İçimizdeki Fırtınaya Karşı

Küçük bir balığın karnında neler yapabilirdi dersiniz insanoğlu.
Nefes almak mı? Yoksa yüzmek mi? Veya o karnı delip özgürlüğe koşması mı hayal edilirdi?
Yem olmuş olmasından başka her şey hayal edilirdi ve biz de aslında o an destenin düzgünce dağıtıldığını sanırdık.
Ama yanılmak kadar gözle görünene inanır insan. İnsan, hayalin ötesinde bir yaşama tutunur. Kollarında göçüp giden zaman, gözlerinde hatıraların vermiş olduğu acı dolu anlar.
Ama yine de kimseye tutunamamış, kan çanağı gözlerinde gözü yaşlı çocuklar var.
Gecenin karanlığı üstünde bir karanlık daha var; o da denizin karanlığıdır.
Bir karından diğerine, sürekli deveran eden olay doğup ve ölmek, doğup ve ölmek!
Ama bir türlü baharın getirdiği saadete ve huzura erişememek.
Bu akıllara ters değil mi? Bence öyle olması lazım; çünkü aynı taşın düştüğü toprak sabit kalmaz, kalamaz.
Gel gelelim ‘unutana’ unutan olmak, nerede olduğunun farkına varamamak, ay ışığında coşup coşup da karanlığı görememek.
Peki bu hizada gözler kime hizmet eder, gözler kimin odağı ve aslında odak kimedir?!
Bilinmezliğin ortasında olmak yetmezmiş gibi, peki bilinmezliğe fiske dahi vuramamak insan olmanın verdiği zayıflık mıdır?
Bu soruyu cevaplamak için önce balığın karnına dönmek lazım.
Yüzüyor muyuz? Yoksa ölüyor muyuz? Orada bu kimin umurunda ki!
Orada ay ışığı nedir, kim olanak sağlıyor ve nasıl kanıyoruz? Tek soru bu.
Gerçeklikten hayaller ülkesine geçiş yaptığımız şu günlerde biliyoruz ki hayaller içi hayale kimse dayanamaz.
Ama neyse ki bunu ilaçlar ve haplar sayesinde yapabiliyoruz.
Dört duvarın verdiği hizmeti herhalde bana kimse veremezdi şu an.
Hem bir kere gözlerden ırak olmamı sağlıyor ve lambasız kaldığımız zaman karanlığı gösterebiliyor.
Kul olmak, olduğumuz kişi olmak adına serzenişler yapıyor, arada pencereden dünyaya bakarak gerçekliği kutluyor ve varlığımıza şükredip, hamdediyorum.
Çünkü varlık yokluktan evladır, çünkü var olmak ve var olanı bulmak, var edeni tanımaktır.
Tanımak ve tanımlanmak ise muhabbettir.
Muhabbet aşkı, aşk gönül sahibi olanı arar.
Aramak varken karanlığa başımızı gömüp yalana aldanmak ve o yalana davet eden olmak.
Balığın karnına yem olmaktan başka nedir?!
Denizi dünya olarak tasavvur edersek eminim hepimiz birer yemizdir.
Çünkü müslüman olmak bizi kul hakkına girmekten nehyetmiş, dünya uğruna ahireti satan olmaktan da uzaklaştırmıştır.
Bu durumda bunların hiçbiri olmuyorsak bizi kesesine sığdırmak isteyenler çok olacaktır.
Bu koca denizde karanlıktan ve ay ışığından bahsettik, eğer ki bu zikrettiğimiz ‘’denizdeki ölü balığı oynamak’’ serüvenine düşersek bizi yem zannederek yutanlar olacak ve hatta mideye indirmek için kavga dahi edenler olacaktır.
Sonra bir balığın karnında kim ve ne olduğumuzu unuttuktan sonra sömürülmeye başlanacak belki de orada unutup, unutulacağız.
Ondan sonra da dünyanın sahte göz alıcılığına aldanıp nerede kan kokusu varsa biz de orada olacağız.
Denizde yüzmek belki kurtarmaz insanı ama eminim ki inancı ve aklı yerinde olan kurtulacak.
Kalp ve aşk hazinesinden nasiplenen ruh aklanacak.
Kokuşmuşluk, rastgele sözlerine denk gelecek kadar da aşağı kimseler olamayız.
Bu sahteliği sezip gün sayarak güneşi ardımıza almalıyız.
Öyle ki gölgelerimiz şeytanı alt eden şahsiyetlerin portrelerini yansıtmalı.
Güneş o vakit arkamızda olur ve yakıcılığı o vakit tenimizde tesir etmez.
Ayaklarımız bu yorucu yolculuğa o vakit katlanır ve gözler o vakit ufukta renk değiştirir.
Gözler bir dünyayı yıkarken bir dünyanın yeniden var edilişine tanıklık eder.
Yıkılan dünya senin saflığına şahitlik eder.

Ağaçlar, kuşlar ve dilsizler akranların olarak sana şahitlik ederler.
‘’Evet o aldanmayan, evet o dünyanın eğlencesine kapılmayan, evet o buranın hasretini çeken nazlı kullarından Allah’ım’’ diyerek sana arka çıkarlar.
Ve işte yalnızlaşırsın dünyada, odanda dört duvara kapılıp gün sayarsın, niyazda bulunursun.
Takılan bu çelmelere karşı Rabbimizden nusrette bulunur, sabredersin.
İşte koca denizde bir gemi, hem de mürettebatı olan bir gemi.
Ufuklar görmüş, fırtınalar atlatmış, geminin yanları köpek balığının ısırıkları ile doludur.
Gözcünün elinde bir dürbün ve bana odaklı.
Etrafımda yırtıcılar, her yerimde oluşan yaradan ötürü kanın kokusuna üşüşmüşler ve beni kendi aralarında pay ediyorlar.
Geminin en üstündeki gözcü ‘’onu buldum, onu buldum’’ sevinçleri atıyor.
Ama denizde bir kargaşa, köpükler suyun yüzeyine çıkıyor ve bir kargaşa kan yayılıyor, yırtıcılar bedenimi parçalıyor.
Ama ben o kargaşanın altından yüzerek gemiye yaklaşıyorum.
Onlar faniliğimi kemirirken ben bakiliğe yüzüyor ve coşuyorum.
Lakin yine onlar iki saat sonra aynı açlığı hissedecekken ben artık o fanilikten kalan acıkmayı hissetmeyeceğim.
Çünkü artık ana vatanımda saadetime vardım, hasret son buldu.
Belli ki vardım dememiz için, varmamız için bir yerlere parçalanmamız lazım, bedeller ödenmesi lazım.
Bu davaya göğüs germek için sahaya çıkmak yara almak lazım, düşmanın seni sezsin ve burada olduğunun farkına varsın!
Ben varım dememiz için bizlerin olması lazım.
Hep ‘lazımlar’ vardı ve var olmaya devam ediyorlar, aynı şekilde biz de bir balığın karnında ne ölü ne diri saadet evrenimizi unutmuş uyuyoruz.
Eeee ne desem uyanırız, nasıl kalkarız ayağa? Affola bu üstümüze çöken gecenin ardına herhalde şöyle demem lazımdı: Buon sonno a tutti noi!..

NO COMMENTS

LEAVE A REPLY

Bir yorum girin
Adınız

Exit mobile version