bu yazıdan sonra ressamMarc Chagall’a da bakabilirsiniz. Marc Chagall, Léon Bakst’ın yanında eğitim almıştır ve ondan etkilenen önemli bir ressamdır.
Yalnızlığıma vuran hırçın dalgalarla sürüklendim derin karanlıklara ve senin umut yüklü limanına yeniden geliverdim. Ne yapabilir ki insan, içinde taşıdığı yolculara “haydi çık” diyemiyor öyle. Yanlış anlama bu tarifimi. Sen bir yolcu değilsin, sen gönül seferimin daimi şoförüsün. Kontrol sende gidiyoruz seninle her yere. Bitmek bilmeyen duraklar var, aramıza yabancı yolcular giriyor ama ben ne olursa olsun senin kalbinin aynasında görmek istiyorum kendimi. Bak ne hızlı bir giriş yaptım :), uslanmaz biriyim işte biraz aceleci sanki. Her şeye hep geç kalmıyor muyuz zaten niye acele etmeyeyim ki, zaman izin alıyor mu geçip giderken. Zamanın gözlerinin içine bakıp “başını alıp gitmek sevdaya dahil değil” diyemiyor tabii insan.
Ah içimde bir derin sızı ah ki yüreğimin kırık çekmecesinde garip kalan umudum… Yaşadığım her an iyi olmanı umuyorum, bütün umduklarımın içinde parlıyor bu dileğim. Elbette daha da önemli olan iyi kalabilmen, nefes aldığımız sürece yara almamak mümkün değil ama mühim olan ruhun, kalbin yara almasın olur da yara almışsa sancılanmasın çok çabuk iyileşsin.
Hasret
Cümlelere sığdıramadığım çok fazla şikayetim var; tabii öyle kendi kendime, sanki başka türlüsü mümkünmüş gibi, sağırlar yurdunda sessizliğin çığlıkları duyulacakmış gibi… Oyun bozanlar o kadar vicdansızlar ki bozuyorlar güzelliğe dair ne varsa; adeta katlanamıyorlar bir gülün bülbüle bakışına bile. Koparıyorlar gülü, bülbül içli içli ağlıyor sonra gökyüzü ağlıyor ama yine anlamıyor oyun bozanlar. Oyun bozanların oyununu da bozacak bir güç çıkacak elbet diyoruz.
Sen içini karartma bizim bunlarla işimiz yok; hem güçleri yetmez ki, suya yazmayı başarsalar da güneşe dokunamazlar! Doğan her güneş biraz daha masumiyetimizi yayacak dünyanın dört bir tarafına.
Bilirsin delilik bende bir yaşam felsefesi, yaşamın içinde hep kol kola gezeriz. Ne yapayım ciddiye alamıyorum bu hayatın hiçbir kaygısını, tek bir şey dışında. O da burayı terk ederken elimde olacak biletim. Bir onu sıkı sıkı tutmaya çalışıyorum biliyorum gittiğim yer buradan hiçbir şeyi kabul etmeyecek. Burada içimde taşıdıklarım oraya giderken bavulumu dolduracak. O yüzden şimdi her önüne geleni sen de içine alma sonra kovamazsın, bazen kovsan da gitmez. Dikkatli ol ne olur…
Kalp Allah’ın evi, geçici kiracılara yüz verme yoksa istekleri bitmez, ev sahibi de buna razı olmaz sonunda yine sen hüsrana uğrarsın. Sözlerim öğüt değil seni kendim kadar düşünüyorum, belki bazen kendimden çok kendimi unuturcasına…
Uzaklar yakınlar hep iç içe hayatta, bazen uzağın yakın oluyor bazen en yakının en uzak. Hayat biraz da tahterevalli gibi anlayacağın, bir tarafta umutlar, mutluluklar; diğer tarafta imtihanlar, dertler, hüzünler. İki ucun arasında insanlık, üstelik bu tahterevalliye binmemek gibi bir lüksün de yok. Endişelenme sen, biz seninle sevinçlerimizi gönlümüze yükleyeceğiz ve umudumuz eninde sonunda ağır basacak.
