28.4 C
İstanbul
Cuma, Temmuz 3, 2026

Revan Olmak

  • Bekle beni, döneceğim ben.
  • Çok , bıkmadan bekle!
  • Beyaz bulutlar dan düşen yağmur tanelerinin
  • Hüznü basınca,
  • Kar tanelerinin bir – bir bedenime düşüp kavururken,
  • Kızgın sıcaklarda bekle.
  • Birlikte bekleyenlerin beklemekten
  • Usandığına bakma
  • Bekle beni, döneceğim.
  • Bir umut kırıntısı varsa hala içimde
  • Senli duygular yakıyorsa yüreğimi
  • Bir düş yorgunluğunu yaşıyorsa bedenim
  • Ve seninle doluysa tüm hayal alemim,
  • Bir şiir vardı yüreğimde, bir de sen! ..
  • Senli rüzgarları yazsam!
  • Her zerremde senli savrulur,
  • Filizlenecek başak – başak
  • Yahut, bir gelincik çiçeği gibi tarlalarda…
  • Umut fidanları,
  • Kapalı camlarının ardından bakarken
  • Yüreğinin ve şehrinin sıcaklığıyla dolu.
  • Gönül toprağıma tohumlar, fidanlar ekiliyor.
  • İki kalemden çıkmış bir şiir.
  • Şiir: Mahmut Kaya
  • Dilber Taş

İstanbul

Eski İstanbul nedir bilir misin?
Sahilde gezen mimoza, sırılsıklam aşık.
Ama en çok benimdir birazda sen.
Ama en önemlisi şiirdir, İstanbul.
Senin, benim, Türkiye’nin.
Şairi kimdir; sen, ben değil sahipleri vardır. 
Yağmurda yağınca seven. Kar epeleyince coşan. Kaldırımına düşse bile öpen.
Peki ya sahibi kimdir?
Elbette sokakta titreyen Turgut, sevdalandığı kızın kapısında bekleyen Nazım.

Ama en çok kimi özler İstanbul?
Onun önünde diz çöken tüm aşıkları yani…
Nazım’ı, Vera’yı, Erdem’i, Naciye’yi, Cahit’i, Berat’ı

Ve en çok da yirmi birinde ki Fatih’i 
Gelmez onun gibi bu cihana, vuslat yeri
Barıştır ya Şehri İstanbul, tüm alemi!
Donat ışıklarınla kalbimi ve kalplerini.

Haydi Sözlerin “En”lerini Seçelim!

Ünlü şairlerin sözleri arasından en sevdiğini seçmeye var mısın? Haydi teste!

[zombify_post]

Gönülcüğüm

*Sevgili okurum, bu şiirde önce parantez içinde gördüğünüz harfi katarak okuyun. Sonraki okuyuşunuzda parantezi görmezden gelerek okuyun. Ricamdır. Hissedene ikramdır.*

Zerre zerre her halim,
İyi midir kötü mü?
Birikirim hey âlim!
Bilme(m)! ümidi söndü!

Ey benim gönülcüğüm,
Ey üzüngeç sürgünüm.
(S)üzülmeyi kendin(d)e,
Bâr etmiş gülücüğüm.

Seher vakti hep hakim,
Baht güler kader-size.
Biri kimim hey âlim?
Sorma(m)! Sözde ben-siz’e…

Ey benim gönülcüğüm,
Ey üzüngeç sürgünüm.
(S)üzülmeyi kendin(d)e,
Yâr etmiş gülücüğüm.

Ümit Yaşar Oğuzcan, İspanyol Meyhanesi

Hiç unutmuyorum, ya ilkokulun sonlarıydı ya da ortaokulun ilk seneleri.
Yeni yeni alevlenen şiir sevgimin elle tutulur ilk kitabıydı ‘ Acılar Denizi ‘
Akranlarımın okuduklarının yanında hem kalın hem fazlaca büyük işi bir kitaptı öyle demişlerdi, ne anlayacaksın sen ondan.
Saman sarısı sayfalarında dizeleri keşfediyordum.
Ve onlarca şiirin arasında birine takılıp kalmıştı gözüm.
Hem seslendiriyor hem de sahnelemek istiyordum.

Sabahına uyandığım için şanslı hissettiğim bir güne olanca hızıyla başlamıştım.
Her sabah evden nasıl çıktığımızı anlayamadığımız koşturmacaların arasında soluklanmak için gözlerimi kapadığımda aklımdan bunlar geçti.
Benim aşık olduğum ilk şiirdi.
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın ‘ İspanyol Meyhanesi ‘.
Şöyle diyordu:

Kararmış, tahta masamızda bir şişe şarap
Gecelerden bir gece, bezginiz
Üstelik, adamakıllı sarhoşuz,
ellerin ellerimde…

İspanyol Meyhanesi ‘ nde bir kadın,
çığlık çığlığa şarkı söylüyor
Belli yıkılmış bir kadın,
hayli çirkin, hayli geçkin, ağlamaklı..
Zayıf, incecik elli, kalın dudaklı
Sesi bir tokat gibi patlıyor kulaklarımızda
Yüzümüz al al oluyor,
içimiz hüzün dolu, kahır dolu,
Gözlerimiz kanlı…

İspanyol Meyhanesi ‘ nde bir gece
Seninle başbaşayız
Üstelik, sarhoşuz adamakıllı,
daha içelim, daha içelim…

Başını dizlerime daya , gözlerin kapalı
Ağla biraz
Bak ben ağlıyorum
Ocakta odunlar sönüyor
Görüyor musun
Çığlık çığlığa bir kadın
Duyuyor musun
Ah ölelim artık
Bitsin bu delicesine koşu
İspanyol Meyhanesi yerin dibine batsın
Yeter , yeter
Öleceksek ölelim
Hadi vur kendini şaraba
Kedere ve aşka vur
Daha içelim , daha içelim…

Alkol duvarını geçelim artık
Damarlarımızdan ispirto akmalı
Hey garson
Sustur şu çığlık sesli kadını
Söyle masamıza gelsin , içelim

Hey garson,
bütün hesaplar benden bu gece, sen de iç,
Kapat kapıları,
yabancı gelmesin
İspanyol Meyhanesi ‘ nde öldüğümüzü
kimse bilmesin..
Daha içelim , daha içelim ..
.

