Söz ve müziği kendine ait şarkılarıyla büyük bir ivme kazanan Kahraman Deniz, yeni şarkısını dinleyicisi ile buluşturdu. Yayınlandığı ilk saatlerden itibaren binlerce izlenme alan şarkı, bu defa da dinleyiciden epey beğeni alacağa benziyor.
Kendine özgü tarzıyla sevenlerinin gönlüne taht kurmayı başarmış olan başarılı müzisyen Kahraman Deniz’in Yeni şarkısı “Uzak Gelecek” bugün itibariyle tüm dijital platformlarda yerini aldı.
Söz&Müzik: Güney Marlen Video: 24 Creative Yönetmen: Harutyun Arto Davulciyan Yönetmen Yardımcısı: Artun Sağbazar Kamera: Arel Demircioğlu Kurgu: Bora Selimoğlu Karikatürler: Erhan Tatlıdilli Teşekkürler: MüzikO Stüdyo Klipte: Vokal/Akustik Gitar: Güney Marlen Elektro Gitar: Baran Ökmen Bas Gitar: Eren Başkaya Davul: Cihan Kahvecioğlu
Bilim kurgu severlerin gönlünde taht kuran Star Wars (Yıldız Savaşları) film serisi sona geliyor. Star Wars severler 20 Aralık’ta vizyona girecek olan serinin son filmini heyecanla bekliyorlar. Vizyona girecek olan Star Wars The Rise of Skywalker filminden önce tam olarak 10 film yayınlandı. Peki Star Wars film serisi hangi sıraya göre izlenmeli?
Star Wars serisi iki şekilde izlenebilir. İlki olay akışı sırasına göre, ikincisi ise filmlerin çıkış tarihine göre. Bu yazıda sizlerle ikisini birden paylaşacağız.
Olay akışına göre Star Wars izleme sırası
1) Yıldız Savaşları: Bölüm I – Gizli Tehlike (Episode I – A Phantom Menace 1999) 2) Yıldız Savaşları: Bölüm II – Klonların Saldırısı (Episode II – Attack of the Clones 2002) 3) Yıldız Savaşları: Bölüm III – Sith’in İntikamı (Episode III – Revenge of the Sith 2005) 4) Han Solo: Bir Star Wars Hikayesi (Solo – A Star Wars Story 2018) 5) Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi (Rogue One – A Star Wars Story 2016) 6) Yıldız Savaşları: Bölüm IV – Yeni Bir Umut (Episode IV – A New Hope 1977) 7) Yıldız Savaşları: Bölüm V – İmparator (Episode V – The Empire Strikes Back 1980) 8) Yıldız Savaşları: Bölüm VI – Jedi’ın Dönüşü (Episode VI – The Return of the Jedi 1983) 9) Star Wars: Güç Uyanıyor (Episode VII – The Force Awakens 2015) 10) Star Wars: Son Jedi (Episode VIII – The Last Jedi 2017)
Çıkış tarihine göre izleme sırası
1) Yıldız Savaşları: Bölüm IV – Yeni Bir Umut (Episode IV – A New Hope 1977) 2) Yıldız Savaşları: Bölüm V – İmparator (Episode V – The Empire Strikes Back 1980) 3) Yıldız Savaşları: Bölüm VI – Jedi’ın Dönüşü (Episode VI – The Return of the Jedi 1983) 4) Yıldız Savaşları: Bölüm I – Gizli Tehlike (Episode I – A Phantom Menace 1999) 5) Yıldız Savaşları: Bölüm II – Klonların Saldırısı (Episode II – Attack of the Clones 2002) 6) Yıldız Savaşları: Bölüm III – Sith’in İntikamı (Episode III – Revenge of the Sith 2005) 7) Yıldız Savaşları : Güç Uyanıyor (Episode VII – The Force Awakens 2015) 8) Rogue One: Bir Yıldız Savaşları Hikayesi (Rogue One – A Star Wars Story 2016) 9) Yıldız Savaşları : Son Jedi (Episode VIII – The Last Jedi 2017) 10) Han Solo: Bir Yıldız Savaşları Hikayesi (Solo – A Star Wars Story 2018)
