Bir Yaralı Döşten Gayrı: Nem Kaldı

“Burası dünya. Ne çok kıymetlendirdik. Oysa bir tarla idi, ekip biçip gidecektik.” der Abdurrahman Cahit Zarifoğlu. Herkes Cahit Zarifoğlu der ona, bazıları sadece Zarifoğlu bense her seferinde Abdurrahman Cahit Zarifoğlu diyerek Sultan şiirini hatırlarken bir yandan öte yandan acziyetimi hatırlarım. Bir kul olarak, beşer olarak acziyetten başka hangi sıfata layığım ki zaten…

Fani alemin fani yolcuları olarak acziyetimizi unutup ne çok kıymet veriyoruz şu dünyaya. Heybemize dünyevi birikimler doldurmak için geceleri gündüze katarken uhrevi hayatımıza bir tutam huzur götürmek kaygısını ve derdini ne çok erteliyoruz. Ölümün ölmediğini ne çabuk unutuyor, kabristanlıktan geçerken kafamızı ne kadar kolay çeviriyoruz..

Bir müzik önerisine girdik neler okuyoruz demeyesiniz sakın. Aşık Mahzuni her türküsünde ayrı yakar içimi, zihin labirentime her seferinde çıkmazlar ekler. Parsel parsel eylemişler dünyayı/ Bir dikili taştan gayrı nem kaldı derken yaptığı gibi… Hayata biraz da ölüm çerçevesinden bakılması kanaatindeyim. Ölüm çok sık andığım, çok sık düşündüğüm bir konu olduğu için de bu kadar uzatmış/ uzatacak olabilirim affola, hakkınız helal edin. Yeni doğan bir bebeğin günaha bulaşmamış bakışları, beli bükülmüş bir dedenin yüzüne işlenmiş, hayatın nakışları…

Baktığımız her yerde bize anlatılan şey ölüm değil de nedir? Unutmasak kırgınlıkların, hataların, günahların, öfkenin, hırsın, hasetin azalıp; huzurun, rahmetin, bereketin, güzelliklerin artacağı tek şey ölüm değil de nedir? Güzde kırlaşıp, gökyüzünden yere her damlasını farklı meleğin indirdiği yağmur suları toprağı ıslatırken baharla yeniden yeşeren çimenlerle anlatılan şey ölüm değil de nedir? Dünyevi iştigallerin zihnimizi bir an rahat bırakmaması ruhun ölümü değil de nedir? O yüzden asla unutulmamalı bu dünyada bir dikili taştan gayrı hiçbir şeyimizin kalmayacağı ve onun da bize ait olmadığı.

 

Devam eder türküye Dost köyünden ayağımı kestiler/ Bir akılsız baştan gayrı nem kaldı diye. Aman sen de takmışsın bir meseleye her konuyu oraya bağlıyorsun diyeceksiniz lakin dostu dosttan ayıran gafletlerin sebebi lüzumsuz meşguliyetlere aldanıp ruhların, kalplerin maddenin zehriyle ölümü değil de nedir ?

Padişah değilem çeksem otursam
Saraylar kursam da asker yetirsem
Hediyem yoktur ki dosta götürsem
İki damla yaştan gayrı nem kaldı

Bu noktada sizinle Habib Baba’nın hikayesini paylaşmak istiyorum..
Habib Baba IV. Murad devrinde gemiyle hacca gitmek için Erzurum’dan İstanbul’a gelmiş. Fakat ne yazık ki hacca giden gemiye yetişememiştir. Bunda da vardır bir hayır demiş içinden. Aylarca yol aldığından toza toprağa batmış, yaralar içinde kalmış, uyuz olmuş. Memleketine dönmeden önce güzelce bir yıkanıp temizlenmek amacıyla bir hamama gitmiş. Yıkanmak istediğini söylediği hamamcıdan red cevabını alınca sebebini sormuş. Hamamcı “Büyük Sultan Murad Han’ın vezirleri vardır hamamda. Kimseyi almamam için emir verdiler” demiş. Yıkanmadan bu uyuz illetinden kurtulamayacağını bilen Habib Baba, adeta yalvarmış hamamcıya. İzin ver evladım, bir köşede yıkanıvereyim. Kimseler fark etmez beni demiş. Hamamcı, yaşlı adamın ısrarlarına dayanamamış, vezirlere görünmeden yıkanmasını tembihleyerek almış içeriye.

Biraz sonra hamama tebdil-i kıyafetle Sultan IV. Murad Han da gelmiş, yıkanmak istediğini söylemiş. Hamamcı aynı şekilde, tanıyamadığı bu gence de durumu anlatmış ve içeri alamayacağını söylemiş. Sultan’ın ısrarları hamamcıyı bir kez daha yumuşatmış, ona da sıkı sıkı tembihleyerek almış içeriye ve Habib Baba’nın yanına göndermiş. Başlamışlar beraberce yıkanmaya. Birbirlerine su döküyor, sırayla sırtlarını keseliyorlarmış. Bir ara IV. Murad ihtiyarın düşüncelerini öğrenmek amacıyla sormuş: “Sen de istemez miydin baba şöyle vezir olmayı. Baksana koskoca hamamı kapatmışlar gönüllerince yıkanıyorlar. Biz ise şu daracık alanda debelenip dururuz. “A be evladım” demiş Habib Baba, “Böyle vezir olacaksın da ne olacak? Şu dünyada öyle bir Sultana vezir olacaksın ki, vezirlerinin bile karşında tit tir titrediği, Sultan’a senin uyuzlu sırtını keseletsin” der.
Olmasak da padişah, yetiştiremesek de askerler vezirler, sultanımız tektir gaye ona bende olabilmektir…

Mahzuni Şerifim çıksam dağlara
Rast gelsem de avcı vurmuş marala
Doldur tüfeğini bani yarala
Bir yaralı döşten gayrı nem kaldı
Bir yaralı döşten gayrı neyimiz kaldı, diyor; Mahzuni Şerif‘le sizi baş başa bırakıyorum. Allah’a emanet…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir