21.1 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 5, 2026

Hayalperest

  • Hayallerimin mimarıyım
  • Görmek istemiyorum gerçek,
  • Dünyanın kötü kalplerini,
  • Severim bu düş dünyasını…
  • Gözlerimi kapattığım sürece ;
  • Güneşi öpebilirim,
  • Gözlerimi kapattığım sürece,
  • Yıldızlara dokunabilirim…
  • Hayaller kurarım, düşlerle avunurum,
  • Hayat eskisi gibi pürneşe,
  • Uyanınca uçar gider herşey
  • Gelirmi güzellikler gelir mi geri…
  • Ben masum bir hayalperestim
  • Uyandırmayın beni, eğer bunlar bir hayalse,
  • Ağlamak gibiydi, hayal ettiğin şeyleri,
  • Bir başkasının yaşaması.
  • Zamanı geldi mi?
  • Uyanmak vakti mi?
  • Zaman, hayal zamanı mı?

Yitirilen Hayatlar

Sadık, her sabah erkenden kalkar ve yollara düşer. İşe kendi mahallesinin çöp konteynerlerinden başlar; şehrin dört bir yanındaki çöp konteynerlerine atılan kâğıt ve kartonları toplar. Akşama kadar topladığı kâğıtları, şehrin az ilerisindeki Azmi’nin deposuna götürüp Kesik Azmi’ye satıyordu. Azmi’nin lakabı kesikti. Bu lakap ona gençken karıştığı bıçaklı bir kavgada yüzüne aldığı bıçak darbesi sonucunda verilmişti. Aslında Azmi iyi adamdı ama çabuk galeyana gelen bir yapısı vardı. Zaten o bıçaklı kavgaya da arkadaşlarının kışkırtması yüzünden karışmıştı. Sadık, okulu bıraktığı günden beri bu işi yapıyordu. Okulu, okumayı ve kitapları çok seviyordu aslında. Hatta ne zaman çöpe atılmış bir kitap, dergi, gazete görse hemen alır; üzerini temizler ve yanında getirdiği heybesine koyar. Bunları satmaz eve götürür akşamları okurdu. Bu şekilde bir kütüphanesi bile olmuştu. Babasının iki yıl önce trafik kazasında ölmesi onun hayatında yıkımlara sebep olmuştu. Babası öldükten sonra okulu bırakıp çalışmak zorunda kaldı. Üstelik annesi de kanser hastasıydı. Annesi ve kız kardeşine bakmak zorundaydı. Sadık, okuyup öğretmen olmak istiyordu. Babası ölene kadar Sadık’ın tek hayaliydi bu. Babasının ölmesi onun bu hayalini de yıkmıştı. Artık Sadık hayal kurmuyordu. O,  hayatın gerçekleriyle erken yüzleşmişti. Okulun önünden ne zaman geçse birkaç dakika okula bakarak dalıp giderdi. Her ne kadar çalışmak zorunda olsa da aklı hâlâ okulda ve okumaktaydı.

Sadık, o gün yine erkenden kalkmış ve sırtında arabasıyla şehri dolaşıp çöpe atılan kağıtları topluyordu. Her zamanki gibi ilk işi zenginlerin mahallesine gitmek oldu. Bu mahallede çöpten neler bulmuştu neler… Bir keresinde güzel bir oyuncak bebek bulup kardeşine götürmüştü. Zavallı kız bebeği görünce ne kadar sevinmişti. Sadık kendini işe kaptırmış; sokak sokak dolanıyordu. Büyük caddeye çıkan ara sokakların birine sapmıştı ki; az ileride adamın birinin kadını dövdüğünü gördü. Kadın ‘‘kurtarın beni’’ diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Ama etrafta Sadık’tan başka, kadına yardım edecek kimse yoktu. Sadık, kadına yardım edip etmemek için tereddüt etti. Ama o sırada adamın belinden bıçak çıkardığını gördü. Bıçağı görür görmez adama doğru koşmaya başladı. Adama, ‘‘bırak kadını’’ diye bağırdı. Sadık’ı duyan adam, ‘‘ sana ne ulan piç kurusu’’ dedi. Adamın bu sözlerini işiten Sadık, gözü dönmüşcesine adamın üzerine atıldı ve aralarında bir boğuşma başladı. Boğuşma esnasında Sadık, vücudunda bir sıcaklık hissetti, üzerinde bir uyuşukluk vardı ve gücünü yitiriyordu. Ne olduğuna anlam veremiyordu. Sonra adam Sadık’ın elinden kurtuldu ve kaçmaya başladı. Giderken ‘‘Ben sana karışma demedim mi piç kurusu?’’ dedi. Sadık elini karnına götürdü ve eli kan içinde kalmıştı. Tüm olanları gören kadın ‘‘Yetişin kimse yok mu? Çocuğu kurtarın!’’ diye bağırmaya başladı. Ama Sadık üşümeye hatta titremeye başlamıştı. Nefes almakta güçlük çekiyordu. Konuşmaya çalışıyordu. Bu arada sesleri duyan birkaç kişi Sadık’ın başına toplanmıştı. Bir yandan 112’yi arıyorlar, bir yandan da Sadık’ı konuşturmaya çalışıyorlardı. Sadık bilincini iyice yitirmeye başlamış; hayatı bir film şeridi gibi gözünün önünden geçmişti. Bir an gücünü topladı ve ağzından son kez şu kelime döküldü, “ Anne…’’

Görür İnsan

İçine kör insan görebilir mi aynada kendini
Ve nedir gördüğü, başkalarından başka?
Hayattan beklentilerin tutarı bir çanta dolusu.
Oysa bir hayal satılık mıdır;
Emek veya düşünmek bedava!

Bedava ama bedelsiz değil.

Pamuklu yataklardan kopup
Asfalt yollardan sapıp
Kaybolmalı karanlığın içinde
Cesaret ile kol kola.

O zaman atılır adımlar bilinmezde

Bir ‘ben’ olmuş olarak
Ve anlam arayışıyla.

Ne Zaman Sol’uyum?

‘Kimsenin kimsenin yüzüne bakmadığı, gözlerin içinde mana olmadığı günlerdi…’

Ne yapayım peki? Hüzünlenmeyeyim de ne yapayım? Bu akşam vaktinde, yağmur camlarımı döverken mutlu olmayı öğreten olmadı. Bir ağaçtan bir yaprak yere düşerken gülmeyi görmedim hiç kimseden. Bir ayak izi gördüğümde birinin bir yerlere gitmiş olabileceğinden başka bir ihtimali anlatmadı hiç kimse. Bu kadar yokluk varken varlığımın anlamını sorgulamadım hiç. Ta ki Mustafa bu yağmurlu akşamda eve Hatice isminde bir kadınla gelinceye kadar…

Mustafa’nın misafirimiz diye tanıttığı Hatice’ye; heves ederek alıp da hiç giymediğim kıyafetimi, ayakları üşümesin diye çeyizimde duran çadiklerimden birini, geçen hafta bitirdiğim gül oyalı çemberimi verdim. Benim kıyafetlerimin içinde bir şeye benzemişti bari, bir kadına dönmüştü en azıdan.

