İçinde bulunduğumuz trajik sürecin bir de komik tarafı var.. Bakalım sosyal medya bunu nasıl kullanmış..


























“Kadınların bir fikri olmalı.”
Ölümünden sonra değeri anlaşılan sanatçılardan birisi de şüphesiz Vivian Maier’dir. Fransa’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne uzanan gizemli bir yaşamı yazar ve film yapımcısı John Maloof’un şans eseri keşfi ile öğreniyoruz.
John Maloof üzerinde çalıştığı bir tarih kitabı için fotoğraflara ihtiyaç duymaktaydı. John katıldığı bir mezatta satın aldığı kutuda ki fotoğraflara adeta aşık olur. Fotoğrafların sahibini merak eden John, kutunun üstündeki ismi yani Vivian Maier’i aramaya başlar. Fakat Vivian Maier hakkında çok sınırlı sayıda bilgiye ulaşabilmiştir.
Vivvian Maier 1926 yılında Avusturyalı bir baba ve Fransız bir annenin kız çocuğu olarak dünyaya gelir. Fakat nüfus sayımına göre 4 yaşında annesi ve ünlü Fransız fotoğrafçı Jeanne Bertrand ile birlikte yaşamıştır. Şüphesiz Bertrand’ın yanında büyümesi Maier’in fotoğrafçılığa yönelmesinde çok büyük etkisi olmuştur. 
Maier 1951 yılında yani 25 yaşındayken Amerika Birleşik Devletleri’ne gider. İlk başlarda bir fabrikada işe giren Maier, fabrikanın kendisine göre olmadığını ve sürekli kapalı alanda olduğu için fotoğraf çekemediğini anlayınca işi bırakarak Chicago’nun zengin semtlerinde çocuk bakıcılığı yapmaya başlar.
Maier çektiği fotoğraflarda daha çok işçi sınıfına yer vermiştir. İnsan ifadelerini göstermekte oldukça başarılı olan Maier bunu kullandığı Rolleiflex marka fotoğraf makinesine borçludur.
Sık sık kendi gölgesini ve aynalardan yansıma görüntüsünü de çeken Maier 40 yılda yaklaşık 1500 fotoğraf çekmeyi başarmıştır. Bu fotoğrafları sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde çekmemiştir. Ailesinden kalan miras sayesinde Avrupa ve Asya da 10’dan fazla ülkeyi gezerek gördüklerini fotoğraflamıştır.
Maier’in bir diğer özelliği ise her şeyi biriktirmesiydi. Bakıcılık yaptığı evlerde kendisine ait odasında yüzlerce dergi, gazete ve çeşitli eşyalar biriktirmeyi başaran Maier en son olarak fotoğraflarını bir depoya kaldırmıştır. Deponun parasını ödeyemediği için eşyaları açık arttırmaya çıkarılmıştır. Belki de böyle olmasaydı böyle bir yetenekten mahrum kalacaktık.
Maier soğuk bir Chicago gününde kayarak başını yere çarpar ve hastaneye kaldırılır. Uzun bir süre hastanede kalan Maier, 21 Nisan 2009 tarihinde hayatını kaybeder.
Vivian Maier yaşamında oldukça içine kapanık ve geçmişine dair konuşmayan bir insandı. Öyle ki işe girdiği her yerde ismini değiştirmeyi seçiyordu. Sessiz ve içine kapanık olmasına rağmen oldukça sosyalist ve feminist düşüncelere sahipti. Vivian Maier bir ses kaydında şöyle diyordu;
“Sanırım hiçbir şey sonuna kadar sürmez. Başkaları için yer açmamız lazım. Bu bir çark bindiğinde sonuna kadar gitmek zorundasın ve sonra bir başkası sonuna kadar gitmek için aynı imkanı bulur ve böyle devam eder. Ve birileri onlarında yerini alır.”
Arkasında binlerce fotoğraf bırakan Maier’in bu gizemli yaşamı John Maloof tarafından Vivan Maier’i Bulmak adlı belgeseli ile gün yüzüne çıkartılıyor.
Bu yaşam hikayesi biraz olsun bizi düşündürmeli kim bilir etrafımızda nice sanatçı ruhlu insanlar zamanın tozu altında kalıp halı altına süpürülüyor. Etrafınıza iyi bakın.

Sokakta yürürken bir demet çiçek almıştım adını bilmediğim.
Hatıralardan kaçış olsa da kurtuluş yoktu. Bunu, belki bir şarkıda duydunuz ya da bir kitabın ön sözünde… Okuyup geçtik. Şimdi tam da bu cümledeyim. Ve aynı sokakta…
Ardıma bakıyorum da dallarımı kıran rüzgarı her seferinde affetmişim. Bir kendime uzanamamış elim.

Aslında benim aydınlık dediğim sokak, bi bana öyleymiş ki kimse beni karanlıkta seçememiş. Öylece beklemiş, durmuşum.
Öylece durmuş, düşünmüşüm.
Neydi bana en son seni hatırlatmayan
Seni düşünmeden mi hissetmiştim rüzgarı
Düşünmeden mi uyumuştum
Ne sana dair bir şey
ne de sesini duyarım
Uyandım
Vardın
Gök’yüzüne saklanmış görememiştin
Uzanıp alabilseydim güneşi eğer
Isırtırdı içimi
Dokunabilseydim gözlerine
Yağardı yağmur
Islanırdı ellerim
Yeşerirdi boynunu büküp kuruyan hayallerim