Küçük bir çocuk var içimde seninle oyunlar oynamak isteyen, sonra seninle uzayıp giden masum bir gelecek… Sahi gelecek mi? Gelmese de ne yapayım belkilere yüklediğim umutlarımın anahtarı sende. Bu kadar gözü kara olmak zorunda mıyım? Senin gibi her durumda mantığını dinleyen olsaydım azıcık. Ama bu hayatta çok fazla mantığı kaldırmıyor, mantıklı da yaşasan ille yapacağını yapıyor vereceği dersi yıldızlı pekiyi ile veriyor. Akıllandık neyse ki demeyi çok isterdim, maalesef daha çok düşeriz, kalkarız, kırılırız yine unuturuz. Unutmak da külliyen yalan, sana odanın ışığı karanlıkmış gibi hissettiren hiç kimseyi hiçbir şeyi unutmuyorsun, unutmayacaksın; belki o karanlık ne yaparsan yap içinde bir yerde kalacak ve aydınlanmayacak.
Ama ben tüm kadrajları gülüşüne, tüm umutları gelişine ayarlamışım beni yıldıramaz karanlıklar ve karanlık sayfalar; çünkü kalemim güneş misali. İlhamım sen, mürekkebim sen… Yazıyorum ve yazmaya devam edeceğim, iadesiz mektupların en azından biri gideceği adresi bulur, bulmak zorunda.
Bugünlük bu kadar, yorgunluğuma ver yoksa başka türlüsü mümkün değil. Yorgun da olsa dalgalara direnen her gemi gideceği limanı mutlaka bulur…
Bugünlerde hava son nefes gibi ılık kokuyor. Ne sıcak cehennem gibi ne de serin cennet gibi; o, kan gibi ılık. Kan, damarlarda dolaşan canlılık iksiri. Çıkıp giden son nefes, cansızlığın simgesi.
Tramvay Durağı! Bugün korkutuyorsun beni. Tramvayın yaklaştığını hissediyorum. Bunca zamandır yılmaksızın beklemişken ben, şimdi gelsen, tüm cesaretimi bir anda kaybedip sana bir kez bile bakmadan dönüp gidecekmişim gibi cesaretsizim.
Hani mutsuzken ya da umarsızca mutluluğu özlerken ölüme yazar ya şiirlerini şairler, her mısramda ölümü özlerken ben de bir zamanlar… Şimdi, gördüğüm yaşayan mezar-lık-lar içimi ürpertiyor. Hala kalbi atıyor olsa da ölümün izleri gözlerinde belirmiş olan suretler… Kimin bakışında yok ki bu izler? Her yerde her birimizde, hatta duvarda asılı aynamdan yansıyan silüette!
Tramvay! Hazır değilim şiirlerimin mısraları arasında sonsuzluğa savrulmaya. Gelme. Damarlarımdan şu ılık kanı, ağzımdan ve burnumdan süzülen şu sondan bir önceki nefesi bir de sevdiklerimi… Bırak. Gelme. Her ânımda seni beklediğimden dolayı henüz yaşamaya bile cesaret edememişken, nasıl gel diyebilirim sana?
Tramvay durağı! Ne oluyor sana böyle? Bir yanında ilkbahar gibi neşe diğer yanında kış gibi kasvet! Yaz nerede? Ya sonbahar..?
Beşinci mevsimi; sanki tramvay hiç gelmeyecekmiş gibi yaşamak değil arzum, bilâkis, gözlerimdeki izlerde görüyorum; hâlâ bugün ölecekmişim gibi donuyor damarlarımda kan ve susuyor dudaklarımda şarkıların fısıltısı. Ve hâlâ bugün ölecekmişim gibi sarılmak istiyor kollarım sevdiklerime.