‘Ne güzel olmuşsun Hatice.’

Gevşek ağzında cık cık çiğnediği sakızıyla âdeta iğrenilesi ses tonunda ‘Sağ ol Mustafa seninkinin dolabından. Beğendin mi?’ demez mi! Mustafa’nın yüzüne bakıp bu konuşmaya bir mana vermeye çalışıyordum. Ancak düpedüz her şey karşımdaydı. Bir yanımda çocuklarım diğer yanımda aşağılık kepaze ruhlar…

Kadınlar her şeyi anlarlar, anlaşılması hiç gerekmeyen ve sadece siz erkeklere ait olduğunu sandığınız iç güdülerinizi, duygularınızı, kendinize sakladıklarınızı ve aslında hiçbir zaman yeterince saklayamadıklarınızı, sessizliğinizi ve ortalığı ateşe veren alevlerinizi…

‘Kadınlar her şeyi hissederler ve anlarlar…’

Sobada yanan odunların odaya yaydığı çıtırtı seslerinde sarı ışık saçmaya çalışan kirli ve isli lambanın odadaki en kuytu köşeye girip bir daha ışımak istemeyesi tutmaz mıydı içimde…

Çocukların hepsi soğuk bir acımayla yüzüme baktı. Tarifsiz bir his bulutu biçare ve yapayalnız ruhumu sardı. Sokakta değil âdeta kafamın içinde trafik vardı. Mustafa ile Hatice gülüşe gülüşe misafir odasına geçti. Ayşe, Fatma’nın kolundan tutup ‘Babanın yanına gitmek yok bu akşam. Hemen yemeğinizi yiyip uyuyorsunuz anlaşıldı mı?’ derken bende donup kaldığım ruh halimden çıktım ve masayı kurmaya koyuldum. En büyük oğlum Murat’ın sisli ve sinsi bakışlarını ‘Kendine gel anne!‘ dercesine yüzüme vurduğunu hissediyordum. Allah’tan üstüme üstüme gelip beni sıkıştırmıyordu da gözyaşlarıma engel oluyordum.

Yemeğini yiyen yedi yemeyen odasına çekildi. Ayşe ile ben mutfaktayken Mustafa ile Hatice yan odada radyoyu açmış şarkı dinliyor, şişeleri dikliyorlardı. Her metre karesi sigara dumanıyla dolan odadan çıkan Mustafa’nın, bir öfkeyle Ayşe’yi yere atışı vardı! Çığlıklarımı ve feryatlarımı bastım avaz avaz… Hatice kapının eşiğine tünemiş bu tablodan zevk alırmışçasına gizliden açığa sırıtıyordu. ‘Döv Mustafa döv! Biraz da karını döv!’ diyen kışkırtıcı bakışlarıyla göz göze geldim. ‘Kızıma dokunma!’ diyerek Mustafa’yı duvara doğru ittim. O hayvan gibi cüssesinin iki seksen yere yıkılışını beklemezdim. Ayşe yüzüme baktı. Yüzünü avuçlarımın arasına alıp baş parmaklarımla gözyaşlarını silip ‘Doğru odana kapını kilitle ama.’ dedim. ‘Anne sennn…’

Bende Mustafa’nın ellerinden bedenime düşen işkence payımı almıştım. Ahlaksız bir kadının fısıltılarıyla bana dediği her cümlede solumdan ve soluğumdan olmuştum. Üzgünüm Allah’ım, çünkü senin her şeye kâdir olduğunu bildiğim hâlde, bu geceden sonraki her gece üzgün uyuyorum. Varımız yoğumuz bir yüreğimiz vardır. O da yaradır işte… Yere koymadıklarımız, yara koydu gönlümüze.

Kimsenin kimsenin yüzüne bakmadığı, gözlerin içinde mana olmadığı günlerdi… Bir gün tanıdığın insanın ikinci gün başkasını tanımaması, üçüncü gün tanınmayacak hâle gelmesi alışılmış bir olay olmaya başlamıştı ailemizde. Küle dönmüş bahçeme çiçek açtırırsın Rabbim, biliyorum. Bu solgun kulun kalbi yorgun diyorum; kalbi güzel olan insanların gönlü hep yorgun olurmuş yanıtını alıyorum.

Rahman ve Rahim olan Allah’ım; isimlerinin güzelliğine sığındım bana inşirah ferahlığında bir kalp ver.

☆☆☆

Yuvayı kim dağıtmışsa, kuşun katili odur.’

‘Düşün, sevemiyorsun. Hissizlesmişsin. Etrafında olanlar ilgini çekmiyor. Vicdanını sorgulamayı unutmuşsun. Her şeyden önce inanmıyorsun. Senin düşünme organını yaratan bir yaratıcıyı düşünüp O’na inanmıyorsun. Ruhunu, bedenini var eden varlığı inkar ediyorsun. Bundan daha ölmüş bir ruh, hükmünü yitirmiş bir can olabilir mi?’

‘Böyle bir ruhu taşıyan canlı, zaten yaşamamıştır. İnsan dahi olamamıştır.’

‘Anne, Ayşe ablamla sen babamdan mı bahsediyorsunuz?’

‘”…Bu yüzden ruhlarımızı soldurmamalıyız. Rüyalarımızın yeşermesi için ve daima sağlık içinde olması için, insani hasletlerden, erdemlerden ayrı kalmamalıyız.” diyor kitapta.’

‘Şunu da ben ekleyeyim o halde: “Vicdan varsa, merhamet varsa, sevgi varsa insan vardır.” Bunların olmadığı bir yerde insan da yoktur.’

‘Evet anne babam yok (!) Kuzular dışarıda bekliyorrr ama…’

Ayşe ile aramızdaki konuşmaya atlayan Fatma’ya hepimiz gülüyorduk. Murat’ın da güldüğünü görmek beni sevindirmişti. ‘Hadi sürüye bakalım o halde, biz varız burda.’ demesiyle herkes abilerinin peşi sıra evden çıktı.

İnsanlar bir yığın acayip şeyler söylüyorlar. Bazen koyunlarla birlikte yaşamak çok daha iyi. Konuşmaz koyunlar, yiyecek ve su aramaktan başka bir şey yapmazlar. Ya da Ayşe’nin o okumak istediği kitaplar, dinlemek isterim, ilginç öykülerle dolu her kitabı. Ama insanlar konuşurken durum başka. Öylesine tuhaf şeyler söylerler ki, konuşmayı nasıl sürdüreceğinizi bilemezsiniz.