Ümit Yaşar OĞUZCAN

Türk Edebiyatının mihenk taşlarından Ümit Yaşar Oğuzcan’ın anısına saygıyla… ( 4 Kasım 1984 )
Sizin en sevdiğiniz Ümit Yaşar dizeleri hangisi?

Yoksulluğun İçindekileri

Bilindiği üzere yoksulluk, yeterli olamama durumu, sefillik, verimsizlik olarak ifade edilse de aslında içinden geleni yapamamaktır. Varlığının elifi elinde tutamamasıdır. Niyaz ettiğinle çocuklar gibi olamamaktır. Sarmaşık gibi sarar bedeni sefillik. Evinde dört duvara sahip çıkmak ağır gelir. Sayılara, harflere, müziklere gücün yetmez. Her gün ufak bir sarsıntı gibi gelir bana. Gördüklerimiz bir süre sonra içini denize döker. Ardından bedeni kocaman bir yalnızlık etrafında dolaşır. Yoldan geçerken çobanın çaldığı kaval, hayatından gidenlerin yok olduğunu hatırlatır. Zamanla Allah ile arasındaki bağı sorgulamaya başlayanlar artar. Tam burada lale çiçeğine bağlanmak gerekir. Anlatamadıklarımız bizim kapımızı her zaman çalar. Hayatımızdan çalınanları, elde edemediklerimizi dönüştürmemiz gerekir. Mesela, aynaya baktığımda içimdeki şeytan konuşsa da şehirlerin gücüne tutunurum. Kaç, kaç diye seslenirim kendime. Fail uzakta değil. Hastayım. Ne yalnızlık ne de hüzün. Yalıçapkınının üstünü örtüyorum. Skandallar bitmiyor. Plaklar bozulana kadar çalıyor.  Tutukla beni komiser. Yağmur yağıyor sanıyorum. Nasıl bir hikâyedir bu. Niye yoksun bugün. Anlamadığın şiirler mi var? Belki dünya halidir ne dersin? Satırlar kıyıya vurmuş bir gemi gibi paramparça oluyor.  

Ben geldim. Yeniden duyur adını beyaz gülün dibinde. Dağılmadan, saçılmadan biriktir eski dostluğumuzu. Şimdiki zaman, geçmiş zamana hatta hikâyesine nispet yapıyor. Tabi bölüm sonu değil.  Eski roman sayfalarını andırıyor masa örtüsü.   Aman allahım! Ölmüş… Dur telaş yapma. Sadece taklitten ibaret bir tiyatro oyunu; küçük bir insan tipiydi. Berrak bir Ay. Posta kutusuna pulu koydum. Gökyüzündeki Ay parçasını bana gönder. Dolunay kahveyle, yağmur çayla güzel gidiyor vesselam…

Süt

Ağzım yandığında yoğurdun içinde bulduğum ırmak.

Kalem

Yüzümün kırışıklığını açtığım alet.

Günlerden Okumaksa…

Yeni bir yazara ve kitabına başladım. Okuduklarım vurgulu, kravatlı, acılı ve ekmek arası samimiyetten ibarettendi. Her düşündüğüm kahraman kapının arkasında yakalanmayı bekliyordu. Günler kayboldu.  Artık üşüyormuş diyorlar. Mavi geceler kendini anlatmaya zorlanıyordu. Yapılan ince hesaplar tutmuyor, gülüşleri eksik kalıyordu. Tutuklu kaldığım Paris vilayetinde on beş gün. Ekmek sırası kadar uzadı yol. Tükendim. Gözlerim kolumdaki saatte. Kıskançlık sen beriye gel. Yanımdaki sende öteye git biraz.  Ay ışığı altında yapılan küçük serenatları mırıldanıyorum. Yepyeni bir hikâye bu sivri kayalıkların kurşun kaleme benzemesi gibi muhteşem bir duygu içeriyor. Yıkık dökük şeylerin efsanevi müziğiyim. Yoksulluk, kim olduğunu bilmeyen bir insan gibi ayakta kaldı.

Az Meşhur

Son zamanlarda her yerde seni görüyor, hatırlıyorum. Şurada onu düşünmüştüm, burada onunla yürümüştüm diyorum.  Bugünse vapurda sana benzeyen birini gördüm. Aynı yaşama sevinci, tanıdık bir gülümseme, en az sendeki kadar bir merak… Beş altı yaşlarında bir kız çocuğu karşımdaki. Her şeyi soruyor. Cevabını dinlemeden bir yenisini daha soruyor sonra. Biliyorum, sen öyle değildin. Bütün dikkatin bende olurdu verdiğim cevabı dinlerken. Sahi neydi bu amansız merak? Beni daha iyi tanımak isteğinden mi ileri geliyordu? Ama bir tanem, bilmez misin; hiç kimse bir başkasını tam anlamıyla tanıyamaz. Sen istediğini sor, benim izin verdiğim kadarını bilebilirsin. Benim izin verdiğim kadarıyla tanıyabilirsin beni. Halbuki ne çok istedin, en manasız konularda bile benim ne düşündüğümü öğrenmeyi.

Vapurdan indikten sonra ara sokaklardan birine girdim, senin sevdiğin şarkıyı çalıyor, sesi henüz oturmamış bir ergen; akordu bozuk bir gitarla söylüyor. Sesinden nefret ettiğin halde, müdavimi olduğumuz o manzarasız, her yanı liseli aşık isimleriyle dolu banka yürürken mırıldandığın şarkı.

“gidelim buralardan/dayanamıyorum/gidelim buralardan/unutamıyorum”

Derin bir of çekmiştin oturunca da. Ama hemen o yalancı gülümsemeni takınıp hiçbir şey olmamış gibi devam ettin, kızlarla gittiğiniz dondurmacıyı anlatmaya başladın… Ne demiştin bir de o gün? Hı… Bu şarkıyı dinlerken yaşayamadığım tüm aşk acıları şaha kalkıyor.” Niye yaşayamadın diye sormadım sana. Fakat şimdi içimde delicesine bir merak var. Pişmanım sormadığım her şey için. Neden izin vermedin acının seni ele geçirmesine? Şu küçüklüğünden beri üstünden atmadığın güçlü durmak arzusundan ötürü mü?

