HUZUR

Gün içinde ne kadar da çok beslendiğimizi hiç düşündünüz mü? Uyanır uyanmaz önümüze konan ballar, reçeller, peynirler, zeytinler, ekmekler… Hemen birkaç saat sonra oturduğumuz mükellef sofralar… Beğenmeyip burun kıvırdığımız yemekler… Güneş batarken boğazımızdan geçen nimetler… Yemek aralarında yediğimiz, meyveler, tatlılar… Acıktığımız için değil de sanki kendimizi mecbur hissettiğimiz için yiyormuşuz gibi gelmedi mi size de? Elbette ki insanoğlu bir şeyler yemeden hayatını sağlıklı bir şekilde sürdüremez ve elbette ki yeryüzündeki nimetler faydalanmaları için insanlara sunulmuştur. Ancak yukarıdaki satırları hayvanlara hitaben yazdım desem şaşırır mıydınız? Bence şaşırırdınız. Neden şaşırırıyorsunuz ki? Bir aslan da, bir eşek de yukarıda yaptığımız şeyleri yapmıyorlar mı? Hatta bizden daha az yapıyorlar. Ben hiç bunun üstüne bir künefe iyi gider diyen bir at görmedim. Ya da tıka basa yiyip üstüne sindirmek soda içen bir antilop da görmedim. Ama onlar yaratılış icabı öyle dediğinizi duyar gibiyim. O zaman biz insanların yaratılışının bir farkı olmamalı mı sizce de bu hayvanlardan? Evet, bence de olmalı. Çünkü biz insanlar akıl ve irade sahibi olarak yaratıldık ve doğumumuzdan ölümümüze kadar geçen süreçte duygu, düşünce , akıl ve iç dünyamızın da bedenimiz gibi beslenmesi gerekir. Yeterince beslenemeyen iç dünyası olan benim gibi insanlar da uçurumlardan yuvarlanıp gitmeye mahkumdur. Bilimlerin dörtnala mesafe katettiği, teknolojinin önüne geçilmez bir hızla ivme kazandığı çağımızda insanlık, iç dünyasını ihmal ettiğinin ve kendi eliyle ortaya koyduklarının çok gerisinde kaldığının farkında değildir. Ne yazık ki insanlık yerin, uzayın derinliklerine indiği kadar kendi iç dünyasına inememiş ve kendini bulacak yolculuklar yapmaya yeltenmemiştir. Halbuki insanın varlığı ruh ile başlar. Beden geçici, ruh ise kalıcıdır. Yunus Emre’nin ”Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.” demesi boşuna değildir. Bu nedenle insan iç dünyasına yönelerek köksüz ve meyve vermeyen kütük gövdesi durumuyla, kara ve kuru görüntü vermekten kurtulmalıdır.İnsanın iç dünyasına yönelmesi de ancak Kur’an ile olur. Çünkü verdiği örnekler ve yaptığı uyarılarla direk olarak insanı hedef alan Kur’an bir insan eğitimi ve yönetimi kitabıdır. İnsan benliğinin, iç ve dış dünyasıyla olan tüm irtibat hendeklerine dokunur ve insanın kamil olma yolunda ilerlemesini sağlar. Bu da insanı yaratıcısına yaklaştırır. İç dünyasının beslenmeye duyduğu ihtiyaç sebebiyle Kur’an’a yönelenler hiçbir zaman eli boş dönmeyecek ve kendisini yaşadığı sıkıntılardan kurtaracak bir reçeteyle karşılaşacaktır. İnsan, yine kendisini konu alan Kur’an’a bakıp kendini ararsa bütün ruhunun fihristini karşısında bulacak ve onda adeta kendini okuyacaktır. Zaten insanın iç dünyasını güzelleştirecek ve kendisini bulmasını sağlayacak şifre de yine o kitabın içinde yazmaktadır.

”Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriye sükunete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (13- Ra’d, 28)

Evet dostlar, bedenimiz gibi ruhumuzu ve iç dünyamızı da beslemenin yolu gösterilmiştir. Yolda olmak ve yolda kalmak dileğiyle…