Tramvay Durağı (Tüm Bölümler 1-13) – Fatma Zehra Akyiğit

☕ 35 dk okuma

Modern şehir yaşamının en çarpıcı kesişim noktalarından biridir duraklar… İnsanların bir yere yetişmek, birinden kaçmak ya da sadece akıp giden zamana tanıklık etmek için bir anlığına soluklandığı o ara mekânlar, edebiyatın en derin insan manzaralarına ev sahipliği yapar. Fatma Zehra Akyiğit tarafından kaleme alınan Tramvay Durağı serisi, gündelik hayatın koşuşturmacası içinde kaybolan iç seslerimizi, bekleyişin felsefesini ve şehrin yabancılaştırıcı kalabalığında hissedilen derin yalnızlığı dize tadında bir nesirle okuyucuya sunuyor.

13 bölümden oluşan bu edebiyat yolculuğu, her durağında farklı bir ruh haline, zamanın akışına ve bir bankın üstünde saatine bakan yabancıların gözlerindeki hikâyelere odaklanıyor. Tüm bölümleri eksiksiz ve bir arada okuyabileceğiniz bu özel derlemede, tramvay raylarının soğuk demirinden sıcacık insan duygularına uzanan bir anlatıya davetlisiniz.


İçindekiler: Tramvay Durağı Serisi Bölümleri


Tramvay Durağı 1. Bölüm

Çift şeritli yolda muhtelif hızlarla gelip geçen araçlar… Yanımdaki bankta oturan sıska çocuğun kol saatinde gürültüyle akan zaman trafiği… Saniye yelkovanı solladı, akrep; sarı ışıkta hazır, yeşil ışıkta tam vaktine vasıl… Kırmızı ışığın bu taraklarda tek bezi -sözde- kazadan yaralanışlar ve ölüşler. Söyleyeyim size, hiçbiri tesadüf değil.

Derince bir nefes içiyorum egzoz dumanlı havadan. Ne kötü kokuyor! Her defasında öksürtüyor. Sağ elimin tersiyle sinek kovalarcasına sağa sola sallayarak savuşturuyorum.

“Hep durgun, hep an gibi kısa mı vermelisin nefesi, bu kadar cimri olma!” diye söyleniyorum kendime. Ne saçma bir kızgınlık bu? Hava aynı hava, duman aynı duman, nefes aynı… Verilmiş olan nimetten faydalanmayı bilmeyen benim. Kokuyorsa kokuyor, ne olmuş?! Can aşımı ayakta tutan katığım değil mi bu? İçimin her köşesine sinercesine çektim derince bir…

Öyle ya, ya bir sigara bağımlısı olsaydım ve iflas etmiş ciğerlerim soluk aldırmamacasına iki eliyle sıksaydı boğazımı! Nasıl kurtulabilirdim? İstesem de değil nefes almak, düşünemez, hissedemezdim bile! Saçmalık. Cümlede mantıken hayati olana vurgu yapmak gerekir. Belki de hazır -öksürükle de olsa- nefes alabiliyorken benim için “yaşamak” denen şey; düşünmek, hissetmek… Sol elimi sımsıkı yapıştırıyor kapatıyorum gözlerimi, yoldan geçen motosikletin patlak sesini dinliyorum sonra kalbimin atışlarını… İyi ki… İyi ki yaşıyorum.

Nereden geldim buralara? Hep şu sıska çocuğun metal saati yüzünden! Bu saatin ustasına ne demeli bilmiyorum. Tıkır tıkır, tıkır tıkır… Tam üç dakikadır; gün boyu insanın diline dolanan reklam şarkısı gibi başımın içinde çınlayıp duruyor sesi. Hayat filmimin çekimleri devam ederken bu reklam şarkısı, zaten günlerce kez duyduğum lakırdılar gibi. Belki değil; yaşadığım her saniyede, her defasında aynı zannettiğim senaryoda, önceden kestiremediğim bir finalin son sözleridir.

Bütün bu hercümerci anlatarak sizleri de yormuş olmuyorumdur umarım. Zira bu durakta bir kimse ile muhabbet etmeden vakit geçmiyor. Siz de olmasanız, şu tramvayı bekle ki gelsin! İyi ki varsınız; sesler, kokular, hava, duman, nefes, zaman trafiği, ömür, ölüm…


Tramvay Durağı 2. Bölüm

Penceremden seyrediyorum bugün tramvay durağını. Diyorum ki, boşuna yapmışlar şu bankları, sabahtan beridir hiç kimse oturmadı kim geldiyse ayakta beklemeye koyuldu. Yetişebilmenin derdinde gibi her biri, işleri var. Oturmak, dinlenmek zaman kaybı.

İşim yok benim, zaman mütemadiyen benim sanıyorum. “Boş boş oturmaktan başka bir işe yaradığın yok” derler bana. Yazmaksa koca bir bahane! Haklılar biraz. Kaçmanın en güzel yolu. Başka hiçbir yol bulamadım içime doğru. Dışarısı çekiyor, elbet bakışlarıma dokunuyor davetkâr dünya. Ancak yazarak reddedebiliyorum. Çünkü yazarken sadece gitmek istediğim yerlere gidiyorum. Beklemek istediğim tramvayı bekliyorum. Gelmiyor, isimsiz, gelmedi hiç belki gelmeyecek biliyorum, ben, özlemek istediğimi diliyorum.

Şu duraktaki yolcular… Onlar ne için bekliyor dersiniz? Herkesin bir telâşı var; sanki gelmesini umdukları tramvayı değil de gitmek istedikleri menzili gözlüyorlar gibi.

Bir yazı okumuştum “hissettiklerimi değil hissetmek istediklerimi, olduklarımı değil olmak istediklerimi yazarım” böyle diyordu yazar.

Hissettiklerimden başkası olmadım hiç. Denedim, yazamadım başka türlü. Bu yüzden siyah olsam beyaz kızdı, beyaz olsam siyah kırıldı. Renksizdim aslında hep, bu yüzden fotoğraflarda görünmezdim, kutlamalarda, bayramlarda. Bu bayram göründüm; bakışlarım, sağ üst köşedeki hayallerimdeydi bir fotoğrafta, diğerinde sol alt köşedeki hüzünlerimde…

Diyorum ki bir gün de şu tramvay durağındaki banklardan birine oturayım, öyle bir fotoğraf çektireyim. Kimse oturmuyor madem, ben dinleneyim.


Tramvay Durağı 3. Bölüm

İn cin top oynuyor. Kaldırım kenarına sıra sıra, özenle eşit mesafede yerleştirilmiş sarı ışıklı, bir yanıp bir sönen lambalar; gerilim filmlerindeki kapı gıcırtısı gibi ürpertiyor insanı.

Meltem desem değil rüzgâr desem değil fırtına hiç değil; inişli çıkışlı ruh halleri gibi dengemi bozuyor hava.

Haberlerde çıktı geçenlerde, iklim bozuluyormuş günden güne, öyle diyordu boya küpüne banılmış suratlı bir bayan spiker. Değil birkaç ayda, bir günde dört mevsim yaşayacağımız zamanlar yakınmış.

Durağa yaklaştım sayılır. Koştur koştur yürümekten nefesim daralıyor. Yetişemeyeceğim diye endişelenmekten terleyen alnıma, göğün histerik esintisi üfledikçe soğuk alacağımdan ve bir ay boyunca yataktan çıkamayabileceğimden korkuyorum. İhtimali bile burnumu, her an hapşıracakmışım hissiyle gıdıklamaya yetiyor.

Geldim. Durak bomboş. Kimsecikler yok. Tramvay henüz gelmemiş. Her zamanki gibi. Yine! Yine ya geç kaldım ya erken geldim. İnsan bir defa olsun vaktini tutturamaz mı yahu?! Yok işte, beklemek düştü yine bahtımıza.

Hiç olmazsa iki çift lafın belini kıracağımız bir hayal olsaydı şu bankta oturan, benim gibi. Yoldaş olurduk ne güzel. Ne kadar beklesek de bir türlü gelmeyen şu adına sıfat bulamadığım tramvayın arkasından iki mısra şiir atar, yarım asırlık yaşam tutardık susuz denizde balık gibi.

Çölde serap, su gelirmiş insana…

Yordu efkâr. Lafı değiştiresim var.

“kırmızı baalık çöölde
Kavrula kavrula geeziiyor
Bedevii aadam geeliiyor
…

(Şarkı Sözünü yazan: Musa Karabörk)


Tramvay Durağı 4. Bölüm

Gün akşam oldu. İkilemleri bitti gençliğin. Nereye gitmek istediğini bilmeyen savruk adımların rastgele düşüşleri azaldı. Nedendir, üşümelerim artıyor, uykusuzluktan diyorlar yeterince dinlenmiyormuşum. Uyurken nasıl yürüyebilirim? Sanki biraz uyuklasam adımlarım şaşıracak, yazmayı denediğim tüm kelimeler birbirine geçip anlamsızlaşacak ya da bilinçaltımdan çıkıp her şeyi ortaya dökecek, her şeyi! Sanki gözlerim birkaç saniye yumulacak olsa, artık gelmesi yılan hikâyesi olan şu tramvay dahi tam da o anda gelip gitmiş olacak gibi. Yetişemeyeceğim…

OKU  Ölümlü Dünya, Ölümlü İnsan

Gün şafağa yaklaşır mı diye çentik atmakla geçirdim gecelerimi. Takvimler eskimedi, yıllandıkça değeri artarmış bu meretin, göz pınarlarında kurudukça. Aynalarda baka baka dibine kadar vurdum sanırım, ağlayamıyorum. İyi böyle. Yorulmuştum. Issız bir ormana düştün mü öyle dümdüz yürüyeceksin. İnişi çıkışı enişi yokuşu kalmadı artık. Baksana; ya asfalt ya ray, ya araba ya tramvay! Tabana kuvvet koşasım geliyor, içime çığlıklar doluştukça varasım geliyor doğru ya da yanlış, bir yola… Yola. Bir gün, ben de yola gelir miyim? Şu tramvay… Gelir mi? Ne diyorum ben?! Her yolun sonu aynı kabir.

Güneş yükseldikçe kavuruyor aklımı. Yiyeceğim içeceğim kusacağım sade bi duygular, düşünceler, bir omuz yükü kâbus, bir tutam hayâl… Uyku… Uyumak direncini artırır insanın. Isıtır. Dinlendirir. Ayık olursunuz uyandığınızda. Gece; olması gerektiği gibi ay görürsünüz, sabah; umutları. Hem de heyecanlı bir yürekle… Uyumak lâzım tabii, uyursanız yeniden ağlayabilmeniz için hisler dolar gözlerinize. Belki güzel rüyalar görürsünüz ve tüm gününüz güzel geçer. Ciddi söylüyorum, farkındayım, değişmeli bu düzensizlik. Aynı kalmıyor hiçbir şey. Ya kuytulara ya bulutlara… Yeryüzünde kalabilmek şu yaşamak dediğiniz şey. Bir ayağı kabirde bir ayağı ufukta şu fani gözlerim ölmeden önce ölmeye meraklı. Lâkin… Araftan ötesi bile ateş sanki…

Uyku tutmuyor. Sızıp kalıyorum oturduğum bankta. Raylar sessiz. Karanlık soğuk. Üşüyorum. Uykusuzluk yakaza hâli kâbus…


Tramvay Durağı 5. Bölüm

Hatırlar mısınız bilmem, İsimsiz Durak burası. Tabelası paslanmış bir teneke parçasından başka bir şeye benzemiyor. Havada hafifçe esinti olsa, gıcırt gıcırt…

Sesler beni çıldırtıyor. Oysa sessizlik ne iyidir. Sükûnet! Aah, sizlere suskun görünen şu doğanın muhabbet cümbüşlerinden söz edebilseydim keşke.

Siz şehir insanları! Doğa deyince kaldırım taşının kenarına insan eliyle dikilmiş kokusuz aşı çiçekleri anlarsınız belki. Ya da egsoz dumanının boğaz yakan kokusunu… Haksızlık etmeyeyim; ücret ödeyerek gittiğiniz yazlıklarınızdan veya internet aramalarından bulduğunuz görsellerden biliyorsunuzdur dağları, taşları, denizleri, ovaları… Tanışmışsınızdır oralarla.

Ben, ruhu sekseni çoktan aşmış bir köy insanıyım. Bizim oralarda doğa dediğiniz şey, Yaratıcı’nın (cc) bir lütfu olarak her sabah tertemiz bir havayla başlar, kır çiçeklerinin mis kokusu ve kuş cıvıltılarıyla devam eder. Size televizyondaki; ‘gezginçi’, yöresel yemekleri löp löp götüren program sunucuları gibi tanıtım yapmayacağım. Onlar ilk defa gördükleri, tattıkları güzellikleri ballandıra ballandıra anlatırlar.

Köy insanı öyle mi? Doğa, köy insanı için bir üstattır. Acıyı neşeyi öğrettiği bir kenarda dursun, ölümü öğretir asıl, insana. Ölmeden önce imanla şerefle ölmeyi… Saf ve berrak bir huzurun gücünü hissettirir göz bebeklerinde. Yolunuz bir köye düşerse ihmal etmeyiniz, hatta ilk işiniz; köy pazarında örgü patik ve yumurta satan ninenin gözlerinde hayatı aramak olsun. Pişman olmayı öğreneceksiniz. Neye? O zaman anlarsınız.

Vakit gece. Öyle uykum var ki… İnanır mısınız bilmem, dilimin ucunda bir yığın metaforları var anlatmak istediklerimin. Bir kapanıp bir açılan gözlerim ve bir yazıp iki silmek zorunda kalan kalemim adına özür diliyorum.

Bu İsimsiz Durak tam da şehrin göbeğinde. Büyük şehirlerde doğa namına gözleyebildiklerim; asfalt yollar, raylar, evler, arabalar, kir dolu gökyüzü, biraz deniz ve tanımadığım insanlar. Her sabah şehrin gürültüsüyle uyanıyorum. Doğanın latif sessizliği yok burada, kulaklığıma eklediğim türkülerde buluyorum insanımı. Yine kulaklığımdaki müziklerde kaybediyorum insanlığımı. Doğru duydunuz. Ritimlere eşlik eden kafiyeler anlatıyor bu şehrin hâlini. Kör kütük çıkmazlara gark olmuş sokak lambaları altında serkeş adımlar…

Şehir insanı ay ışığında komşu gezmesine yürümeyi bilir mi? Birçok köyde elektrik ve internet var artık. Köy insanı telefonun flaş ışığında gidip gelir oldu şehir meydanına. Şehir insanı; varını yoğunu terk edip köylere, yaylalara yerleşmeye başladı. Bir gariplik var bu işte.

Huzurlu yaşayan ve ölenler, uzun ve refah yaşamayı istiyor, gidiyor ve kaybediyor sahip olduklarını farkında bile olmadan.

Uzun ve refah içinde yaşayanlara artık ‘yaşamak suç’ geliyor ve terk ediyorlar malı melâli, kısa da olsa huzurluca, zahmetli de olsa “sahici” bir hayatı ve ölümü arzuluyorlar.

Hoş, ben de bu şehre geldim geleli gurbetle tanıştım. Özledim kendimi. Arıyorum hâlâ. Elektrik var, internet var, şu tramvay… Gelmek bilmeyen bir tramvayın getirmesini dilediğim bir ümidim var. Belki şehrin doğası da budur? Kaybolmayı, aramayı, beklemeyi, hatta zamanla beklentilerinden arınmayı öğretiyordur insana? Üstatlığı bu yöndedir…

Hiç, bir şehir insanının gözlerine bakmak gelmedi aklıma. Baksam, ne görürüm, hiçbir fikrim yok.

Gözlerimde

Uyku…

Uykum var…


Tramvay Durağı 6. Bölüm

Şehir insanının gözlerine bakmak… Köy insanı… Biliyor musunuz, düşünürken yazmanın bir kötülüğü de bu işte. Beşinci bölümde konuştuklarımız, önceki bölümlerden birkaç nokta… Düşünüyorum da -kalemimin yine aynı paradoksa girmesine müsade ederek- henüz üzerinden birkaç gün geçmiş olmasına rağmen, aynı şeyleri şimdi daha başka bir açıdan düşünüyorum.

Değişiyor işte insan… Zira kimin gözlerine baksam aynı ve farklı; samimi ve biraz tedirgin hatta korkakça ve epeyce hazin ve illaki ölürce ama hayat dolu. Ayna. Bakan göz, kendini seyrederse muhatabın irisinde, adım adım renksizleşir yahut neşelenir anlamlar. O halde nasıl söyleyebilir bir insan diğerine “senin gözlerinde gördüklerim…” Ne gördüm, ne görüyorsunuz sizler? Öyle zannettiklerimizle yargıladığımız kimse-ler?

Aah öyle berbat bir zaman ki bu. İçerideyim. Gardiyan kesildi penceremden defterime jop sallayan ay ışığı. Canın yansa bile nasıl ağlayasın bu saatten sonra. Acı sana alışmış sen efkâra. Sen göğe sırıtırsın, karanlık sana, mayhoş bir huzur-hüzün tadı kalır damağında, hafif sitemkâr ama affedici. Göğe düşman olmakla kim kazanmış savaşı? Yaşını yine rüzgârı eser siler, yaşını yine gecesi-günü-devranı döner verir. Ömür işte, aldığın nefesi bil.

Vazgeçip bırakmak ne kadar kolaymış meğer, hep kolaya kaçarmışım. Öyle bir gidesim var ki yine… Fakat sözümü çiğneyemem. Kovulana dek kalacağım. Ya kendimi kovarsam bir gün? Yine mi? Bu kez ne yapacağım?

Sıkışmış hissediyorum. Yapabildiklerim, yapmak istediklerim, yapmam gerekenler ve yapmam istenenler arasındaki bir hapishanede. Cezaevi değil, sadece hapsolmuşum gibi çünkü bu his, artık, suçluymuşum gibi değil. Karar versem bir şeye kim kalır, kim gider, kimin umurunda! Ben kalır mıyım ortada, onu bile bilmezken… Kalmasam ne olur, şart mı olmam?

Belki isteyip durduğum “gitmek” böylesi bir şeydir. Kalmamam, olmam gerektir belki. Zor.

Dolunayın kapkara gözlerinde gündüzden kalan birkaç damla aydınlık görüyorum. Biliyorum, sabah olduğunda güneşin gözlerine bakacağım uzun uzun. Göreceklerim, geceden kalma bir avuç kara lekeden ibaret olacak. Kime mükemmel diyebilirsin sadece gözlerine bakarak kime kusur küpü?! İnsan bu, değişir insandan insana. İnsan bu, değişir. Şimdi başka anlar sonra başka. Böyle böyle öğrenmedi mi zaten hep, mesafeyi?

Tramvay durağı! Penceremin hemen karşısındasın. Yolcusuz… Mesafemiz, benim şu banklarda oturan insanlara baktığımda gördüğümü sandığım kadar. Uzak. Çok uzağız.


Tramvay Durağı 7.bölüm

Erken gelmişsen gelecek olana, geç gelmişsen gitmiş olana, gelememişsen ya da gitmişsen oracıkta kalana mı duyulur özlem? Ya bölüneni bölenin elinden kalan birkaç devirli bir rakamsan kime?..

Ya bölünen ömrün, bölen seni sen yapan içindeki senler, oracıkta kalanınsa zihnin boş odalarında saklambaç oynarken ağlayan bir çocuğun sesiyse…? Devri mi? Boş odada ses duvarlara çarpar ya, ağıt sesi mütemadiyen dalga dalga dağılır ruhuna…

Matematiğim zayıftır benim. Bu işlemin sonunda “ölüm” hayatın neresine denk geliyor? Yaşadıklarımız içimizdeki benleri kaç kalanlı bölüyor? Sonuçta biz kim oluyoruz? Kalıyor muyuz? Nerede…?

Tramvay Durağı bugünlerde kalabalık. Ortamdaki atmosfer; sanki ne idüğü belirsiz, bir anda ortaya çıkan öldürücü bir canavar, sokaklarda hırlaya hırlaya dolaşmayı bırakmış ve geldiği yere geri dönmüş gibi. Yolcular; bir kâbustan kan ter içinde uyanıp güçlükle kaldırabildiği eliyle, alnını ve boğazını silmiş, nefes alışverişini ve yarım yamalak hatırladıklarını düzene bindirmiş, sakinleşip kendine gelmiş birer maaşlı çalışan gibiler. Kaygıları “hayatta kalmak” mıdır “güzel ölmek” midir “kalanlar” mıdır… Bilmiyorum.

OKU  Kat: -2

Ben; “Kaybetmiş” gibiyim. Öyle hissediyorum. Bildiğim yollarda göz göre göre kaybolmaktayım. Kulaklarımın duydukları bilinçaltımın hangi derininde saklanıyor acaba? Hep söylenir ya; faz aşamalarını tamamlamış, raporlarını almış, alanında uzman hekimlerin her detayı göz önünde bulundurup araştıra deneye beyin fırtınası yaparak yıllarca üzerinde çalıştığı, yan etkileri neredeyse sıfıra indirilmiş bir “ilaç reçetesi” varmış da elimde, ben, o reçeteyi özenle çerçeveleyip göz kapağımın arkasına asmış gibiyim. Kapanmak istemiyor gibi gözlerim. Gözlerim açık gideceğim sanıyorum.

Durak, insan dolu.

Yaşamayı istiyorum yağmurların acısını çıkarırcasına bir taraftan, diğer taraftan; ölmüşüm gibi kaygısız, beklentisiz, hep bir hüzünlü, suskun ve durgun deniz hâllerimi özlüyorum. Geride kalanlarım bunlar mıydı? Ne saf bir his yolu!

Bekleyenlerim, dünyanın bütün çocuklarıydı doğru ya. Hayal miydi bu? Hayır, o kadar da uzak değil aksine çok yakınım gerçekleşmesine özlediğim benin istediğim benle kavuşmasına. Beni korkutan da bu ya işte… Şimdi hangi benim, yaklaşmakta olan vuslat vuku bulduğunda hangi ben olacağım…? O zamana varmadan ansızın kovulursam kendimden, çekip giden ben, nasıl olacağım? İyi olur muyum? İyi olmasam da sorun olmaz sanıyorum. Çünkü o zaman sadece kendi yaralarımı umursamayı, bırakmış olurum muhtemelen. Sadece başkalarının yaralarını sarıp kendi yaralarımı kanatıp durmayı bıraktığım zamanlarda nasıl idiysem, o ben olduğumda da öyle olurum herhalde? Ya da bir tık daha huzurlu… Bir dengesi var mı bunun?