Gözlerimizi her gün, günün sonunda güne basladığımız gibi kalamadığımız, her an deneyimsel ilişkiler kurduğumuz modern dünyaya açıyoruz. Modern olmak bizlere kendi kaderimizi belirleme, dünyayı dönüştürme, her şeye dokunabilme, her şeyi tartışabilme hakkını sunarken diğer yandan da bizleri belirsizliğe, parçalanmaya, sahip olduğumuz her şeyi yok etmeye mahkûm etmektedir. İnsanlar neredeyse beş yüz yıldır süren bu çelişkilerle dolu yaşamın içine doğmaktadır. Bu çelişkilerle dolu yaşamın içine doğmaktadır. Bu çelişkileri yaratan ve sürekliliğine neden olan şey modernleşmenin kendisidir. Böyle bakıldığında insan, akıntıya kapılmanın yanında akıntıya yön veren olarak durmaktadır. Modernitenin düşünsel alt yapısını Aydınlanma düşüncesi, Rönesans ve Reform hareketleri oluşturur. Orta Çağ’ ın otoritesi ve yönetim ilişkileri yerini bireyi merkeze alan bir ilişkiler ağına bırakmıştır. Dünya merkezli evren anlayışının Güneş merkezli evren anlayışına seyri artık teolojik bilgilerin (inançların, sanıların) yerini matematiksel (hesaplanabilir) verilerin almasına yol açmıştır. Böylece kendini gelenekten kopararak yeni olmaya çalışan Modernite, insanın aklını kullanma cesareti göstermesini ondan talep eder. Bu değişimi anlamlandırmaya çalışan 18. yüzyıl insanı, 1700′ lerin büyük devrimci dalgasına kadar kafası karışık bir hâlde yaşadıktan sonra, 20. yüzyıla kadar bu modern olan ve modern olan ve modern olmayan ile iç içe yaşamını sürdürür.
Yeni dünya değerleri ile birlikte 20. yüzyılda modernleşme süreci tüm dünyaya yayılmıştır ve harici bir mekâ içermemektedir. Ne olduğumuzun ve neye ait olduğumuzun hızla unutulduğu bu yeni dünyanın, belirleyici unsurlarından biri de tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiştir. Zengin ruhban sınıfı, ortaya çıkan özgürlük ve eşitlik talepleri ile kentli ticaret yapan burjuvaya karşı gücünü yitirir. Bunu fırsat bilen ya da öyle yapması gereken insan, elde ettiği bu güç ile ileri gidip, aklına daha fazla kullanarak endüstüriyel bir atılım yapmak zorunda kalmıştır. İlerleme matbaanın icadı, yer kürenin keşfi, pusulanın icadı ve ” buharlı makinelerin, otomatik fabrikaların, demiryollarının, yeni devasa sanayi bölgelerinin; bir gece içinde çoğu kez insani açıdan acılı sonuçlar yaratarak büyüyüp yayılan şehirlerin; iletişim çapını gitgide genişleten günlük gazete, telgraf-telefon ve her türlü iletişim aracının; gittikçe güçlenen ulusal devletler ve çokuluslu sermaye topluluklarının; bu yukarıdan aşağı modernleşmeye karşı kendi aşağıdan modernleşme tarzıyla direnen toplumsal kitle hareketlerinin; sürekli yayılarak her şeyi kapsayan, en şaşalı büyümeyi, akla durgunluk veren ziyan ve israfı gerçekleştirebilen, sağlamlık ve istikrar dışında her şeye gücü yeten dünya pazarının” olduğu zemine doğru yönelmiştir. Modern doğa bilimlerince belirlenmiş sanayileşme daha sonraları kapitalizm ve piyasa ekonomisini hazırlar. İnsanlar arasındaki değer kriterleri, para ekonomisine dayalı oluşan bu modern sistemde ‘kaç’ sorusuna indirgenir: “para ekonomisi ve zekânın deüşünselliğinin hakimiyeti arasında bağ vardır.” Gitgide hesapçıl hâle gelen insan zihni doğayı da hesaplamaya başlar ve onu sabitlemeye çalışır. Böylece bireyin sabitlediği parçalar, anlamsız denemeyecek ama birey için çok da anlamlı olmayan muazzam sayıda unsurları oluşturur.
Sanat birçok alfabeye sahip bir dildir. Kimi notalarla anlatır derdini, kimi boyalarla gösterir sevincini. Kendini başka rollere bürüyen de bulursunuz, hiç konuşmadan bağırabilen de. Harfleri dans ettirenlerin yanında elinde fotoğraf makinesiyle beliriverir bir başkası. “Bu kadar çok alfabe tek bir dile çok değil mi?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Az bile. Çünkü sanat kendini bile anlamayan insanın ruhuna seslenir.