Şimdi tüm konuşmalarımız bir anda ziyaretime geldi. Başımda da hafif bir ağrı baş gösterdi, kahve içmediğimdendir diye düşündüm. Bir kafeye girmek lazım geliyor. Bunca karmaşa arasında, içinde yaşlı nüfusun bol olduğu bir yere oturmalı. Gençliğin o sebepsiz mutluluk kahkahaları bana iyi gelmeyecek.

Şatafatsız bir mekan buldum, içinde bir kadın günü var. Bir de az meşhur bir yazarın imza günü.  Üç beş okuruyla aynı masada oturmuş. Çoğu, bir ‘yazar’ ile ilk defa aynı masada oturmuş olmanın verdiği heyecan içinde gözlerinin içine bakıyor az meşhur yazarın. Yazar da kendini birilerine benzetmeye mi çalışmış yoksa bunu ben mi yapıyorum bilmiyorum. Ama boynundaki kaşkolu, kemik çerçeveli gözlüğüyle yazar denince akılda canlanan tiplemelere benziyor. Gri kasketini de kel başını çıplak bırakacak bir şekilde masaya bırakmış. Sigarası içilmemekten olduğu yerde küle dönmüş.

Gözüm dalmış, bu sırada yüzü yirmilerinin ortasında duran garson sevecen bir şekilde yanıma yaklaştı. “Menü istemiyorum, bir Türk kahvesi rica edeyim.” deyince, aynı sevecenlikle “Tabii efendim. Bugüne özel Türk kahvesi ve magnolia indirimli. İster misiniz?” diye sordu. İlk defa duydum bu tatlıyı, bozuntuya vermedim. Tatlılar ekşimesin diye uydurulmuş bu ‘özel’ fırsattan yararlanayım deyip kabul ettim.

Gelecek tatlıyı merak ettim bir süre. Kimi zaman hayatta hiçbir amacım kalmamış gibi hissederken, özellikle şu son zamanlarda, kimi zaman da böyle oluyor işte. Daha bilmediğim ne çok şey var burada diyorum kendi kendime. En basitinden bu işte; daha tatmadığım, adını bile bilmediğim tatlar var. Sonra hiç duymadığım şarkılar, tanımadığım sokaklar… Bunlar varken, hayattan bir beklentim kalmamışçılık oynamak çok çocukça.

Garson, getirdiği kahve ve tatlıyı bırakırken ellerine baktım. Bir insanın yaşını sadece elleri doğru gösterir. Tahmin ettiğimden çok daha küçük. Belki on sekizinde bile değil. Her neyse. Her şey bana seni hatırlatıyor demiştim. Elleri seninkiler gibiydi, parmakları bodur, tırnakları kısa.

O ergen çocuğun söylediği şarkıyı duyunca aklıma gelen ne kadar hatıra varsa şimdi bin misliyle yanımda oturuyorlar. Yemek yiyen Müjgan, film izleyen Müjgan, denizi seyreden Müjgan, mahalle kavgasında Müjgan… Hepsi bir anda konuşmaya başlıyor.  Anlatacak çok şeyleri birikmiş. Başım çatlıyor. Kahvem bitti. Garson nerde, bir kahve daha alabilir miyim? Evet sade. İyiyim sağ olun, yok bir şeyim. Sol tarafımda pencereden kendimi gördüm, yüzüm sararmış. Elim mi titriyor?

Bana ne yaptın Müjgan?
“Ben bir şey yapmadım. Senin fikrindi.”
Hayır, nasıl yani, böyle mi düşünüyorsun gerçekten?
Müjgan?
Benim fikrim miydi?
Müjgan!

Hayır. Şimdi tüm Müjganlar gitmiş, yeniden. Yeniden, beni bu sarı benizli, huysuz adamla baş başa bırakmış. Kafamda romanlara sığmayacak hikayeler var. Hepsi farklı bir Müjgan ve bana dair. Başka bir zamanda, başka bir yerde tanışmış olan Müjgan ve ben. Not defterim nerede, birinden birini yazsam. Elim titriyor. Seni uyarmıştım Müjgan. Beni kendine alıştırmamalıydın. “Ben bir şey yapmadım, senin fikrindi.” Nedir bu cümle papağan gibi aynı şeyi tekrar edip duruyorsun? Alışkanlık diyorum sana! Bıkkınlık sandım, alışkanlıkmış. Hata etmişim işte. Özrümü de dilemiştim. Müjgan, dilemiştim, değil mi? “Senin fikrindi.”

Manasız bir alkış sesi beni ayırdı Müjganımdan. Şimdi şu az meşhur yazar, çok işi varmış, acele etmesi gerekiyormuş gibi kalkıp gidiyor. Sanki bilmiyoruz, eve gidince yapacak hiçbir şeyin yok. Belki eve bile değil, gezmeye gidiyorsun. Belki de o her seferinde; bu benim keşfedilmeme sebep olacak düşüncesiyle başladığın, yalnızca seni gerçekten seven kişilerin alıp okuyacağı, ucuz romanlarından birine devam edeceksin.

Tatlı hafiften ekşimeye başlamış. Çilekler de bir garip. Acaba o mu sararttı benzimi? Ama kahvesi güzeldi.

Hoş geldin Müjgan. Haklısın canım, benim fikrimdi.

Sen Yoktun

Bugün ilk karşılaştığımız yere gittim
Seni tekrar görmeyi istedim
Bana gülmeni, bana bakmanı, bana elini uzatmanı istedim
Ama sen yoktun
Yollarda, sokaklarda, bu şehirde izin vardı
Ama gözlerin yoktu, kokun yoktu, sen yoktun
Oysa her şey aynıydı
Geçen zaman, kalabalık sokaklar, koşuşan insanlar
Ve sana aşkla bakan gözlerim
Ama sen yoktun

Kendimizden Esirgediğimiz Şeyleri İnkâr Edemeyiz

Çikolata sever misiniz? Vazgeçilmeziniz değilse bile verdiği lezzeti seversiniz. Film izlemeyi de seviyorsanız ve bir film de çikolatalı ise… Bir de Johnny Depp hayranıysanız bu film tam size göre.

 Juliette Binoche, Alfred Molina, Carrie-Anne Moss, Judi Dench, Johnny Depp, Lena Olin gibi oyuncuların rol aldığı film 2000 yılında çekilmiş olup ortalama 120 dakika sizi alıp başka diyarlara götürecek bir film.