Gelişim, değişim, dönüşüm, buluş, oluş… Hep böyle belirsizlikler finalinde sürekliliğine hâlâ devam eden bir bekleyiş sancısı mı çektirir insana bunlar? Günün doğuşunun bir zamanı var mıdır? Mağaradan çıkış ne vakittir? Gözlerimdeki bu yanış diner mi? Bu alevi uyandırırcasına yağışı sorgularımın zihnime, söner mi?

Floresan lambaların aydınlığında siner mi içime şu yazdıklarım okuyunca, bilmiyorum. Sizler dinledikten sonra söndürün tüm ışıtan şeyleri. Bekleyin. İçinizde. Yanacak elbet gün ışığı. Yanacak kirpiklerinizin altındaki akı kızartarak…

Tramvay Durağında ne sosyal ne psikolojik ne felsefik hiçbir mesafe yok bugün. Herkes kendi kıymet verdiklerinin “yanında olmak” derdinde (Ya da hemhal olmak…). Herkes, şu meçhul tramvayı öyle özlemle bekliyor ki, demir rayları eritecek gibi bakışları…

Kafama bir soru takılıyor…

Bu insanlar, şu tramvayı, daha önce hiç gördü mü?


Tramvay Durağı 8. Bölüm

Bol yıldızlı serin bir gece yüzü gördüm biraz önce balkondayken başımı göğe doğru kaldırdığımda. Şimdi düşündüm de, ayın hâli nasıldı hiç dikkat etmeden girmişim içeri. Yarım mı, hilal mi, dolu mu, boşlukta mı, dertli mi, hasta mı…? Hiç sormamışım.

Tramvay Durağından kilometrelerce uzakta, belki duymuşsunuzdur adını, Maksutoluğu yaylasındayım. Yani biraz önce bahsettiğim manzarayı sırf betimleme olsun diye yazmadım. Kısacık tefekkürümle, yanağımda hissettiğim esintinin latif dokunuşlarıyla bu ânların bizzat şahidiyim. Yemyeşil göknarlar (mezla, pür), sedirler (kavak), ardıçlar, pıtıklar (andız), kirazlar, cevizler, elmalar, erikler… Bu ağaçların nefesini içime çekmeyi seviyorum. Her ne kadar geceleri kapkara bir surete bürünüp karbondioksit ürettikleri söylense de… Bazen nefes almaya ihtiyaç duyuyor insan. Kim ne yapsın şu tertemiz atmosferde “gündüzün merhametli oksijeni mi yoksa karanlığın karbondioksitli zehri mi bu” gibi saçma bir soruyu? Bilimsel olarak kanıtlanmıştır da şimdi bu, ilkokulda öğrenmemiz için koyu yeşil bir yazı tahtasına yazılmıştı sanırım. Öyle hatırlıyorum. Neyse ne işte, nefes almak güzel.

Şu Tramvay Durağını görebilmek için gözlerimi kapatmalı mıyım, hani hiç olmazsa hayal ederim beklenen tramvayın; o garip sesli kornası mı zili mi çanı mı düdüğü mü artık neyi ise onu öttüre öttüre gelişini, yolcuların onu nasıl bir tepkiyle karşılayışını, kimlerin tramvayın yolcu koltuklarına neden oturup kimlerin neden oturmayışını, tramvayın bu isimsiz duraktan sonra başka hangi duraklarda yolcu indirip bindirişini, son durağa kadar kimlerin gidip gitmeyişini, hatta herkes için son durağın aynı yer olup olmayışını vb. hayal eder, sorardım kendime bir bir. Fakat üşeniyorum.

Gözlerimi kapattığım anda kaygısızca uyuyabilseydim ne iyi olurdu. Dün ve bugün neler yaptığımı, aslında ne yapmam gerekiyordu da benim neden hata edip öyle yapmadığımı, yarın beni nelerin beklediğini, benim neden açgözlüymüşçesine yarını beklediğimi, bugün neden nankörcesine kendimden ve bana lutfen verilen yaşayışımdan razı olmadığımı, aslında şükretmek için nelere sahip olduğumun neden bir türlü farkına varmadığımı vb. sorma ihtiyacı hissetmeden, başımı yastığa koyar koymaz uyuyabilmek… Uyuyamayanlara hiç iyi bakmıyor bilimsel kanıtlar biliyor muydunuz? Acaba bunca sorgunun arasında yorgun düşüp uyuyakalanlar için de kanıtlanmış bir bilimsel gerçek var mıdır? Sınıflandırmayı, teşhisler koymayı çok severiz biz. Hatta ilaçlar bulmayı…

Hayır ya, istemiyorum bugün Tramvay Durağını düşünmek falan. Uyumak istiyorum bugün felekten bir gece çalıp uyumak, uyuyakalmak değil, usulca nefes alıp vererek uyumayı beklemek…


Tramvay Durağı 9. Bölüm

Hepsi aynı terane şu bölüme kadar ne yazdıysam. Hepsi aynı gibi görünen ayna gibi sorular ki cevaplarının ya sizde ya da bende olduğunu zannetsem bile belki de hiçbirimizde yahut her birimizde. Laf olsun diye söylenmiş, iş bulamazlıktan düşünmüş olmak için öylesine akıldan geçivermiş kelime yığınları.

Durak çok uzakta. Her gün bıkmadan banklarına oturup olmayan treni gözleyen (affedersiniz) öküz gibi seyrettiğim tramvayın gelmeyişi… Gereksiz geliyor bu anlamsız uğraşım şimdi. Gözden ırak olması, gelişi olmayan bir bekleyişi, gönülden de ırak ediyor gibi.