Bizim Murat ile Musa, Karaboğaz’ın karşısında Ahmet Abilerin harmanında çalışıyorlardı. Altı kesimlik tarladan çıkan çeltikleri güneşin alnında ayak vurarak nasıl kuruturlardı bir karıkoca? Hacer Abla da Ahmet Abi gibi çalışkan ve iyi insandı. Tanıdığımız iyi insanlar da rızkımızın bir parçasıdır ya hani… O çift de öyle…

Eğer ani bir yağmura yakalanırlarsa Mustafa’nın ve benim ısrarlarımla evimize davet ederdik. İç sesim bir de Mustafa ‘Başlarına güneş geçmiştir, yorulmuşlardır Abiyle Yenge, bir ayran veya karpuz getir hele.’ der (Mustafa’nın insancıllığı ve cömertliği vardır böyle) ırmaktan bizim tarafa geçerler ve ekmeğimizi bölüşürdük hasat zamanlarında…

Ahmet Abi ile Mustafa çimenlere oturmuş Karaboğaz’ın manzarasında çaylarını içerken sigarayı da ihmal etmiyorlardı küfürlü ağızlarında. ‘Dinle beni Mustafa. Karına ve çocuklarına niye küfür edersin? Kulağımıza geliyor bir şeyler Güllü’nün de kulağı işitmez mi? Çocuklarında özlük-üveylik ayrımını yapmayasın. Bak yarın bir gün askere gider Murat. Diğer oğlan da büyüdü. Sen onlara kötü davranırsan bu çocuklar sana kin besler ve bir gün zarar verirler maazallah.’

‘Yokkk be Abi, ne yapabilir bu oğlanlar bana? Annesiyle kardeşini alır gider en fazla. Güllü’de gitmez zaten. Biz böyle yaşar gideriz Abi.’

‘Bir şeyi unutmuşsun sen kardeşim. Sana bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. Sevdiğin kadın için tutanak, barınak, sığınak olamayan; güveni, saygıyı, koşulsuz sevgiyi veremeyen; onu ilk gördüğünde hissettiği gibi aşkını sonsuza kadar koruyamayan; hangi badire olursa olsun koruyucu bir kalkan gibi etrafında bulunamayan; onu nadide bir çiçek gibi görmeyip incinmesine ve incitilmesine müsaade eden erkeklere önemli bir hadis-i şerif hatırlatmam var, “Eşinizi üzmeyin. O, Allah-u Teâla’nın size emanetidir.” Ya emanetin hakkını verin ya da adam gibi ortalıkta gezmeyin!’

İçimden tam da isabet oldu dedim. Mustafa bir saniye silkelenmiş gibi oldu ve Ahmet Abi’nin cümlelerini dinlemeye devam etti.

Yuvayı kim dağıtmışsa, kuşun katili odur. Tükürülecek yüze destan yazıp dosta iltifattan kaçan, şeytana ve dostuna sponsorluk yapan nankör bir kadın için yuvanı dağıtma, dağıttırma. Gülleri üzme, bülbülü öldürme kardeş. Çay için sağ olasın. Yengenle ben artık gidelim.’

Bana kırılmış ve incinmiş dallardan kendine yuva yapan kuşun ilmini öğret Allah’ım.

Kim bilir belki de bizden habersiz bir duâ kurtaracaktı bizi. Ve sessizlik bir duâ gibi dolaşıyor ağızdan ağıza. Git gide suskunlaşıyor mu insanlar?

☆☆☆

Herkes farklı bir şekilde tükeniyor hayatta. Kimi doğru insanı beklerken, kimi de yanlış insana katlanırken.’

”Kendini kıymet bilmez insanlar yüzünden çok üzüyorsun ya. Yüreğini incitenlerden çok yoruldun ya. Yaptığın emekleri bir çırpıda yok sayanlardan iyice usandın ya. Boş ver gitsin be Güllü!” dedim kendime. Ne kadar değerli olduğunu anla ve artık kendin için çocukların için bir şeyler yapmaya başla.

Herkes farklı bir şekilde tükeniyor, imtihan oluyor hayatta. Kimi doğru insanı beklerken, kimi de yanlış insana katlanırken. Sanki herkes yokuşu aşıp düzlüğe ulaşmış da ben hâlâ o yokuşu tırmanıyormuşum gibi… Zaman az, hayat kısa, yol engebeli… Başkalarının dizinde ağlamaktansa yüreğini bir nehir gibi ummanlara sal. Ben çok özelim, bunu onaylatmak için Mustafa’dan veya kimseden bir şey beklemiyorum. Kararını ver, yola koyul… (Aynaya karşı) Solma gül kendinden (s)olma!

Birden ışıklar kapandı. Karanlıkta ‘Seni tekrar mutlu edeceğim’ diye fısıldadı kulağıma. ‘Seni eskisinden daha mutlu edeceğim.’

Işıklar açıldı. Solmuş yüzümde güller mi yoksa küller mi açtı? Ya da ne zaman sol’uyum her kuş kendi göğsünden vuruldu. Keşke söylediklerine inanabilseydim. Bir zamanlar, ona inanmak nefes almak gibiydi. Gözlerimi kapatmak gibi. Şimdi karşımda durup saçlarımla oynayan adama baktım. Yüzüme onun sevdiği gülümsemelerden birini yerleştirip o dokunma fikri bile midemi bulandıran yüzünü okşadım.

‘Sana inanıyorum.’ dedim ondan öğrendiğim yalancı sesimle. ‘Ben de seni.’ Ben de seni mutlu edeceğim demedim. Çünkü demek istediğim şey başkaydı.

Ben de seni, bana yaptıklarınla pişman edeceğim…

Okul Döneminde Ödev Sorunu

ödev sorunu

Okullar online olarak açıldı, oryantasyon haftaları bitiyor, ödev ve sorumluluklar artık yavaş yavaş başladı. Hepimizin çocuklarımızla aramızdaki en büyük sorunu belki de “ÖDEVLER”. Kimi çocuk ödevlerini hatırlamıyor, kimi ödevi zamanında bitirmiyor, kimi ödev başında saatlerce oyalanıyor ya da kimileri ödevini önemsemiyor. Şu dönemde bu tip davranışlar sergileyen bir çocuğa sahipsek kontrol etmemiz gereken ilk nokta kendimiz olmalı. Biz çok mu baskıcıyız? Çok mu mükemmelliyetçiyiz? Çocuklarımızla yeterince vakit geçiriyor muyuz?