Johnny Depp hayranlarını kısmen hayal kırıklığına uğratacak bir film olsa da aktörün performansı bunu telafi ediyor doğrusu. Hep başrolde görmeye alıştığımız aktör bu filmde biraz geride başlayıp sona doğru tüm hikayeye hakim bir pozisyon ile göz dolduruyor.

Çikolata Filminin Konusu Nedir?

Hikaye küçük bir Fransız kasabasında geçiyor. Kendine göre kurallar belirlemiş bir hayat süren kasaba halkı yabancı bir kadın ve kızının buraya gelmesi ile bu rutinden sıyrılmak zorunda kalır. Önceleri merakla neler olabileceğini gözlemlerken zamanla heyecanlı, zevkli ve sevimli bir akışın içinde bulurlar kendilerini. Adına çikolata denen şeyin hayatlarına renk katmasına zorlansalar da müsaade etmek zorunda kalan kasabalı, ahlak bekçiliği yapan belediye başkanı ile de karşı karşıya gelmek durumunda kalınca işler karışır. Fakat birbirinden lezzetli çikolatalara direnmek o kadar da kolay değildir.

Joanne Harris’in aynı adlı romanından uyarlanan filmin, kitabı okumak için de bir ön hazırlık mahiyetinde olduğunu söyleyebilirim.

Yapmadığımız Şeyleri Düşünerek Yaşamaya Devam Edemeyiz

Filmde gerçek hayatla ilahi düzen arasında yaşanan sıkışmışlık, belediye başkanının çikolata dükkanına gizlice girip şeker komasına girinceye kadar çikolata yemesi ile son şeklini alır. Bu çikolatalar paskalya içindir fakat başkan her şeyi mahvetmiştir.

Paskalya sabahı ise vaizin konuşması  kasabadaki ataerkil düzenin kaybettiğinin ilanı mahiyetindedir:

Bugünkü vaazın konusunun ne olması gerektiğinden emin değilim. Tanrı’nın ilahi, dönüşümünün mucizesi hakkında mı konuşmak istiyorum? Aslında hayır. Onun, ilahiliğinden, bahsetmek istemiyorum. Onun merhametini anlatmak istiyorum. Yani, bildiğiniz gibi, aramızda nasıl yaşadığından. Şefkatini. Hoşgörüsünü. Bakın ne düşünüyorum. Bence yapmadığımız şeyleri düşünerek yaşamaya devam edemeyiz. Kendimizden esirgediğimiz şeyleri karşı koyduğumuz ve dışarıda tuttuğumuz şeyleri inkâr edemeyiz. Bana kalırsa iyiliği kucakladığımız yarattığımız ve yaşadığımız şeylerle ölçebiliriz.”  

Toplum İki Kelime ; Kadın- Erkek

Ataerkil düzende erkek ön plana çıksa da kadının toplumdaki vazgeçilmezliği sadece cinsel içerikli değildir. Olmamalıdır. Kadın da erkek gibi başlı başına bir bireydir. Kendine ait bir varlığı, duyguları, hayatı, fikri, zekası mevcuttur. Kendi hayatını yaşamak durumundadır ve bu en doğal hakkıdır.

Kadın bireyin toplumdaki yerini ve kıymetini en üst düzeye taşıyacak olan hamleyi ise yine kadın atmalıdır. Vazgeçmeden gösterilen özveri ile değişmeyecek ve güncellenmeyecek hiçbir düzen yoktur.

Değişimin gerçekliğine ve gücüne inanıyorsanız bu filmi izleyin. Gerçekten kalıplaşmış tabulardan kurtulmanın kararlılık ve risk alarak güvenmek ile mümkün olabileceğini açıkça izleyin. Kendi toplumunuzla benzerliklerinizi ve sıkışmışlıklarınızı anımsayın, dillendirin ve üstesinden gelme yollarını kendinize göre belirleyin. Bir film izledim hayatım değişti dediğinizi duyun…

Çikolata lezzetinde dakikalar geçirmeniz dileğiyle…

Ah Dost, Ey Dostum

Ey dost, dostum
İltifatlar sana
Çiçekler sana
Dilin ne tatlı
Hoş sohbetsin
Güzel ömürler sana

Ey dost, dostum
Hayranlıklarım sana
Duygularım sana
Kalbin tertemiz
Yüreğinle şifa verensin
Bütün güzellikler sana

Ey dost, dostum
Çevirdim yüzümü sana
Kıstım sözümü sana
Yalınlıklarım sana
Hoş safalar sana
Yüzün apaydınlık
Gülüşünle huzurlu esintilersin
Tüm iyilikler sana

Ey dost, dost bildiğim
Ruhumda hissettiğim
Yıldızlarımı döktüm sana
Işıltıların hepsi sana
Göğün apaçık
Sözünle alemlerde endersin
Yeryüzündeki neşeler sana

Ah dost ah
Mahperim; huşu bulduğum
Mağbedim; yuva kurduğum
Olanlara mademim
Bir neticeye nedenim
Matem yerim, meskenim
Ah dost, ey dostum

Dost ki ne dost!
Sevgimin dinmez nigahbanısın.

Nevi Şahsına Münhasır: Sait Faik Abasıyanık

İnsan ihtirasla yaşarken güzeldir.
İnsana iyimser, en temiz duygularınla yaklaşınca hayat keyiflidir. Lafın kısası, insanlığın enerjisidir Sait Faik ABASIYANIK.

İnsanları sever, sayar, en gerçekçi bir biçimde gözlemler ve anlatır. İnsanın düşüşünü, kirli havayı soluyuşunu ve kuru ekmeğe talimliğini yazar. Eski ve püskü kıyafetlerin, yıkık duvarların, gariban kaderlerin öyküsünü kaleme almıştır.

Ne bir tutum ne bir politika… Yazmayı sevmiştir bir gönül; düşmüştür bu uğura. O an ne yaşıyorsa kendi özgünlüğüyle kaleme almış, hikayeler oluşturmuştur. Özgürlüğü, kalemi kağıda değdikçe büyümüş ve güçlenmiştir.

