Mom-my

Senaryosunun da kendisi tarafından kaleme alındığı; genç yönetmen Xavier Dolan tarafından çekilen Mommy, vizyona girdiği ilk andan itibaren bütün dikkatleri üzerine çekmeyi başardı diyebiliriz. Peki nedir bu Mommy, alanında neden bu kadar başarılı oldu? Gelin aldığı ödülleri bir yana bırakalım da, filmi daha yakından görmek için bize sunulan o ütopik dünyasına hep beraber dalalım..

Mommy, toplumdaki mevcut düzene ve o düzen tarafından belirlenen normlara karşı çıkarak belirli kalıplara sığdırılmaya çalışılan özgürlük kavramının manasını izleyiciye tekrar sorgulatan bir yapım. Film, Kanada’da mevcut olmayan hayali bir yasa tasarısının içeriği ile başlıyor ve bu yasa tasarısında fiziksel, psikolojik ve mali sorunlar yaşayan ailelerin, davranış problemi olan çocuklarını hiçbir süreç işlemeksizin kamu hastanelerinde bakıma sokmalarında hukuki ve ahlâkî boyutta hiçbir sorunun olmadığı belirtilmiştir. Üç ana karakterin toplumsal hayattaki rolüne ve bu rolleri kendi içlerinde ne derece özümseyebildiklerine eğilen film; aslında toplum tarafından oluşturulan kalıp yargıların kişiliklerimiz ve özgürlüklerimiz üzerinde nasıl sonuçlar doğurduğunu da gözler önüne seriyor. Filmde anne rolüne Diane olarak can veren Anne Dorval, kocasının ölümünden sonra borçlarla baş etmeye çalışan, mesleki alanda da yetkin olamayan bir rolle izleyici karşısına çıkıyor. Zaten çetrefilli bir hayat yaşayan Die için işler, oğlu Steve’nin ıslah evinin kantininde çıkardığı bir yangın sonucu ile daha da zorlaşmaya başlar. Bu olaydan sonra Steve ıslah evinden atılır ve ikili beraber yaşamaya başlar. Bu zorlu süreçte Diane’e, komşusu Kyla’nın eşlik ettiğini görüyoruz. Kyla, yönetmenin hep ikinci planda tuttuğuna inandığım bir karakter. Yaşadığı bir olay sonucu kekeme olan karakterimizin; film boyunca ne yaşadığı buhrâna tanık olacağız ne de davranışlarını etkileyen ana etmenin ne olduğunu bulacağız. Bana sorarsanız; Kyla üzerinde bayağı tartışılacak karaktere sahip bir birey.
Vakitlerinin çoğunu beraber geçiren üçlünün bir aradayken toplum tarafından kendilerine dayatılan sınırların dışına çıktıklarını ve toplum içerisinde nükseden problemlerinin yine bir aradayken aştıklarını fark ediyoruz. Bu üçlünün yolu Steve’in akıl hastanesine gitmesi ile ayrılır. Filmde baş karakterimiz Steve’in, anne figürüne olan duygusal bağlılığını görmemek mümkün değil. Zira kendi açısından annesi ile arasındaki ilişki bir anne-oğul ilişkisi değil de bir sevgili ilişkisi gibidir.

Karakterlerin içsel analizine biraz değinecek olursam Diane için şunları söylemek mümkün; hem kendi içinde hem de toplumun dayattığı otoritel baskılara karşı çıkmasına rağmen Steve üzerinde bir hakimiyet kurma çabasındadır. Toplumun bir parçası gibi görünse de yapı olarak toplumdan soyutlanmıştır. Ve toplumsal düzgülerin kendisine biçtiği anne rolüyle de özdeşleşmemesi onu tanımlayan başlıca özellikleri olarak tanımlanabilir. Steve annesine büyük bir tutkuyla bağlı olmasına rağmen, kendi isteklerinden, içinden gelen tavırlarından ve en önemlisi de özgürlüğünden bir türlü vazgeçemediği için annesi tarafından akıl hastanesine yatırılır. Çünkü Steve’in davranışları normların dışındadır ve eğer normların dışındaysan normal değilsindir. Filmdeki ana temalardan biri de bu bence.
Bir diğer karakterimiz Kyla’nın da kendi evinde konuşmakta güçlük çekmesi fakat Diane ve Steve ile beraberken bunu yenmesi, kendi evinden çok Diane’nın evinde vakit geçirmesi ve kendi çocuklarından daha çok Steve ile ilgilenmesi toplum tarafından pek de kabul görmeyen davranışlardır. Bu noktada bahsettiğimiz üçlünün özgürlüğünün kısıtlandığını görüyoruz. Çünkü kendi içlerinde kalıplara meydan okuyorlardır aslında. İşte bu yüzden bahsettiğimiz karakterler;  evleri dışındaki koca dünyaya sığamazken küçücük evde özgürlüklerini bulup koca dünyalarını oraya sığdırabilmektedirler.

Filmde gözler önüne serilen bir diğer şey de hayatın mutluluktan çok hüzün barındırdığıdır. Mutluluklarımız, âni şeyler sonucunda ortaya çıkar ve ortaya çıktıktan belli bir müddet sonra da yerini yine normal durağanlığına ve hayatın içsel hüznüne bırakır. Ve bizler o hüznün içerisinde, içsel karmaşalarımız ve sıkışmışlıklarımızla kalırız. Yönetmen, bu noktada bu olayı alışılmışın dışında bir şekilde seyirciye yansıtmıştır. Bu olay, film boyunca kadrajın 1:1 görüntü formatında kullanılmasıyla yansıtılmıştır bizlere. Yalnızca iki yerde 16:9 görüntü formatına geçiş yapan filmde bu kısacık ama güzel anların hayattaki mutluluklar gibi gelip geçici olduğu hissi yaratılmıştır izleyiciye. Bu anların birine örnek verecek olursam; Diane’nın hayal kurduğu sahne örnek verilebilir bu konuda. Hayalinde Steve büyür, üniversiteye başlar, mezun olur ve daha sonrasında ise evlenir… Fakat sahne bittiğinde, 16:9 görüntü formatı yerini hemen 1:1 görüntü formatına bırakır çünkü mutluluklar gelip geçicidir.

Ayrıca filmde yönetmenin bizlere göstermek istediği kavramlardan biri de ideal olanı belirleme çabasıdır. İdeal anne, ideal evlat, ideal komşu. Peki bunları kim belirliyor, toplum mu? Karakterlerimiz bu alışılagelmiş ideal birey kavramının çokça dışında kaldıkları için kontrol mekanizmaları tarafından özgürlükleri giderek kısıtlanır. Filmin sonlarına doğru bu mekanizmanın karakterlerimizi istediği gibi işlediği görülür. Güçlü olan dengenin zayıf olanı saf dışı bırakması gibi. Die, toplum ve devletin baskısına yenik düşüp oğlunu akıl hastanesine gönderir, Kyla ailesinin baskısına yenik düşerek onlarla yeni bir şehre taşınır fakat Steve kendisine dayatılan tüm baskıcı çabalara rağmen akıl hastanesinde özgürlüğün bir yolunu bulur ve kendisine bir kalıbın temsili olarak giydirilen deli gömleğini sıyırıp pencereye, özgürlüğün kollarına doğru koşar…

Bizlere dayatılan kurallara ne derece boyun eğmekteyiz, benliklerimizi olduğu kadar başka kişileri de belirli kalıplara dökme çabasından ne zaman kurtulacağız? Çünkü bana soracak olursanız bunlardan kurtulduğumuz miktarda insanızdır, mutluyuzdur ve özgürüzdür. Öteki türlü despotlaşmış bir toplumun eleğinde sallanıp gideriz. Yazıma filmden çok beğendiğim şu alıntı ile son vermek istiyorum:

Bu dünyada tonlarca umut yok. Ama umut dolu insanların umut etmelerini düşünmeyi seviyorum. Böylece umutlu insanlar bir şeyleri değiştirebilir…

Şüheda Şalışlıoğlu
20 yaşındayım. Mersin Üniversitesi psikoloji bölümü öğrencisiyim. Kendimi bildim bileli yazma, karalama, çizme alanları ile çok ilgilendim, içli dışlı oldum. Ve bu hobilerimi -hele hele yazma- bu mecra ile birleştirip daha iyi ve daha güzel işlere imza atmak istiyorum. Daha çok okumak, okudukça yazmak ve yazdıklarımı paylaşmak sanırım beni en çok mutlu edecek şey olabilir :)