27.9 C
İstanbul
Cuma, Temmuz 3, 2026

Bir Ruh Doğa’yla Huzurlanıyor

Pencerede saçları ağarmış bir kadın, dirseğini pencerenin mermerine koymuş, yanağını da avuç içine – bir görseniz avuç içinin tontoşluğunu, orada uyuyup uyanmak istemezsiniz – yatırmış bir halde bahçeyi gözlüyordu. Uyukluyor gibiydi, yüzü nedensiz asıklaşıyordu. Asıklaşan yüzünde, yine de tatlılığı kaybolmuyordu ve eskisinden daha sevecendi. Hırıltılı öksürüğüyle kuşların sesi, birbiri ardına apartman boşluğunda gün boyunca yankılandı da yankılandı. Manzarası, pencerenin parmaklıkları sayısınca eşit parçaya bölünmüş bir şekilde görünüyordu. Parmaklıklardan rahatsız değildi, hem belki bi iki kuş konar ve sevimli arkadaşlar edinmek ruhuna iyi gelebilirdi. Çok günler bitirmiş, çok güneşleri batırmış ve göğe yükselmişti o pencerede. Arada odaya bakıyor, biriyle göz göze gelerek cansız bir tonda cümleler sarfediyordu. Mecali yoktu, çoğu zaman dışarıya doğru bakarak soruları yanıtlıyordu. Tastiklemeleri kısa, geçiştirici ve soğuktu. Sevmesine seviyordu evdekileri fakat hislerini gizliyordu. Ele vermiyordu sevgisini, şirinliğini. Soğuk ve karamsar bir role bürünmek, durgun bir ifade takınmak ve tüm gün pencereden dışarıyı izlemek ruhuna iyi geliyordu. Hayattan nasibini alacağı kadar almıştı; hiçbir beklentisi kalmamıştı. Sırtıyla evdekilere bir duvar örmüş, pencerenin dibinde aydınlık bir feodalite kurmuştu kendine. Dokunulmazlığını ilan etmişti. Sadece temel ihtiyaçları için pencereden ayrılıyordu. Pencerenin başından ayrıldığında mekanik hareketlerle ilerliyor, jest ve mimiğe yer vermeden ihtiyaçlarını görüyor, kimseye bir duygu belirtisi göstermeden yerine dönüyordu. Yetişme derdi yoktu. Hayata geç kalmanın verdiği keşkelerin hüznü, onu bu pencereye bağlıyordu. Gündüzleri evin karanlığını – gündüzleri pencereden baktığınızda, yüzünüze güneşin aydınlığı vurur; arkanızda bir karanlık var olur, sırtınızda şiddetini hissedersiniz – ve geceleri de evin yapay ışığını sırtında hissediyordu. Pencerede saatlerce etrafa bakmaktan hiç sıkılmaz mı insan!.. İşte o hiç sıkılmıyordu. Aklının derinliklerinde yüzüyor, bulutların üstünde turluyor ve ağaç dallarının rüzgar yönüne doğru yatışını seyrediyordu. Bir ara göz bebekleri sabitlendi, bir yere odaklandı. Heyacanlandı, bir kırlangıcın yuvadan etrafa bakışını gördü. Kendini kıyasladı, uzun bir süre gözlerini oradan ayırmadı. Neşelendiği yanaklarından, gözlerinin kenarındaki kırışıklığın artışından anlaşılıyordu. Kendi kendine eğlenmeyi, iyi hissetmeyi başarabilmenin duygusu farklıdır. Muhtaçlık hissetmemek, tek başına da ruhunu canlı tutabilmek kayda değer bir edinimdir. Kimse kimseye mutluluk veremez; kimsesizlik mutsuzluk vermez. Ancak mutluluğu kendimiz gidip aldığımızda tadını damağınızda hissedersiniz.

Ruh-u Revan

Varsın yansın içimiz
Ele gider nasıl olsa, yeminimiz
Çocuklar gibi sevinsin içimiz
Nasıl olsa zaman akıyor, su duruluyor
Olacak olan olsun a cânım
Nasıl olsa kir, pas tutmuş gönül
Nihayetinde gelecek bir gün
Kuru kavak yaprakları gibi hüzün…
Derdini söyle içini hizb ettirme
Gözlerini kaçırma belli de ettirme
Nasıl olsa arınacağız yalanlardan
Nasılsa gireceğiz, aynı mekandan
Nasıl olsa oluşumuz topraktan…

Ne demişti şair, Şükrü Erbaş;

“Bir yanım gündelik şeyler
Evdir ekmektir
Yaşadığım kaskatı;
Bir yanım olmadık türküler söyler
Yoldur özlemdir
Benim en güzel düşlerim
İçimde kaldı…”

Birkaç mahcup satır bırakmış olayım sana
Birkaç laf kalabalığı, birkaç ümit kırıntısı, belki dokunurum kalbinin ufacık köşesine…
Belki merhem olurum yanığına, belki mürekkep olurum kalemine, belki soluğun umut olur nice ruhlara. Belki…

Dip

“Yıllar önce yazdığın 10 satırlık yazı yıllardır yatağımın başucundaki çekmecede duruyor. Kalbimin 7 kilitli çelik kapıları tek bir bakışınla açılıyor. 21 yılın yorgunluğunu taşıyan bu kalbim, sadece senin varlığını hissedince dinleniyor. Gelecek yalnızca seni düşleyince bir anlam ifade ediyor. Hayatımın sessizliğini yalnızca gözlerin yıkıyor. Kendine bile güvenmeyen kuşku dolu ruhum sende bir an bile tereddüte düşmüyor. Güneş doğsa bile sabah olmayan gecelerimin karanlığını varlığın aydınlatıyor. Yerimi, yolumu, yönümü sen belirliyorsun.”

Kapının tıkırtısıyla birden düşlerinden fırladı. Öylesine yoğundu ki düşünmeye bile vakti yoktu. Ne yaptığını, ne istediğini, ne yaşadığını düşünmeden her şeyi sadece birer alışkanlık olarak yerine getiriyordu. Çoğu zaman da davranışları sergiledikten hemen sonra neden böyle yaptığını anlamak için kendisini sorguya çekiyordu. Ama bu sorguları da ansızın duyduğu seslenişlerle yarım kalıyordu. Git gide kendi iç sesine yabancılaşıyordu. Önceleri rüyalarında yaşamını sorgulayabilirken, şimdilerde rüyaları da onu terk etmişti. Kalabalıkların ortasında yabancı, gözleri ve kalbi korku dolu olan bir çocuk gibi hissediyordu. Hatta bazen kendisine öyle üzülüyordu ki, ruhu bedeninden çıkıp bedenini sarıp sarmalamak istiyordu. Sessiz birisi de sayılmazdı aslında ama söylediği kelimeler ruhunda yaşanan o büyük ve dinmeyen fırtınalardan bir nebze bile iz taşımıyordu. Sadece sorulan soruların cevaplarının boğazında nefesini kesen birer yumru olduğunu bildiğinden işi şakaya vurup soruları geçiştiriyor, konuları daha kolay cevap verebileceği yerlere çekmeye çalışıyordu. Bazen de yorgun bedeni tüm bu duygularla baş edemiyor, boşluğa dalıp gidiyordu. Zaman, hayat, hisler sahip oldukları anlamların tamamını boşluğa veriyor, o boşluk da girdaba dönüşüyor ve bütün varlığını içine çekiyordu.

Gelen kapıcıydı. Günlerdir evinden çıkmadığından dolayı bir terslik olup olmadığını kontrol etmek istemişti. Fiziksel olarak herhangi bir sorun olmadığından dolayı da gitmişti. Peki ya ruhen olan sorunlar…

Şarkıların Enlerini Seçelim #2

Ünlü sanatçıların şarkıları arasından en sevdiğini seçmeye ne dersin? Ne duruyorsun? Haydi ankete 🙂

[zombify_post]

AHENK

Uçurumlara kurulmuş bir firar sesim.

Çığlıklara fısıldayan o hece,

Yoksunluğa suskun her gecede,

Dökülüyor yıldızlara karanlığım.

İçimin köşesine bürünmüş parlaklığınla,

Gözlerine zifir dokunuyorum.

Ellerimi soğuğa basıyorum.

Soğuk ya,

Bir çift sıcak oluyor parmak uçlarıma.

Önce bir ceviz sonra selvi gölgesi,

Ağırlığını atıyor seherin aydınlığına.

Bir kurumuş dal hışırtısı içimin sesi,

Hadi sularını akıt esaretin kabuklarına.

İç Döküntüsü

Kendini birçok nedenle boğuşurken bulursun aniden. Çıkmaz sokaklarda bitmez tükenmez, ezelden beri gelen yüklerin altında ezilirken bulursun kendini. Sonu var mı bilinmeyen bir yolda kendini harap ederken görürsün.

Nedenini merak edersin hallice, düşünürsün ve düşündükçe yüzmeyi bilmediğin deryada çırpınırken yetişmeye çalışırsın boğulan kendine. Kendine neden diye sorarken ne ara geldim buralara ne ara boğulmuşum diye sorarsın ölü hâline. Hâlbuki sen ölü halinle farkında değilsindir bu yaşantılarının mazinin bir cezası olduğunu…

Mazi deyince ne kadar da uzakmış gibi geliyor değil mi? 

Aslında öyle olmadığını hepimiz biliyoruz. Sürekli gölgemizmiş gibi peşimizden geldiğini de biliyoruz. Kimse kimseyi özellikle de kendisini kandırmasın.

Her şeye kanmaktan gelmedik mi bu hallere. Ve her halimiz maziye malûm değil midir? 

Ne demiştik kendimizi kandırmayalım ve teessüfle evet cevabını verelim.

Bazı bağnaz kelimeler yüzünden emellerimiz için yürümek zorunda olduğumuz kaç yol bozuldu?

Umut çiçeklerini toplamak için kaç kapı çarpıldı suratımıza bu da bilinmez.

Mesela “ayıp” kelimesi en bağnaz ve sert kapılardan bir tanesidir hâlbuki arkasında sakladığı şeyleri çıkarsa her şey yolunda gitmez mi sizce de? 

Kendimizi kandırmaktan, kanmaktan vazgeçelim; ayıp diye söylenen çoğu şey aslında yalanın dibidir.

Yaşadığın en normal duygularına bile ayıp denilmedi mi, duygularını bu kelimenin arkasına saklamak zorunda bırakmadılar mı hiç? Duygularına hâkim olamadığın bir anda gelen utanma duygusuna bile “utanma ayıp” deyip utanmak gibi hâya gösterişli güzel olan bu duygudan bile utanmak zorunda bırakılmadın mı? 

Uyanın, bizler utanmaktan utandırıldık, utandık.

Küçükken ağzınızdan yanlış (ayıp) bir şey çıkmasın diye hep uyarıldığınız için şuan bile gülerken istemsizce elinizle ağzınızı kapatma eyleminde bulunmuyor musunuz?

Ne de çok şey saklanmış aslında ayıp kelimesinde, ruhumuzda en çok da duygularımızda.

Can sıkıntımız tam olarak nedir gerçekten bilen var mıdır acaba ?

Mesela canımız bedenimizin tam olarak neresinde diye saçma bir soruyla çalkalansın nöronlarımız ya da sıkıntı nedir diye gerçekten düşünelim üzerine. Çıkabilecek miyiz içinden bilinmez ama bu iki kelime bir araya gelince her halimiz ifade edecek güçte gibi geliyor ve bu sır dolu bahanemizin arkasına saklanıyoruz.

Saklanan her şey ortaya çıkınca çözülecek midir olaylar yoksa çıkılmaz duruma mı sürükleniriz her şey gibi ? Muamma.

Başkadır Bu Mevsim

Sonbahar,
Ferahlatsın ruhumuzu
Nemli, sarım sarım sarımtırak
Yapraklar uçuşsun tepemizde

Sıpsıcak bir yaz bitimi
Eylül’e aşık olalım
Ekim sabırsızlansın
Yaz kıskanadursun,
Bahar yağmurlarına uyanalım

Ağlamaklı bir gökyüzü
Ardından sevinçli gökkuşağı
Paldür küldür rüzgar
Getirdiği serinlik hisleri
Ve gülelim, mevsim gülsün

Sonbahar,
Esmeleriyle, yağmurlarıyla
Paklasın kalbimizi
Arşa çıkarsın hislerimizi

Sonbahar,
Güzelliklerin baharında
Sakinliğimizsin

İbibik Kuşu

İbibik Kuşu - Ayşe Oygur I Şiir - 24Okur Modern Şairler, Edebiyat
İbibik Kuşu - Ayşe Oygur I Şiir - 24Okur Modern Şairler, Edebiyat

Bir tarakla günlerimi versem karagözlüm

Adını göğe, denizlere, toprağa haykıramam

Gece bize İshak olur

Rüzgâr yeleğini giydiğinde

Ben

Bir duvarda ibibiğin tüyüyle

Son satırları yazarken

İbibik çoktan yakalanmış özgürlüğüne

Mürekkebin biterse anlatırken

Bir balıkla dost ol

Ama

Sessiz kalma

Bırak! Sessizliği bülbüller bozsun

Çöllere bir türlü yağdıramam yağmuru

Bir limana sığınsam ibibiğe esir düşemem

Baharın sana verdiği bir hediyedir zambaklar

Gölgesindeki çağlayan ırmağa benzeyemem

 

Ayşe Oygur
27 Eylül 2021

Eylül Akşamı..

  • Bir Eylül akşamı ;
  • Eski Eylül’ün tam ortasından,
  • Tek bir tebessüm ;
  • Huzuru bulmaya yeten
  • Tam duyuldu duyulacak derken yalnızlığın sesi
  • Açılır bir şarkının veyahut şiirin her yerinde :
  • -Sen Yalnızlık kokuyorsun.
  • Öyleyse Eylül kokuyorsun diyelim..

Yalnızlık Antolojisi

Birer yolcudur yaşayan her canlı.
Kimisi dost, kimisi kardeş, kimisi erken ayrılır.
Erken kalkar kimisi dünya masasından.
İlk kalkan için diğerleri çok beklemez, gider ardından.
Bu dünyada yalnız bırakmadığı gibi yine aynı masaya giderler bir bir…
Ölüm yormaz, gözlerindeki perdeyi indirir.
Yalnızlığın acısı batar kaburgama.
Yaşanılan anılar, biriktirilen duygular susup kalır boğazlarda.
Her dilde anlatırsın kendine yalnızım dersin çığlık çığlığa
Avazın çıktığı kadar bağırarak her nefeste cam parçaları saplanır, diline, boğazına, gönlüne.
Hiçbir şey hissetmediğiniz oldu mu?
Yaşamdan, anılardan, umuttan yana…
Kanat çırpmak istersin göğe dalarak.
İçinde hapis yaşadığın bedende kalırsın.
Ne zordur kabullenmek.

Kız Kulesi

Kız gülüyordu bu tufanda

Denizde her zamanki dalgalar

Dağınık uzanıyor yatağına

Hava soğuk

Gece fısıldıyor kulağıma

Köşe bucak kaçtığım altın bir şehir

Asırlar kovalıyor kireç tutmuş evleri

Dördüncü sokak da yasak

Kıyamet gönlünce

Gençliğim safran bahçesinde

Yaşlılığım bakışlarında

Dertleşiyor umutsuzca

Ertelediğim deniz kıyısından

Sonra

Gece vakti kanlı Ay tutulması

Ve

Bozuk bir saat

Buruşturulmuş kağıt gibi

Çöpe atılan

Kaybolmuş hayatlar

Var

Kapıyı çalıyorlar, suçluyum

Ateş, kızgın güneş gibi

Yağmursa söndürüyor ruhumu

Beyaz işlemeli kar örtüsü

Ayak izlerini takip ediyor

Atlılar, geliyorlar

Durdurun onları

Kapı yine çaldı

Dumanlar sardı etrafımı

Kurtaran yine bir damla su

Yüzüme bulaşan is

Yazıcının son demiydi

Çayla beraber…

Haydi Çocuklar Okula

Yüz yüze eğitimin üçüncü haftasındayız. Öğrenciye, öğretmene, veliye, idareye, kantine, servise hayırlı olsun elbette. Hayırdan kastları ne ise o olsun diyemiyorum.

“Hayır” bol para kazanmaksa, herkese çalıştığı vardır.

“Hayır” bol zaman geçirmekse, zamanı ne ile geçirdiğine göre kardır.

“Hayır” çocukların evden uzaklaştırılması, buna rağmen arkalarından gidip ego tatmin etmekse, her açıdan, herkes açısından büyük zarardır.

Bir veli okulun bahçesinde teneffüs fotoğrafları çekiyor. Sonra bunu sınıf watsapp grubunda paylaşıyor. “Çocuklar hep dışarda, gelin çocuklarınıza sahip çıkın” minvalinde cümleler paylaşıyor.

Velilerin her biri bir taraftan “öğretmen nerde? Neden başlarında değil?” panik cümleleri paylaşmaktan geri durmuyorlar.

Çalışan veliler işyerinde olduklarını, izin alamayacaklarını belirtirken sızlanıyorlar; “lütfen falan hanım, benim çocuğuma da bakar mısınız? Lütfen bir fotoğrafını atar mısınız? Görmesem içim rahat etmeyecek.”

Sadece iki veya üç veli; “Okulda teneffüs olması gereken bir etkinlik. Çocuklar böylelikle sosyalleşecekler. Kaynaşacaklar. Böyle böyle gelişecekler. Öğretmen her dakika başlarında duramaz. Bu doğru değil. Hem bütün sınıflar dışarda. Sadece bizim çocuklar değil” paylaşımları yapsalar da nafile.

En son okuldaki ziyaretçi veli oyun parkının fotosunu çekerek velilere çağrısını yineliyor:

“Ya şu kaydırak yıkılsa, çocuğumuz altında kalsa. Gelin çocuğunuza sahip çıkın!”