Ağır ağır uzaklaştım senden
En çok da kendimden
Yine de sana en uzak kendime en yakın sokak
35.Sokak: Hayal kırıklıkları müzesi
Tüm sessiz sokaklarda en gürültülü yer
Hepsi rüya
Uyandım
Yoktun
seni beklediğim aydınlık sokağın ışığı elimde bir mummuş
Tek bir nefesle, sabah gün doğusundan esen rüzgarla yitip gidebilen
Konuşsam da sönermiş ya
bilmeden susmuşum
Belki de elimde solan bir gülmüş
Ağlamışım, tutuşmuş
Gülmüşüm, tutuşmuş
Susmuşum
Şimdi seni beklediğim sokak karanlık
Şimdi seni beklediğim cümle eksik
Git ve tamamla
Ya da bırak sönsün mum
Ya da yansın çiçeklerim
Bu ilk vedam
Belki son satırım

Çalış, genç arkadaşım çalış! Namerde muhtaç olmak ölmekten beterdir.
Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil
Bilimin, ilim ahlakıyla yapıldığı zamanların hocası gerçek Profesör Ali Fuad Başgil.
Samsun Çarşambalı bir ailenin çocuğu olan Ali Fuad Başgil 1893 yılında doğdu. Lise öğrenimine kadar memleketinde kalan Başgil, lise eğitimi için ona ilmin kapısını açan şehir İstanbul’a gitti. Lise öğrenimi sırasında başlayan Cihan Harbi’ne yedek subay olarak katılan hoca, 4 yıl cepheden cepheye koştu. Savaş sonrası eğitimine devam eden Başgil, lise döneminden sonra Paris’in en ünlü üniversitelerinde felsefe, hukuk ve siyaset bilimi eğitimi aldı. Yurda döndüğünde üç fakülte ve yüksek okul diplomalı bir hocaydı. Yurt dışında kazandığı birikimleri tamamen yurdu ve bu yurdun gençlerini yetiştirmek için harcayan Ali Fuad Başgil, birçok farklı alanda çalışmış, birçok ilki gerçekleştirmiştir.

Sayısız yayına imza atan Ord. Prof. Ali Fuad Başgil’in en ünlü eseri “Gençlerle Baş başa”dır. Kimi satış noktalarında kişisel gelişim kitaplarıyla aynı rafa konulsa da bu kitabın türü sadece “başucu kitabı” olabilir. Malum günümüzün en popüler kitap türü kişisel gelişim kitapları oldu. Bu alanın erbabı olmayan, kendi gelişimini dahi tamamlayamamış, boş zaman filozoflarının yazdıklarıyla aynı kefeye konamayacak bir eserdir “Gençlerle Baş başa”
Gençlerle Baş başa, bir öğüt kitabıdır aslında. Hayatını eğitim, üretim ve gelişim üzerine harcayan bir insanın, kendini yetiştirmek isteyenlere samimi bir dille verdiği öğütler var bu kitapta. Gelişim konusunda boşa harcanacak, geç kalınacak hiçbir vaktin olmadığını bilen Başgil bu kitapta karşılaşılacak zorlukları ve yapılması gerekenleri sıralamış.

Profesör kitabını, “Geleceğin ümidi olan gençleri, bunalımdan, iradesiz ve cesaretsiz yaşamaktan kurtaracak olan bu kitap; başarılı olmanın sırlarını göstermektedir.” şeklinde anlatmaktadır. Bu sebeple, okula yeni başlayacaklar, okuduğu bölümü sevmeyenler, okuyamamış ama kendini geliştirmek isteyenler, yeni bir iş kuracaklar, çocuk yetiştirenler, kısaca herkesin en az bir kere okuması gereken bir kitaptır “Gençlerle Baş başa”
Kitabın bölümlerine ve içeriğine geçmeden önce Ali Fuad Başgil’in paylaştığı bir anekdotu aktarmak istiyorum.
“ Birinci Dünya Harbi’nde dört buçuk sene, Kafkaslarda cepheden cepheye koştuktan ve bu felaketi sefalet ve ıztıraplarını çektikten sonra, nihayet İstanbul’da terhis edildim. Terhisimin ilk haftalarında müthiş bir avarelik ve kararsızlık içinde kaldım. Ne yapmalı ve hayatta nasıl bir yol tutmalıydım? Yarım kalan tahsilime devam mı etmeliydim; yoksa terhis edilen birçok arkadaşlarım gibi, tahsilden vazgeçip bir iş hayatına mı atılmalıydım? İçimi kemiren bu tereddütü yenemiyor, bir türlü karar veremiyordum. Görüp konuştuğum kimseler beni hep tahsil hayatından soğutuyor ve bir iş tutmaya teşvik ediyordu. Bir aralık, Sirkeci kahvelerinden birinde genç bir tüccar hemşehrime rastladım. Mal almaya gelmiş. Bana ne yapacağımı ve ne iş tutacağımı sordu. Ben de kararsız olduğumu, fakat gönlümün tahsile dönmeye aktığını söyledim. ‘Şaşarım aklına, okuyup da kütüphane faresi olacağına, benim gibi iş yap da para kazan.’ dedi. Bilahare hırsının kurbanı olup genç yaşında ölen bu tüccar hemşehrimin sözleri, zaten sallanan içimi, bütün bütün alt üst etti. Adeta şaşkına dönmüştüm.
Nihayet, ilmine ve kemaline derin bir hürmet beslediğim ve kendisinden feyz aldığım, Şevketi Efendi isminde eski müderrislerden bir zat vardı. Bu zatı ziyaret edip fikrini öğrenmeye karar verdim ve kendisini Çarşıkapı’daki evinde ziyaret ettim. Hoşbeşten sonra, hoca bana ne yapacağımı sordu. Ben de kendisine kararsızlığımı anlattım. Bana şunları söyledi: ‘Tereddüdü bırak ve tahsile devam et. İnsan ihtiyarlığına kadar ömrünün her çağında iş hayatına atılabilir ve az çok muvaffak olur. Fakat okuyup öğrenmenin muayyen bir çağı vardır. Sen bugün bu çağdasın. Bu çağı geçirirsen ona bir daha dönemezsin ve istidadını heder etmiş olursun. Okuyup öğren de, sonra istersen tüccar ol. Bunda bir zararın olmaz.’ Bu hikmet dolu sözler üzerine kararımı verdim ve pişman olmadım.”
Kitap 5 ana bölüm ve 62 sayfadan oluşuyor. Hayatta da olduğu gibi kitapta başarılı olma koşulları belirli basamaklarla ilerliyor.
İlk bölümde başarılı olma yolundaki tehlike ve düşmanları anlatmış Başgil. Devamında başarılı olmak için gereken şartları sıralayan Profesör disiplinli bir hayat için gereken iradenin terbiyesinin ruh ve karakterimiz üzerindeki tesirlerinden bahsetmiş. Dördüncü bölümde başarının gayret ve verimli çalışma ile geleceğini anlatan Başgil, kendince çalışma hayatının genel geçer kanunlarını sıralayarak kitabı ve aynı zamanda öğütlerini noktalamış.
Ali Fuad Başgil ve Gençlerle Baş başa ile tanışmakta gecikenler için işte kitaptan bazı bölümler:
“Muvaffak olma yolunda senin ilk büyük düşmanın tembelliktir. Burada sana tembelliği tarif edecek değilim. Onu sen, ben, hepimiz az çok tanırız. Zira öteden beri denilegeldiği gibi ‘İnsan tembel bir hayvandır.’ Yalnız ben sana şunu söyleyeceğim ki, tembellik insan karşısına çıkıp da mertçe savaşan bir düşman değildir. Bilakis, eski peri hikayelerindeki kahramanlar gibi, şekilden şekle girecek ve bin bir hile kullanarak alt etmeye çalışan bir namerttir. Tehlikesinin büyüklüğü de buradan gelmektedir. ”
“Senin elinde bütün bu düşmanlara karşı koyacak iki kuvvetli silahın var: iradeli olmak ve çalışmak. Şu halde, mesele, iradeyi terbiye edip iyiliğin hizmetinde kullanmakta ve çalışmayı verimlendirmenin yolunu ve usulünü bilmektedir. Bence senin her şeyden evvel muhtaç olduğun bilgi budur.”
“İnsiyakların (içgüdü) başlangıcı doğuş, itiyatlarınki (alışkanlık, huy) ise, tekerrür eden hareketler serisinin ilk hareketidir. Ve mühim olan bu ilk harekettir. İnsan sigaraya ilk sigaradan, içkiye ilk kadehten başlar.”
“Çalıştığın bir iş, bir ders, bir kitap, bir yazı üzerinde herhangi bir güçlüğü yenmeden bir adım bile gerileme. Ve bil ki, yılgınlık maskeli bir tembelliktir. Gene bil ki, çalışma sevgisi güçlükleri yenmekten doğar ve kuvvetlenir. Güçlüğü yenmekten hâsıl olan manevi zevk, eşsiz bir zevktir. Emin ol ki, harpte zafer ve işte muvaffakiyet yılmayanındır. Sebat önünde güçlükler erir ve imkânsız görünen, mümkün olur.”
“Bir işe başladığın, bir dersi öğrenmeye, bir kitabı okumaya koyulduğun zaman telaş edip sabırsızlanma. Sakin ve metin ol. Yol al, fakat acele etme. Sindirerek çalış ve öğren.”
Dünya olarak çok zor günler yaşıyoruz. Bu süreç biz insanlara çok şey öğretti ama hala insanlığı hatırlamamış, özgürlüğün, sağlığın ve mutluluğun önemini kavrayamamış olanlarımız var. Böyle sıkıntılı zamanlar bizler için bir fırsat aynı zamanda, düşünmek için, kendinde ne eksikse onu düşünmek için. Düşünün lütfen!
“Muvaffak olmak, mesut olmak demek değildir. İnsan muvaffak olur, cemiyet içinde özlediği yerin daha üstününü bile alır da, mesut olmayabilir. Servetin, iktidar ve şöhretin son haddine varmış nice insan vardır ki, içi daima saadet dünyasının hasretiyle yanıp tutuşur. Mükellef apartmanlarda, göz kamaştırıcı bir konfor ve lüks içinde yaşayan insanlar görürsün ki, bunun hepsini bir günlük saadetle değişmeye hazırdır. Çünkü saadet tamamiyle gönül işidir. Ve içimizdedir. Onu kendi içimizden başka bir yerde sanıp aramak ve saadeti sırf servet, iktidar ve şöhrette görmek çölde serabı su zannetmektir.”
Kapattım gözlerimi.
Ne muhteşem her şey. Altımdaki taşlar iç içe geçerek beni bir caddeden diğerine götürüyor. Arada bulut parçasına atlayıp küçükken hayal ettiğim kocaman pembe pamuk şekerden bir parça alıyorum. Biraz aşağı doğru, biraz sol tam orda indir beni. Tabi mavi değil artık etrafım. Karanlıktaki gerçeğin ta kendisi.
Gördüklerim karşısında mutluluktan ayaklarım yerden kesiliyor. Hiç tanımadığım insanlar, hayretle dinlediğim şehrin sesini boyuyor. Ordan bir nehir akıp giderken beyaz şapkalı güleç adam yanımdan geçiyor. Geçen her kişinin gözlerinden çekip çıkarıyorum, keşfetme duygusu korkudan galip geliyor. Binaların gökyüzünü kırptığı ara sokakta kaybolmanın göbeğinde buluyorum kendimi. Beni ayakta tutan bacaklarım değil bitmek bilmeyen merakım. Kocaman gülüyorum, bulaşıcıymış meğer gözlüğünü çıkararak beni tebessümle karşılıyor.

Durdurmak istemiyorum kendimi. Hemen elime bir gitar çiziyorum. Doğru telaffuz ediyor muyum etmiyor muyum umrumda değil.
“Allons ensemble, découvrir ma liberté
(Haydi birlikte, özgürlüğümü keşfedelim)
Oubliez donc tous vos clichés
(Tüm önyargınızı unutun)
Bienvenue dans ma réalité
(Buyur benim gerçekliğime)”
sarıyor dilimi. Sen de katıl küçük kız. Hadi benimle dans et. Sarı bukleli saçlarının bebek kokusu süslesin dört bir tarafı. Yay gibi çevremi sarın ve akan anın içinde yüzelim. Anlamadığım kelimelere alkışla karşılık veriyor ve öylesine bir reveransla veda ediyorum size.
Karnım guruldaması acıktığıma işaret ediyor. Uzaktan belli belirsiz seçtiğim kafenin önündeki sıra, orada ne satıldığını görmeme müsade etmiyor. Vardır bir sebebi deyip alıyorum ben de yerimi. Önümde 3 kişi kaldığında seçiyorum çikolatayı, çileği. Bu da ne böyle! Oldukça basit yapılışı ama bir o kadar lezzetli tadı. Bir bakmışım ikincisinin son lokması ağzımda. Cebimden bir peçetenin çıkması için dua ediyorum, dudağım kahvengi değil ki benim. Yarısı çikolatalı halde peçeteyi çöpe atıyorum.
Bilmem kaç senelik taşa dokunarak hissetmeye çalışıyorum. Pürüzlü dokusu, yıpranmış boyası, etrafıyla olan bütünlüğü insanların kahkahasıyla karışıyor. Tüm bunlar büyüyüp içimden yükseliyor, işte uçuyorum! Önümden çekilin yoksa çarpacağım size. İki elim yanımda dönerken saçlarım eşlik ediyor bana.
Ekmek kırıntılarını takip eder gibi uzaktan gelen keman sesine bırakıyorum kendimi. Buldum seni. Gözlerini kapatışın çoğu zaman parmağını koyacağın yeri görmek için açışınla sonlanırken kemanınla ettiğin dansı keyifle izliyorum.