“Bekleyiş” denen ne idüğü belirsize rastladınız mı siz hiç hayatınız boyunca? Eminim, defalarca…

Gözden ırak dedim, bir yayla başında püfür püfür esen rüzgârı penceremin sinekliğinin boşluklarından sızan sesiyle izliyorum. Soğuk almışım da biraz, üstünüze afiyet, belki koronayımdır diye bir odaya tıktılar beni, bildiğiniz kırmızı burunlu bir gribin karantinasındayım. “Rüzgârın Ardından” isimli bir kitabı hemen şu pencerenin ardındaki yemyeşil bahçemizde bana el sallayıp duran salıncağımda hafif hafif sallanarak, rüzgâr yanaklarıma dokuna dokuna okumak dururken, bir üçlü kanepeye uzanıp burun silerek küllük küllük öksürerek okuyorum. Ne çok ikileme kullandım şu cümlede! Editörler birkaçını silip düzeltebilir, benden söylemesi.

Gönülden ırak dedim, bekleyişler özlenilesi şeyler midir? Hani önce acısı, sonra mayhoş tadı, sonra resmen tastamam tadı gelir. Sonrasında sadece yorgunluğu kalır üzerinizde. Bir bıkkınlık çöker. Ve derler ya, tam ümidinizi kestiğiniz anda! Hayır hayır, henüz o durakta değilim zira hissediyorum hâlâ. Ne kadar istemesem de “bekleyiş”i, o kadar da her an, hani “bir ümit”miş gibi… İşte bu yüzden korku sarıveriyor ihtiyar ruhumu, sanki gözlerimi kapadığımda bir daha hiç açamayacakmışım gibi…


Tramvay Durağı 10. Bölüm

Bugünlerde hava son nefes gibi ılık kokuyor. Ne sıcak cehennem gibi ne de serin cennet gibi; o, kan gibi ılık. Kan, damarlarda dolaşan canlılık iksiri. Çıkıp giden son nefes, cansızlığın simgesi.

Tramvay Durağı! Bugün korkutuyorsun beni. Tramvayın yaklaştığını hissediyorum. Bunca zamandır yılmaksızın beklemişken ben, şimdi gelsen, tüm cesaretimi bir anda kaybedip sana bir kez bile bakmadan dönüp gidecekmişim gibi cesaretsizim.

Hani mutsuzken ya da umarsızca mutluluğu özlerken ölüme yazar ya şiirlerini şairler, her mısramda ölümü özlerken ben de bir zamanlar… Şimdi, gördüğüm yaşayan mezar-lık-lar içimi ürpertiyor. Hala kalbi atıyor olsa da ölümün izleri gözlerinde belirmiş olan suretler… Kimin bakışında yok ki bu izler? Her yerde her birimizde, hatta duvarda asılı aynamdan yansıyan silüette!

Tramvay! Hazır değilim şiirlerimin mısraları arasında sonsuzluğa savrulmaya. Gelme. Damarlarımdan şu ılık kanı, ağzımdan ve burnumdan süzülen şu sondan bir önceki nefesi bir de sevdiklerimi… Bırak. Gelme. Her ânımda seni beklediğimden dolayı henüz yaşamaya bile cesaret edememişken, nasıl gel diyebilirim sana?

Tramvay durağı! Ne oluyor sana böyle? Bir yanında ilkbahar gibi neşe diğer yanında kış gibi kasvet! Yaz nerede? Ya sonbahar..?

OKU  İki Kitap Üzerine

Beşinci mevsimi; sanki tramvay hiç gelmeyecekmiş gibi yaşamak değil arzum, bilâkis, gözlerimdeki izlerde görüyorum; hâlâ bugün ölecekmişim gibi donuyor damarlarımda kan ve susuyor dudaklarımda şarkıların fısıltısı. Ve hâlâ bugün ölecekmişim gibi sarılmak istiyor kollarım sevdiklerime.

Git ve konuş susmuşlarla beraber,

Sus ve dinle gelip konuşanları

Bil ve anla buluşanları

Tam yüreğinde hisset

Ölümün ayırdıklarını

Dirilenlerin vuslatını…


Tramvay Durağı 11. Bölüm

Sarı çizgiyi geçme!

Aldığım kararların kırmızı çizgisi, tramvay durağının sarı çizgisine denk gibi. Geçersem… İhtimalleri sizler düşünmek ister misiniz? Ben istemiyorum. Çünkü isteyerek, istemeyerek ya da öyle gelişine göre; birçok ihtimali yaşıyorum zamanı geldikçe. Aslında bir zamanlar düşünmedim değil ama tam tramvay gelirken çizgiyi geçmeye kalkışmadım hiç. Tramvayın ve çizginin sizin zihninizde neyi temsil ettiğine bağlı olarak değişir bu cümlemin etkisi. Bunu size bırakıyorum.

Şu işe bakın! Tam da kırmızı çizgilerimizden bahsederken turnikeden kıpkırmızı eşarplı bir genç kız geçti. Bir kaplumbağanınki kadar rahat adımlarla banklara doğru ilerlerken mor çerçeveli gözlüğünü hardal sarısı gömleğinin kolağızıyla temizledi. Gözlüğü itina ile yüzüne yerleştirdi.

Tabiri caizse bu pencerelerden (gözlük diyorum) her şeyi, aslında göründüğünden daha farklı görebiliyordu zannımca. Normal şartlarda (gözleriniz bozuksa!) sağanak yağmurda yolun karşısındaki bir kedi nasıl puslu ise, her şeyin doğal hâli de öyle pusludur. Fakat bu pencerelerin özel numaralı mercekleri sayesinde bakışlarınızdan yağmurlar çekiliyor, güneşin ışıklarıyla birlikte puslar dağılıyor ve artık her şeyi, sizin için doğal olmayan ama bir başkası için doğal hatta gerçek olan başka bir iklimden seyrediyorsunuz. Genç kız, bu yeni iklimden memnundu belli ki. Şöyle bir etrafa bakındı, beklemesi ne kadar uzun sürerse sürsün tramvayın muhakkak geleceğinden emin bir şekilde banka oturdu. Şimdi farkettim bankın demirden yapılmış ayakları da kırmızı. (Bu detay neden önemliydi ki şimdi? Bunun düşünmeye değer bir yanı var mı? Her neyse.)