Tüm bu soruların cevaplarına ve sorulma nedenlerine geçmeden önce değinmemiz gereken en temel nokta “Ödev nedir?Ödev, öğrencinin sorumluluk bilincini geliştirmek adına teslim tarihi ve kontrole dayalı olarak bireye sağlanan , yerine getirmesi tamamen bireyin vicdanına dayanan iş ya da davranıştır. Bu tanımdan yola çıkarak ödevin eğitim sürecinin bir parçası olduğunu ve belirli kazanımlara bağlı olduğu çıkarımında bulunabiliriz. Ödevin bireyde oluşturması beklenen istendik davranış değişikliklerinden en önemlisi “sorumluluk bilinci”dir. Ve bu bilincin kazanılabilmesi için öğrencinin ödev teslim süresince sorumluluğu tek başına eline alması ve zamanı kendi başına yönetmesi gerekir.

Peki ya ödevlerini siz hatırlatmadan yapmayan, ödeve karşı ilgisiz bir çocuğumuz varsa ne yapmalıyız? En başta unutmamamız gereken nokta ödevin bizim değil tamamen çocuğa ait bir sorumluluk olduğudur. Unutmayın, ödevin yapılmaması, ödevsiz okula gidilmesi, ödevin geç saatlere kalması tamamen çocuğun sorumluluğundadır. Bu süreçte kontrolü elimize almak ve devamlı bu süreci yönetmek çocuğun karar verme ve zaman yönetimi yapma becerilerine zarar verir. Çocuk okuldan geldikten sonra kendine kalan zamanı yönetmeyi kendi öğrenmeli, sorumluluklar yapılmadığında doğacak sonuçları(stres, endişe, kaygı…) kendi başına üstlenmelidir.  Bu ise yalnızca tecrübe ile öğrenilebilecek bir durumdur. Çocuklarımıza tecrübe sahibi olmaları için lütfen zaman tanıyalım.

Peki bizler ebeveynler olarak çocuklarımızın ödevlerine karışmamalı hiçbir şekilde ödev ile ilgilenmemeli miyiz? Elbette hayır. Yardım istemek ve yardım etmek hayatın en doğal süreçlerinden birisidir. Bu sürecin de okul ile birlikte ödev zamanlarında öğrencilere kazandırılması son derece etkili olacaktır. Peki ya nasıl ?

1-Çocuklarınızın kontrolcüsü veya ikinci öğretmeni olmaktan kaçının.

ödev
ödev

Öncelikli olarak çocuklarınızın kontrolcüsü veya ikinci öğretmeni olmaktan kaçının. Okuldan geldiği anda ödevlerden bahsetmeyin ve onunla günün nasıl geçtiğine, nasıl hissettiğine dair konuşmalar yapın. Bu esnada çocuk tüm günü hatırlarken, arka planda zihin gün içerisinde ona verilen görev ve sorumlulukları da hatırlayacaktır.

2-Yönlendirme yapmayın.

ödev sorunu

Genel konuşmanız bitince ona kendi başına yönetebileceği zamanı sunun ve yönlendirme yapmayın. Ve lütfen sizler de kendinize zaman ayırın. Ev okuldan sonra ikinci bir sınıf haline gelmesin. Yatış saatine 40 dakika kalana kadar hala ödevini hatırlamamış ve yapmamış ise ona gayet rahat bir tavırla sohbet arasında “Ödevinde yapamadığın ve yardım istediğin yerler var mıydı? Sormayı unuttum.” diye bir soru yöneltin. Eğer yapmadıysa anında hatırlayacak ve ödevine koşacaktır.

3-Onunla beraber ödev başına oturmayın.

ödev sorunu

Onunla beraber ödev başına oturmayın. Siz kendinize ayırdığınız vakti değerlendirmeye devam edin ki çocuğunuz sorumluğunu zamanında yerine getiren ve getirmeyen birey farkını görebilsin. (Bu durumu sesli olarak söylemekten kaçının ve ona hal diliyle örnek olun.) Çocuklarınız ödevi hakkında yardım isteyene kadar beklemeli, yardım istediği anda destekleyici ve erişilebilir olmamız çok önemli.

Unutmamalıyız ki ödev ürünü yalnızca çocuğun emeğini yansıtmalı ve onda sorumluluk bilinci oluşturmalıdır.  

Psikolojik Deli

Gün batımından sonra yalpalayarak geciyordu ; sesi kısık bir şairin yüksek sesli harfleri. Derme çatma kalbin çatısından akan gözyaşı muslukları, ilelebet muhafaza edilebilecek bir hüzünün yağmuruna tutuluyordu. Adım adım yalnızlığa sürüklenen bir sona doğru yol almıştı beşeri kaderi. Günün yirmi dörtte birine denk gelen uykulu geceleri. Sayısız kâbusa dönuyordu karabasanli atmış dakikalık yarı ölüm hali. Nerede bir günah işledim diyerek sorguya tuttu kendini... Kiramen katibinden kopya çekmek istedi ama saat sıfırüç onbeş'di rahatsız etmek istemedi. Nihai bir kurtuluşun psikolojik haritasını bulmuş gibiydi ve o da erenlere katılarak delirdi!

Gün batımından sonra yalpalayarak geçiyordu sesi kısık bir şairin yüksek sesli harfleri. Derme çatma kalbin çatısından akan gözyaşı muslukları, ilelebet muhafaza edilebilecek bir hüznün yağmuruna tutuluyordu. Adım adım yalnızlığa sürüklenen bir sona doğru yol almıştı beşeri kaderi. Günün yirmi dörtte birine denk gelen uykulu geceleri. Sayısız kâbusa dönüyordu karabasanlı altmış dakikalık yarı ölüm hali. Nerede bir günah işledim diyerek sorguya tuttu kendini! Kiramen katibinden kopya çekmek istedi ama saat 03.15’di, rahatsız etmek istemedi. Nihai bir kurtuluşun psikolojik haritasını bulmuş gibiydi ve o da erenlere katılarak delirdi!

Kalabalık

  • Somut yalnızlık
    Sarmalıyor kalabalığı,
    Yalnızlığın yüzünü gördüm
    Kalabalıkta ;

    Bırak boş kalabalığı,
    Yalnız kalırım korkusuyla
    Hayatı doldurduğumuz o boş kalabalığı,
    Nasıl gereksiz nasıl da ağırmış kalabalık…

    Her biri kalabalığın arasına katılmış,
    Sende o kalabalıktan bir kişisin
    Neye yarar bu hengamenin içinde olmak;
    Meftunu
    Meftunu değildim oysa…

    Bir tutam dinginlik serpeyim
    Kalabalıkta yaşayan ıssızlığın ritmi üzerimde,
    Kendine gel bayım,
    Bırak boş kalabalığı.

Bir Aşk Hikayesi

“Teşbihi Kusursuz Hikayeler”

Meşhurdur eskilerden beri süregelen teşbihi kusursuz hikayeler. Kimileri ölümsüz aşkları konu edinir, kimi ise aldanılmış sahtelikleri.