Peki ya nerede doğmuştur? Nerede yaşamıştır? Ne ekmiştir edebiyatın kara bağrına? Nasıl yaşamını sürdürmüştür? Toplumların birbirlerine kin güttüğü, yarış halinde olduğu bir zamanda dünyaya gelir. Takvim 1906 yılını gösterdiği Kasım ayında bizim Sakarya iline bağlı Adapazarı’nda doğar. Doğduğu yer yöre ağzıyla Ada veyahut Adabazar‘dır. Adapazarı’nın isminin hikayesi bir derenin yerleşkeyi çepeçevrelediği yerde pazarların kurulmasından geldiği söylenir. Doğum yeri Adapazarı olan bu yazar, o yıllarda savaşın eşiğindedir. Harp yıllarında, genç yaşındayken
yaşadığı yer işgaldir. Haliyle yazıları, düşünceleri ve hayalleri de. Fakat kaleme aldığı halk kahramandır. Altın harflerle görkemli bir tarih yazacak ve egemenliğine ilelebet kavuşacaktır. Yazar ve şairlerin anlaşılmayan her cümlesi otoritelerin gözünde sürgüne mahkumdur. Bu sürgün çok başkadır. Sebebi iğnedir. Bir hayli çocukçadır. Sonraları edebiyat ödevi olan İpekli Mendil’i sürgün duygularında, sakin tabiatında yazmıştır. Özelidir bu eser. İlk göz ağrısıdır.

İstanbul’u keşfederken içindeki edebi kişiliğe denk gelmiş, sokak sokak gezerken gözlemlemiştir yaşayışları. Bu gözlemlediği yaşayışları kaleme almış ve okuyucuyu en durgun anında coşturarak sayfalarda sürüklemiştir. Yazarımız aşk adamıdır. İstanbul‘da bir semte tutulmuştur. Beyoğlu‘nun rengi, atmosferi cümlelerine can katarken ruhunda özgürlük hissetirmiştir.

Bir felsefesi vardır. Mesela
deniz kenarında iskelemlesine oturur. Kafasında olup biten ve devam eden ne varsa hepsini halleder. Sonucunda huzur içinde kalkar gider. Bununla ilgili öğüt verir, örnektir.

Hepimizin iyi çocuğu; Panco’sudur. Ruhunda olup biten ne varsa yansıttığı hayali karakterin ismidir Panco. İçinde gümbür gümbür deliren kelimelerin hikayelere dönüşümüdür. Yaratıcı zihniyle esnek ve heyacanlı eserler meydana getirirken okuyucuyu hop hop hoplatır. Tabi hayat hüzünlüdür, acıdır. Sararmış sayfaların kara puntolu metinlerinde yüzlere vurur hayatın çilesini. Eserlerindeki kullandığı dil, sokakların tozunu yalamış sonra sayfalara düşmüştür.

Faik üstadımızın kaleminden saflık akar. Hoş sohbetinden bal dökülür. Kalabalığı ve bağlılığı sevmez, yalnızlıkla dostluk eder. Her canlı gibi acılar çeker, bitkin düşer. Elem bir hastalığa üstadlık zamanında yakalanır. Ne yazık ki karaciğeri büyümüş, siroz olmuştur.

Vazgeçmenin bir bedeli, yaşamanın bir onuru ve yazmanın delice bir ruhu vardır. Yinede hastalık döneminde yazmadık sayfa bırakmamış ve daha da iyilerini meydana getirmiştir. Hastalığı ilerledikçe ayakta duracak hali kalmamış, dudakları kurumuş ve benzi sararmıştı. Fakat kalemi ve kaleminden akan yaratıcılığı yılmamıştır.

Yazmasaydı deli olacak, kaleme almazsa elden ayaktan kesilecekti.

Ölüme ne çare, vakit ecel vaktidir. 1954 yılı bir mayıs akşamı durumu kötüleşince hastaneye kaldırıldı. Doktorların tüm çabalarına rağmen daha da kötüleşmiş ve hayata gözlerini yummuştu. Ömrü boyunca edebiyatımıza kurduğu benzersiz cümlelerle kaleme aldığı eserleri tüm samimiyetiyle armağan etti.

Mekanı Cennet Olsun.

Seni Sevmek

Seni sevmek şimdi bir rüzgarda dans etmek gibi,
Öylesine şiddetli,
Öylesine sakin,
Ve sessiz…

Seni sevmek dizlerimin kanadığı bu ormanda,
Beklediğim güneş gibi,
Öylesine sakin,
Ve kimsesiz.

Seni sevmek tüm bu siyah yolların ardında,
Bekleyen bir yüzü görmek gibi,
Omuzlarımı hafifletircesine adeta,
Varlığını gösterir gibi ruhuma,
Öylesine güçlü,
Ve öylesine sessiz.

Seni sevmek yastığıma başımı koyduğumda,
Rüyamda bile yalnız olmadığımı bilmek gibi,
Öylesine sımsıkı,
Ve öylesine hafif.

Seni sevmek okyanusla birleşen,
Kıyısında beni bekleyen bir ev gibi,
Yıkılmaması için ayakta duran kapıların,
Bir hüznü avuçluyor içinde.
Saçları yağmurlu kıza fısıldıyor sanki,
Tüm o bilmesi gereken cümleleri,
İşte o an ruhun açıyor kapılarını ardına kadar,
Geliyorsun.
Öylesine güzel.
Ve öylesine

Seni sevmek bir ormanda çiçeklere rastlamış gibi,
Gülümsetiyor kalemi,
Biliyorum bu ormanın içinde,
Her zaman bir yüz olacağını,
Sen de biliyorsun ki,
Başka bir yüz olamayacağını.
İkimiz birden süsleyebiliriz o düşleri,
Belki de yıldızları,
Ve ellerinde tuttuğum yaprakları.

Seni sevmek sırtımdaki yükleri taşırken,
Yaşamın ellerime verdiği yıldız gibi,
Öylesine parlak,
Ve öylesine

Kendi yağmurunda titreyen bir yaprak için,
Umudu sarmak kolay olur muydu bileğine?
Çaresiz, sessiz ve soğuk.
Öylece durdu bir ağaç köşesinde.
Kuşlar etrafında dönüyordu sanki,
Bir cevabı söylemek istercesine.
Durdu zaman,
Bir sakinlik aldı gitti tüm o çevreyi.
Biliyordu ki zamana çare yoktu,
Yolların sonuna kadar koşacağını söyledi kendine
Ve birleştirdi ellerini,
Parlak yıldızın tanesiyle.