Peki, aynı dilde alfabelerin yerlerini değiştirsek nasıl olur? Mesela nota ile şiir yazsak, harfler ile beste yapsak. Tutsak bir kafiyeyi koysak bir parçaya ya da tekrarını alsak bir ezginin şiirin içine. Nasıl olurdu bir konçerto ismini koysak şiirin başlığına?
Olmuş, çok da güzel olmuş. Açlıkla terbiye edilmesin diye ruhumuz, bedenini iyileştiren eseri harflerle dillendirmiş kelimelerin Nâzım’ı, düşüncenin Hikmet’i.
Kendi dilinde anlaşamadığı yurttaşlarından ayrı düşen Nâzım rivayet odur ki Doğu Avrupa seyahatlerinden birinde ciddi bir rahatsızlık geçirir. Yarı koma halinde yatarken yanı başında sürgün aşkı, doktoru, tercümanı, yoldaşı Galina Grigoryevna Kolesnikova vardır. Galina, Nâzım’ın bedeni iyileşirken ruhunu beslemek ister ve çeşitli plaklar bularak ona daima güzel müzikler dinletir. Bu plaklar arasında Galina’nın da kendini kaptırdığı bir plak vardır ki pikaptan hiç kalkmaz. Nâzım hastalığının ve iyileşme sürecinin büyük bir kısmında Sebastian Bach’ın tekrarlardan oluşan do minör konçertosunu dinler. Ruhu bu notalarla doyan Nâzım alır kalemi eline ve bu nadide eseri harflerle tekrar besteler.
Hazır sözlere, alışılmış kalıplara mahkûm olduk günümüzde. Söz yazarlığını meslek haline getirirken unuttuk bir gerçeği. Her şiirin müziği yapılmaz, bazı müziklerin şiiri yazılır. Yeter ki ruha dokunsun, alfabe fark etmez.
Ruhunu doyuran Alman bestecinin eserini, onun torunlarının katlettiği insanların ülkesinin başkentinde şiirleştirecek kadar terbiyeli bir adamdır Nâzım Hikmet.
Sebastian Bach’ın 1 Numaralı Dominör Konçertosu
Güz sabahı üzüm bağında sıra sıra büklüm büklüm kütüklerin tekrarı. kütüklerde salkımların, salkımlarda tanelerin, tanelerde aydınlığın.
Geceleyin çok büyük, çok beyaz evde her birinde ayrı ışık, pencerelerin tekrarı.
Yağan bütün yağmurların tekrarı toprağa, ağaca, denize, elime, yüzüme, gözüme ve camda ezilen damlalar.
Günlerimin tekrarı, birbirine benzeyen, benzemeyen günlerimin.
Örülen örgüdeki tekrar, yıldızlı gökyüzündeki tekrar ve bütün dillerde ‘seviyorum’un tekrarı, ve yapraklarda ağacın tekrarı, ve her ölüm döşeğinde acısı tez biten yaşamanın.
Çocuklar koşuyor avluda, avluda koşuyor çocuklar. İhtiyar bir kadın geçiyor sokaktan, sokaktan ihtiyar bir kadın geçiyor, geçiyor sokaktan ihtiyar bir kadın.
Geceleyin çok büyük, çok beyaz evde her birinde ayrı ışık, pencerelerin tekrarı.
Levent Sevi’nin geçmişlerin Türkiye müziğinden bir şarkı seçip kaydettiği ve sanatçıların sesini en yalın haliyle duyabildiğimiz harika çalışması…
Belki hiç duymadığımız ya da bilip unuttuğumuz şarkılarla bu şekilde buluşmamız gerçekten çok etikileyici. Yanından hızla geçtiğim bir mekandan kulağıma çalınan bir şarkıyı arıyorum kaç zamandır onu ararken karşıma çıkması da ayrı bir güzellik.
Bu hikâye insanlığın öldüğü ve yerle bir olduğu bir hikâyedir. Aysel Gürel’in kaleme aldığı ve Sezen Aksu’nun seslendirdiği en hüzünlü şarkı: Ünzile.
“Ünzile insan dölü On kardeş beşi ölü Büyüdükçe un ufak Ve gelir de görücü”
Aysel Gürel Anadolu turnesindeyken bir köyde mola verir. Tesadüfen burada Ünzile ile karşılaşır. Beraber sohbet ederler. Sohbet ilerledikçe Ünzile hayatında yaşadıklarını da anlatmaya başlar.
“İnci gibi dişi Görücü bilir işi Söğüdüm ağlar gider Olur hatun kişi“
Ünzile çok küçük yaşta evlendirilmiştir. Görücü usulü dediğimiz fikri önemsemeden, ona hiçbir söz hakkı tanınmadan evlendirilmiştir.
“Varmadan sekizine Ergin oldu Ünzile Hem çocuk hem de kadın Onikisinde ana Bir gül gibi al ve narin Bir su gibi saydam ve sakin Susar kadın Ünzile”
İnanamayacaksınız ama bir kaç koyun karşılığında verilmiştir Ünzile. Birkaç koyun için bir hayat mahvedilmiştir. Çok küçük yaşlardan beri çektiği eziyetler yetmemiş bir de hayatını tamamen karartmışlardır küçük Ünzile’nin.
“Yağmuru kim döküyor Ünzile kaç koyun ediyor Dayaktan uslanalı Hiçbir şey sormuyor”
Ünzile’nin hikâyesi geri kalmışlığın hikâyesidir. İnsanlık diye bir şeyin gerçekten bittiği bir hikâyedir. Şimdi kim bilir kaç Ünzile daha bu durumda? Evet hâlâ bir yerlerde küçücük kızların okumalarını, özgürlüklerini ellerinden alıyorlar. Onların tek bir söz dahi söylemesine izin vermiyorlar. Ünzile, sen bizim gönlümüzdeki en büyük yarasın.
Ahmet Kaya herhangi bir müzik türüne takılıp kalmamış. Yeri gelmiş marş denecek şeyler söylemiş, yeri gelmiş türkü söylemiş, yeri gelmiş arabesk söylemiş… Açık ki Ahmet Kaya müzikte sentezi seven bir sanatçıymış. Bu bakımdan aslında müzikal geçmişimizde önemli bir yeri var. Şimdi ise kendisinin pek bilinmeyen rock türünde iki parçasına bakalım. Evet evet rock 🙂 Ben de duyduğumda şaşırdım fakat dışardan bir gözle baktığımızda en yakın olduğu tür rock gibi görünüyor:
Süha Tuğtepe yazmış. Kenar Mahalleli bir delikanlının sıkıntıları:
Bir diğeri de büyük şair Attila İlhan’dan. Epey marjinal ve özgün bir şiir, keza şarkısı da öyle. Jilet Yiyen Kız:
Yılmaz Erdoğan’ın yazmış olduğu Otogargara isimli oyun ilk kez 1995’te BKM’de oynanmış. Kadrosunda Yılmaz Erdoğan, Gürdal Tosun, Demet Akbağ, Olgun Şimşek, Bican Günalan, Sinan Bengier gibi usta oyuncuların yer aldığı oyunun mekânı bir otogar. Farklı yolcuların farklı hikâyeleri, otogardaki ayrılıkları bu mekân üzerinden sahneleniyor. Sahnede oynanırken kamera kaydına alınmış oyunu şu an internet üzerinden izleyebiliyoruz. Şimdi biraz içeriğe değinelim.
Oyunun afişi.
“-Merhaba ey ahali bendeniz Simsar Osman! Otogarın yerlisiyim ben. Yani otogarlıyım anlayacağınız. Şimdi otogarlı demek ne demek?
Böyle bir giriş yapar Yılmaz Erdoğan. Sahiden de oyun boyunca adeta bir memleket portresi çizer otogara gelip gidenler üzerinden. İletişim kurulamayacak kadar kaba ve konuşamayan insanlar, okullarda kendi ilkeleri ve meslek etiği doğrultusunda görev yaptığı için sürgün edilen öğretmenler, suçsuz yere yıllarca hapis yatanlar, taşı toprağı altındır diye doğudan İstanbul’a göç edip İstanbul’da hüsrana uğrayanlar, ‘meşhur olacağım’ diye İstanbul’a gelen gençler, nefes almaksızın konuşan teyzeler, dikkatsiz şoförler, palavracı muavinler ve daha saymakla bitmeyecek nice tipik Türkiye insanı.
Bu şekilde bahsedince kafanızda bol ağlamalı bir dram oyunu canlanmasın. Yılmaz Erdoğan bunları anlatırken her zamanki gibi seyirciyi gülmekten kırıp geçiriyor. Oyunun anlattığı her şeyi trajikomik bir biçimde işliyor. Örneğin;
Doğudan İstanbul’a göç etmiş olan çift bir kenar mahallede yaşamaktadır. Burada inşaatta çalışan adam birgün yüksek bir kattan düşer ve ölür. Kadın kocasının cesedinin önünde şöyle konuşur:
“Ben sana dedim İstanbul’a gitmeyelim diye. Şimdi köyde olsaydık sen de beşinci kattan düşmezdin. Çünkü köyde en yüksek bina iki katlı. Taşı toprağı altın ha? İşte şimdi taşını da toprağını da daha yakından görme imkanın oldu. Toprak için geldi toprak oldu benim salak İlyas’ım!”
Kadının inşaattaki arkadaşlarından birinin, kadına “Allah Allaaah!” şeklinde tepki vermesiyle kadın konuşmaya devam eder:
“-Bak bu da Allah diyor! Kardeşim niye her şeye Allah’ı karıştırıyorsunuz? Allah sana akıl vermiş, yer çekimi vermiş. Yer çekimi olan yerde aklını kullanıp düşmeyeceksin! Aha bu İlyas da böyleydi. İlyas iş yok? ‘Allah büyüktür.’ İlyas ekmek yok? ‘Allah büyüktür.’ E be İlyas biz de biliyoz Allah’ın büyük olduğunu! Al İlyas’tan cevap: ‘Allah büyüktür.’ Allah sana köy vermiş, İstanbul vermiş. Aklını kullanıp köyde kalacaksın, İstanbul’u da köye çevirmeyeceksin! Allah sana işsizlik vermiş, açlık vermiş. Aklını kullanıp… ne bok yiyeceğini bilemeyeceksin! Ah İlyas’ım ne yapacağım ben şimdi?”
Buraya kadar seyircinin gözü dolmuşken sahneye Simsar Osman girer, adamın çantasını eşinin yanına koyar, ve şöyle söyler:
“-Üzülme bacım. Allah büyüktür.”
Gözü dolan seyirci burada kahkaha atar. Oyunun geneline bu trajikomik unsur hakimdir. Nitekim bir otobüs bileti almak isteyen yolcuya, sadece bayan yanı bir tane koltuk kalması sebebiyle bilet vermemekte ısrar eden Simsar Osman’la yolcu arasındaki kahkahalar attıran diyalogların olduğu oyunda, kocası seneler evvel Elazığ otobüsünde kaza sonucu ölen, ama senelerce otogara gelip “Elazığ otobüsü geldi mi?” diye soran bir kadın da vardır.
Esprileri, dramları, oyunculukları, kareografisi ve müzikleriyle izlenesi bir yapıt. İyi seyirler.
Yalnızlık, insanın sonunda kaçamayacağı nadir gerçeklerden. Kalabalıklarda da yalnızdır insan, bilmez çünkü kimse aklından geçeni sen söylemezsen eğer. Sevgilisi olsa da yalnızdır, geceleri ayrı evlerde uyuduğu sürece. Aynı yastığa baş koyanlar bile birbirlerinin rüyalarını göremez. İnsan, muhtaçtır insana koşulsuz. Fakat yine aynı insan, yalnızdır nerede olursa olsun. Ben yalnızlığımı tanıyıp, kabullendiğimden beri çok daha anlamlı gelen bir şarkıdır Yalnızlık Senfonisi. Söz – Müzik Sezen Aksu’ya ait bir şarkıdır. Bir kalem ne kadar güçlü olursa olsun, yaşanmışlık ise melodiye ruhunu katan, kim bilir nelere şahittir Minik Serçe’nin hatıraları. Ki ben en çok Sertab Erener’den dinlerim ki, onun sesinin dokusu, benim gibi sizleri de kendisine bağımlı hale getirmiştir sanıyorum.
Yalnızken daha fazla düşünür insan, daha fazla sorgular. Daha fazla çıkarım yapar, bazen de daha fazla saçmalar. Tutunulacak bir şey ararsın çoğunlukla ve neye tutunduğunun da bir önemi kalmaz kimi zaman. Bizler ise ya kitaplara ya kalemlere sığınırız ki, işte öyle bir anda yine çıkıvermiş şu dizeler kalemimden.
Ne çok değişti yönüm, Ne sert rüzgarlar alabora etti sandalımı, Ne güneşli havalarda inandım aşka, Ne yağmurlarda ıslandım sevda gibi, Ne çok düştüm Ne çok kalktım Ne çok ağladım Ne çok kahkaha attım Sevdim çok Kızdım çok Kırdım çok Çok da kırdınız elbette Paramparça her yanımı Kendim sardım haberiniz yok. Şimdi bakıyorum sağıma soluma Yoksunuz Sahi Neredesiniz?
İnsan etrafında birini arıyor nihayetinde. Bir dostu, bir kardeşi, bir arkadaşı ya da bir sevgiliyi. Ama sizler yine de her ihtimale karşı yalnızlığınızı sevin. Belki siz onu sevdikçe, hayat size daha cömert davranacaktır, kim bilir…
Paulo Coelho’nun 1988 yılında basılan felsefik romanı Simyacı, bir çobanın İspanya’dan Mısır piramitlirine doğru hazine bulmak için çıktığı yolda, yaşadıklarını konu eder. Hazineyi bulmak, aslında kendini keşfetmektir. Asıl hazinenin ne olduğunu anlamak, hem keyifli hem düşündürücü olduğu kadar, içsel dünyaya da rehberlik etmektedir. Onlarca dilde çevirileri olan bu klasikleşmiş eserden hafızama işleyen alıntıları sizlerle paylaşmak istiyorum.
Ve bir şeyi istediğin zaman, bütün evren arzunun gerçekleşmesi için iş birliği yapar.
Sözcüklerin ötesinde bir dil var. Ve sözcüklere gereksinim duymayan bu dili çözümlemeyi başarırsan, dünyayı kavramayı başaracaksın.
Sabır hayattaki en büyük erdemdir.
Şarabını yudumladı ve şöyle dedi : Kötülük, insanın ağzından giren şeyde değildir. Kötülük ağzından çıkandadır.
Şimdi bir bilgi yarışmasında olduğunuzu düşünün. Son soruya geldiniz ve doğru cevabı bilirseniz , tüm hayallerinizi gerçekleştirebileceğiniz o büyük para ödülünün sahibi olacaksınız. İşte son sorunuz geliyor ;
Biz insanların kaç burun deliği vardır? Gözlerinize inanamıyorsunuz , böyle kolay bir soru mu olur? Hemen cevap veriyorsunuz ‘ elbette 2 ‘. Maalesef , kazanamadınız.
Diyelim ki şanslı gününüzdesiniz ve size son bir soru hakkı daha verdiler. İşte yeni sorunuz geliyor.
Telefonu kim icat etti? Korkuyorsunuz tedirginlikle joker hakkınızı kullanıyorsunuz. Ve sizinde zaten emin olduğunuz cevap çıkıyor : Graham BELL
İşte bu ve bunun gibi bilmediklerimiz ve yanlış bildiklerimizi içeren, okudukça hem şaşırıp hem çok şey öğreneceğimiz bir kitap ‘ Cahillikler Kitabı ‘.
Alman Edebiyatının ünlü yazarlarından Goethe’nin 1774 yılında kaleme aldığı, ve kendisini edebiyat dünyasında tanınır hale getiren ‘Genç Werther’in Acıları’, okuması hayli keyifli bir eser. Werther’in içine düştüğü karşılıksız aşkın sancılarını hissederken, unutmaya yüz tutan sevgiye dair inançlarımızı da sorguluyoruz. İnsana dair türlü soruları içinde barındıran, benim okurken ve hatta okuduktan sonra da üzerinde düşündüğüm bu romandan alıntıları sizlerle paylaşacağım. Sizlerde fikirlerinizi bizimle paylaşırsanız çok sevinirim. İyi okumalar sevgili arkadaşlar.
Durmak bilmeyen bir seyyah bile sonunda kendi topraklarını özler. Döndüğünde yuvasında, eşinin kollarında, çocuklarının ilgisinin odağı olmuş halde bulur mutluluğu. Ve görür ki, dünyayı gezerken aradığı mutluluk buradaymış.