Taşlar beni bu sefer bir heykelin tam karşısına götürüyor. Büyük bir zarafetle ayağını bükmüş kime bakıyorsun söylesene? Omzunu yarı açık bırakan şalın renginin gri olmadığını ikimiz de biliyoruz. İzininle, köprüden aşağı bakarken beni sandalın beklediğini hatırladım.
Kürekleri çekmenin zorlayıcı olduğu geçerli değil. Her bir su damlası neşeyle yol veriyor. Sizinle tanışmak için elimi uzatıyorum. Az kalsın düşüyordum. Telaşlanıp hemen kenara sürüyorum sandalı. Şu terliklerin ayağıma dolanmasından bıktım. Toprağa basmak ve derin bir nefes almak zamanı şimdi.
Kaç yaş atladım, kaç kat çıktım zihnimde? Doğruymuş tüm söylenenler. Domates peynir gibi yağmur güneş gibi tamamlıyorlarmış birbirini. İçimdeki kavuşmaya şahit olduktan sonra pıt pıt damlalar yüzümde bir çizgi çiziyor. Kaybolmak ve kendini bulmanın mutlu sonu.
Uzaktan bir ses gittikçe büyüyerek çekiyor fişi.
“Sena hadi yemek hazır.”
Güneş sıyrılıp gökyüzünden, tebessüm ettiğinde yeryüzüne
ve
Ben derimden sıyrılırken büsbütün
Birbirimize dünyanın anlatılması güç acılarını fısıldayalım Elika…
Aydınlıkta yazmaklar adlı kitabımın yirmi beşinci sayfasındaydım
ve
Bir karanlık düşüverdi aklıma
Bağışla…
Bağırarak yazmak istediklerine neden çığlık çığlık susuyor insan?
Elika…
Üzerine bir şal gibi değen toprak artık bir dehliz gibi sanki
Neden?
Neden Elika?
Neden?
Neden bir kez olsun gündüzleri yazamaz insan?
Gözlerimiz bu denli mi kapalı yoksa?
Toprak Ana bana bir avuç çakıl getirdi bugün
ve
Ben kitabımın yirmi beşinci sayfasında bile değilim
Bilirsin
Kelimeler durmaksızın kayıp gider avuçlarımdan
Çakıllar cabası senin anlayacağın
Bana bir tutam da olsa sen getirmeli kapımı tekmeleyenler Elika
Bir tutam da olsa yazmakları olmalı bileklerimin…
Aydınlıkta yazmaklar adlı kitabımın yirmi beşinci sayfasına ulaşmama az kaldı
ve
Fakat ismini değiştirdim kitabın
Karanlığa yazmaklar oldu adı
Yine utancımdan karardı dokunduğum her şey
Kesif kesilen bir tek acılarım…
Tam bu esnada düştün aklıma
Neden?
Neden Elika?
Neden?
Sen bir kışı ayıklarken gözlerimden
Sobalarımda yarım yamalak kokan portakal kabukları
Sen herhangi bir eylemde bulunmalısın Elika
Fakat bu olmamalı gelmemek
Bir eylem sayılmamalı artık beklemek…
Bir balkona ilişiyor gözüm
Bembeyaz çarşaflar ve sen
Giz gibi Elika
Bir giz gibi yatıvermişsin toprağa
Omuz hizalarında irili ufaklı hüzünler
Silkiversen düşecekler oysa
Neden?
Neden Elika?
Neden?
Hüznü benden daha çok seviyor oluşun?
Yirmi beşinci sayfaya ulaşmalıyım…
Yazmalıyım Elika
Yoksa bir çırpıda yanına alıverir beni Toprak Ana…
Elika!
Sana bağırdıklarımı duy ne olursun!
Duy bu tümden varım yarım kelimeleri
İşit ne olursun ortaklığımızı bölen en küçük şu payı
Zira ben işittim ki
Edebiyatla anlatamazsam sana kendimi
Rakamlara mahkum etmeliymişim bileklerimi…
Elika!
Yalan!
Ne yirmi beşinci sayfane kitap
bahanemsin yazmamın
Elika…
Ben başka bir bahane daha bulmadan
Ne olur beni bağışla…
~EBRÂR
28.03.2020
15.54
Dudaklarımda bir ayrılık türküsü
Yastığa yorgana seni fısıldıyorum
Yatağım bir uçurum derince ve karanlık
Bilmezdim bu yüzünü, sen gidince tanıştık
Bir soru ki her gece düşüyorum koynuna
Bıkmadan, usanmadan
Düşüyorum boyuna
Yaşamak mı zor, sevmek mi
Yaşamak mı zor, sevmek mi
*
“Çoktan değişti her şey” dedi şarkı
Ben neden değişmedim
Ellerim kızılca kıyamet
Kanıyor, kanıyor, hayır kanatmıyorum
Ben de sarhoşum nihayet
Kollarımda rüzgârın, boğazımda yokluğun
Geçmiyor
Ama dayan
Birazcık daha dayan
Sana formüllerini getiriyorum
Kendini doğurmanın, mütebessim ölmenin
Gün yüzüne vurdu mu hayatın peşine düşmenin
Yıkılıp yıkılıp da yine de küsmemenin
İnancın, umudun, sevginin
Neredesin
Sevgilim, çocuğum, neredesin
İyice küçülüyor gövdem
İyice iyice bilmelisin
Öyle ki bir merdiven boşluğunda yaşam sürebilirim
Ellerini uzat yeniden
Yolumuzu kaybedelim
*
Ben seni görmezden evvel
Hani bakarken hani gülerken hani konuşurken de
İnerdim tenhalardan, insanların içine
Çünkü neyi saklamak istiyorsan
Ortalık yere bırakmalı
Apaçık, çırılçıplak
Kördür zira insanlar
-Yazık, çok yazık-
İnsanlar tutsak
Ömürler bozdurulur yaşamaktan korkarak
Ceplere koyulmadan saçılır da pul olur
*
Bu nasıl bir âlem ki
Çoğunun türküsü yok
Aşkı yok, yarası yok
Sevmeye yürek ister
Kül kalmaz da mangalda
Hangi gönüle meyletsen
Bir dirhem cesaret yok
Sabır yok, sadakat yok
Son moda ambalajlar
İçini dolduran yok
Bilmezler mi sevgilim
Kaç kilodur bir ceset
Çürüyecek çaresi yok
*
İnanmazdım bu söze başkasından duysaydım
Yeter ki bir daha de
Kandım yine kanarım, doya doya kanarım
“Karahindiba! Karahindiba!
Orada burada bitip durma
Evin yanımdır, döşeğin gövdem
Akıtacaksan bana akıt zehrini
Sefan da başım üstüne cefan da”
*
Uçardı söz, yalanmış
Kalırmış kulaklarda
Çalar eski bir şarkı durmadan bir plakta
Kıyı ne kadar uzak, sular ne kadar derin
İçim yanar durur da
Dışım ne kadar serin
Bu siste, uğultuda gemilerim kayboldu
Nerdesin, ben neredeyim
Yollar dönülmez oldu
Merve Arslan
31.03.2020
Ankara
Covid-19 salgını sebebiyle herkes mutfakta hünerlerini gösterirken, bir yandan da challenge çılgınlığı ile evde kalmanın stresini atmaya çalışıyoruz. En sevdiğimiz kahve dükkanı da kapalı olduğundan iş başa düştü. İşte şu günlerde popüler olan Dalgona Kahvesi tüm dünyayı kasıp kavuruyor. Hala denemediyseniz size tarifi ile geldim.
Malzemeler:
2 yemek kaşığı hazır kahve, 2 yemek kaşığı toz şeker, 2 yemek kaşığı su, süt ve buz.
Yapılışı:
Bir kaba 2 yemek kaşığı hazır kahve, 2 yemek kaşığı şekerimizi ve 2 yemek kaşığı suyumuzu koyup karıştırıyoruz. Eğer küçük çırpıcınız varsa zamandan ve kol gücünüzden kazanabilirsiniz. 🙂 Bende pilli süt köpürtücü vardı, onunla denedim, oldu.
Karışımımızı açık kahve kremamsı bir kıvam alana kadar çırpıyoruz.
Kıvamı yerine gelince bir bardağa buz koyup (isterseniz buzsuz da olabilir) sütümüzü ekliyoruz. Bardakta biraz boşluk bırakıp üzerine hazırladığımız karışımı ekliyoruz. Ve işte sizde Kore’den çıkan o meşhur sosyal medya fenomeni Dalgona Kahvesini yaptınız. Şimdi pipetle içebilirsiniz.

Afiyet Olsun! 🙂
Grup Yorum, 1985 yılında üniversite öğrencileri tarafından kurulan bir müzik grubudur. 1980 yılında askeri darbesinden sonra oluşan politikalara karşı gelmek amacıyla kuruldu.

1985 yılında kurulan Grup Yorum Türkiye başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde o binlerce konser verdiler. Sadece şarkı söylemediler, konser vermediler. Sokaklarda kadın şidetlerine hayır demek için, üniversite işgaline karşı durmak için bir çok kez sokakta halkın yanında durdular. Bu katılımlar sonucu 20 üyesi tutuklandı ve bir çok kez konser yasağı geldi. Bu engellere rağmen yine de pes etmediler.
Gündoğdu Türküsün’de dedikleri gibi;
“İşçi köylü hep hazırız,
Bozuk düzene karşı,
Halk savaşı vereceğiz,
Emperyalizme karşı,”
Grup Yorum 25. yılını 12 Haziran 2010 tarihinde BJK İnönü Stadyumu’nda verdiği bir konserle kutladı. Konserde Ali Primera, Yasemin Göksu, Tuncel Kurtiz, Nejat Yavaşoğulları ve daha birçok sanatçı Grup Yoruma eşlik etti. Bu konser Türkiye’de biletli olarak yapılan en kitlesel konser oldu ve 55 bin kişinin katıldığı konser tarihe geçti. Tarih hiç bir zaman unutmayacak.

Grup Yorum, hep halkın sanatçısı oldu. Köylünün, esnafın, öğrencinin, öğretmenlerin, kadınların ve daha çok sayamadığım bir çok kesimin hakkını savunmak için hep sokakta destek verdiler bu bozuk düzene karşı.
Grup Yorum üyeleri, 17 Mayıs 2019 tarihinde konser yasaklarının kaldırılması, grup üyelerinin serbest bırakılması, hakkındaki davaların düşürülmesi gibi taleplerle açlık grevine girdi.

20 Ocak 2020’de Grup Yorum üyeleri İbrahim Gökçek ve Helin Bölek, açlık grevlerini ölüm orucuna dönüştürme kararı aldı.3 Nisan 2020 tarihinde 288 gündür ölüm orucunda olan Grup Yorum üyesi Helin Bölek yaşamını yitirdi.
-UNUTMAYACAĞIZ SENİ HELİN BÖLEK-

Doğum Tarihi: 5 Haziran 1932
Doğum Yeri: İrlanda
Ölüm Tarihi: 7 Eylül 1981
Ölüm Yeri: Somerset
Eserleri: Garage İn The Snow, Helen Reclining, Boats In The Harbour, Sailboats On A River, Black Apollo III
Annesi: Bridget Brown
Babası: Patrick Brown
Kardeşleri: Francis Brown, Peggy Brown, Peter Brown, Paddy Brown, Eamon Brown, Mona Brown, Sean Brown, Jim Brown, Lily Brown, Dany Brown, Ann Brown, Tony Brown
Eşi: Mary Carr
Beyin felçli olarak doğan Chirsty Brown, hastalığı nedeniyle hareketlerini kontrol edemez ve tekerlekli sandalyeye mahkûm bir yaşam sürer. Ancak çocukluğunda, sol ayağının felçten etkilenmediğinin farkına varması hayatını değiştirecektir. Chirsty sol ayağını kendine verilmiş bir şans olarak görür ve azmin de yardımıyla hastalığının etkilerini yenmeye çalışır. Bu çalışmanın sonunda ise sakat vücudunun içinde gizli olan zekâ ve yazma yeteneği ortaya çıkacaktır.
Sadece sol ayağını kullanarak yazdığı romanlae ve şiirler, sonraki yıllarda Chirsty Brown’ un İrlanda edebiyatının saygın isimleri arasına girmesini sağlayacak ve azimle çalışmanın sonucunda imkânsız diye birşeyin olmadığını tüm insanlığa gösterecektir.
Chirsty Brown’ un ölümünden dokuz yıl sonra çekilen film, yazarın hayatından kesitleri anlattığı kitap olan Sol Ayağım’ ın sinema uyarlamasıdır. Kimi zaman hüzünlü, kimi zaman eğlendirici olabilmeyi başaran filmin, azim ve umut hikâyesi olarak evrensel mesajlara yer verilmiştir.
Biz de bilirdik sevgiliye karanfil almasını, lâkin aç idik, yedik karanfil parasını.
1 Nisan 1937’de Adana’nın Yenice köyünde dünyaya geldi. Babası Urfa Siverek”li Zaza, annesi ise Kürt kökenlidir. İlk ve orta öğrenimini Adana’da tamamlayan Güney, çocukluk yıllarında pamuk işçiliğinde gazoz ve simit satı çeşitli işlerde çalıştı. Filim afiş arabalarını dolaşırdı Adana sokaklarında. Güney, küçük yaşta ilgisi olmuştu sinama dünyasına.
Edebiyatla ilgilenen ve öyküler yazan Güney, üniversite eğitimini almak üzere Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Bu süre içinde usta yönetmen Atıf Yılmaz’la tanışan Güney, rejisörün desteğiyle sinema dünyasına ilk adımını attı.

1959 yılında Bu Vatanın Çocukları ve Alageyik filmlerinin senaryolarını yazan ve oyuncu olarak da bu yapımlarda performans gösterdi.
Yılmaz, Onüç dergisinde yayımlanan “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılandı, 1961 yılında 18 ay hapis cezasına ve 8 ay Konya’ya sürgün cezasına mahkûm oldu.

1963 yılında mahkûmiyet sona erdi. Güney, tutkuyla bağlı olduğu sinemaya döndü. Küçük bütçeli ve sıradan macera filmlerinde rol almaya başlayan Güney, şiddet temalı bu filmlerde canlandırdığı ezilen ama yazgısını kabul etmeyen; kötülüğe karşı tek başına direnip mücadele eden dürüst Anadolu çocuğu karakteriyle popüler oldu.
Güney’in o dönemde izleyiciyle buluştuğu filmlerden biri de Çirkin Kral’dı. Bu filmden sonra Çirkin Kral olarak anılmaya başlayan aktör, senaryosunu kendisinin kaleme aldığı, Ömer Lütfü Akad’ın yönetmenliğini yaptığı Hudutların Kanunu filmindeki sade ve abartısız performansıyla Türk sinemasında yeni bir oyuncu tipi yarattı. Yeşilçam’daki iyi karakterlerin yakışıklı, kötü karakterlerinse çirkin oyuncular tarafından canlandırıldığı sistemi tersine çevirdi.