Yoktu artık değmeyen bir kağıda kalem,
Ve bir kelam.
Sevecekti şiirini,
Kendi fırtınasında dans eden bir yaprak gibi,
Gökyüzüne aşık bir şair gibi,
Öylesine sakin,
Ve öylesine

Tramvay Durağı 11. Bölüm

Sarı çizgiyi geçme!

Aldığım kararların kırmızı çizgisi, tramvay durağının sarı çizgisine denk gibi. Geçersem… İhtimalleri sizler düşünmek ister misiniz? Ben istemiyorum. Çünkü isteyerek, istemeyerek ya da öyle gelişine göre; birçok ihtimali yaşıyorum zamanı geldikçe. Aslında bir zamanlar düşünmedim değil ama tam tramvay gelirken çizgiyi geçmeye kalkışmadım hiç. Tramvayın ve çizginin sizin zihninizde neyi temsil ettiğine bağlı olarak değişir bu cümlemin etkisi. Bunu size bırakıyorum.

Şu işe bakın! Tam da kırmızı çizgilerimizden bahsederken turnikeden kıpkırmızı eşarplı bir genç kız geçti. Bir kaplumbağanınki kadar rahat adımlarla banklara doğru ilerlerken mor çerçeveli gözlüğünü hardal sarısı gömleğinin kolağızıyla temizledi. Gözlüğü itina ile yüzüne yerleştirdi.

Tabiri caizse bu pencerelerden (gözlük diyorum) her şeyi, aslında göründüğünden daha farklı görebiliyordu zannımca. Normal şartlarda (gözleriniz bozuksa!) sağanak yağmurda yolun karşısındaki bir kedi nasıl puslu ise, her şeyin doğal hâli de öyle pusludur. Fakat bu pencerelerin özel numaralı mercekleri sayesinde bakışlarınızdan yağmurlar çekiliyor, güneşin ışıklarıyla birlikte puslar dağılıyor ve artık her şeyi, sizin için doğal olmayan ama bir başkası için doğal hatta gerçek olan başka bir iklimden seyrediyorsunuz. Genç kız, bu yeni iklimden memnundu belli ki. Şöyle bir etrafa bakındı, beklemesi ne kadar uzun sürerse sürsün tramvayın muhakkak geleceğinden emin bir şekilde banka oturdu. Şimdi farkettim bankın demirden yapılmış ayakları da kırmızı. (Bu detay neden önemliydi ki şimdi? Bunun düşünmeye değer bir yanı var mı? Her neyse.)

Gözlerim spor ayakkabımın burnuna dokunan sarı çizgiye takıldı. Gereksiz bir şekilde bakışlarımı kaldırıp sarı renkli bir detay aramak üzere etrafıma bakınıyorum. Bu bir oyun gibi, sevdim. Bunu her zaman yapmalıyım belki de. İşte, buldum; gri bariyerlere dayanan şu lacivert montlu ufaklığın elindeki balon! Sarı. Eğer burada koyu galatasaraylı olan biri varsa şu anda muhtemelen bu çocuğu giydiren kişiye demediğini bırakmıyordur ” şuncacık çocuğa sarı-lacivert kıyafet giydirilir mi, hiç mi zevkiniz yok, sarı rengi sadece kırmızı tamamlar ” ya da bunun gibi cümleler geçiriyordur içinden.

Acaba bu çocuğun da farkında olarak veya olmayarak, geçip geçmemek hakkında tereddüt ettiği sarı çizgileri var mı? Hayır, ebeveynlerinin belirlediklerinden söz etmiyorum. Bahsettiğim şey ” Annenden izinsiz arkadaşlarınla oyun oynamaya gidemezsin. Gidersen… ” hayır, bu değil. Gerçekten kendisine ait olan bir sarı çizgisi var mıdır? Her insanın olduğu gibi bu çocuğun da kendisini bekleyen bir tramvayı elbette var ama onun kendi beklediği bir tramvayı var mıdır mesela? Bu yaşta bile, eğer varsa, o sarı çizgiyi geçmeyi hiç düşünmüş müdür? Tramvay henüz gelmeden, tam gelirken, gelip gittikten sonra?.. Ne zaman geçmesi gerektiğini ya da ne zaman geçmek istediğini düşünmüş müdür?

Turnikelerin dışında, elinde sarı bir balonu olmayan eli yüzü kir toz içinde bir sokak çocuğu görüyorum. Dikkatle gözlerine bakmak istiyorum, evet, tam da tahmin ettiğim gibi; bu çocuğun irislerinde kapkara çizgiler var. Kırmızı, sarı veya lacivert değil, sokak lambasız bir gecenin rengi kadar siyah çizgiler… Çizgilerini keşfedip onları geçerse belki şafaktan gün doğar belki gök yıldız açar belki çocuk, bir mahpusun rutubet kokan dehlizine düşer belki önüne geldiği gibi yaşayıp gider hayatı belki… Belki de…

Çizgiler…

Çizgilerimiz var.

Nasıl çizgiler..?

Kime göre neye göre?..

Vâveylâ🥀

  • Ah Vâveylanın sonsuzluğu!
  • Ne denli tutarsa o denli susturur.
  • Aklıma , bilhassa boğazıma dolanan şu denli çığlıklar.
  • Sokaklardan gelen sesler ve serzenişler,
  • Kafayı yemiş bir toplum.
  • Riyakar yüzlerden kaçışıyorum.
  • Haykırmak geliyor içimden binlerce…
  • Yalanlara yenilmiş, bir toplum edasıyla…

Bugünün Yarını – Doğru Müttefiğe Çağrı 3

‘’İlkokulu bitirdiği gün Cumhuriyet şairi
Saçında kurdelası Lozan gibi’’
Cemal Süreya

Yıllar sonra bir Doğu Akdeniz sempozyumunda karşıma tekrar 1878 Berlin Antlaşması’nın çıkacağını tahmin bile edemezdim. Pandemi sürecinde televizyon ekranlarında dinlediğim Cihat Yaycı Hocamızı yakından gördüm ve Gaziantep Türk Ocağı Düşünce Akademisi zoom programında da ilk kez duyduğumuz Mavi Vatan teriminin sadece kafede oturmak değil ötesinde bilgiyle sahil kıyılarının değerini kültürünü sahiplenmemiz gerektiğini tartışmıştık.

Akdeniz’in kıymetini Baharat Yolu’nun yönetim değişiminden bugüne Coğrafi Keşifler sonrası ulaştırılan patates gemileriyle sınırlı olmadığının farkında mıyız? Barbaros dizisinde resmen halk ile alay ediyorsunuz. Batılı ülkelerde Vikingler yayının reklamı dahi ciddiyet unsurunda, kimse alınmasın dizi yapımcıları hayalperesttir. Kostüm, cast, sanat yönetmenliği, Hıdırellez gecesi de dilek niyetine dosya kağıdına gemi çizmesi komiktir. Resmen Kültür Bakanlığı bütçesi çöpe atılıyor. Hikayeyi yazanın bir tarihçiye danışmadığı korsan gemilerde limandan limana kaçak gezinen baharatçı kadın figüründen belli oluyor. Uyutmayın milleti, Akdeniz tarihine safsata bulaştırmanıza müsaade etmem. Hocalarımdan bize emanet bırakılan kültür meşalesini taşımak gayreti büyük yükümlülüktür. Akademide bilimsel kurallar olduğu kadar eşitlik kavramına da nasıl uyulması gerektiğini gözlemliyoruz. Bugünün yarınına temeller atıldıysa malzemeden çalmamak zaruridir. Aynı zamanda hocalarımızın manevi evlatlarıyız vefa hakkı biçilmez.

Şifacı kimlikte iseniz hangi meslek seçerseniz seçin bulunduğunuz grup, topluluk, mekan sükunetle zihni arınmış tavrınızdan etkilenmektedirler. Tefekkür kabiliyeti şu doğru kelimeyi doğru zamanda aktarmak gereksiz sözcüklerden kaçınarak mümkün. Dikkat çekmek arsızlığı strateji barındırmaz. Pişmiş aşa soğuk su dökmeye benzer. Daha önce de yazdıklarımla uyuşan ifadeler aynı cümleler paylaştımsa teyiti oluyor. Edirne’ye gittiğimde Atatürk Köşkü’nün içerisini ziyaret edemedim. Bu kente iki seyahat gerçekleştirdim. Tesadüf oldu, geçen hafta kitapçıda Edirne kültürüne ait belgelere rastladım. Dergilerin yayın senesi 2007-2008, içerisine Atatürk Köşkü tanıtım buroşürü ve 2015 yılından bir gazete kupürü saklamışlar ve seyahat ettiğim sene ise 2017 idi. Ya henüz kim bilmediğim gelecekteki müttefiğimin bağlantısı kişiler bıraktı dergileri ya da gelecekteki müttefiğim kesinlikle Edirne seyahatine gitmiş birisi olabilir.   Şimdi eleştireceğim hususlardan özellikle tartışılmayan belediye başkanının mı, partiliden kimse mi çarşı meydanda Yunanca  pankart asmasına yönelik acaba hukuki sorgulama açılmış mıydı? Hatırlayalım. Kimse sempatiklik yapmasın.

Biliyoruz Yunanca fonetiğinde ‘’s’’ harfi ağırlıktadır ve Eski Grekçe alfabesinden yazılar Yunanların Ortodoks kiliselerinde yazıyor. Emperyalizm cart curt gramer telaffuzu falan filan bunları geç. Televizyona çıkıyorsan, provakatör amaçlı Yunan askerlerinin türbe içerisine çamurlu ayakkabılarıyla girdiği fotoğraf üzerine söyleyecek bir kelimen neden yok. Ama arşivlere gitmen, hangi tamlama nasıl okunuyor saatlerce konuşursun. Bu yeter, halkın vicdani yarasını deşmeyin. Venizelos’tan nefret ediyorum.

Şecere denen olay e-devlet şifresiyle görülüyor. DNA kodlamasında görünmüyor. Mystic sezgilerle de bazı insanların gaddarca şov yaptığını seyrediyoruz. Birilerini düzeltmek haddiniz değil, bilgiyi ne amaçla anlattığınız önemlidir.

Bulgurun hikmetine değinelim. Ömrümde en son yediğim bulgur pilavı efsaneydi, ev yemeği demektir. Bilen bilir ben en çok mantı ve bulgur pilavını severim. Tabağın yanına da havuçlu salata, domates rendeli küçük etçikler ve patates dilimleri çok yakışır. Bana hiç gitmemişim hep buradaymışım duygusunu yaşatıyor. Çayın demlisini, tatlının şerbetlisini, muhabbetin toplumsal hassasiyetini önemsemekteyim. Yunanistan’ın hamurumuzu mayamızı üstlenerek markalaştırmasına müsaade etmem. Kültürümüzün çalınmasına göz yummayın. Yiyorsunuz içiyorsunuz ay sonu kira fatura alışveriş tatil makyaj aşk hayatınız bilmem ne sinirleniyorsunuz ama yediğinizin tadında değilsiniz. Gurmelik de şiir yazmak yeteneği gibi Allah’ın bahşettiği özel bir görgüdür. Nedir bu kadar ekmek ve peynir merakınız! Yoğurt yapanlar bilir sütün kalitesini ölçerken ne meşakkatli testler ardından satışa çıkıyor. Biyografime ilkokul terk, domates sever yazsam doğru olacaktır. Mizahi görgü ataların yemek isimlerinde dahil bazı cahil yaklaşımlarda korku tabularına yön ediyor. Yemek sadece bir yiyecek midir? Besin kaynağı mıdır? Duygusal açlıktan kaçılarak örtülen yemek kıtlık bilincinde dışavurum psikolojisi midir? Her aş pişerken dua ile sofraya hazırlandığı kültürümüz var bizim.