Sonrasını tahayyül etmek istemiyorum. Keşke bu kadar kelam arasında bir de; “Lütfen sevgili anneler! Çocuklarımıza sade ve düz maskeler takalım. Rengarenk maskeler ilgilerini çekiyor. Değiş-tokuş yapıyorlar. Lütfen bu hususa dikkat edelim!” yazsalardı.

İyi Çocuk Bakan Anneler

İşinin ehli bir öğretmenden kendi kuşağı anneleri ile alakalı biraz da ağır denebilecek değerlendirmeler dinlemiştim. Geniş açıdan bakınca hak vermemek mümkün değildi. En enfes olan tespit ise her baktığım anne modelinde kulağımda çınlar:

“Bu anneler çocuklarına çok iyi bakmışlar fakat hiç iyi yetiştirememişler.”

Bana göre sözün virgül atıldığı yer burası. Evet çok iyi bakılıp hiç iyi yetiştirilemeyen çocuklar bugünün anne babaları işte… Kuşaktan kuşağa aktarılan “çocuğa iyi bakma “kuralı “çocuk üzerinden çevredeki herkesi ezme” moduna dönüşmüş maalesef.

Sorarsanız en iyi anne onlar. Sadece onların çocukları en iyi, en zeki, en harikulade…

Çocuğa bakarsanız tabir yerinde ise yolda yürümeyi bilmiyor. Nasıl arkadaş olunur? A aaaa, kimselere güvenilmez!

Arkadaşla nasıl oynanır? A aa, bütün oyunları en iyi ben bilirim!

Öğretmenle nasıl konuşulur? A aaa, öğretmenin işini iyi yapması lazım. Onun çocukla nasıl konuşacağı daha önemli!

Ders nasıl dinlenir? A aaa, benim çocuğum hiperaktif. Yerinde duramıyor!

Pandemi dolayısıyla çocuklar çoğunlukla evde olmanın sıkıntılarını zaten yeterince yaşadılar. Yeniden yürümeyi öğrenmeleri için zamana ihtiyaçları var.

Çocuk akranıyla büyür. Arkadaş edinmenin, arkadaşça yaşamanın güzelliklerini en iyi çocuklar biliyor aslında. Anneleri onları kendi hallerine bırakırlarsa…

Sadece öğretmene değil, sosyalleştiği her insanın özeline, emeğine, varlığına, haklarına saygı göstermeyi denemeden nasıl öğrenecekler?

En başta çevresindekilerin haklarına saygı için bile olsa çocuğun hiperaktif diyerek temize çıkarılması ne kadar doğru?

 Bir an olsun çocuklarının ensesinden ayrılmayan kişilerin,

 “Ne güzel çocukluğumuz vardı. Sokakta oynardık akşama kadar. Okul çıkışında itişe kakışa dönerdik eve.

 Çantalarımız ağır da olsa onları taşımak zevk verirdi. Koşarken düşüp dizimizi yaraladığımızın acısı ayağa kalkana kadardı.

Eve dönerken kavga ettiğimiz arkadaşımızla sabah hiçbir şey olmamış gibi kol kola okulumuza giderdik.

Öğretmenlerimizi anne babamız gibi severdik, sayardık.”

Güzellemeleri yapanlarla aynı kişiler olması dışında bir sorun yok.

Ne Yapalım Şimdi Biz?

Herkesin çocuğu kıymetli elbette. Ve dahi öğretmen de sonuçta birilerinin çocuğu. O da kıymetli.

Okul ortamı çocukların hayata bakışını şekillendiren bir yer. O da kıymetli.

Teneffüsler çocukların doyumsuzca koşup oynamaları gereken tek sosyal etkinlikleri. O da kıymetli.

Pandemi dolayısıyla kısıtlanan, belki körelen kabiliyetlerin yeniden gün yüzüne çıkması lazım. O da kıymetli.

E bunlar çocuk… Maskelerini paylaşıyorlar? Elbette önce sağlık. O da kıymetli.

Anladık. En temiz sizsiniz. En iyi anne sizsiniz. En bilgili, en görgülü, en kabiliyetli sizsiniz. Kabul.

Ama lütfen çocukları rahat bırakın!

Picasso ve Fırçası

Bazen şehir karanlığa gömülür, ışık böcekleri belirir etrafta. Kandil kandil aydınlanır sokaklar. Sonra Picasso çıkıverir elinde fırçayla; bir bahar o haneye, bir bahar da Ayşe teyzeye… Kirlenen gökyüzünü maviye boyar, doğayı da yeşile, deniz desen hepten berraklığa. Birçok gökdelen siler, birçokdan fazla da ağaç diker etrafa. Ayşe teyzenin torunu çoktan kurulmuş salıncakta. Picasso bu, durur mu hiç? En afillisinden havada da uçurtma! Süzülen kuşlar, yuvalarında bekleyen yavrular. Etraf çocuk kaynıyor; ip atlayanlar, top oynayanlar. Bir oğlan bir kızın saçını çekiyor. Bir kız bir oğlana gülüyor. Aşk daha yeni icat ediliyor. Renkli renkli kıyafetler, renkli renkli hayaller. Bir şehir bir nesil Picasso hayal ediyor.

Şiir Tutulması

Cümlelerin sessizliğinde iki satır yazacağım
Aç yüreğini kulak ver çaresizliğime
Ayın serenat yaptığı bu gecede
Yüzünü yansıtan ışık mıydı bu harabeye
Gözlerinin derinliğindeki düşünceleri uzat bana
Uzat da tutayım soluğundan
Sır gibi saklayayım içindeki hissimi…
Uyku akan gözlerle yazmış olmalıyım bunları
Ki muhtemelen, uyanınca inkar edeceğim
Sen başını salla, fakat yüreğin aldırış etmesin
Bir gül daha tomurcuklansın yüzünde
Saf ve derun, içten açılmaya meyillice…
Cümlelerimden bahset çocuklara
Gönlüne söz geçirebilirsen; sevgimden bahset
Bülbülün şakımak için sabırsızlandığı
gülünden bahset…
Satırda kalmasın diyeceklerim
sadrına nakşet

Diyeceğim o ki;
Gözlerine ve gönlüne iyi bak, selametle…

Bilginin Şirazesi

Ağustos böcekleri arasından fısıldıyorum bilmek nedir ve kime yakışır? Geçenlerde bir grup öğrenci benimle iletişim kurdu.

Tanımadığınız kişilerle hitap terbiyesi olmayan bu üniversite öğrencilerinin Yunan Tanrılarıyla kafayı bozduğunu görünce grup ile iletişimi sonlandırdım. Çünkü felsefe bütündür. Mitolojiyi severim, hem öğrencilik yıllarım da biteli asırlar sayılır. Öğrenmeyi sürdürmek başka hadisedir.Ben sizin yaşıtınız değilim. Benimle ‘sen’ diyerek konuşamazsınız.  Kültürel etkinliklerle ilgili sosyal medyadan katılımcı toplamaya uğraşıyorlarmış. Teşekkür ederek nezaketimle grup faaliyetlerine katılamayacağımı söylediğimde yanıtları ne oldu tahmin edin? Terbiyesizce ‘’ verdiğimiz emeklere yazıklar olsun, meşgulmüş sanki diplomat’’  hadsizliğine maruz bırakıldım. Daha çoook emek göstereceksiniz küçük hanım öyle daha on sekiz yaşında instagramdan herkese mesaj gönderip, telefon numaramı alıp ciddiyetsiz  kulüp başkanlığı kibrinde öfkeli yazılar gönderemezsin. Gençler, ailesi dışındaki insanlara nasıl davranması gerektiği bilgisini kendi ailesinden öğrenir. Akrabalar dahi aile dışında değerlendirilir. Üniversite kurumu bir terbiye talim alanı da değildir. Kimsenin çocuğuna terbiyeli olun  üslubunu diretmiyorum şu an belirtmek niyetinde olduğum sorumsuzluk üzerinedir.
Bir diğer karşılaştığım ise takip bırakan genç hanım öğrenci ile ilgili. Bir etkinlikte ayrı bir kültürel hazırlık içerisinde grup ile toplandık. Menfaatçi (ben merkezli) öne atlamak, sunuma yön vermek, fikrini bulunduğu gruba kabul ettirmek davranışı, kültür toyluğunu da narsistçe kusmak, yontulmamış cahillik ve saygı aşamasında samimiyetsizlik okunulan bilim dalındaki lisans eğitimini köreltir.

Kitap ezberleyerek, ezberci dikteliği, başkasında hüküm ilan edilen ilim engele takılır. Bu engelin ne olduğu ise kişinin insanlık vicdanını perdeler. Profesörlük hedeflediysen sümüklü lise yıllarını, lise yıllarındaki sıra arkadaşının fedakarlığını unutmayacaksın. Eski çağlarda mağarada insan görünümünde kullanılan figürler gibi ilkel buluşlar kadar sığ ve yavan bildiriler doludur sempozyum odaklı gelişime kapalı manevra savunmasındaki medyatik hareketler. Dolayısıyla un elenecek, elek yeleğe ve lokmaya pişicek hak edildiyse ne ala.