Gözlerim spor ayakkabımın burnuna dokunan sarı çizgiye takıldı. Gereksiz bir şekilde bakışlarımı kaldırıp sarı renkli bir detay aramak üzere etrafıma bakınıyorum. Bu bir oyun gibi, sevdim. Bunu her zaman yapmalıyım belki de. İşte, buldum; gri bariyerlere dayanan şu lacivert montlu ufaklığın elindeki balon! Sarı. Eğer burada koyu galatasaraylı olan biri varsa şu anda muhtemelen bu çocuğu giydiren kişiye demediğini bırakmıyordur ” şuncacık çocuğa sarı-lacivert kıyafet giydirilir mi, hiç mi zevkiniz yok, sarı rengi sadece kırmızı tamamlar ” ya da bunun gibi cümleler geçiriyordur içinden.

Acaba bu çocuğun da farkında olarak veya olmayarak, geçip geçmemek hakkında tereddüt ettiği sarı çizgileri var mı? Hayır, ebeveynlerinin belirlediklerinden söz etmiyorum. Bahsettiğim şey ” Annenden izinsiz arkadaşlarınla oyun oynamaya gidemezsin. Gidersen… ” hayır, bu değil. Gerçekten kendisine ait olan bir sarı çizgisi var mıdır? Her insanın olduğu gibi bu çocuğun da kendisini bekleyen bir tramvayı elbette var ama onun kendi beklediği bir tramvayı var mıdır mesela? Bu yaşta bile, eğer varsa, o sarı çizgiyi geçmeyi hiç düşünmüş müdür? Tramvay henüz gelmeden, tam gelirken, gelip gittikten sonra?.. Ne zaman geçmesi gerektiğini ya da ne zaman geçmek istediğini düşünmüş müdür?

Turnikelerin dışında, elinde sarı bir balonu olmayan eli yüzü kir toz içinde bir sokak çocuğu görüyorum. Dikkatle gözlerine bakmak istiyorum, evet, tam da tahmin ettiğim gibi; bu çocuğun irislerinde kapkara çizgiler var. Kırmızı, sarı veya lacivert değil, sokak lambasız bir gecenin rengi kadar siyah çizgiler… Çizgilerini keşfedip onları geçerse belki şafaktan gün doğar belki gök yıldız açar belki çocuk, bir mahpusun rutubet kokan dehlizine düşer belki önüne geldiği gibi yaşayıp gider hayatı belki… Belki de…

Çizgiler…

Çizgilerimiz var.

Nasıl çizgiler..?

Kime göre neye göre?..


Tramvay Durağı 12.Bölüm

Tramvay durağına girişte kart okuttuğumuz turnikeler var ya, oradan geçerken omzumdaki ve sırtımdaki çantalarım sebebiyle çoğu zaman takılıyorum. Yan dönerek çapraz dönerek bir şekilde geçmeyi başarıyorum. Bazı zamanlar tuhaf bulduğum telaşlı halimle birlikte başımdaki kulak üstü kulaklığım ve onun, cebimdeki Farid Farjad enstrümantallerine uzanan kablosu da beni dışarıdan kalabalık gösteren detaylardan biri. Gözlüğümü, canım isterse taktığım bilekliğimi ve sanki sürekli içiyormuşum gibi elimde tuttuğum küçük su şişesini saymıyorum bile.

Haklısınız, bazen ben de soruyorum kendime “Neden bu kadar kalabalık?” Cevabım şu oluyor “Çünkü sevdiğim şeylerin bende bıraktığı huzur, onları yanımda taşımanın ezasından daha ziyade.”

Çantamda bu kadar kıymetli olan ne mi var? (Youtuber arkadaşların video başlığı gibi oldu sanki biraz) Birinde; okuma kitabım, resim defterim ve diğer gereçler, fikrimden içimden gelip geç-en-meyen-çok şeyi yazdığım defterim, kalemlerim, yedek kulaklığım vs. Diğerinde bir kol çantasında ne bulunursa onlar işte. Diğerinde ders notları…

Biliyor musunuz, çoğunlukla kendi iç muhasebelerim ve mânâ muhabbetlerimle zaman değerlendirmeyi seçerim. Yanımda her yere götürdüğüm bunca lüzumsuz gibi görünen şeyler(!) ve yalnızmış izlenimi veren bir görüntüye rağmen, sisli perdemin arka yüzündeki sayısız düşünceyi, diyaloğu, hayali, besteyi, cümbüşü… görebilen gönüllerle de ama sözlü ama sözsüz, muhabbetleşmeyi çok severim. Bunun yerine çözemediklerinde -Dostoyevski’ye selâm olsun- olumsuz önyargılarını kullanmayı tercih eden bakışlar da… Sanki kalabalık olan, onların gözleriymiş gibi geliyor bana. Ve çoğu zaman toprakta, kitap sayfalarında, çizimlerimde, kalemimde, (reklamı atla ve) play tuşunda tutuyorum bakışlarımı. Ara sıra da ağaçlara, kuşlara, bulutlara, sokak lambalarına, evlerin pencere ışıklarına, uçsuz bucaksız maviye/laciverte/siyaha ve yıldızlara uzanıyorum. Kalabalık bakan bakışları görmeyi tercih etmediğimden, gözlüğümü çıkarıp 2.75 astigmat/miyop gözlerimle bakıyorum dünyaya. Her şey değişiyor, yüzüne baktığım insanların kalabalık bakan gözleri puslanıyor, güneşin ışığı daha da parlaklaşıyor, eserken rüzgâr göz akıma dokunuyor, kirpiklerim acıyor.

Ya sizler? Tramvay durağına giriş turnikelerinden rahatça geçebiliyor musunuz? Gözleriniz ne kadar kalabalık, ne kadar yalnız görünüyor bakışlarınız, nasıl görüyorsunuz dünyayı bilmem kaç derece yakın ya da uzak “gözlüklerinizi” çıkardığınızda?..


Tramvay Durağı 13.Bölüm

Kulağımda Deep Purple-Soldier of fortune… Sanki an meselesi tramvayın gelmesi. İçimde bir sessiz boşluk, sıfır heyecan sıfır merak! Oysa yıllardır beklemiyor muyduk hep beraber şu isimsiz tramvayı? Gelsin, ne değişecek hayatımızda? İçten içe değişmesini istediğim bir şey olmalı ki bunun gerçekleşeceği durağa gidebilmek için bekliyor olayım tramvayı. Yahut öyle merak ediyor olmalıyım ki son durakta ne olduğunu, bütün durakları es geçmeyi göze alarak sırf oraya varabilmek için beklemeliyim tramvayı. Ya da ne bileyim? Bunca zamandır bir bekleyişe kurban ettim madem zamanımı, bir adını koymalıyım artık bunun değil mi? Sahi, insan isimsiz bir tramvayı isimsiz bir durakta isimsiz bir menzile varır belki diye, neden bekler? Bu kadar mı kayboldum kendimi aradığım sokaklarda da yolum bu bekleyişe düştü? Değil, buldum. Kendime ulaşmanın yolunu biliyorum, öyle dolambaçlı ki… Fakat tabana kuvvet gerek yürüyebilmek için ya da bir tramvay. Takatsiz kalır ya bacaklarımız, yürümekten yorgun düşen zihnimizdeki “varacaklarımız” uzakta kalır. Olduğumuz yerde var oluşumuz sanki yokluk gibidir, olmamız gereken yer burası değilmiş gibi gurbetlik verir hissimize baktığımızda gördüğümüz her detay. Mesela bakın, benim şu sokak lambalarının arasında ne işim var? Şu tırtıklı testere misal rüzgâr dudaklarımı kesip acıtırken neden çıkarmışım maskemi(!) yüzümden ve ne işim var benim bu ıssız durakta? Nefesimden buhar bile çıkmıyor. İçim soğumuş bir kere. Tüm sıcaklığını kaybetmiş, hayal odalarımın salonunda kurulu tenekeden sobam. Nereden alacağım ateş harlamak için odunu? Nereden bulacağım çaydanlığı çayı şimdi şu karanlığın kör yüzünde, nereden muhabbeti… Basbayağı soğumuşum işte. Gidilecek tüm duraklar uzakta. Uzaktayım. Fakat Allah bilir ya, hissediyorum, tramvay bir göz açıp kapayıncaya kadar gelmiş olacak. Litrelerce çekirdek kahve içmişim gibi gözlerim, kapanmıyor. Sanırsın gökteki bütün yıldızlar kirpiklerimin arasında yapışkan olmuş, açılmıyor da gözlerim. Tramvay… Gelse bile benim takatim onu görmeye yetemeyecekmiş gibi.

Tramvay Durağı Üzerine Edebi Bir Değerlendirme

Fatma Zehra Akyiğit’in Tramvay Durağı serisi boyunca sürdürdüğü lirik anlatım, Türk edebiyatında Ahmet Haşim’den Sait Faik’e uzanan ‘an’ı yakalama ve gündelik hayatın şiirini çıkarma geleneğiyle güçlü paralellikler taşır. Banklar, durak lambaları, sarı ışıklar, rayların gıcırtısı ve saniye ibreleri sadece birer dekor değil; modern insanın zamanla olan çatışmasının somut metaforlarıdır. 13 bölümün bütününde okur, bir varış noktasına ulaşmaktan ziyade beklemenin ve yolda olmanın ontolojik ağırlığını hisseder.

Sıkça Sorulan Sorular

Tramvay Durağı serisinin yazarı kimdir?
Tramvay Durağı edebi deneme serisi yazar ve şair Fatma Zehra Akyiğit tarafından kaleme alınmıştır.

Tramvay Durağı serisi kaç bölümden oluşmaktadır?
Seri toplam 13 bağımsız fakat tematik olarak birbirini tamamlayan deneme ve öykü bölümünden oluşmaktadır. 24Okur üzerinde tüm bölümler birleştirilerek tek rehberde yayımlanmıştır.

Tramvay Durağı’nın ana teması nedir?
Eserin merkezinde modern şehir insanının yalnızlığı, zamanın amansız akışı, bekleyişin psikolojisi ve gündelik mekanların edebi hafızası yer almaktadır.

Fatma Zehra Akyiğit
Fatma Zehra Akyiğithttps://bisnevdergi.wordpress.com/
1995 Osmaniye/Kadirli doğumlu. Atatürk Üniversitesi İlahiyat ön lisans mezunu. Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 4. Sınıf öğrenci. Bişnev Dergi'de yönetici/sosyal medya ve reklam sorumlusu/tasarımcı/editör/yazar/şair/çizer. Künye Online'da,24Okur'da,Yeni Eğitim Dergisi'nde,Mukaddem Sanat'ta yazar/şair. GÖKYÜZÜ TOPRAK KOKAR isimli eserini yazıyor.

İlgili Yazılar

CEVAP VER

Bir yorum girin
Adınız

- Advertisement -spot_img

Son Yazılar