Issız, serin bir bahar gecesiydi. Yıldızlar gökte dağılmış vaziyette; kimi ışıltılı, kimi mat, kimininse ışığı azalıp çoğalmaktaydı. Böylesine belirsiz bir gecede, ay ışığı pencereyi görünür hale getiriyordu. Odada, masanın üzerinde, kağıt ve kalem usul usul duruyorlardı. Duvarlar somurtkan, karamsar ve üzerinde asılı duran tablolar kıpırtısızdı. Odanın ışık görmeyen köşelerinde nesneler birbirine karışmış bir şekilde kapkara görünüyordu. Masa lambasının ışığı kağıdın üzerindeki kalemi karakalem çalışmasına benzer bir şekilde gölgelendirmişti. Masanın en uzak tarafındaki pencere açık bırakılmış odayı saçıp savuracak rüzgar için veli nimetti. Amansız rüzgar, her zamanki gibi odaya destursuz girecek, odada güçsüz gözüken ne varsa sağa sola savuracaktı. Yerden tavana uzanan sarmaşık desenli perde, rüzgarın etkisiyle odanın her köşesine dokunuyordu. Rüzgar narin ve hafif hafif esiyordu ki hırçınlaştı, bir anda etkisini artırdı. Odadaki nesneler neye uğradıklarını şaşırmıştı. Kağıdın üzerinde duran kalem gölgesiyle birlikte masanın bir köşesine yuvarlandı. Kağıtta şaha kalkar gibi oldu fakat kalem onu tutuyor, kağıdın üzerinde bir köşesiyle ağırlık oluşturuyor, masadan uçmasını engelliyordu. Kağıdın uçup ateşte kül olması bir anlıktı. O an için savrulup ateşte yanmak kaçınılmazdı. Odanın tavanında ateşin ışıkları raks ediyor, kuzinede odunlar ‘Çatır çutur’ sesleriyle yanıyordu. Kağıt ateşin kıyısındaydı fakat kalem, ağırlığıyla onu acı acı yanmaktan kurtarıyordu. Rüzgar durulmuş, perde hafif hafif sallanıyor, rüzgarın şiddetlendiği an tedirginlik yaratıyordu. Bir tarafta ısıtmayı sağlayan ateş, diğer taraftan serinleten rüzgar, kağıdın kül olmasına yol açacak en büyük etkenlerdendi. Kağıt mahcup, kaleme minnet borçluydu. Ne zaman pencere kapanacak, kuzinedeki ateş sönecek, o zaman rahat bir şekilde masanın üzerinde duruyor olacaktı. Yok olmayı ve acı çekmeyi bu kadar yakından hissetmek her ruhun kaldırabileceği bir yük değildir. Psikolojik olarak baskı oluşturan bu durum, terlettiriyor, terlendikçe nemli bir hal alıyor ve kağıt beyazlığını köşelerinden yitirmeye başlıyordu. İki yaralayıcı etken zamanı durduruyor, zaman geçmek bilmiyor, varlığının en kötü anlarını yaşatıyordu. Üzerindeki kalemin ağırlığı umut veriyor, kalemi teşekkürlerine boğuyor, şükranlarını sunuyordu. Günün aymasına az kalmıştı. Rüzgar sustu, dindi. Gökyüzü yavaş yavaş aydınlandı; yıldızlar belirginliğini yitirdi. Kuzinenin tavanına değen alevler yerini dingin korlara bırakmıştı. Odanın penceresi hala açıktı. Tertemiz bir havayı içeriye alıyor, odayı kasvetinden arındıyor, güzelleştiriyordu. Bu korkunç, ölümcül anlar son bulmuş; şimdilik feraha kavuşulmuştu.