Beyoğlu Sinema Müzesi’nde sergilenen Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda Kadın Kahramanlar temalı balmumu heykellerle bezenmiş, yazılı panolar ve maket görseller ile zenginleştirilmiş HİSART projesini inceledim. Önceki hafta tesadüf olacak ki, Sahne Maslak’ta halka açık Tiyatro Pas’ın ücretsiz sahnelediği ‘’Asker Fatma’’ piyesi seyirciyle buluştu. Sarıyer Belediyesi katkılarıyla tek perdelik oyunu Sevtap Çapan canlandırıyor. Tam bir aile kadrosu. Başarılarını yakından gözlemlemek ve tarihi coşkuya daima tanıklık etmeyi diliyorum.

Kahraman Kadınlar sergisinde üzerinde durulan belgeler, Kızılay o günkü adıyla Hilal-i Ahmer hemşirelerimizdir. İlk Türk hemşiremiz  Safiye Hüseyin Elbi, Çanakkale Savaşı başladığında gönüllü hasta bakıcı olarak adını yazdırmıştır. Nice hemşirelerin yetişmesinde önderlik etmiştir. Gödesli Makbule Hanım ise yirmi yaşında muharebede garba çelik kuvvet tek gövdesiyle direniş ruhunu ateşlemiştir. Müze fuaye alanındaki tarihi kameraları ve geçici sergiyi mutlaka ziyaret etmelisiniz.

Rusya Konsolosluğu Fedarasyonu programı kapsamınca Kadıköy Belediyesi katkılarıyla düzenlenen ve basın mensubu çalışanlarının aralarında olduğu tarihi film günleri etkinliğinin açılış gününde bulundum. 80. Yıl Büyük Vatan-Vatanseverlik sloganıyla, Almanya cephesine galip gelen SSCB’nin, II. Dünya Savaşı’nda toplama kamplarındaki kurtarılan insanlar, Sovyet halkının sefaleti, göçmenler, cephede çarpışan Sovyet askerleri, kadınlar ve çocuklardan seçilen fotoğraf sergisi de film gösterimi öncesinde arşivsel kaynak niteliği taşıyordu. Açılış konuşmalarında belirtildiği üzere, katılımcılar arasına Gelibolu Belediye Başkanı da teşrif etmişti. Konsolos başkanı, Mosfilm direktörlüğünde askeri görsel tarih belgelerinin hazırlanmasının titizlikle yürütüldüğünü söyledi. Açılış gününde ‘’Bir Asker Destanı’’ filmi gösterime sunuldu. Konusu II. Dünya Savaşı’nda askerliğe yazılan gencin, annesini görmek isteğiyle iki günlük aldığı izin süresine sığdırmaya çalıştığı köye dönüş yolculuğunda karşılaşılan serüvenler anlatılıyor. Gösterim yılına bakarsak, Seventh Seal filminin yapımıyla da farkı yok. Ortak alan düşündürücülüğü ise ‘eve geri dönüş’ metafor mesajını içeriyor. Dikkat ederseniz zaman ileriye akar. Geride bırakılan eskisi gibi değildir. Tarihten beslenmeyen rejim de evsizliğe benzer.

Analiz edilirse şayet, tarihselliğin yetmediğini gözlem odaklı anayasa bütünlüğünden uzaklaşıldığında öznel ve inanç çevresince de biçimin homojen boyutunda yaralandığını tarih üstü çözümler konuşulması gerektiğini tartışabiliriz. Problem diye belirtilen yönetim şekli ise bunun sosyolojik kritiğini daha eğitimli yani toplumun içinden ayrışmadan toplumdan farklı düşünenlerce eğitim seviyesinin aksine kaliteli eğitim almış bilirkişilerce tartışmaya açılması, tasarı hazırlamaları ve seçmene duyurması kanaatindeyim. Önemli bir konuya değinildi. Haber Global Tv’de seçmen yaş kitlesinin 18-25 yaş arasında olduğu, oy kullanacağı yerlerin de gençliğin beklentilerini karşılayıp karşılamadığına yönelik öne sürülen vaatlerce belirlediklerini, halkın koşturmacasında inşaatların değersizliğini, toplumun yönetiminde topluma uyulmaması gerektiğine dair.

Hala bilim ve din ayrıdır konuşuluyorsa insanlığın gençliğe katkısı olamayacağı gibi hangi dini bilimsel verilerde nasıl bir yaşam biçimiyle olumlu/olumsuz zihin yapısıyla homojenleştireceği de şaibeli duruyor. Bizim ülkemizde inanç hususunda sıkıntımız yok. İnancı sorgulayan, partililik haricinde yorumlayanların nereye gitmek istediği bu tartışmayı çekmelerindeki niyet/ard niyet, güven/güvensizlik hususunda soru işaretlerimiz var.

