Son birkaç yılının tüm günleri gibi bu gün de aynıydı. Aynı saatte yatmış, aynı saatte kalkmış; ilk iş kedisinin mamasını vermiş, özensiz bir kahvaltı hazırlamıştı. Sallama çay yapmış ve kızarmış ekmeğin üstüne biraz tuz atıp yemiş, salatalığı dilimlemeye bile ihtiyaç duymamıştı. En son ne zaman çay demlediğini de hatırlamıyordu. Yalnızlık, kimi evler için bir olay dahi sayılmayacak kadar önemsiz durumlardan mahrum edebilirdi kişiyi.

Gün boyu birkaç rakamı arka arkaya dizmiş, bir sürü işlem yapmıştı. Zihnen yorgundu. Kafasındaki sesler hiçbir zaman susmuyordu. İşteyken de kafasındaki bu sesler hariç kimseyle konuşmaz, sadece yapacağı şeye odaklanırdı. Küçük bir şirketin muhasebesini tutuyordu. Herkesi tanırdı, uzaktan seyrederek hepsi hakkında az çok kanıya da –muhtemelen hepsi yanlış kanılardı- varmıştı. Ama onun adını, hatta şirketteki görevini bilmeyenler olduğuna emindi. Yalnız bugün biri; pazarlamadan, işe yeni alınmış bir kız, adı Eda olacaktı.

“Kahve ister misiniz?” diye sormuştu. Böyle beklenmedik anlarda insanların onunla iletişime geçmesine hiçbir zaman alışamamıştı. ‘Nasıl bir anda konuşmaya karar veriyorlar, kelimeleri nasıl öyle hemencecik seçiveriyorlar?’ diye düşündü. Ne cevap vermesi gerektiğini kestiremedi. ‘Benimle dalga geçmek için mi sordu bu soruyu, hayır mı demem gerek yoksa teşekkür de etmem mi lazım’ diye geçiriyordu içinden. Genç kız bir süredir cevap beklediği ve adamın öylece durup yüzüne bakmasından rahatsız olduğu için el salladı “İyi misiniz Cevat bey?” diye sordu.

“İyiyim, kahve istemiyorum.” dedi ve dönüp bilgisayara bir şeyler yazıyormuş gibi yapmaya devam etti. Aslında işini bitireli yarım saat kadar olmuştu. Çıkış saatini bekliyordu. Biraz sonra Eda elinde iki kahveyle yanından yürüyüp gitti.

Zaten istesem de taşıyamayacakmış, ne diye sordu o zaman?’

‘Muhtemelen bir iddiaya falan girdi seninle konuşma konusunda…’ diye cevap verdi kafasındaki ses. Kahve arkasında çok güzel bir koku bırakmıştı.

Nihayet çıkış saati geldiğinde, Cevat hala burnunda o kahvelerin kokusu koşar adım çıktı iş yerinden. Gören de evde çok özlediği bir eşi ya da yeni doğmuş bir çocuğu olduğunu ve bu delicesine eve ulaşmak arzusunun bu gibi duygulardan ileri geldiğini sanırdı. Fakat onu evde bekleyen tek şey bir kedi ve tozlanmalarına fırsat verilmeden tekrar okunan kitaplardı.

Birkaç aktarma sonrasında, rutubet kokulu evine varmıştı. Şimdi bu rutubet kokusu onun için miski amber hükmündeydi. Tanıdık eşyaları da tanıdık yerlerinde onu beklemişlerdi bütün gün. Evinin sokak kapısı direkt mutfağına açılır, iki oda da bu mutfağa bakardı. Solda küçük, ışıksız kitap odası; sağdaysa yatak odası vardı. Kitap odasında iki duvarı kaplayan kitaplığı ve bir çekyatı vardı. Ama son zamanlarda bu çekyat da fazla geliyordu gözüne. Onu satıp bir kitaplık daha almayı düşünüyordu. Kedisi, mutfaktaki tek sandalyenin deri oturağında tırnaklarını törpülerken sahibinin gelişini hiç umursamadı.

Aldığı birkaç şeyi masanın üstüne bırakırken kitap odasından gelen bir patırtı duydu. Bir yanı ‘git, kontrol et’ derken; bir yanı ‘gitme, kedidir.’ dedi. Ama, kedi hâlâ aynı sandalye üstünde yalanıyordu. Hızlı adımlarla odaya yürüdü. Hırsız olsa sanki bu hareketinden korkacakmış gibi kırmak istercesine ışığı yaktı. Hiçbir hareket yoktu. ‘Gitme demiştim.’ dedi ses.

Kahve için ocakta ısınan suyu beklerken kitap okumaya karar verdi. Bu aralar içinde lüzumsuz bir para biriktirme arzusu vardı. Bu yüzden de yeni kitap almamaya karar vermişti. Eskileri açıp tekrar tekrar okuyordu. Lise yıllarından beri en sevdiği kitaplardan biri olan Kürk Mantolu Madonnaya gitti eli yine. Dışarıdan bakıldığında Raif Efendi’ye benzediğini düşünüyordu kimi zaman. Nebatlarınkinden farksız bir hayatı olduğu sanılabilirdi. Aslında Cevat’ın da görüşleri çok farklı değildi. Hem, Raif Efendi’nin hayatından bir Maria geçmişti. Aşık olmuş, sevilmişti; bir ailesi olmuştu. Cevat henüz bu duyguları bile yaşamamıştı. Onun için insanların kendisini bir makine sanmasına çok şaşırmıyordu. İnsanı en çok değiştiren, aynı zamanda yaşamaya bağlayan duygulardı bunlar. Cevat, kendisinde bu duygular üzerine kafa yorma hakkını görmese de okuduklarından az çok bunları anlamıştı. Fakat bir duyguyu tam olarak anlayabilmenin tek yolunun yaşamak olduğunun da farkındaydı.

Kaynayan suyun sesiyle uzun süredir kitabın sayfalarını çevirdiğini fakat tek bir sözcüğü dahi anlamadığını fark etti Cevat. ‘Her neyse, kahvemi içtikten sonra kafamı toparlarım.’ diye düşünüp mutfağa gitti. Kedi bacaklarına sürtünüyor, siyah eşofman altını bembeyaz tüyleriyle renklendiriyordu. Kaynar suyla buluşan granül kahvenin acı kokusu hafiften gelmeye başlayan uykusunu bir süreliğine kovalamıştı.

Kitap odasına girerken aniden durdu, bir adım geri atıp, kahveyi elinden düşürdü. Kesik bir çığlık attı. Bir adam oturuyordu çekyatta. Elindeki deftere bir şeyler karalıyordu. Sanki kendi eviymiş gibi, rahat bacak bacak üstüne atmış, mütebessim bir ifadeyle…

Dizlerinin bağı çözüldü Cevat’ın, titremeye başladı; bir anda etrafı sis kapladı sanki. Kapının pervazına tutundu. Adam defteri kenara bırakıp bir şeyler söylemeye başladı. Ama duymuyordu Cevat. Ağzının içinde bir ton olan dilini kontrol edemeyerek konuşmaya çalıştı.

“Siz…” dedi Cevat. “Nasıl? Kapıyı nasıl..? Kim..?”

Gözlerini açık tutamıyordu şimdi. Gördüğü son şey, adamın onu tutmak için hızla ayağa kalkmasıydı…

Yerde, ne kadar süre öyle kaldığını bilmiyordu Cevat. Bayılmıştı galiba. Ayıldığında kedisi bacağında uyuyordu. Yavaş düşmüş olacaktı ki hiçbir yeri acımıyordu. Kitap odasının eşiğinde yatıyordu, yavaşça doğruldu. Adam odada değildi. Ayağa kalkıp az önce yaşadıklarını idrak etmeye çalıştı. ‘Kimdi o adam, çıt çıkarmadan nasıl girebilir eve? Hırsıza da benzemiyordu.’ ‘Ulan Cevat’ dedi ses, ‘hırsız olsa odanın ortasında bacağını çelip oturur mu?’ ‘Doğru söylüyorsun’ diye cevap verdi Cevat da.

‘Ee nereye gitti şimdi? Hayal mi gördüm yoksa, fazla da yorulmadım ki bugün, ne hayali?’ Basbayağı, kanlı canlı bir adamdı karşısındaki. Ayıldığı yerde dikilen Cevat, arkasından duyduğu sesle irkilerek sesin geldiği yere döndü. Aynı adamdı karşısındaki.

“Kusuruma bakmayın, Cevat Bey. Sizi bu kadar ürküteceğimi bilseydim, kesinlikle rahatsız etmezdim.”

“Kimsin, nasıl girdin eve?” diye sordu Cevat. Geri geri yürüyerek, sırtını yaslayacağı bir duvar arıyordu.

“Açıkçası, sözlerim ve anı defterim ile bu kadar haşır neşir olup cismimi görünce tanımamanız beni çok şaşırttı.”

‘Ne diyor bu adam, ne defteri’ diye düşünüyordu Cevat. Adam konuşurken yüzünde hep aynı mütebessim ifade vardı.

“Raif, Raif ben… Raif Efendi!”

Birinci bölüm sonu.

Dünle beraber gitti cancağızım/ Ne kadar söz varsa düne ait/ Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

8 Comments

  1. Enes Akil Akbalık Cevapla

    Korkma Cevat! Kim bilir kaçımız oturup dertleşmek istedi Raif Efendi ile. Kim bilir kaçımız; aşkın, hasretin, çaresizlik ve müphemliğin yükünü sırtlamak istedi beraber. İçindekilerle yitip gitmesin diye; kim bilir kaçımız sefer tası taşırken beraber belediyenin bozuk kaldırımlarını ezmek istedi.
    Harika tasvirler bize Cevat’ın yanından her şeyi izleme fırsatı sunuyor. Devamını merak ve ilgiyle beklediğimiz bir hikaye oldu. Kaleminize sağlık.

    1. Bürde İyibaşlar Post author Cevapla

      Yorumlarınızı yüzümde hep raif efendininki gibi mütebbesim bir ifadeyle okuyorum. Çok teşekkür ediyorum ❤️🥺

  2. Erkan Cevapla

    Aslında içimizden birileri bunlar, Raif’ler, Cevat’lar. Çok tanıdık ama bilinmedik, açılmak istedikçe bir dosta içine kapanan insanlarımız. Farkına varamadığımız kadar fark edilmeyi bekleyenlerimiz. Günyüzü görmemiş hikayeleri, gün görmek istiyor.
    Bürde hanım tebrik ederim, çok güzel yazmışsınız, bölüm sonuna geldiğimizde üzüldüğümüz, keşke bitmeseydi deyip bir sonrakine beklemeye durduğumuz bir hikaye oldu. Lütfen bekletmeyiniz..

  3. Enver Cevapla

    Fark edilmeyi bekleyen fakat bir o kadarda farkedilmekten korkan Cevat beyler azımsanmayacak kadar çoktur sanırım.
    Tebrik ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir