Yeryüzünde Kırgın Bir Çocuk Kalmayıncaya Kadar…

Merhabalar,

Bu hafta için zinciri koparmak istemediğimden geçen haftadan devamla “Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları” eserlerini hazırlamıştım. Birbirinden bağımsız fakat bir o kadar da birbirini takip eden eserler favorimdir her zaman. Zihnim bilgileri daha düzenli yerleştiriyor, her okuduğum hazmedilerek yerleşiyor diye düşünürüm.

Geçen hafta okuyucularımdan yeteri kadar  yorum ve geribildirim olmaması pek ilgi çekici bir çalışma yapmamış olduğumu düşündürdüğünden dolayı bu hafta biraz daha renkli yazmak istemiştim. Fakat bu sabah sosyal medyadan okuduğum, bir yazar ile okuyucusu arasındaki diyalog, çalışmamı yeniden yapmama vesile oldu. Defne Kaman’ın Maceralarını paylaştığım çalışmamı beklemeye alıp bu hafta, okuyan herkesi şöyle bir ters yüz eden bir kitabı anlatmak istedim.

Sosyal Medya Paylaşımlarının Dokunuşu

Bu sabah sosyal medyadan kıymetli yazar, düşünür Nihan Kaya ile bir okuyucusu arasındaki etkileşim ilgimi çekti. Detaylara girmeyeceğim. Olayın özeti şöyle; Nihan Hanım’ın “İyi Aile Yoktur” kitabını okumuş bir beyefendi başlangıçta sivri bir dille eleştirdiği ve direnç gösterdiği için özür mesajı yazmış. Devamına gerekçelerini sıralamış. Sonunda da manipüle edilmeye ve susturulmaya alışmışlığımızın içimizdeki duyguları açığa çıkarmaya engel olduğunu kabul ederek Nihan Hanım’a teşekkür etmiş.

Nihan Hanım ise her zamanki nahifliği ve kibarlığı ve savunduğu fikirler hakkındaki netliği ile;” hiçbir eleştiriyi kişisel almıyorum; bana öfkeli olduklarını düşünen kimselerle aynı yaradan mustarip olduğumuzu biliyorum. Bunu görebilen herkesi kucaklamaya hazırım” şeklinde muhataplarını ince düşünmeye sevk etmiş.

Benim açımdan istifadeli bir etkileşim oldu doğrusu.

İyi Aile Mi Yoktur?

Yazarımız Nihan Kaya Boğaziçi Üni İngiliz Dili Edebiyatı mezunu olsa da tüm mesaisini Psikanaliz üzerine harcamış, halen MEF Üni Psikoloji bölümünde dersler veren kıymetli bir düşünür. Kitaplarının hemen hepsi klişeleşmiş toplum düzensizlikleri ve özellikle de çocukların haklılığı ile ilgili çok emek verilmiş ve dolayısıyla okunmayı gerçekten hak eden kitaplar.

Bunlardan birisi de İyi Aile Yoktur adlı eserdir. Kitabın içeriği de adı kadar “nasıl yani?” dedirtiyor doğrusu. Çünkü bugüne kadar gelen asla değişmez zannettiğimiz pek çok alışkanlık, gelenek, örf ve anane denilen mevzuların kararlı hamlelerle düzeltilebileceğini, dönüştürülebileceğini, geliştirilebileceğini anlatıyor.

Kitabın bendeki 6. Baskısı toplamda dört bölümden oluşuyor. Her bölümde okuyanın yeniden kendini keşfetmesine vesile olan örnekler, sorunlar, çözüm önerileri yer alıyor.

“Çocukluk Bir Cehennemdir “başlıklı birinci bölümde hemen her kuşağın yaşadığı çocukluk travmalarını konu etmiş yazarımız. Kurumsallaştırılmış ve kutsallaştırılmış bir ana-babalığın çocuğa verdiği zararları “olamaz” demeden açıklıyor. Her çocuğun kayıtsız şartsız sevgi ve olduğu gibi kabul edilmeye layık olduğunu, bunun olmaması halinde çocuğun gerçekten öldüğünü gayet yalın bir dille izah ediyor.

Yer yer Alice Miller’den alıntılar yapan yazar, çocuğun hem sevgiyi hem ilgiyi hem de kötü muameleyi en başından beri hissettiğini çocuğun duyarlılığı çerçevesinde anlatıyor. Çocuğa en çok zarar veren şeylerin, çocuğa zarar verdiği öğretilmiş şeyler olmadığını, çocuğun mutlak itaatle büyütülmesinin çocuğa verilecek en büyük ahlaksızlık olarak nitelendiriyor; Winnicott’un tabiriyle elbette.

“Çocuk; anne ve babanın birleşiminden olmasına rağmen onlardan ayrı olan, bunun için de onlardan ayrı olabildiği ölçüde değerli olabilen bir varoluş biçimini temsil eder “diyerek çocuğun hayata, ailesine ve elbette ki kendisine olan entegrasyon sürecini çarpıcı ve akılda kalıcı örneklerle açıklıyor.

Çocuklarına şefkat kisvesi altında baskı uygulayan anne babaların çocuklarına verdikleri zararı görmemelerinin nedenlerini sıralayarak birinci bölümü tamamlıyor.

“Modern Eğitimin Tarihçesi” başlıklı ikinci bölümde ise tarih boyunca topluma katkı sağlamış kişilerin öğrenim süreçleri ile birlikte toplumlardaki çarpık ve faydasız  eğitim öğretim sürecini sert bir dille eleştiriyor.

Her bireyin içindeki yaratıcı enerjiyi gerçekleştirmesinin aslında kendisini gerçekleştirmek olduğunu, halihazırdaki sistemlerin buna imkan vermediğini anlatıyor. Edison’un annesinin oğlunu okuldan almakla ve onun içindeki yaratıcılığı gerçekleştirmesine sağladığı kolaylık ve desteğin asıl fedakarlık olduğunu bizim annelerimizin “saçını süpürge etmek” kutsalını yıkarak gözler önüne seriyor. Akılları düşünmeye adeta zorluyor.

Çocuğun ruh dünyasına etkileyen her şeyin çocuğun davranışlarına muhakkak yansıyacağını anlatırken, anne babaların neden çocuklarını tanımak zorunda olduğunun altını çiziyor. Doğru olan hareket çocuğu dışardaki insanlardan korumak değil, çocuğun kendisini korumayı öğretmek olduğunu bir kez daha dillendiriyor.

Doğumhaneler” ile ligili detayların değerlendirildiği üçüncü bölümde ise doğumhanelerin genel dizaynı hakkındaki haklı eleştirilerini okuyup o pencereden de bakmaya başlıyoruz. Çocuğu doğurmuş olmanın çocuk üzerinde tahakküm kurmanın geçerli sebebi olmadığını, böyle bir yaklaşımın kendi davranışlarının sorumluluğunu üstlenmeme gibi bir dengesizlik olduğunu vurguluyor. Alice Miller’in “Çocukluk Yaralarıyla Yüzleşmek” adlı kitabında Freud’un hemen bütün hastalarının çocukken istismar yaşadığını anlattığını fakat o günün toplumunun buna tahammül edemediği için bu iddiasını geri çektiğini anlattığını okurken ister istemez çevremizdeki herkesin davranışlarını gözümüzün önüne seriyor.

Ayrıca birtakım kutsallarla alakalı ince dokunuşların olduğu bölümleri okurken, önyargısız yaklaşmanızı, söz konusu kutsallarla ilgili bütün bildiklerinizi bir kenara bırakarak sadece konu ile alakalı bütünlük içerisinde okumanızı tavsiye ederim

Koşulsuz sevginin konu edildiği dördüncü ve son bölümde ise gerçek sevginin çok boyutlu özelliklerini okuyoruz. Sartre ’ye göre “sevgi, karşımızdaki kişi bizi sevmediğinde de bundan etkilenmeden kalıyorsa, değişmiyor, azalmıyorsa bu gerçek sevgidir” derken, anne babaların çocuklarını sevmenin bir fedakârlık olduğunu düşünmelerini eleştiriyor.

Bir zamanların çocuklarının anne baba olduktan sonra çocukken karşılaştıkları her şeyi kendi çocuklarına yaşatmaması için mutlaka okumalı diyorum. Geçmişi affetme sürecinin kıymet ve değerlendirmelerinin anne babaların çocuklarını kıskanma şiddetleri ile doğru orantılı olduğunu gayet net ve berrak bir üslupla anlatan harika bir eser çünkü.

Doğmamış Çocuğa Mektup

Kitabın ek bölümünde ise enfes tespit ve öneriler, tavsiyeler, temennilerle, sevgi dolu bir mektup bulunuyor.

“Sevgili çocuğum,

Seni ben istedim, ben çağırdım. Hamileliğim boyunca yaşadığım sıkıntılardan senin hiçbir suçun yok. Bunları düşünemediysem, göze alamadıysam bütün suç benim….

Hakkında hiçbir şey bilmiyorum ve sen bu bilinmezliklerinle güzelsin. Sen kim olduğunu kendin anlatacaksın; anlattığın şeye kulak verebilmek için elimden geleni yapacağım.”

Ne kadar samimi, ne kadar içten bir mektup değil mi?

Böyle bir mektubun muhatabı olan bir çocuk olarak dünyaya gelmek de bir şans elbette.

Mutlu hafta sonları.

İstifadeli okumalar dilerim.

Yazar, Editör, Göstergebilim Uzmanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir