Üçüncü Sinema Ve Yılmaz Güney

Yılmaz Güney sinemasını anlamak için öncelikle Üçüncü Sinema kuramını bilmemiz gerekiyor.

1960’ların sonuna doğru Latin Amerika başta olmak üzere birçok üçüncü dünya ülkesinde bir başkaldırı niteliğinde oluşan bu akım; birinci sinema yani Hollywood ve ikinci sinema olan Avrupa bireyselciliğine karşı çıkmıştır. Temelini İtalyan Yeni Gerçekçilikten alan bu akımı Fernando Solanas ve Octavio Gettino hazırladıkları bir manifestoyla dünyaya duyurmuşlardır. “Kızgın Fırınların Saati” adlı belgeseli yayınladıktan sonra manifestolarını açıklayan ikili temeline emperyalizm karşıtlığını alarak dil, din, sınıf ve ırk ayrımcılığının ortadan kalkması gerektiğini savunuyorlardı. Manifesto var olan düzende sömürüye maruz kalan üçüncü dünya ülkelerinin içler acısı durumunu sinema aracılığıyla uluslararası çapta duyurulmasını öngörüyordu.
İtalyan Yeni Gerçekçiliğiyle beraber kameranın sokağa çıkarılması sinemada önemli bir dönüşüme neden olmuştur. Üçüncü sinemada bu prensip doğrusunda ilerleyerek kamera sokağa çıkarılıp yoksul halka, emekçi köylüye kısacası sokaktaki her soruna çevrilmiştir. Amatör oyuncuların filmlerde rol olması bu akımda sıkça görülen bir olaydır. Üçüncü sinema birçok ülkeyi etkilemiştir. Üçüncü sinema azınlık grupları etkisi altına alıp bu azınlık grupların sesi haline gelmiştir.

Türkiye ve üçüncü sinema denilince akla ilk gelen isim tabi ki de Yılmaz Güney’dir. Güney’in sinema yaşamına geçmeden önce kısa hayat hikayesine değinmek istiyorum. Çünkü Yılmaz Güney sineması bağlarını Çirkin Kralın yaşamından almaktadır.
Ülkenin güneyinde kızgın güneşin altında Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin arasında bereketli Çukurova topraklarında 1937 yılında doğan Güney’in gerçek ismi Yılmaz Pütün’dür. Her ne kadar bereketli topraklar üzerinde doğmuş olsa da yoksulluğun soğuk nefesini çocukluluğundan itibaren ensesinde hissetti. Üniversite için İstanbul’a gelen Güney’in yaşamı Atıf Yılmaz’la tanışmasıyla seyrini değiştirmiştir. Yılmaz Güney 1959 yılında senaryosunu kendi yazdığı yönetmenliğini de Atıf Yılmaz’ın yaptığı “Bu Vatanın Çocukları” ve “Alageyik” filmleriyle ilk kez beyazperde de boy gösterdi.
Yılmaz Güney sinemasını iki döneme ayırabiliriz. Birinci dönemi daha çok vurdulu kırdılı ve içinde aşk barındıran filmler olarak tanımlayabiliriz. Yılmaz Güney’in mitsel bir karakter (Çirkin Kral) olduğu dönem. İkinci dönemde ise Güney toplumsal sorunlara değinen, yoksul köylüyü ve ezilen halkları konu alan filmler yapmaya yönelmiştir.
Birinci döneme baktığımızda Bir kabadayı tiplemesi görüyoruz. Toplumda hor görülen, dışlanan ve adaletsiz düzene baş kaldıran bir yağız Anadolu delikanlısı filmlerinin baş kahramanıdır. Bu dönem filmleinde bir Western havasını görmek mümkün. Güney, bu dönem filmlerinde genellikle kamera önündedir. İlk dönem filmleri Yılmaz Güney’in Çirkin Kral olarak anılmaya başlandığı evredir. Atilla Dorsay, Yılmaz Güney’in 1960’larda oynadığı rollerle izleyicilerin kurduğu ilişkiyi şöyle dile getiriyor: “Filmleri büyük bir dikkat ve saygı ile, dinsel bir tören gibi izlenmekte. Seyirci onunla birlikte aşağılanıyor, onunla acı çekiyor ve sonunda baş kaldırmaya karar verdiğinde, alkışlar ve sevinç çığlıkları ile onu onaylıyor.” Bu dönem filmlerine örnek olarak; Vurguncular, Kaçaklar, Pire Nuri, Acı ve Umutsuzlar gibi filmler verilebilir.

İkinci döneme geldiğimizde ise Yılmaz Güney sinemasının bambaşka bir yüzünü görüyoruz. Üçüncü sinema, Latin Amerika etkisi ve Sovyet toplumsalcılığını Güney’in filmlerinin her karesinde görmek mümkündür. İkinci döneminin büyük bir kısmını hapishanelerde ve yurtdışında geçiren Güney, asıl büyük başarılarını bu dönemde kazanmıştır. Cezaevindeyken senaryosunu yazdığı Sürü filmi Zeki Ökten; Yol filmi ise Şerif Gören tarafından çekildi. Yol ve Sürü filmler ile yurt içi ve yurt dışında kendinden söz ettiren Güney, 1982 yılında düzenlenen Cannes Film Festivalinde “Altın Palmiye” ödülünü kazandı.
Yılmaz Güney’i tek başına yönetmen veya oyuncu olarak tanımlamak oldukça yanlış. Yılmaz Güney oyunculuğu, senaristliği, yönetmenliği ve yapımcılığı tek bir potada eritebilmeyi başarmıştır.
Sinemasının temeline düzenin dışına atılmış insanları koyan Güney, sinemayı bir araç olarak kullanmaktaydı. Coğrafyanın koşullarını ötekileştirilmiş topluluklar ve uluslar üzerinden beyazperdeye aktaran Güney, Üçüncü Sinema akımının ülkemizdeki en önemli temsilcilerinden birisi olmayı başarmıştır. O günün şartlarında asker unsurların yönetime sıkça el koyduğu bir ortamda tutsaklıklar altında çoğunluğa katılıp dilsizi oynamadı. Yılmaz Güney’in de dediği gibi onun sineması bir kavganın sinemasıydı.
BİR GÜN MUTLAKA ARKADAŞ!

Yılmaz Güney “Sanatsal çabalar, çalışmalar, sınıf mücadelesinden ve bunun bir ifadesi olan siyasal mücadeleden kopuk ele alınamaz. Ben bir kavga adamıyım, sinemam da bir kavganın halkımın kurtuluş savaşının sinemasıdır. Bugüne kadar gücümün ve bilincimin elverdiği oranda kavganın içinde yer aldım. Bu nedenle sanatçı kişiliğimin yanında siyasi bir kişiliğim de var ve bunlar birbirinden ayrı değildir.”

NO COMMENTS

LEAVE A REPLY

Bir yorum girin
Adınız

Exit mobile version