Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” Adlı Filmine Felsefik Bir Bakış

Vicdan, güçlüleri korkutmak için düşünülmüş, korkakların kullandığı sözcükten başka bir şey değildir.

– Shakespeare

Kış Uykusu, Türkiye-Fransa-Almanya ortak yapımı Nuri Bilge Ceylan filmidir. Bu yazıyla Nuri Bilge Ceylan’ın 2014 Cannes Film Festivali’nde (tam 32 yıl sonra Yılmaz Güney’in ardından) Altın Palmiye ödülüne layık görülen Kış Uykusu filminin ahlak felsefesi açısından analizi yapılacaktır.

Nuri Bilge Ceylan, Türkiyeli bir aydının tipolojisini Aydın karakteriyle ortaya koyuyor. Aydın; 25 yıl tiyatro yapmış, sonrasında baba topraklarına yerleşip işlettiği otelde genç karısı ve eşinden ayrılmış kız kardeşiyle beraber yaşayan biridir. “Türk Tiyatrosu Tarihi” isimli bir kitap yazma çabalarındaysa da yazmaya başlayacak birikimi ve gücü kendinde bulamayan, bulamadığını kendine dahi itiraf edemeyen Aydın, kardeşinin deyişiyle “kimsenin okumadığı” yerel bir gazetede, “Anadolu kasabalarındaki estetik yoksunluk, sakillik” temalı düzenli yazılar yazmakta. Etliye sütlüye dokunmamak için çabalayan, cesur gibi görünüp esasen çıkarına gelmeyecek bir davayı savunmaktan da imtina eden Aydın; aşağılayıcı, elitist bir aydın, düzen adamıdır aslında. Ne ailesinin ne karısının beklentilerini yerine getirebilmiştir. Bunun farkında olarak, kendini ve işlerini anlamlı, önemli kılmak için çabalar. Örneğin, karısı Nihal’in düzenlediği yardım kampanyalarıyla en ufak bir ilgisi olmamasına rağmen, kendine gelen okuyucu mektubunda yer alan övgüleri duyurabilmek için bir anda yardımsever oluverir. Üstelik oldukça edebi bir dille yazılmış ve büyük bölümü Aydın’a methiyeler düzmekte olan mektubun hakiki varlığı da şaibelidir. Aydın, Garip Köyü’nden gelen yardım talebiyle yazılan mektuptan Nihal ile kasabanın seçkinlerinden Suavi’ye bahsederken kendini yüceltme arzusunu hissettirir. Mektupta Aydın Bey övülüp yüceltildiği için mektup yazarı kızcağız da iyi niyetli, temiz, akıllı, idealist, vb. bir kız nitelemeleriyle övgüyü hak eder. Yardımlar, zenginlerin yoksulluğa bakışındaki Sosyal Darwinist bakışı da yansıtır. Aydın bir taraftan ikircikli bir yardımsever tablosu çizerken Suavi bu duruma Sosyal Darwinist yaklaşır. “Yoksulluk, fakirlik doğal afet gibidir bir yerde, kadere karşı gelemezsin ki… Sen kendi işine bak” der Aydın’a. Başka bir tartışmada Aydın “Üç kuruşluk paramız varsa suçlu muyuz, Allah böyle yaratmış, doğada var mı adalet?” diyerek Sosyal Darwinizm’e eklemlenir. Sosyal Darwinizm’e göre yoksulluk ve hastalık gibi olgular ekonomik ya da sosyal eşitsizliklerden değil, kişisel hata ve yetersizliklerden olduğu için devletin ve kişilerin yoksullara yönelik kamu hizmeti ve yardımlarla sürece müdahalesi kişi özgürlüklerini ihlal edeceğinden doğal süreci bozmak anlamına gelir. Doğanın yasasını kabul etmemek toplumsal ve ekonomik ayıklama sürecini de bozacağından insanlığın zararına sonuçlar doğuracaktır. Yoksulluğu bu bağlamda doğallaştırarak vicdanını rahatlatmak isteyen Aydın, isim vermeden ne kadar çok yardım yaptığını anlatarak da güç kazanmak ister. “Soylu insan” Aydın acıma duygusundan değil, güç duygusuyla bahtsız insana yardım etmekten kendi gücünü yeniden üretir. Kant’a göre başkalarının mutluluğunu dileyen insanlar değil bu mutluluğa katkısı olan kimseler iyi yüreklidir. Her insanın sahip olduğu doğal amaç mutluluksa bu amaç başkalarının mutluluğuna katkı sağlamaması halinde bu insan, kendisi amaç olarak insanlıkla negatif bir uyuşmazlık içine girer. İnsan yaşamını zevk ve haz aldığı faaliyetlerden değil, güçlerini harekete geçirmeyi gerektiren meşguliyetlerinden idrak eder. Meşguliyetlerinden beslenen bilinç yaşam bilincini de beraberinde getirir Aydın ise başkalarına yardım ederken güç istencine göre hareket edip haz almaktadır ve bu nedenle Kant’ın ahlak felsefesine aykırı hareket eder.

Öte taraftan Nihal’in yardımseverliğini ele alacak olursak hayatı boyunca hiç çalışmamış biri, konfor alanından hiç dışarı çıkmamak için artık sevmediği, öfke ve nefret duygularına sahip olduğu kocasından boşanamayan bu yüzden de hayatı kendine zehreden bunun içinde kocasını suçlayan genç bir kadının yardımseverliğe soyunmasının nedeni ise kendini iyi hissettiği ve bir şeyler yapabildiği tek yerin orası olmasındandır. Kant tam da bu noktada bir şeyin gerçekten ahlaklı olabilmesi için ya da ahlak kurallarına uygun olabilmesi için yaptığımız bir eylemin sizin çıkarınıza olmasa bile yalnızca ahlak kurallarına uygun olması açısından yapılıyor olması gerekir der. Yani bana zarar verse de ahlaka uygun olduğu için ben onu yapabiliyor olmalıyım, der. Halbuki herkese yardım etmek istediğini söyleyen Nihal, sırf Aydın istiyor diye yardım isteyen kıza karşı çıkmaktadır. Kant ahlakına göre, yalnızca ahlak kurallarına uygun olarak bir şeylerin yapılması kendi çıkarına değilse bile yapılması ahlaklılıktır. Halbuki yardımseverlik sadece yardım edilmek için yapılması gereken bir şeydir. Nihal’in kiracıların evine gidişi de hayırsever olmaktan daha ziyade herkesin gözünde Aydın’ı daha kötü hale getirmek, onun iyi insan olmadığını göstermek içindir. Nihal de yardımseverliği ahlaksızca kendi çıkarı için yapar çünkü gerçek ahlak felsefesinde mesele, bir yardımın sonucunda kendimizi iyi hissedip hissetmememiz değildir. Nihal tüm bu yardımları kendini iyi hissettiği için yapar.
“Yardımseverlik piyasa yapmanın yeni adı oldu çıktı bu evde.Hayatı boyunca hiç çalışmamış, hiç para kazanmamış bir kadının günah çıkarma merasimi, neyin günahını çıkarıyorsa? Yardımseverlik aç köpeğin önüne kemik atmak değildir. En az köpek kadar aç olduğunda kemiğini onla paylaşmaktır.”

Öte yandan Necla karakterine baktığımızda kötülüğe kötülükle karşılık vermemek gerektiğini eğer bir hırsız bir şeyleri alıyorsa bırakıp alması gerektiğini söyler. Çünkü o zaman yaptığı şeylerin yanlışlığını anlayacağını ve düzeleceğini söyler. İlerleyen sahnelerde Necla’nın da bu konuşmayı kendi çıkarı için yaptığına tanık oluruz. Bu konuşmayı yapmasının nedeni: yalnızlıktan ve can sıkıntısından kurtulup kendisine birçok kötülük yapan eski eşine dönebilmek içindir. Sırf kendi çıkarı için insanları ikna etmek uğruna sarıldığı bir inanıştan öte gidemediğini hizmetlinin ince fincanlarından ikisini kırdığı zaman: “Bunların maaşlarından keseceksin, bak bir daha kırıyor mu?” diye söylemesinden anlıyoruz. Hani, kötülüğe kötülükle karşılık vermemek lazımdı?
Her üç karakter de dünya ve ahlak görüşlerinin eğer kendi çıkarları söz konusu olursa tam zıddını yapma durumunu gösteren insanlardır. Aslında hepimiz bu kadar insanız. İnsan olmanın ideali yok. İnsan olmak; içimizdeki kötülerle, utanç duyacağımız durumlarla, ahlaksızca toplumsal normlara uymayan ahlaksızlıklarla, kendi ettiğimize de uymayan kimi davranışları sergilemekle, başkalarını da sanki kendimiz pürüpakmışız gibi durmaksızın eleştirmekle oluyor. Film, eleştiren canlılar olduğumuzu çok güzel yüzümüze vurur. Bu karakterle Nuri Bilge Ceylan, koşullar uygun hâle geldiğinde herkesin o kötücül tarafını ortaya çıkarabileceğini ve en az Aydın, Necla, Nihal kadar kötü olabileceğini gösterir.