En çok bilineni nedir deseler aşka dair; “Gül ile Bülbül’ün Aşkı” denilir şüphesiz. Size, bilinen bu hikayeyi anlatmayacağım ancak farklı bir aşk hikayesi anlatacağım bugün.

Peki hiç duydunuz mu rüzgârın yaprağa olan sevdasını? Ben hiç duymadım mesela. Hâlâ da bilmiyorum nasıl bir hikaye olduğunu, gördüklerimi anlattıkça öğreneceğim ben de. Şimdi ise buyurun benim gördüklerime:

Yaprak ve Rüzgâr,

Gül ile Bülbül demiyorum..

Yaprak ve Rüzgâr’ın hikâyesi bu.

Aşk diyorsunuz ya hani, o belki de..

Ufak bir pencere kenarına kendini sığdırmaya başarmış bir çift gözün gördükleri bunlar;

Önce narin esiyor rüzgâr; “Burdayım bak, ben geldim.” der gibi her sarstığında yaprağı,

Şöyle bir salınır o da nazlı edasıyla.

Rüzgârın hoşuna gidiyor tabiki; yaprağın bu halleri

Narin esen rüzgâr daha da heybetlenir bu sefer; heybetlendikçe varlığını daha çok hissettirdiğine inanıyor belki de.

Heybetlenen rüzgâr karşısında bir sağa, bir sola savrulan yaprağın hareketleri, sevdanın en gösterişli hali olarak yorumlanır rüzgârca.

Bu sevda gösterişine bir cevap bulmalı rüzgâr. Serenat yapmaya karar verir, sokaktaki yalnızlıktan bunalmış elektrik telleriyle.

Rüzgâr hiddetlendikçe, eşlik eder lambadaki ışığa can olan teller.

Türküler, şarkılar, senfoniler kesilmez rüzgârın şefliğinde.

Her ezgide daha çok mutlu ettiğini düşünür yaprağı.

“Hiçbir varlık bu kadar çok mutlu etmemiştir onu” der rüzgâr.

Bir süre durum böylece devam eder. Rügâr asla yorulmaz, hafiflemez ve vazgeçmez.

Her yaprak hareketinde şiddetini arttıran rüzgâr nihayet bir sonuç elde eder.

Yaprak dalından öylece uçup gider.

Ne olduğunu anlayamayan rüzgâr birden ölüm sessizliğine bürünür.

Yaprağın dalından kopuşunu izleyişi, silinmez bir türlü hafızasından.

Düşündükçe bir mâna bulmaya çalışır ama nafile. Sevda gösterisine eşlik etsin diye beraberinde getirdiği bulutlar da dayanamaz bu duruma.

Gözyaşları önce hafifçe damlar bulutların, sonra sessizlik yerini hüzne bırakır. Artık hüzün nöbetini bulutlar almıştır rüzgardan.

Rüzgarın sessiz ve düşünceli haline üzülür kainat

Çok geçmeden, rüzgar olanca öfkesiyle harekete geçer ve geri döner.

Öyle bir dönüş ki, avamın diline deyiş olur bu durum

Yüzyıllarca söylenir: “Fırtına öncesi sessizlik.” diye.

Yaprağın sevgisini hiçe saydığını düşünen rüzgar, dağa kızmaya başlar önce

Canlı, cansız hiçbir varlığa aldırmadan olanca öfkesini boşaltır, sonra önüne çıkan her şeye.

Bir yaprak sevdasına mağdur eder bütün yaprakları, çiçekleri ve böcekleri.

O kızdıkça, yapraklarından arınan ağaçlar da yalnız kalır bu sefer.

Olanlara baktıkça hüzünlenen, pencere kenarına sığınmış bir çift göz gibi.

Belki de sonu vuslat olmayan bir aşkın hikayesidir; sonbahar.

Oralet Konuşuyor

Gönlümüze fatura gelmez…

‘Şarteli indireyim, makineyi çok çalıştırmayayım diye bahanelerimiz de yoktur gönlümüz için.

Elimizi yakan, elektrik, su faturalarından dolayı tasarrufa giderken, asıl kaçınmamızı gerektiren başka bir şey var.
“Gönül yorgunluğumuz” ve bunun maliyecisi yok, icrası yok ama derdi çok, yükü çok, borçu çok.
Musluğu az açmak, vantilatörü düşük hızda çalıştırmak gibi değerler versek kendimize de keşke.
Belki daha az paslanırdık, daha az yıpranırdık.

 Kalp kırana, gönül inciltene fatura gelse keşke,  adı da vicdan faturası, gönül faturası falan olsa ve borcumuzuda  iyi insan olarak ödesek…

 Ne güzel olurdu…

Şairim Ben

Düşüncelerinizde ne var bilmem.
Sürekli koşturup durursunuz.
Ne bir kalem tutarsınız.
Ne bir gönülü boyarsınız.
Sonra bir soru yükselir bana doğru.
Gerçekten kalemin değeri nedir hayatta?
Öylece bakarım,
Hayata boyun eğmiş bedeninize.
Kalemi gözünüzde değersiz kılan nedir?
Bir kağıt parçasına dönüşmüyor diye mi?
Bir cümle altında kalırım böylece.
Ne iş yaparsın bu dünyada?
Demeyin.
Şairim ben.
Dizlerim yırtık gezerim.
Pek bir şeyim yoktur.
Kalem tutar elim.
Öylece yürürüm bir hayvanla sokakta.
Rüzgarı elime alırım.
Bir ağacın altına yaslanır,
Renklere boyarım dünyamı.
Ne iş yaparsın bu dünyada?
Demeyin.
Kendime kalırım.
Kendimi anlarım.
Bir de yazarım.
Sürüklenen bir kutu gibi,
Savrulurum.
Boş kutuyu anlamaya çalışırım.
Kimdir?
Ne ister?
Nereyi arzular bu kadar?
Cepleri boş kutudur o.
Tek düşündüğü,
Belki birine yükselir cümleleri,
Bir ben daha var desinler diye.
Yazmaktı.
Fakat sizin cümleleriniz,
Bir şairin cümlesinden
Daha acı doluydu.
Belki de ruhunuzun boş oluşundandı bu.
Kaçmak istedim.
Kirli sözcüklerinizden.
Bir oraya koştum.
Bir buraya.
Sonra bir ayna karşısında
Kalakaldım.

Bu şair,
Bakarken kendine,
Gözleri kızarıktı.
Anlamak istedim, ruhunu.
Boş bir kutuyum ben,
He bir de şairim derdin.
Kan kokar kelimelerim.
Doğrudur.
Benliğini bulman zor oldu.
Hep başkaları,
Hep başkaları için yaşadın.
Onları dinledin, kendini değil.
Bu şair,
Bu çizgide kayboldu.
Fakat bakınca şöyle ruhuna, farklı olduğun aklıma geliyor.
Şair oldum de onlara.
Yazdım, yazdım.
Kukla gibi yönettiğiniz hayatımda, kendime koştum 
Ve burayı buldum.
Şairim ben,
Beş param olmasa,
Yine yazarım dedin.