Güney’in yönetmenlik süreci At Avrat Silah isimli filmle start aldı. 1968 yılındaysa filmografisi de ilk önemli filmi olan Seyyit Han’ı çeken Güney, filmde doğu topraklarındaki bir sevda öyküsünü anlatıyordu.
Guney, 1964 yılında askerliğini bitirip Kamalı Zeybek filminin çekimlerinde Nebahat Çehre ile tanıştı ve 30 Ocak 1967 tarihinde Nebahat Çehre ile dünya evine girdi. Kısa sürdü evliliği 24 Nisan 1968 tarihinde boşandılar.
1970 yılında Türk sineması için önemli bir yere sahip olan Umut adlı filmi izleyiciyle buluşturdu. Adana Altın Koza Film Şenliği’nde en iyi film ödülünün sahibi oldu. Ancak sansür kurulu tarafından yasaklanmasının ardından Danıştay kararıyla yeniden izleyiciyle buluştu.

Güney’in 1971 yılında yönetmenliğini yaptığı Ağıt, Acı ve Umutsuzlaradlı filmlerinin üçünün de Adana Altın Koza Film Şenliği’nde dereceye girmesiyle festival tarihinde bir ilk gerçekleşiyordu. Aynı yıl, gözaltına alınan Güney bir hafta süreyle gözaltında tutulduktan sonra 3 aylığına Nevşehir’e sürgüne gönderildi.
12 Mart 1972’de gerçekleşen darbe sırasında adının siyasal olaylara karıştığı gerekçesiyle tutuklanan Güney 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Aynı yıl Boynu Bükükler adlı romanını Boynu Bükük Öldüleradıyla yayımladıktan sonra Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazanan yönetmenin mahkumiyeti, Bülent Ecevit’in iktidar olduğu 1974senesinde genel affın yürürlüğe girmesiyle sona erdi. Bu zorlu sürecin ardından filmografisi için oldukça önemi olan ve aynı adı taşıyan şarkısıyla da klasikler arasına giren Arkadaş’ı çeken Güney, filmde iki üniversite öğrencisinin, aralarındaki toplumsal uçurumların farkına varmalarını işliyordu. Ülkemizdeki kültür şokunun resmedildiği film büyük ilgiyle karşılandı.
Yılmaz Güney, Endişe ismindeki filminin Adana’daki çekimleri sırasında karıştığı bir olay sırasında bir yargıcın hayatına son verdiği için 19 yıl hapis cezasına mahkûm oldu. Cezaevinde bulunduğu dönemde Güney adlı bir dergi çıkaran ve senaryo çalışmalarına devam eden rejisörün, o dönemde kaleme aldığı Sürü, yönetmen Zeki Ökten tarafından beyaz perdeye aktarıldı. Büyük ilgi gören filmden sonra Şerif Gören tarafından çekilen ve senaryosunu Güney’in yazdığı Yol filmi Türk sinema tarihine adını altın harflerle yazdırdı.
1981’de Isparta yarı açık cezaevinden izinli olarak ayrılan ve sonrasında yurt dışına kaçan Güney, Yol’un kurgusunu tekrar yaptı ve Cannes Film Festivalinde en iyi senaryo ödülünün sahibi oldu. Güney yurda dönme çağrılarına uymaması sebebiyle 1983’te Türk vatandaşlığından çıkarıldı.

Yılmaz Güney 9 Eylül 1984’te Paris’te mide kanseri sebebiyle hayatını kaybetti…
Merhabalar sevgili 24Okur okuyucuları. Karantinanın bilmem kaçıncı gününden sizlere sesleniyorum. Radyocu konuşması gibi oldu neyse hayal kurmayalım şimdilik… Eee karantina günleri nasıl neler yapıyorsunuz diye sormıyacam çünkü hiç ilgilenmiyorum Allah sizi inandırsın. Umarım evde canım sıkılıyor, yapacak bir şey bulamıyorum, çatladım, bunaldım diyen program yapıp gününü düzenlemeyi bilmeyen güruhtan değilsinizdir diyorum ve konuma geçiyorum.
KUŞAKLAR
Nedir bu kuşaklar? Kaç tanedir? Kimler girer dediğinizi duyar gibiyim.
Kuşaklar aslında 3’e ayrılıyor.
Öncekiler ya da sonrakiler ne diye sormayın bilmiyorum. Araştırmaya da üşendim canım istemedi. Gelelim yakın kuşakların özelliklerine. X Kuşağı yani çoğumuzun anne ve babalarının oluşturduğu son derece çalışkan, sabırlı, örf ve adetlere düşkün teknolojiye alışmaya çalışan kuşaktır. Y Kuşağı ise çokta çalışkan olmayan, belli bir otoriteye bağlı kalamayan bundan dolayı daldan dala atlayan, sabırsız, asi ama bazı önemli ananeleri gözardı etmeyen ortada kalmış hem sokak oyunları bilen hem bilgisayar çağının oyunlarını bilen kuşak. Gelelim Z Kuşağına. Bu kuşaktakiler X ve Y kuşağını kanser eden, aşırı tembel, iletişim kurmada eksinin altında tamamen sanal dünyada büyüyen sokak oyunlarını bilmeyen ağızlarında genelde BOŞ YAPMAAA cümlesi olan çoğumuzun kardeşlerinden oluşan kuşak. Tabi istisnalar da vardır…
Bu kuşakların maddi özelliklerinden bahsettik. Gelelim manevi özelliklerine. Fıtrat, yaşantı olarak farklılık göstersek de bazı manevi özellikler farklılık göstermediğinin kanaatindeyim. Mesela arkadaşlık, dostluk, vefa, aşk, sevgi, merhamet, vicdan, esaret, doğrular, yanlışlar, bardağa dolu ya da boş tarafından bakma ve ÖZGÜRLÜK… Daha çok sayabiliriz ama ben biraz sadede gelmek istiyorum müsaadenizle.
ÖZGÜRLÜK

Evet özgürlük. Kime göre neye göre özgürlük. Bedenin mi yoksa fikirlerin mi yoksa hayallerin mi özgürlüğü…? Şu sıralar herkes evinde durmak zorunda salgın hastalıktan dolayı. Öğrenciler okula gidemiyor, esnaflar dükkanlarına, sadece işçiler ve sağlık gurubu dışarda o da mecburiyetten. Geri kalan topluluğa evinde oturması söyleniyor aynı HAPİS gibi. Hapsolmak bir yere ne üzücü değil mi? Hele ki yaklaşan bahar günlerinde. Kimilerine göre evet bu durum hapis çünkü “O’nu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.” demiş düşüncelerine çok önem verdiğim zaatı muhterem. Çok hoşuma gidiyor bu cümle adeta içimi aydınlatıyor. Nerede olursan ol, ne halde olursan ol O’nu yani Allah’a kul olduğumuzu unutmamak. Olaylar karışısında isyan etmek yerine sabırla karşılamak arasında ince bir çizgi var muhakkak. Bunun bilincinde olmanın verdiği iç huzur ise sizi bu duyguya davet ediyorum.
Gelelim karantina günlerinize. Evet yazının başında ne yaptığınız beni hiç alakadar etmez demiştim kabul ama kıyamadım size bir kaç cümle ile umarım bardağa dolu tarafından bakmayı görebilirsiniz. Aslında şuan büyük bir salgın var her an öteki tarafa gidebiliriz yani piyango kime vuracak Allah’tan başka bilen yok. Böyle bir gerçek var. Herkes evinde kabuğunda sadece canla başla çalışan sağlıkçılar ve emekçi kardeşlerimiz haricinde. Umarım hastalığa yakalanmazlar. Helal rızık için çabalayan emekçi kardeşlerim Allah yar ve yardımcınız olsun.
Gelelim evde kendini hapis zannedenlere onlara iki çift sözüm olucak. Siz hapsolmak ne inanın bilmiyorsunuz şımarık şımarık evden dışarı çıkamıyoruz, kaldık burada, 2020 bit artık demeyi bırakın aile ve iç dünyanıza dönün. Elinizdeki telefon, tv, pcleri bırakın ve ailenizle ilgilenin, gönüllerini hoş tutun zira bir daha gelmeyecek bu vakitler belkide. Manevi hayatımızdan başlayabiliriz mesela. Hepimiz insanız ve eksikliklerimiz muhakkah var önemli olan bunları telafi etmeye çalışmak heleki şu üç aylarda. Ahir zamandayız. Zaman su gibi akıp gidiyor vakit geç olmadan kendimize çeki düzen vermeye başlasak sizce de güzel olmaz mı? Bardağa birde burdan bakın derim…

Hayatı ne kadar boş yaşıyoruz değil mi ?
Ne kadar da çok beklentilerimiz var…
Ne de çok hüzünlerle doluyuz.
Geçecek dediğimiz çoğu acı geçmedi, unuturuz dediğimiz çoğu anıları unutamadığımız gibi. Her zaman özlediğimiz insanlarla dolu yüreğimiz… Bazen annemizi bazense çocukluğumuzu özleyerek geçiyor günlerimiz.
Umudu eksik etmeyelim derken hayal dünyasında yaşayan insanlarız biz. Hayal kurmaktan yorulan, artık gelecekte değil şimdi güzel şeyler olsun diye çırpınan. Hayatın amacını ararken amaçlar içinde kaybolanlarız. Kaybedenler kulübüne üye, akıl hastanelerine adayız.

Hangimiz normaliz?
Hangimiz hayatın her diliminde mutluyuz?
Kimimiz işini sevmiyor, kimimiz okuduğumuz bölümü, kimimiz de yaşadığımız şehri.
Hangimiz mutluyuz? ama böyle sahi sahi derinden mutluyuz ?
Her zaman bir şeylerimiz eksik; senin sevdiğin adam eksik, onun annesi eksik, benim ışığım eksik. Peki tam olanı gördük mü hiç. HAYIR… Kocaman bir hayır.

Her zaman bir şeylerden eksik kalacağız. Eşimiz, dostumuz, sağlığımız tamamken bile. Belki ailemizden, belki ukde kalanlardan belki de var olan ama memnun etmeyen şeylerden her zaman yarım ve mahrum olacağız. O yüzden anı yaşamak ve dolu dolu yaşamak önemlidir her zaman. Plansız değil ama aşırı kaygımızı köşelere bırakarak yaşamalıyız. Yoksa zaten hep yarım kalacak olan ruhlarımıza ağır gelir tamamlayamadığımız tüm şeyler. Ağır gelir planların uymaması. Çok ağır gelir planladığın hayatın virgülü bile olamamak. Şunu da unutma ağır gelecek boş geçirdiğin her yaşını selamlamak.
Unutma yarım kalacaksın ama pişman kalmayacaksın, belki çok şey isteyip azla yetineceksin ama unutma kaybolmayacaksın.Kaybedeceksin her şeyi; umudunu, hevesini, gülmelerini, kalbini, huzurunu… bilhassa bunlar büyütecek seni. Uyuyunca geçer masalına inanıp geçmediğini görünce olgunlaşacaksın. Belki pişmeyeceksin ama hamda kalmayacaksın.
Belki tam olamayacaksın ama unutma; yarım kalan her şey bir gün tamamını bulur elbet bulur…

Yavaş yavaş dediler
Birden olursa delirirsin dediler
Bir boşluk hapiseder dediler
Ne varsa geldi başıma
Önce delirdim sonra
O boşluğa hapis oldum
Sonra?
Kimse bilmiyor o sonu!
Yaşayanlar söylemedi ya da
Söyleyemediler...
Biliyorum ben.
Ölüyorsun.
50 yıl fazladan yaşasın cesedin diye
Sonradan gömüyorlar.
Gömülmeyi bekleyeli çok oldu.
Kaçıncı asrı aştığımı saymadım,
Mahkum oluşumun sana.
Binince yılında gömecekler
Söylediler.
Bekliyorum,
Önce seni
Sonra gömülmeyi
İlk sen gel olur mu?