Bilmek, bilgi, bilge, bilen, bilmiş kavramlarını açalım dilerseniz. Bilge Kağan, Kutadgu Bilig, Descartes benzeri lider ruhlu düşünürler (hür ifade) ilahi sistemin mayasından kopmadıkları nedeniyle günümüzde sözlerinin halen düşündürücülüğü (caydırmayan) kılınması fayda getiriyor. Nefes almamız dahi mucizedir.

Görmediğim şeye inanmam diyenler olacak muhakkak. Ama sezgi, mystic, öte alem, mesaj, bilinçaltı korku temasından özgürleşmek, duru görü, vesileler varlığın öz/subje bilinçten bağımsız ruhani verilerin kişiyi ve yaşadığı ülkedeki diğer insanları nasıl da etkilediğini somutlaştıracaktır. Bu durumda kanıtlanacak olan nesnellik duygunun esiri olmayarak temel aşacak sağır dilsiz kalmadan inanılan şuurun arkasında durarak (arkasına kaçmayarak) bir dava temsiliyetinden vazgeçmeyerek ilerleyiş mertebesi kazandıracaktır.

Örneğin, Google’da bir pdf kitap indiriceksiniz. Düşündüğünüz bir proje konusunda tıkanıklık var. Bir arkadaşınız size makale gönderiyor sizin takıldığınızı/ilgilendiğinizi bilmeden gayri ihtiyari biçimde. Makale içeriğine bakıyorsunuz projenizde takıldığınız konuya yönelik tamamlayıcı bir kaynakça belirtilmiş. İndirmeye uğraştığınız o pdf ise zaman kaybı gereksiz bir yayım. Örneklendirdiğim hadise mucizenin görünürlüğünü size kanıksamadan, ön yargısız şekliyle  tümcenizi vuslata dönüştürüyor.

Ne kadar bildiri/tebliğ o kadar tanınmışlık/ün/şöhret/ödül/tören hesabı, kıyasıya rekabet, ezeli düşman mantıksızlığı tarzı döngülerle, kişi bir bildiri hazırlar. Ancak, hazırlanan  bildiri, bildiriyi hazırlayan kişiyi geçmediği/aşmadığı için başkalarının alkış ve katılım belgeleriyle karanlığa gömülür. Sonraki basılan kitabı da okunur ve rafa kaldırılır. İmza günü düzenlenir, fotoğrafa imzalandığı kapak resmi hapsedilir, tarih üstü katkısı olmaz sadece herkesin haberdar olduğu bilinmezlik yeni çıkanlar kervanında yitirilir. Yani bilmek hikmeti görmek üzere kuruludur. Alanı dışında okumalarla zenginleşen elektik merak, insanın özünde ilim alma isteğine hitap ettiğinden (kopya çekmek, taklit, başarı narsizmi, kültür açlığı güdülmüyorsa) davranış biçimine evrilir, o bilgiyi sahiplendiğinin farkında olmayan kişi dinleyicilere bilinmeyeni anlatırken dikkat toparlayıcılığıyla ışık tutar. Dinleyiciler seçkinler ise sırrı öğreneceklerdir.

Sonuç olarak ışığınızın, kısacası kimlik havzanızın dış etkenlerle değişmesine izin vermeyin. Atasözü ”Biliyorsan konuş alim desinler/bilmiyorsan sus adam sansınlar”. Ben bilirim değil, hiçbir şey bilmiyorum dediğimizde hakkında daha çok öğreneceğimiz bilgiyi araştırmacı/researcher unvanını hak edeceğiz. Aynı bilgiyi tekrar söylesek de o bilgi zamanda iz bırakır. Eğer böyleyse adın ve soyadın nesillerce yaşatılır.

‘’Beni koyup gitme ne olursun
Durduğun yerde dur
Kendini martılarla bir tutma
Senin kanatların yok

Düşersin, yorulursun
Beni koyup gitme ne olursun
Düşersin, yorulursun
Beni koyup gitme ne olursun

Bir deniz kıyısında otur
Gemiler sensiz gitsin, bırak
Herkes gibi yaşasana sen
İşine gücüne baksana

Evlenirsin, çocuğun olur
Beni koyup gitme ne olursun
Sonum kötüye varacak
Beni koyup gitme ne olursun

Elimi tutuyorlar, ayağımı
Yetişemiyorum ardından
Hevesim olsa param olmuyor
Param olsa hevesim

Yaptıklarını affettim
Beni koyup gitme ne olursun
Seninle gelmeyeceğim yine de
Beni koyup gitme ne olursun’’