Aylardan sen, çat kapı geldin habersizce. Biraz mutluluk getir biraz huzur… En çok da umut olsun ve bir o kadar da kucak dolusu sevgi. Gördükçe hevesim sevdikçe sevesim gelsin. 4 yapraklı yeşil kahverengi turuncu yapraklarında kendimi kaybetmek… Uçsuz bucaksız gökyüzünde göç etmeye hazır kuşlar, leylekler, kırlangıçlar gibi kendimi süzmek istiyorum iyi gel, güzel gel Eylül…
Kiminin hayali, kiminin gerçeği… Kiminin yaşanmışlığı kiminin yaşayamadığı. Hayat bu, ne önemsenmeye gelir ne de önemsenmemeye… Gerçek şu ki insanlar yorgun, kırgın ve umutsuz söylesene ya ‘Eylül’ neden bu onca keder…
Bir eylüldü başlayan içimde Ağaçlar dökmüştü yapraklarını Günler kısalıyordu yavaş yavaş Çimler sararmıştı rüzgarlar deli gibi esiyordu Yazın bittiği her yerde söylenirse Yaşamak ümitli bir iştir kimisi için; -eylül çürümektir, kendi içinde. ‘Eylül’ iyi gel, hoş gel ruhumuz tazelensin seninle…
Bir Eylül’dü başlayan içimde hiç bitmeyecek bir eylül…
Sınırlarını, haklarını ve derinliğini bilmeli insan. Her gece kafasını yastığa koyduğunda kendine sadece benliğinin hesabını veriyor gibi değil, insanlığa hesap verebilmeli. Vicdan yastığını olabildiğince hafifletmeli. Zamanın yıllardır süregelen bu karmaşasında deniz kenarında, ılık bir rüzgarda, sessiz bir kuytuda ruhunu dinlendirebilmeli.
Bazen dünyanın derdini yük edinip, bazen küçük bir çocuğun gözyaşının yere düşmemesi için kendini ortaya koyabilmeli, yeri geldiğinde ağlayanla ağlayıp, yeri geldiğinde de hiç ağlamamış gibi ağız dolusu kahkahalar atabilmeli insan.
Bazen hiç kayba uğramamış kadar cesur olabilirken bazen de tek varlığıymış gibi birisine tüm varlığıyla tutunabilmeli, kimi zaman ise bir yaz melteminde tüm dünyaya meydan okuyabilmeli insan.
En çok da nereye gittiği hiç bilinmeyen hayatının tam ortasında kendi benliğine sahip çıkabilmeli.
İlk şiirimdi bu benim Çocukken geçirdiğim ilk mutlu akşam yemeği O yüzden yazmak istedim Gülümsedim Korkmadığım için mutlu, mutlu olduğum için şaşkın İlk kalp çarpıntımdı bu benim Benimle konuşan biri vardı Bu biri beni benden aldı Oysa çok çağırmıştım kendimi geri Gel diyorum gelmiyor Anlayamadım Ne vardı gidecek? Hem beni bırakıp nereye gidiyordu E ben ne yapacaktım? Ağladım İlk ağlamamdı bu benim Öncesinde hep susardım Akan yaşlar konuştu dilim yerine Yağmurun sesi gibiydi Bir tınısı vardı bu ağlamanın Bekledim Bir koku vardı, onu dinledim Bir şeyler anlatıyordu çok duymadım Duysam dayanamayacaktım İlk dayanmamdı bu benim Sırtımı yasladım kumdan bir kaleye Yavaş yavaş düştüm Kumdan diye küçük görmeyin heybeti vardı kalemin Olmadı, bir de sonu vardı Yıkıldı Sevindim İkinci sevinişimdi bu benim Gidip kaleme kum atacaktım
Bir şeyler yapmak, bir şeyler söylemek istersin. Fakat bu mümkün müdür? İçindeki donmuş denize bak. Sonu belli olmayan. Başı ise hiç olmamış. Orada öylece duruyor. Bazen ısınır gibi oluyor. Fakat mücadelenin ne için olduğunu bilmezsen, hayat sana güneşi de göstermiyor.
Bunu hiçbir zaman bilemezsin. O yüzden ne yaparsan yap, kendin için olsun. İçinde bir parça sen barındırsın. Başka türlü düşünmek zor. Yaşamak daha da… Sahipsizlik kötüdür; sahip olmak daha kötü…. Anlaşılmak kötüdür; anlamak daha kötü… Ne varsa zıttı bulmakta var. Sonrası girdap. Sonrası donmuş denizlerin üzerinde yürümeyi öğrenmek ve başlangıç. Bazen de son.
Sanılanın aksine narenciye sadece portakal, mandalina ve limondan ibaret değil. C vitamini deposu olan turunçgillerin çeşitliliği şaşırtıyor. Kış aylarının vazgeçilmezi olan bu meyvelerin yüzde 70’i Çukurova’da üretiliyor. Narenciye onlarca tür ve çeşidi içerisinde barındırıyor. Şadok diğer adıyla pomelo, kamkat, greyfurt çeşitlerinden olan star ruby, flame ve henderson bunlardan bazıları.
Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Turgut Yeşiloğlu vatandaşların portakal, mandalina, limon gibi narenciye türlerine aşina olduklarını, oysa turunçgillerin içerisinde birçok cins ve türünün olduğuna dikkat çekti. Prof. Dr. Turgut Yeşiloğlu, ‘’Cins dediğimiz zaman turunçgiller içerisinde 6 tane cins var. Fakat ticari anlamda tür dediğimiz zaman dünyada alınıp satılan ticari değeri olan türler olarak dikkate aldığımızda portakal var mandalina var limon var altıntop diye ismi greyfurt ama biz altıntop diyoruz turunç var, şadok var, lime var.’’ dedi.
Şadok meyvesi greyfurta benzerliğinden dolayı marketlerde dikkatleri çekiyor. Fakat lime meyvesi iklim koşullarından dolayı yetiştirilemiyor. Bu yüzden halk bu meyveyi tanımıyor. Lime meyvesinin en önemli özelliği ise dünya ticareti açısından pazar değerine sahip olması. Ticari değere sahip olan diğer türlerin içerisindeyse portakal, mandalina, limon, altıntop ve şadok yer alıyor. Ancak bu türlerin her birinin altında binlerce çeşit bulunuyor. Tür sayısının cins çeşidinden fazla olduğunu belirten Turgut Yeşiloğlu, ‘’Yani portakal dediğimizde portakalın kendi içinde göbekli portakal var, kan portakal var, tatlı portakal var, normal portakal var. Göbekli portakal dediğimizde neredeyse yüze yakın ayrıca çeşit var. Bu hepsinde böyle. Hatta bütün dünya açısından düşündüğümüzde binlerce turunçgil çeşidi var. Bizde de öyle. Koleksiyonlarımız var. Koleksiyonlar içerisinde çok sayıda binin üzerinde cins, tür, çeşit, turunçgillerin yakın akrabaları var.’’ dedi.
‘’Lime ve Şadok Meyvesi Soğuklara Duyarlı!’’
Lime ve şadok meyvelerinin düşük sıcaklıklara duyarlı olduğunu belirten Turgut Yeşiloğlu, Türkiye’deki iklim kuşaklarına bakıldığında bu ürünlerin yetiştirilmesi için birkaç yer dışında ılıman yerlerin olmadığını ve bu yerlerde de muz yetiştirildiğini söyledi. Yeşiloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: ‘’Yani muz yetişen yerde lime yetiştirebilirsiniz ama ekonomik olmaz. O nedenle soğuklara duyarlı olduğu için lime yetiştirilmiyor. Adana’da birkaç bahçede var. Az olduğu için de marketlerde görüyorsunuz fiyat yüksek. Normal turunçgil 3 liraysa bakıyorsun yirmi üç-otuz lira. Çok cazip geliyor görüntü olarak fakat çok az üretiliyor. Çünkü soğuklara duyarlı, o da sembolik. Aslında lime meyvesinin çok büyük bir pazarı var. İstanbul, İzmir, Ankara istiyor ama öyle toplu bir üretim şansımız yok. Çünkü iklim biraz sıkıntılı ama zaman içerisinde bu küresel iklim değişikliği oluyor. İklim biraz daha yumuşarsa yetişme şansı artabilecek. Lime limon yerine kullanılıyor dedim ama aslında içkilerde kullanılıyor. Lime içkilerle beraber tüketiliyor. Dünyada böyle limon olarak da kullanılıyor.’’
‘’Egzotik Bir Meyve Gibi Sunuluyor!’’