Edebiyatın Bilinmeyen Yanları II

Virginia Woolf, ressam ablasına özendiği için kitaplarını resim çizer gibi ayakta yazdı. Feministliği ile tanınan ve zorluklarla dolu bir hayatı olan yazar, üç kere intihar girişiminde bulundu. Sonuncusunda ise ceplerine taş doldurarak kendini Ouse Nehri’ne atarak intihar etti.

Hayatı boyunca antidepresan kullanan ve ileri derecede manik depresif bozuklukla boğuşan Amerikalı şair ve yazar Sylvia Plath, IQ testine göre dahi seviyesindeki 166 puana sahipti. Yirmi dokuz yaşında, uyuyan çocuklarının odalarının kapısını, içeri gaz girmeyeceğinden emin olacak şekilde bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

Türk Edebiyatı’nın genç şairi Nilgün Marmara,  üniversitede “Sylvia Plath’in Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi” başlıklı bir tez hazırladı. Eserlerinde yoğunlukla Virginia Woolf etkisi hissediliyordu. Yirmi dokuz yaşında ise beşinci kattaki evinin penceresinden atlayarak intihar etti.

İkinci Yeni’nin temsilcilerinden Cemal Süreya gürültülü bir ortam olmadan yazamazdı. Önce üvey annesi, ardından eşi bazı yazılarını yırtıp attı. Vefatından sonra ise oğlu, içinde kimsenin bilmediği şiirler yazan defterini sokakta gezen bir eskiciye yok pahasına sattı.

Ölüm şairi olarak bilinen Cahit Sıtkı Tarancı, küçükken babası tarafından pencereden sarkıtıldığı için ölümden korkmuş ve bunu eserlerine işlemişti. Lise yıllarında, bütün arkadaşlarına mektup gelirken ona gelmediği için kendi yazdığı mektubu posta kutusundan alıp başkasından geliyormuş gibi sevinirdi.

Ahmet Haşim, kendisini çirkin buluyordu ve kafasının vücuduna oranla büyük olduğu eleştirilerine maruz kaldığında kafasından “Cehennemde yetişmiş bu kafa!” diye bahsetti.

Sokağı edebiyata taşıyan yazar Hüseyin Rahmi Gürpınar, temizlik hastasıydı. Mikroptan korktuğu için çok sayıda eldiveni vardı ve örgü örmeyi çok seviyordu.

Orhan Veli, Ankara’da belediyenin açtığı bir çukura düştü ancak durumu önemsemedi. Birkaç gün sonra bir arkadaşının evinde akşam yemeği sırasında fenalaştı. Kaldırıldığı hastanede ise hayatını kaybetti.

Tevfik Fikret, şairliğinin yanında iyi bir ressamdı. Evinin planını dahi kendisi çizmişti. Kimseyi sol tarafında yürütmemek gibi bir takıntısı vardı.

Yaşar Kemal, küçük yaşlarda eniştesinin kurban kesmesini izlerken, bıçağın aniden fırlayarak gözüne gelmesi sonucu kör olmuştu.

Hayır Delirmedim, Kalem Konuştu

Nesnelerle yaptığımız röportajın bugünkü konuğu bir kalem..

Ben: Merhabalar, kendinizi tanıtır mısınız?
Kalem: Beni tanımak için işaret parmağınıza bakmanızı istiyorum…

Ben (uzun bir sessizliğin ardından): Neden böyle dediğinizi anlayamadım…
Kalem: Bir şeyleri göstermek, ifade etmek için parmağınızı kullanıyorsunuz. Bu insanlığın ilk zamanlarından beri böyleydi. Toprağa, havaya parmaklarınız ile şekiller çiziyordunuz. Fakat bir gün geldi ki insan iz bırakmak, kalıcı olmak istedi. Anlatmak ve ifade etmek istedi. Bu şekilde meydana geldim. Duygularınızı dışa vurmaya yardımcı oldum. İz bıraktım. Hatırlattım ve gösterdim.

Ben: Varlığınızdan memnun musunuz, bir pişmanlığınız var mı?
Kalem: Hayatın iniş çıkışları olduğu gerçeği maalesef ki benim için de geçerli. Varlığımdan elbette memnunum, Kur’an’da adımla sure var, şikayet etmek haddimi aşmak olur. Fakat bir zamanlar hakimlerin ‘kalem kırması’ beni derinden üzüyor, buna aracı olduğum için. Birilerinin idam kararını bildirmeyi istemezdim. Bazı hakimler ‘kalemim kırılsın da bir daha idam kararı vermek kısmet olmasın’ amacıyla kırıyordu. Bazıları ise ‘sanık için yazabilecek hiçbir şey kalmadı’ amacını güdüyordu. Velhasıl böyle bir şeye aracı olmak en büyük pişmanlığımdır.

Ben:  En sevdiğiniz şarkıyı merak ediyorum.
Kalem: Grup Abdal – Kul olam kalem tutan ellere

Ben: Hayallerinizden bahseder misiniz bize?
Kalem: Mektup yazmayı çok severdim, artık eskide kaldı o içten gelen cümleler, o sabırsız bekleyişler. Anlamını yitirdi bazı hisler. Bunun geri gelmesini çok isterim. Bir başıma kaldığımda o güzel hitap cümleleriyle başlayarak kağıdı süslediğim günlerin geri geldiğini hayal ederim hep.

Ben: Teknolojinin gelişmesi size gösterilen ilgiyi nasıl etkiledi?
Kalem: Güzel bir noktaya değindiniz. Teknoloji geliştikçe insanlar kağıt kalemi değil telefonlarını ceplerinde, çantalarında taşımaya başladılar. Daha az zahmetle daha hızlı hallettiler işlerini. Bundan şikayetçi değilim çünkü ben asla eskimeyeceğim benim asla modam geçmeyecek. Bir şeyler çizmek istendiğinde, içlerini dökmek istediklerinde yine bana yönelecekler çünkü.

Ben:  Tükenmez kalemler tükenmezler mi gerçekten?
Kalem: İnsan tükeniyor bu devirde, sabır tükeniyor. Tükenmez kalem mi tükenmeyecek. Tükenir efendim tükenir. Gün gelir bitmez dediğimiz her şey gibi tükenmez kalemin de gücü tükenir.

Ben: Peki adı neden “Tükenmez Kalem”?
Kalem: Kapitalizmin oyunları bunlar, aldanmayınız..