Filmdeki bir başka karakter İlyas, biat kültürünün devamı için amcası Hamdi tarafından gördüğü baskıya rağmen, neyi neden yaptığını belki de çok bilmeyerek direnmeye çalışan bir çocuktur. Muktedir karşısında boynunu bükmesi, erkin elini öpmesi dayatılırken, bir anda düşüp bayıldığını görüyoruz. İnanmadığı bir şeyle yapmak zorunda kalacağı bir şey arasında sıkışması ve o dilemmayı, o çatışmayı yaşaması çocuğun ruhsal olarak bu işten kurtulabilmesi için bilinç dışı bir tepki gelişir ve çocuk kendini geçici de olsa o andan, o acıdan kurtarır. Bir sonraki sahnede yönetmen bu noktada yılkı atının derede verdiği mücadele ve müthiş çırpınmayı göstererek, bir önceki sahnenin etkisini doruklara çıkarır. Bir diğer karakter, Aydın’ın çamurlu ayakkabılarını kapı önünden ittiği, yanına geldiğinde havasızlıktan şikayetle pencereleri açtığı, güç karşısında eğilip bükülen İmam Hamdi. Bu ikili arasındaki ilişkiyle halk ve aydın arasındaki ilişkiyi somutlandıran yönetmen, izleyenleri mevcut sosyal, siyasal ve ekonomik zeminin eleştirisiyle kış uykusundan uyanmaya davet ediyor.
Hidayet karakterinden de söz etmek gerekirse hizmetli sınıfına mensup Hidayet’in kraldan çok kralcı olduğunu izleyip sinirlenmemek mümkün değildir. Özellikle uzun bir yolu yürüyerek gelen Hamdi ve İlyas’ı, geri götürebileceği söylendiğinde olmayan bir iş uydurup otelden ayrılması, ait olmadığı tabakaya entegre olma çabasını ayyuka çıkaran bir sahnedir. Filmin sonlarına doğru ise kardan kayan ayakkabılarıyla defalarca yere düşerken, Aydın’ın sağlam botlarıyla aynı alanda dimdik ayakta durması, bir yandan imamın kapı önünde itilen ayakkabılarını hatırlatıyor, diğer yandan Hidayet’in imamla arasında var sandığı sosyal statü farkının kayıp düşmesini sağlıyor.


Nuri Bilge Ceylan, “Kış Uykusu” filmiyle hayatta bir insanı birtakım nitelikleriyle değerlendirip bir yere koyarsanız sonra öyle bir durumla karşılaşırsınız ki utanırsınız der. Biraz bu durumu da hissettirmeye çalışır bazı yerlerde. Insanların varoluşsal sorunları üzerinden evrensel kaygılarını konuşmak istediği bir filmdir. Film; vicdan, utanç, gurur, iyilikseverlik, ahlâk, yardımseverlik ve kötülük gibi ciddi evrensel değerler üzerinde kafa yorar. Bu kavramların gerçek anlamlarını kurcalar. İsmail (çocukla beraber) filmin en gururlu insanı ama bu yüzden aynı zamanda en sorumsuz ve bencil insanı belki de. İmam belki gururunu en ayaklar altına alan insan ama öte yandan en sorumluluk sahibi olan. Bu kavramları başka şeylerle bir arada ele alır. “Ne gururlu adam, helal olsun!” diye bakamıyoruz. Hangisine daha çok saygı duyarız? Birinin paraları ateşe atabilme kahramanlığı göstermesine mi yoksa İmam Hamdi’nin gururunu hiçe sayıp annesine, ailesine bakıyor olmasına mı? Gerçek fedakârlık hangisi? Gerçekten değerli olan hangisi? Hayat her ayrıntısıyla insanı şaşırtır, peşin hüküm vermek kolay olmamalıdır. Peşin hüküm verebileceğimiz durumların içinde insanı şaşırtacak ayrıntılar olabileceği kuşkusunu sürekli taşımamız gerektiğini düşündürür. Yazımı Voltaire’den bir sözle bitirmek istiyorum: ” Aldanmak yaptığımız her işte şaşmaz yazgısı hepimizin her sabah, parlak işler tasarlar gün boyu budalalık ederim.”

Gamze Yüksel
Yazmaya on beş yaşımda şiirle başladım. Bu şiirler, ilk gençliğimin romantik tepkileriydi. Daha sonraları yalnızca kalemin ve dilin değil, bir alan olarak kâğıdın da imkânlarını sonuna kadar kullanmaya gayret ettim. İnsanın sözcükle her şeye ulaşabileceğini düşünen bir insanım. Çünkü söz yoksa insanı bir araya getiren bir şey de yok. Bir yerimiz varsa bu dünyada, o da birbirimizin sesini duymamız gerektiği inancındayım. O yüzden hayatımızdan sanat ve edebiyat eksik olmasın.