Bazı narenciye türleri soğuğa dayanıklı olsa da ülkemizde sınırlı şekilde yetişiyor. Şadok bu grupta yer alıyor. Greyfurt, diğer adıyla altıntop ılıman iklim kuşağına daha uyumlu olduğu için üretim alanı geniş bir yer kaplıyor. Bu yüzden şadok pek bilinmiyor. Fakat bilinmemesinin tek nedeni üretim alanı değil. Şadok meyvesinin üretilmesine rağmen tüketicinin bunu beğenmediğini söyleyen Prof. Dr. Yeşiloğlu bu süreçte ambalajın önemli bir yer kapladığını belirtti. Yeşiloğlu, ‘Ambalaj çok önemli. Bakıyorsunuz marketlerde Çin’den gelen tek meyve fileye konmuş egzotik bir meyve gibi sunulduğunda iyi fiyatla tüketici alıyor bunu. Halbuki şadok bizde var. Daha irileri daha büyükleri daha iyileri var. Yanılma ve aldatmaca gibi bir şey bu. Şadok var Türkiye’de ama müşteri yok.’’ diyerek düşüncelerini açıkladı.
Umut kokan sabinin göz kapaklarında bulurum seni. Alemin doğurganlığı karşısında titrer bedenim. Sağ elim kadar ak gönüllerde duyarım seni. Süzülen tonunda bulurum ahengi.
Omuzların, mavinin duruluğu kadar ince, sürgüne mahkum ırkın derdi kadar sağlam. Öyle olmasaydı göklerde taçlanan marifet dinin tüm ahı nakşedilir miydi mabedime?
Mabedim paklanmış öksüzün, en kıymetli emanetin kervanı. Gurbetim olur seni dimağımdan silmek, gurbeti olur alemin varlığını adem saymak. Eğer ki varsa, kıblesi olur hakiki aşkın. Birbiri ardına açılan kapılar, biri diğerine matuf cevapları.
İşte bundan ibaret kucak dolusu atan kalbi öpmek. Var olmanın en bariz hali dudaklarında. Gözyaşı köprün olur ırmağın ve dudakların arasında. Kokusu cennet bahçelerinden, kevser rüzgarlarından sanırım. Masumiyet mektuplarında yazar. Üzerime düşen gölgene sarılır, yokluğunu paylaşırım onunla.
Yokluk nehrinde varlıkla yüzen balık. Lezzetinden doyulmayan gönül yemeği. İşlenmeye hazır beyaz danteller. Alemin doğurganlığı karşısında titriyor işte bedenim. Ruhum en uzun saygı duruşunu yapıyor, köhne gece yaşanıyor ve bazıları isyan gafletleriyle boğuşuyor o gece.
Süheyla, ırmak misali akıyor ruhunda. Sükunet buluyor haşin dalgalar dizinin dibinde. Bakışların su serpiyor alevlere. Sesin suhuletle geziyor engebeli bedenlerde.
Ey Rıza-i Ali’ye layık Süheyla! İlmi taç kılmış başüstüne, elleri bereket kokan süheyla… Gül yaprağı kadar mayhoş, papatya kadar narin süheyla…
Pencereleri ısıtacak, duvarları huzur mavisine boyayacak olan sensin. Belki mürettebatın olacaktır ama gemiyi sürecek olan yine sensin.
Akşamüstü;
Oturuyorum deniz kıyısında
Huzur bulduğum yerde
Tenimi okşuyor rüzgâr
Kokusunu getiriyor limon ağaçlarının, sevda yüklü
Taşıyor martılar umudun kırıntılarını
Getiriyor dalgalar sevgiliden haber
İnsanlara bakıyorum
Ruhumun en masum köşesinden
Kimi hüzün kamburlu, kimi umut yürekli
Söyleyemediklerini denize bırakarak geçiyorlar önümden
Geride bir ben kalıyorum
Yalnızlığınkalesinde
Ruhumla baş başa
Umuda biraz daha yakınım, Umutsuzluğun kıyısında. Seni beklemek, ne zor… Sokaklarını ezberlediğim o mahallede, Gidip geliyorum sebepsiz.
Belki seni arıyorum, ya da kaybettiğim duyguları… Anlamını yitirirken şiirlerim. Seni ifade etmek için özenle seçiyorum kelimeleri… Hüzünle bitiyor hep cümlenin sonu. Bir son bulamıyorum senin için. Geçip gitmiyor geceler kedersiz… Delirmenin kıyısında, sevgi ararken…