Bana tek bir kişi gösterin ki, huysuzluğunu kendisine saklayıp, çevresindekilerin huzurunu kaçırmasın.
Çevremizdeki kişilerin neşesini paylaşıp, onlara neşe katmayacaksak, onlardan uzak durmalıyız. Onların ruhları zalim bir tutkunun eline düşünce, ya da kalpleri kederle dolunca onları ufacık da olsa rahatlatabiliyor muyuz?
Mutluluk bir kadırmaca mı dersin?
Yapacak bir şeyimiz olmadığında aklımıza nasıl boş fikirler gelir, bilirsin.
İnsanlar bu dünyada birbirlerini ne kadar nadir anlıyorlar.
Dünyada sevgi kadar vazgeçilmez bir şey daha yok.
İnsanoğlu böyle geçicidir. Kendi varlığına en çok inandığı, sevdiklerinin anılarında ve kalplerinde derin izler bıraktığını sandığı yerlerde bile, hızla silinip giderler.
Kimse bize içimizde olmayan bir sevgiyi, neşeyi, coşkuyu ya da sevinci veremiyor.
Dünyadaki hiç bir yetkinin değiştiremeyeceği mutsuzluğunun kaynağının dağılmış kalbin ve karışmış zihnin olduğunun farkında değilsin.
1938 yılında İran’ın başkenti Tahran’da dünyaya geldi. Fars halk müziğinde çok etkin bir birikime sahip sanatçı, Orta Doğu müziğinin özgün notalarını, duygulu olduğu kadar etkileyici, saf ve hüzünlü biçimde sergilemesiyle yansıtmasıyla tanınıyor. Kısacası dünyada adı Kemanı ağlatan adam olarak geçiyor. Farid Farjad vatanını terketmek zorunda kaldı, çünkü 1979’da Humeyni’nin yaptığı İslam Devrimi İran’ı müziksiz bıraktı.
Farjad, kendisi gibi müzisyen olan Mitra Tavakkoli ile evli 10 yıldır. Geçmişte birçok İran filmine de müzik yapmış olan Mitra , Farid Farjad’ın son albümünün aranjörlüğünü de üstlenmiştir. Farjad’ın eski eşinden ise 3 çocuğu var; 2 erkek 1 kız.
Farjad 32 yıldır, Humeyni’nin yapmış olduğu devrim yüzünden Los Angeles’ta yaşamaktadır.
Farid Farjad, 32 yıldır ABD’de olmasına rağmen içindeki İran’ı koruduğunu şu cümleler ile anlatmaktadır.
“32 yıl önce nasıl bir İranlı ise hala öyleyim. İçinde yaşadığım toplumda asimile olmadım hiç. Çok fazla İranlı var orada hatta bize özgü kanallarımız bile var. O nedenle bugün bile hala düzgün bir İngilizce konuşamıyorum. Kendi kültürümle kalmayı başardığım için orada hayatımı sürdürmekte bir sıkıntı yaşamadım. İran’ı oraya taşıdım diyebiliriz. “Ailem, ilişkilerim her şeyim var orada”
Farjad’ın müziği, yüreğini sızlatan, derinlerde, oralarda bir yerde olanı deşeleyen, kabuğundan çıkartandır. Bazen okyanus köpüğünde yüzercesine serinleten, huzur veren, kimi zaman alaca karanlıklara sürükleyen, alıp götüren bir hissiyattır. Hüznü nakış nakış işleyen kemanı adeta “gel beraber ağlayalım” diyor… Ya da kimi zaman üst üste sigara yaktırabiliyor. Şu anda dünya üzerindeki en iyi keman virtüözlerinden biri olan Farjad’ın, yalnızca piyano ve keman kullanarak oluşturduğu Anroozha (O Günler) isminde beş albümden oluşan bir albüm serisi bulunmaktadır. Ayrıca Golha Orkestrası adlı kolektif iki albüm de sanatçının eserleri arasındadır. Bu albümlerde Farjad, kendi deyimiyle doğadaki hüznü notalara dökmüştür.
Farjad, yani adıyla değil de müziğiyle var olmayı seçen birisi. Ülkesine duyduğu özlemi söz kullanmadan sadece notalara dökerek ustalıkla anlatabilen Farid Farjad, büyük bir sanatçı olabilmek için büyük çilelere katlanmak gerektiğinin canlı bir kanıtı.