Ben: Medeni haliniz ne?
Kalem: Yaradılıştan beri kağıda sevdalı..

Ben: Neden kalem kılıçtan keskindir?
Kalem: Dilin kemiği yoktur ama en büyük acılara da sevinçlere de o sebep olur. Ben sözcüklerin hayat bulmasını sağlarım. Bu yüzdendir. Bir de zeka her zaman şiddetten üstündür. Bir şeyleri bilmekle başladı her şey.

Ben: Cevapladığınız her soru için ayrı ayrı teşekkürler. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Kalem: “Ah kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya.” Kimse durmuyor artık, kimse düşünmüyor. İz bırakma telaşı var hep bir yerlerde. Durun ve düşünün. Durun ve anlayın. Durun ve içinizi kağıda dökün, insana değil.

Bir Gün Batımı

Bu akşam ne garip. Sanki ilk duydum, yadırgıyorum: Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan;

Gecenin soğuk yüzü, iner akşam dünüşü, Batınca kızıl güneş ; Yakamozlar dans eder Kapıldım onun ahengine…

Bak yine gün batıyor. Batan günün her batışını, Yeni doğan gün doğuşunu, Seyretmek ne güzel…

Bir gün bir yarım akşam, Akşam güneşi kırılmış bir mızrak boyu. Ruhumdaki hasleti gizledim gün batarken, Benimde öyle gün batımılarım var.

Bak yine batımı!

Ne Zaman Gül’üyüm?

Gelinlik ve kefenin neden aynı renk olduğunu yuva kurunca anlıyormuş insan.’

‘Bunca zamandır seni arıyordum…’ diyerek kapıdan hemen içeri girdi. Dağılmış saçlarımdaki bukleleri okşadı. O tanıdık kokusu hemen etrafımı sardı, sahte ve kahpe… ‘Sen neredeydin?’

Cevap vermedi. Gülümserken gözlerinin kenarları kısıldı. İçimde varlığını unuttuğum bir sıcaklık belirdi. Uzanıp yumuşacık elleriyle yanaklarımı okşadı. Kaç yaşıma gelmiştim ama o yüzümü tutarken kendimi kalabalıkta annesini bulmuş bir çocuk gibi hissettim.

‘Ben hep burdayım. Yanında.’ Ne kadar güzel konuşuyordu. Ona inandım. Gözümden bir damla düşerken okşadığı saçlarım birer gül yaprağı gibi rüzgara karıştı.

Bir anda kendimi tekrardan Karaboğaz’ın manzarasına bakarken buldum. Çeltik tarlalarının etrafındaki evimizden, mısır püskülü misali sevgimizden, Karaboğaz’ın kenarında yaşanan hikâyemizden, ne bir gül ne bir kül kalmıştı. Ne vardı? Mevsim kış olmasa da benim içimi buz kesmişti…

Yıllarımı insanların gölgesinde yaşayarak geçirdim otuz sekiz sene. Etrafımda ne kadar insan olursa olsun, ben yalnızdım. Bir anlığına Mustafa’nın beni gerçekten gördüğünü zannettim. Saçmalama dedim kendime. Bir saat önceki güzel konuşmaların çık etkisinden. Kimse beni göremez bu ailenin içinde. Ama ne kadar gözlerimi kırparsam kırpayım, o hala bana bakıyordu…

‘Şşşşş Güllü! Kime diyorummm..?

İlk eşim vefat ettikten birkaç ay sonra Mustafa ile evlenmiştik. Evlendik dediğim imam nikâhıyla işte. Murat, Ayşe ve Musa’yı da kabul etmişti benimle birlikte hayatına. Sonra üç çocuğumuz daha oldu Muhammed, Ali ve en küçükleri Fatma isminde. Dört bir yanı tarım arazisiyle çevrili bir ırmağın kenarında yaşayıp gidiyorduk sevile üzüle. Koyun sürümüz, ineklerimiz, tavuklarımız, bağımız bahçemiz de vardı az bir yer kaplayan. Çok şükür Allah rızık veriyordu. Asıl sıkıntı geçim darlığı değildi, gönül dargınlığıydı maalesef.

Çocuklarım ne zaman aklıma gelse hayattan sıyrılıyorum. Ancak onlar da zamanla babalarının huyunu alır diye korkmuyor değilim. Çünkü Mustafa zamanla çocukların aralarına özlük-üveylik ayrımını katıyordu itinayla. Ses çıkaramıyordum.

‘Yeter ya bir huzur bulamaz mı insan evinde? Siz aile misiniz be! İnsan kocasına şöyle… Bu kızın da bir işe yaramaz sana çekmiş suratsız! Oğlanlar da aman bir babamıza yardım edelim işe girip der aman..! Sanki okuyup adam olacaklar! Hepsi benim gibi çoban olacak, sen kadar köle! Senin yüzünden hepsi Güllü! Adamı dinden imandan çıkartırsınız sen ve çocukların! Bıktımmmm!’

‘…’

İçimden yalvarıyordum ‘Allah’ım çaresizliğime çare olacak duâlar düşür dilime’ diyerek. Her sabah, her akşam, her uyanışımda, her yanışımda… Evden ve bizden uzak kalalı neredeyse bir yıl olacaktı. Neredeyse bir yıldır sürüyü otlatmak için gittiği yaylanın da havası suyu değmemiş, değiştirmemiş benim herifi.

‘Güllü!’

‘Ne, ne, ne? Mustafa he!’

Koyunlara, kuzulara, ineklere, tavuklara, köpeklere, bahçeye, evdekilere, eşime yetişemiyordum ki… Ses çıkaramıyordum. Oğlanlar okula gidip de Ayşe’min okula gidememesine üzülüyor bir şey yapamıyordum şimdi de. Mustafa yayladan geldiğinden beri Ayşe’de bu evde benim gibi ezilmeye ve üzülmeye başlıyordu. Kendimden çok ona yanarım ve yok yararım bir anne olarak.

Faturalar ödenince, çocukların ihtiyaçlarını karşılayınca, iş ve ev sorumluluklarını yerine getirince mutlu bir evliliğe sahip olunmuyordu ki. Herkesin kendini huzurlu, mutlu ve güvende hissettiği an etrafı mutlu yüzler basıyordu bir çatının altında. Gelinlik ve kefenin neden aynı renk olduğunu yuva kurunca anlıyormuş insan. Bir de anne olunca…

Kalk gel diyemediğim, kalkıp giremediğim, beklemek üzerine kurulu dünyamızda yaşıyoruz. Beklersek gelecek gibi, geçecek gibi geliyor. Beklemenin başını bekliyoruz farkında olmadan. Sorsan herkesten sabırsız ama hepimiz sabırla bekliyoruz. Ben ve çocuklarım, Mustafa’nın iyi bir insan olacağı günü bekliyoruz. Sadece sabır ve zaman…

☆☆☆

‘Bu benim imtihanım ve ben bunu kaldıramıyorum artık!

Bilmem ki ‘Kaç inşirah kurtarır ziyanda kalan halimi?’ Bazen yol üzerinde uğramadığınız felaket kalmaz. Her yolun sonu düze çıkmaz ve geriye sadece üstünüzden öyle kolayca atamayacağınız yol yorgunluğu kalır ya hani…

-Kabul edilmiş bir mağlubiyetin iç burkan sessizliği- Velhasıl “Gönül ister ki’lerin” yorgunuyuz Mustafa ile yürüdüğümüz yolda…

Yaratılış gayesi olmasa her sabahına gözlerimi açmaya değmezsin dünya. Sabahın ilk ışıkları kainatı aydınlatırken yalnız benim içime doğaya inat gece dökülmüyordu sanırım. Çocukları teker teker uyandırdım ve kahvaltıya çağırdım. Mustafa ne zaman uyanmış da evden çıkmış? Fatma’ya ‘Hadi kuzucum babana bir bak seslen hele. Tahminimce koyunların yanında olabilir.’ inatçı yerden bitme dilini çıkarıp kaçarak evden çıktı. ‘Ya bu kız niye benim istediğimi yapmıyor?’ diyen hırçın Ali’yi de işaret parmağımı yüzünün hizasında kaldırıp ‘Bana bak bana! Önce sen anne ile babanın isteğini yap. Hadi bakayım bak ekmekçi gelmiş kornaya basıyor duymuyor musun? Koş beş ekmek al hadi!’ dedim.

Kahvaltısını bitiren servisine binip okuluna gitti. Evde Fatma ve Mustafa kalmıştık. Mustafa kahvaltıya gelmemişti ve benim de kursağımdan lokma geçmemişti. Pencereye yanaşıp perdeyi araladım Fatma kuzucum eteğimi çekiştirirken. Mustafa, Karaboğaz’ın kenarında Ahmet Abiyle konuşuyordu. Bende tv’yi açıp bir çizgi film açarak Fatma’nın gönlünü yaptım. ‘Kuzucum, ben babanın yanına gidiyorum sonra ahıra gidip kara kızdan süt alacağım. Veee akşama sütlaç yaparım da yeriz.’ dediğimde kolları bedenimi tam saramayan Fatma’nın başını bağrıma öyle bir bastım ki! Ayrılıyormuşcasına kavuşmak için…

Bu benim imtihanım ve ben bunu kaldıramıyorum artık‘ diyeceğim anda çektiğim her derin ah içimden bir parça koparıp götürüyor. Nereye götürecek? Kalbimin meylettiği yere, bedenimin olduğu yere değil. Keşke…

Mustafa yalnız başına ırmağın kenarına oturmuş sigarasını tüttürerken, içini kemiren, onu tedirgin eden bir şey olduğunu seziyordum yanına yaklaştıkça. Gündelik hayatın dertleri mi onu korkutan? Hayır. Onu korkutan içindeki boşluk. O boşluğu neyle dolduracağını bilememenin korkusu boğuyor…

‘Ne var Güllü ne bakıyorsun?’ diyerek elindeki izmariti bana doğru attı. ‘Hiç’ dedim bu karşımdaki hiçliğe. ‘Neden bana yaklaşmıyorsun? Yoksa dünkü dayaktan sonra korkuyor musun kocandan? Sevmiyor musun sen beni?’

Mustafa’dan korktukça ondan nefret ediyorum ama boyunca da düşünüp duruyorum onu. Kendi kendimi aldatıyorum; ‘Aslında kötü değildir.’ diyerek. Ama onu görünce tıpkı nefes darlığına tutulmuş gibi oluyorum, soluk alamıyorum.

☆☆☆

‘İstiyorum ki, gözünde de gönlünde de gördüğün bir ben olayım.’

Yedi kat eller Mustafa’nın yakını oldu, ben yanından geçemedim. Beni karısı olarak kabul etmeyip bir köleymişim gibi gördü anca. Evde herkese terör eserek sövüp dövüyor; sonra tükürük saçan alkol kokulu ağzıyla iltifatlar edip bana dokunmak isteyen bir ruhsuzun sevgisini hissetmemi bekliyordu. Küçük büyük herkese karşı ayrımcılığı ve zorbalığına ‘Allah seni ıslah etsin!’ diyerek susuyordum.

Sustuğum sözcükler kadar onu sevdiğimi bilse, şu kahrolası gururunu bırakır mıydı acaba? Gülünce gamzelerime çiçekler açtıran gözlerimdeki hayatı benden esirgediği günden beri ömrünün gülü değil sevdasının külü oluyorum oysaki…

Ucundan bucağından herkes biliyor. Mustafa’nın kendini ve beni aldattığını herkesle birlikte bilenlerdenim. “Ben ne zaman Gül’üyüm?” dedim üstüme üstüme yaklaşan buz kütlesi vücuda. ‘Sen neyden bahsediyorsun Güllü? Ne istiyorsun açık konuş.’

Belki de bir kadın, birinin kendini anlamasına rağbet ettiği kadar aşka rağbet göstermemiştir. İstiyordum ki, gözünde de gönlünde de gördüğün bir ben olayım. Yine şiddet gösterecek, pisleşecek, düşünmeden incitecek ve hazlarının peşine düşecek olması üzüntü girdabında boğulmak için yeter de artar bile.

Kim kocamı bana ve çocuklarıma karşı kışkırtıyor bilmiyorum. Gördüğüm muamelelere okuma yazmam ya da elimde mesleğim yok diye değil, her türlü badirenin ortasında dimdik kalabilmek ve ailem dışındaki olumsuz odaklara ‘Ben daha ölmedim.’ mesajını verebilmek için katlanıyordum. Güçlü olmaya çalışmaktan ve ailemi bir arada tutmaya çabalamaktan incinmiştim ve en sevdiğim tarafından incitilmiştim üstelik. Ah Mustafa ah!

İncinenlere ‘İnşirah’ bahşediliyor da, incitenlerin vay haline…

Camdan Dağlar

Şakaklarımda hasretin sızısı,
Burnumda simanın kokusu,
Ellerimde yokluğunla,
Güneşin gidişini izliyorum.
Ayaklarım dimdik yere basıyor derken
Dizlerimin üstünde sürünüyorum.
Sakallarımdan çaresizlik akarken
Aramızda camdan dağlar, gülümsüyorum.

Tutuşturmuşlar ellerime sesini,
Zorbalıktan başkasını duyamıyorum.
Kafamın içinde buluttan bedeninle,
Ufka koşturmanı durduramıyorum.
Hüznün yağmurları düşerken sere serpe,
Gök kubbenin eteklerinde, yürüyüşünü unutamıyorum.