Bir Zamanlar Kıbrıs dizisinin tam da bu dönemlerde hikayeleştirmesi bize tarihi ve siyasi açıdan meşakkatini üstlenmemiz gerektiği vurgulanıyor. Azerbaycan’ın hukuki üstünlüğünü söz yetkisi çerçevesince Kıbrıs’ı tanımasını ‘’Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır” anahtarının Rauf Denktaş’tan emanet bırakıldığını bu bağlamda rica edebilir, talep gösterebiliriz. Kanlı Noel’in fotoğraflarını arşivden bulursunuz. Rum mezalimini inceleyiniz. Adalarda gereksiz Yunan silahlandırılmasını takip ediniz. 2011 yılında yayınlanan habere göre baklava Yunan mutfağına aittir iddiasıyla çıkarılan, görüntüsü baklava ama tadı mazot ürünü satışa markalaştırılarak sunuluyormuş. Kutucuklarda İstanbul havası da satılıyor. Yabancı Damat dizisiyle de şirinlik kurmaya uğraştılar. Kusura bakmayın lafımı esirgemeyeceğim baklava bizimdir. Din değiştirmesi Müslüman olması konusuyla bakmayın hadiseye. Şecere dna boyutunun, kan hücresindeki nesile aktarılan ‘’vatanım’’ kodlama şifresinin başka ülke kültürüyle birleşmesi sakıncalıdır. İstiklal Marşı’nda ‘’Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli’’  dizesi bunu yeterince izah etmektedir.  Oysa ‘ben Türk’üm’ savunmasına geçenler yabancı gelin alarak ağzından çıkan kelimeyi bilinçaltı şeklinde inkar eder, reddeder. Örnek; Göktürk Devleti’nin yıkılmasında Çin gelinleri ajan unsuruydu.

Tekrar zamanda yolculuğa çıkalım. Lise mezuniyet yemeğindeyiz. Özgün kendi tasarımdı ve modadan anlarım kırmızı abiyem bir tanıdığımızın ölçüler alarak giydirdiği el emeğiydi. Eminönü’den pullu çanta almıştık. Sıra arkadaşımın tavrı ise ”bu kadar güzel kıyafet giyebilmene şaşırdım” cümleleriydi. Saçı kuaförde aksiliğe uğramış maşada bukle esnasında bir kaza atlatmıştı. Tüm lisedeki arkadaşlarla farklı zamanlarda ilginçtir aynı üniversiteye yerleştik. Kimisinin de bölüm aynı başka üniversitede okumayı sürdürdü. Hande Yener müzikleriyle eğlendik. Grup ile bir müddet daha görüşmeye devam ettik. Aramızda halkla ilişkiler okurken aslında sporcu olmayı isteyen ama hukuk bölümünden bir sevgilisi olan arkadaş, bölümü tarih ama spiker bir sevgilisi olan arkadaş, köyünden kısmeti çıkan ama şehirdeki mahallede de komşusu olan arkadaş, şehir dışında okurken oda arkadaşının tanıştırdığı kişi sevgilisi olan arkadaş ve ben hepimiz liseden sonra kısmeti köyünden çıkan arkadaşın nikahına gittik. Ben o sırada siyasetle ilgileniyorum, çalışıyorum, üniversiteyi bıraktım tekrar sınava girecektim. Bulgurlu’ya gelin mi gidiyorlar, yangından mal mı kaçırılıyor pek anlamadım. Çok güzel asil siyah bir elbise aldık, altın takmak için para topladık, annemin gençliğinden hatıra bir kolyesini asil siyah elbisemle kombinlemiştim, çorabım kaçtı kuaförde saçım tam içime sinmedi neyse arkadaşın nikahına toplanıp telaşla gittik. Bu hanım arkadaşın memleketi Kastamonu ama nikaha gitmeden gelinliğiyle çıkmadan evinde yemek dağıtılmıştı. Kapıda imam nikahı kıyıldı. Düğün şarkıları ise Ankara türküleriydi. Sevgilisi sunucu olan arkadaş düğününü müjdeledi, kendi aralarında sözlendiler, Balkan müzikleri çalacaklarını söylediler sonra Kuşadası’na gittiler ayrıldıklarının haberini aldık. Köyünden kısmeti olan arkadaş ile daha öncesi bir opera konserine toplanmıştık komşusu da olduğundan gizli gizli takip ediyormuş bu hanım arkadaşın da opera dinlemeye gittiğini görünce yanında da biz vardık biraz ısrarla nikahı aceleye getirdiler. Eltisiyle sorunları çıktı, evi var diye evlenmişti, eltisi her gün evine gidiyordu, hayırlı olsun misafirliğine gittik eltisi o gün de gelmişti. Sonra köylerine döndüler. Liseden bir diğer hanım arkadaşımızı birilerinin tanıştırdığı sevgilisi tarafından terk edildi. Sporcu olmayı hayal eden halkla ilişkiler okuyan eski sevgilisi hukukçu olan liseden hanım arkadaşımız bir yardım bağışı spor koşusunda tanıştığı beyle evlendi nikahına çağırmadı. Daha sonra işsiz biriyle takılmaya başlayan bir vakitler oda arkadaşının tanıştırdığı sevgilisi tarafından terk edilen arkadaşın yeni sevgilisi çocuğun işi yok yemeğe çıkıyorlar hesabını çalışıyor diye cömert davranarak anaçlık davranıyor ödüyordu ama ailesi istemiyor, sürekli internetten her saniye saçma kavga ediyorlar bunu görünce iletişimi sonlandırdım. Üniversiteden bir arkadaşım internetten tanıştığı bir beyle konuşuyordu. Bir gün arkadaşa bu bey tek taş almış aynı evde nikahsız yaşadıkları bir dönem oldu, bize onu nişanlısı diye tanıştırmıştı sonrası bu hanım arkadaşımız o beyin aldığı araba taksitlerine de destek oldu.

Hikayeler canlı tanık olduğumdan daha bunun gibi dinlediğim veya gördüğüm toplumsal insan davranış ve yaşam tarzı bakımından örneklendirilir. Yahu seyahat otobüsünde tanışıp evlenen arkadaşlar oldu. Sadece kadınlar için değil erkeğin de namusuna, edebine, sevdiği mesleği icra etmesi ve dünyayı gözlemleyip olgunlaşarak evine sadakatli, çocuğuna baba ve eşine aşkı zamanla gelişiyor. Seçme ve Seçilme Hakkı, Soyadı Kanunu, Tek Eşli nikah imzası Cumhuriyet rejimi vesilesiyle uygulanmaya başlamıştır. Her gün baklava börek olmayabilir, su-aş-çay ve kitaplar bulunan evin penceresi göğe, kapısı nöbete, hürriyeti ebediyete evettir. Allah nasip ederse düğün müziği listemi hazırlarken  kesinlikle Tarkan şarkıları sıralayacağım.